Derinlere Çıkmak

PODCAST · society

Derinlere Çıkmak

Hannah Arendt, 1958 yılında "İnsanlık Durumu"nu yazdı. Başına insanı koyan eserler özellikle iki dünya savaşıyle beraber artmıştır. Bu bitmekte ve kaybetmekte olan insanın durumudur. Arendt'in eseri "Vita Activa" kavramı ile açılır. Bir şekilde modern insan için üç önemli eylemin kavrama dökülmüş hali: emek, iş ve eylem. Şimdi biz insanlığın bu üç kavramda yeterince haddini aştığını söylüyoruz. Başa dönmeyi öneriyoruz. Derin düşünmeye, Vita contemplativaya.

  1. 75

    İsmet Özel: Üç Mesele "Sanat,Siyaset, vs."

    İkinci bölümü İsmet Özel’in sanat ve siyaset bağlamında ele aldığı fayda kavramı ile açıyoruz. Biz kendi izlenimlerimizi metinden yola çıkarak paylaşmaya devam edeceğiz. Şu var ki ortada sanatçı ya da siyasetçi diyebileceğimiz kişiler var mı? Bu nedenle de başlığa bir “vesaire” eklenmiş. Yani işin vesaire kısmına geldiysek bir şeylerin olmamasına dayanıyoruz demektir. Sanat, siyaset ve tefekkür alanı günümüzde artık vesaire kalibresine inen şeyler. Vesaire bir şeyler olduğuna işaret değil olmadığını imleyen bir şey daha çok.

  2. 74

    Düşünen Kitaplar: 14.Bölüm "Nedir Bu Sinema?"

    Andreas Balint Kovacs, Modernizmi Seyretmek, çev. Ertan Yılmaz Andrey Tarkovsky, Mühürlenmiş Zaman, çev. Füsun Ant Roland Barthes,Camera Lucida: Fotoğraf Üzerine Düşünceler, çev. Reha Akçakaya Gilles Deleuze, Sinema I-II “Hareket İmge”, “Zaman İmge” Andre Bazin, Sinema Nedir?, çev. İbrahim Şener

  3. 73

    İsmet Özel, Üç Zor Mesele: "Sahne Işıkları"

    Hayal, insanın istekleri, özlemleri yönünde kafasında meydana getirdiği bir suni ortam, bir zan, bir kuruntudur. Hayalden kuruntuya bir yol çıkar. Rüya ise insanüstü bir kuvvetin tesiri altında görülen ve benim gerçek kabul ettiğim bir istikamettir. Nedir rüya? İnanca bağlılığın insanüstü bir kuvvet tarafından insanda kavileşmesidir. Rüya hakikatin cüzüdür. Rüyanın yalan söyleme imkânı bulunmaz. Hayalse özü itibariyle hakikatten beslenen ama gerçeğin çölünden gelendir. Rüya düştür. O uykuya içkindir. Hayal ise uyanıkken uyumayı telkin eder çoğunlukla.

  4. 72

    Düşünen Kitaplar, 13.Bölüm: "Marx Dede"

    * Pitirim Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, çev. Mete Tunçay * Karl Marx, 1844 El Yazmaları * Alman İdeolojisi "Feuerbach" * Felsefe İncelemeleri, * Grundrisse

  5. 71

    Spinoza'da "Affection" Kavramı

    Etika, Ortaçağ geleneğine göre yazılsa da anlaşılır bir kitaptır. Böyle şeylere yaklaşırken korkularımızı yenmeliyiz. Yine de çetrefilli bir kavramla karşı karşıyayız. Affect duygu olarak çevrilebilir, Latince kalıbıyla affectio duygulanış olarak karşılanıyor; Hilmi Ziya affection kavramına duygulanım demiş. Bunların aslında çok önemi yok. Eksik gibi tüm bu karşılamalar. Önemli olan bu kavramı tefekkür etmek. Kavramı bir şeyin üzerindeki her türlü tesir, etki alanı oluşturma hatta izler olarak karşılayabiliriz. Buna bir tanım getirmek çok güç. Üzerine düşünebiliriz ama. Çünkü Spinoza’da hayat, akış içerisinde üzerimizde etkisi olan ya da bize çarpan sayısız şeylerin etkisinin toplamıdır. Tüm bu etkiye affection diyoruz. Hala tanımın eksik olduğunu unutmayalım. Çünkü hayatımız tüm etkileri tanımlayacak çapın çok ötesindedir.  Kısacası kelimenin karşılığını, duygulanış ya da duygulanım ne kadar kaldırabiliyor bu şüpheli. Zira burada karşılaşmalarımızın üzerimizde bıraktığı etkiden söz ediyoruz. Bu, her an akış içinde olan bir şey. Buradaki net olmayış şu: Spinoza için beden ve ruh ayrımı tartışmalı bir mesele. Can, beden, ruh gibi kavramları bir kenara koyarak affectionu şöyle anlamaya çalışalım: bütün veçheleriyle bir etki altındayız. Spinoza için metafiziksel olan ile cismani olanın farkı yok. Zaten özü tözden ayıramıyoruz onda.

  6. 70

    Düşünen Kitaplar 12. Bölüm: "Nedir Bu Sanat?"

    E.H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi Larry Shiner, Sanatın İcadı, çev. İsmail Türkmen, İstanbul 2017, 4. Basım L.N. Tolstoy, Sanat Nedir?, çev. Mazlum Beyhan, İstanbul 2019 Hans Belting, Floransa ve Bağdat; Doğuda ve Batıda Bakışın Tarihi, çev. Zehra Akarsu Yılmazer Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, çev.Nurdan Gürbilek

  7. 69

    Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü

    Neden cehenneme övgü? Ya da cehenneme övgü olur mu? Çünkü aslında her gün cennet ümidi içinde cehenneme giden yola taş döşüyoruz aslında. Cenneti yeryüzünde yaratmaya çalışıp sonra da başka cennetler ediniyoruz. En sonunda da cennet kavramına dahi yabancılaşıyoruz. Cehenneme gidebileceğini kimse düşünmüyor zaten. Cehennem fikrini ilginç kılan şey de orada hep başkalarının acı çekeceği fikri. Bu da tam modern insanın vakarına uygun bir tarz. Cehenneme övgü denilmesinin bir nedeni de hayatımızda her şeyin düzenli, konformist ve doğrularla örülü olması. Cennet fikri de böyle çünkü. Halbuki asıl mesele doğruların sorgulanmasıdır. Kapitalizm ve sınırsız üretim çağı ile birlikte etrafımızda çizilen duvarlardan başka bir şey tanımıyoruz. Hep bunları gerçeklik olarak da hayatımıza uyduruyoruz.

  8. 68

    Düşünen Kitaplar: 11. Bölüm "Göz Ağrıları"

    Susan Sontag, Yoruma Karşı, çev. Osman Akınhay, İstanbul  2012 Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, III Cilt Richard Sennett, Ten ve Taş; Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, çev. Tuncay Birkan, İstanbul 2018 Slavoj Zizek, Ahir Zamanlarda Yaşarken, çev. Erkal Ünal, İstanbul 2014 Johan Huizinga, Homo Ludens; Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, çav. M. Ali Kılıçbay

  9. 67

    İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu: "İnsanın Bu Dünyadaki Yeri"

    Dünyada bir yerimizin olduğu hakikatiyle şiir okumanın büyük bir ilişkisi vardır. Şiirokumak demek kimsenin oraya hücum edemeyeceği bir yurt edinmek demektir. Böyle bir yurt edinmiş kişinin aynı zamanda özü de gürleşecek kendinden emin olacaktır. Şiir okumak bizi ümmi kılar. Yani bir şekilde baştan almamıza müsait bir mecra oluşturur. Şiirin içinden çekip çıkarttığımız mesaj, şairin deyimiyle çığlık, homurtu, haykırış ya da inleme bizim ne olduğumuz ile alakalı olacaktır. Elbette içinde bulunulan zaman ve şartlar bu mesajın niteliğini de belirgin hale getirecektir.

  10. 66

    Düşünen Kitaplar: 10. Bölüm "Ciddi Düş-ünce"

    Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico- Philosophicus, çev. Oruç Aruoba, İstanbul 2016 Platon, Diyaloglar, Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, 5 Cilt, Alfa Yayınları Walter Kranz, Antik Felsefe, çev. Suat Y. Baydur, İstanbul 1994 Wilhelm Capelle, Sokrates Öncesi Felsefe,

  11. 65

    Eros'un Istırabı: Melankoli Notları

    Hiç de soğuk olmayan, sevgilisine yanıp tutaşan bir kız, İlk defa aşık olan bir oğlan okusun isterim yazdıklarımı, Arzunun anatomisini inceleyen benim gibi acı çeken biri Kendi tutkusunun yansımasını görüp, şaşkınlıkla haykırır: Gönül maceralarım hakkında yazan bu yazar bozuntusu da kimdir? Ovidius

  12. 64

    Düşünen Kitaplar: 9. Bölüm "İnsan ve Toplum"

    Theodor W. Adorno, Minima Moralia, çev. Orhan Koçak, Ahmet Doğukan, İstanbul 2012 Julien Benda, Aydınların İhaneti, çev. Cem Soydemir, İstanbul 2011 Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, çev. M. Ali Kılıçbay Niccolò Machiavelli, Hükümdar, çev. Ayşe Cavdar, Gaye Demircioğlu, Dergah Yayınları Giambattista Vico, Yeni Bilim, çev. Sema Önal Akkaş, Doğu Batı

  13. 63

    Estetik Kavramı: "Kant İçerir"

    William Blake, “Paranın bulaştığı hiçbir yerde sanat icra edilemez” demiş. Artık her şeyin bir piyasası vardır. Blake’nin sözünden sanatın yüce bir şey olduğunu hemen anlıyoruz ama değer diye atfettiğimiz kavramı estetiğinden ziyade bizlere beğenmek zorunda olduğumuz ya da nefret etmeyi dikte eden bir piyasa sistemi kurulmuştur. Sanat, estetik ve para arasında kurulan bir diyalektik ormanında yaşıyoruz. Estetik Aesthetic kavramı İngilizce’de 19. Yüzyıllarda görülemeye başlayan bir kavramdır. Eskiler ilmi hüsn veya ilmi zevk diyorlardı. Yunanca duyum demek aslında. Şöyle düşünelim 1778’de Mozart Konserine giden yoktu, adam müziğine olan ilgisizlikten yakınıyordu. Bugün Abel yüz milyon dinleniyor. Estetik kaygı diye bir şey yok çünkü. O zaman da bunu pek dikkate alan olmamış. Su yatağını buluyor bir şekilde. Eskiden belirli çevrelerin öne sürdüğü belirli tiplere atfedilen değer mekanizması varken bir de buna internet algoritmasının değer yüklediği bir dünya kuruldu.

  14. 62

    Düşünen Kitaplar: 8. Bölüm "Felsefenin Ağırlığı"

    Arthur Schopenhauer, Parerga ile Paralipomena: Ya da Kısa Felsefe Denemeleri I. Kitap, çev. Levent Özşar, İstanbul 2015 Edmund Husserl, Bunalım, çev. Levent Özşar, İstanbul 2016 Spinoza, Ethica, çev. Hilmi Ziya Ülken, Ankara 2018 G.W. F. Hegel, Tarih Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, 2006 (Vorlesungen Uber Die Philosophie der Geschichte) Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan Ökten, İstanbul 2018

  15. 61

    Ulus Baker, Beyin Ekran: "Video Serüveni"

    Anlamak için biraz çaba sarf etmenin gerektiği orijinal bir düşünürdür Ulus Baker. Muhakkak muhtelif okumalarla desteklenmelidir. Her insan anlaşılmak ister. Ama bazen de onun da dediği üzere "Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret. Ama asla tümü değil." Düşünmenin imkanlarını zorlayan herkes anlamanın da kapılarını zorlayacaktır. İnsan çoğu zaman kendisinin büyük bir imkan olduğunu unutuyor.

  16. 60

    Düşünen Kitaplar: 7. Bölüm "Kâmus Namustur"

    Ragıb El İsfahani, Müfredat Şemseddin Sami, Kamus-i Türki, Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü Francis E. Peters, Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü Raymond Williams, Key Words, Özel bir şekilde sözlük alıp okumak elbette illa sözlük okuyacağız diyenlere bir şey diyemeyiz ama bu biraz da entelektüel cilayla geçici bir biçimde parlatılmış bir cehaleti andırır. Kamus namustur. Bir toplumun kodları, nomosu, ahlakı, birikimi ve hafızası lügatlerde saklıdır. Kelimelerin jeneolojisi kökeni önemlidir. Kelimeler etimolojik olarak çok şey anlatırlar bizlere.  

  17. 59

    Bir İdeal Olarak "İdeoloji"

    İdeolojinin Yol Açtıkları: YANILSAMA (İLLUSİON) YANLIŞ BİLİNÇ (FALSE CONSCİOUSNESS) GERÇEK DIŞILIK (UNREALİTY) UPSİDE DOWN REALİTY (TEPETAKLAK GERÇEK) ortaya çıkıyor.

  18. 58

    Düşünen Kitaplar: 6. Bölüm "Dozunda Tarih"

    Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, İmge Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, Cumhuriyet Kitapları Eric J. Hobsbawn, Kısa 20.yüzyıl: 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Everest John Lukacs, 20. Yüzyılın Sonu, Ketebe Oral Sander, Siyasi Tarih 2 Cilt, İmge

  19. 57

    Taşları Yemek Yasak Üzerine

    İlk baskısının tarihi 1985. Beethoven diyor ki “Benim gözlerimle işittiğimi, sizler kulaklarınızla göreceksiniz.” Sözümüzün gözleri olsaydı Taşları Yemek Yasak kadar dokunaklı olmasını isterdiniz. En büyük dileğimiz gözden geçmiş olmak. Sözle hizaya gelmektir. Çünkü gözün krallığında yaşıyoruz. Gözetleniyoruz ve gözlüyoruz. Lakin bir şeyler görüyor musunuz? İsmet Özel buna mukabil kullanıyor surat asma hakkını. Taşları yemek neden yasak? Çünkü yüklerimizden kurtulmamız lazım. Rusya’nın dağılmasından beş yıl önce yazılmış kitap. İsmet Özel Sovyet Rusya’nın haritadan silinmesinden kaygı duyuyor. İsmet Özel tedirginliği müşahhas kılan bir düşünce adamı.  O günlerden bugünlere gelindi bir şekilde. Kitabın ismi kendisini okutturmaya zannımca en büyük nedendir. Bazen içindeki bir söz nedeniyle bütün kitabı okursunuz. Buradaki durum da budur biraz.

  20. 56

    Düşünen Kitaplar: 5. Bölüm

    Eserler: Soren Kierkegaard, Korku ve Titreme, Pinhan Cemil Meriç, Işık Doğudan Gelir, İletişim Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt Malik Bin Nebi, İslâm Dünyasında Fikir ve Put Edward Said, Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, Ayrım

  21. 55

    İdea Kavramı: Platon ve Diğerleri

    İdeanın Grekçe’den geldiği malum. Platoncu, evrensel gerçekliktir. Görmek manasına gelen “idein” den gelmektedir. Görünen biçim Fransızca’da forme visible gibi bir şeye tekabül ediyor. Fikir ve misal olarak da anlayabiliriz. Platon buna değişmeyen öz diyor. Şeylerin ilk örneğidir. Haliyle bu kendiliğinden var olur. Duyularla değil anımsama yoluyla (Platon buna anamnesis diyor) hatırlanır. Duyularla görüngüler yani fenomenler algılanabilir. Dünya akılla kavranır, duyularla değil. Antikçağ’da Demokritos ve Epikuros düşüncesinde nesnelerden fırlayıp duyulara çarpar ve onları izlendirir. Platon’da ilk varlık örnekleridir. Nesneler gerçek değildir onlar yok olup giderler. İdealar ise hakikattir. Çünkü onlar ilksiz ve sonsuzdur. Normalde görünen biçim olan kavram, Platon ile sanki bir dağın arkası olarak yaratılmış ve en yüce kata yükseltilmiştir.  

  22. 54

    Düşünen Kitaplar 4. Bölüm

    Yaşadığımız hayatın her anı bir felsefeye tekabül eder. Eğer yaşadığımız hayatın felsefesi olmasaydı zaten eksik olan hayatımız bütünüyle yaşanmaz olacaktı. Saint Augustos saadete erme maksadı dışında felsefenin bir manasının olamayacağını iddia ediyor. İşin aslı felsefe bizzat konforlu olan hayatımıza bir saldırı olmalıdır. Felsefe insanı rahatsız etmelidir.

  23. 53

    Düşünen Kitaplar: 3. Bölüm

    İsmet Özel, Üç Mesele, Tiyo Yayınları Hannah Arendt, İnsanlık Durumu, İletişim Yayınları Edward Said, Şarkiyatçılık, Metis Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim F. Nietzsche, Deccal, 3. bölümle birlikte derine çıkma sıklığımızı arttırmaya çalışacağız. Düşünme gücümüzü arttırarak, doğru bildiğimiz pek çok şeyin yanlışlandığının ağırlığını hücrelerimizde hissetmeye devam edeceğiz. Eğer sıradan bir okur olmaktan çok fikre ve düşünceye talipsek kitaplar taleplerimizi karşılayacaktır. İnsan her daim talebedir.

  24. 52

    Malik Bin Nebi: İslam Dünyasında Fikir ve Put

    Kitabımızın serlevhası ihanete uğrayan fikirler intikamlarını alırlar iddiasına dayanır. Malik bin nebi en önemli fikirlerini bu kitapta sunmuştur diyebiliriz. Kitabımız fikirlerin doğumundan ölümüne kadar yaşadığı sürecin serencamını anlatıyor. Çok çarpıcı bir metin. İslam dünyasında sorun olarak bilinmesi gereken şey fikirlerine ihanet eden bir kitle oluşturması. Evet kitle ve bu kitle artık cemiyetleşemiyor. Çünkü Nebi’nin ifadesiyle fikirlerine ve değerlerine sürekli ihanet ediyor. Fikirleri ayırabiliriz: Bazı fikirler fikir değildir öyle görünür, bazıları iş görür fakat aslında hakikati içermeyen fikirleridir. Bazıları sağlamdır ama kendisinin iş gördürülmesine izin verilmez. Bazı fikirler yoktan yere putlaştırılabilir. Bazıları aslında zandan öteye gidemez.  

  25. 51

    Düşünen Kitaplar 2.Bölüm

    Düşünen Kitaplar 2. Bölüm: *Jean Baudrillard, Simulakrlar ve Simulasyon, Doğu Batı  Yayınları *Ulus Baker, Beyin Ekran, Birikim Yayınları *Ortega y Gasset, İnsan ve Herkes, Metis Yayınları *Byung Chul Han, Şiddetin Topolojisi, Metis Yayınları *Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Doğu Batı Yayınları

  26. 50

    Düşünen Kitaplar: 1. Bölüm

    Düşünen Kitaplar 1. Bölüm: *E. F. Schumacher, Aklı Karışıklar İçin Kılavuz, çev. Mustafa Özel, Küre Yayınları *İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, Tiyo Yayınları *F. Nietzsche, Putların Alacakaranlığında (Twilight of the İdols) *Byung Chul Han, Zamanın Kokusu ve Bulunma Sanatı (Duft der Zeit), Metis Yayınları *Kojin Karatani, İznomi ve Felsefenin Kökenleri, Metis Yayınları

  27. 49

    Sanat Nedir?

    Latince Art/Ars düzenlemek demektir. Almanca’da Kunst. İngilizce’deki ilk kullanımı 13.yye kadar götürebiliyoruz. En ilgi çekici manası herhangi bir uzmanlaşmaya gereksinim duymadan yaygın bir kanaatle yetenek olarak kullanılmasıdır. Ar kök olarak düzenleme demek. Grekçe’de artios kurmak manasına gelir. Arete de erdemdir. Harmonia kelimesi falan buraya dayanır. Artificium suni demek zaten. Kurgulanmış bir şey. Almanca’daki kunst ayrı bir dünya zaten. Güç bildirir kunst.

  28. 48

    Kapitalizmin "Kısa" Tarihi, Georg Fülberth

    Eserin ismi bizim gibi insanlarda biraz itici dursa da okunduğunda görülecektir ki Fülberth manalı bir metin ortaya çıkarmıştır. Günümüzde bir şeyin “kısa” serlevha ile başlatılması çok revaçtadır. Orijinaline bakarsak eserin esas ismi  Kleine Geshichte des kapitalismus yani Kapitalizmin Küçük Bir Tarihi olmalı. Bunu da pazarlamada kolaylık olarak görebiliriz.  Ama bizler kendimizi tanımlamaya müsaade etmediğimiz sürece postmodern ayak oyunlarından da sıyrılmış olacağız. Kapitalizmin kısa bir tarihi olur mu? Tarihselciliğin at koşturduğu bu mecrada artık bu da mümkün elbette. Bir şeyin tarihsel olması onun kapitalizmin de hışmına uğradığını gösterir aynı anda.

  29. 47

    FRİEDRİCH NİETZSCHE PUTLARIN ALACAKARANLIĞINDA: III. Bölüm

    --What does not kill me makes me stronger. Bizi yaşatmaya devam eden şeyler bize hiçbir katkısı olmayan şeyler de olabilir. Lakin insan güçlükler karşısında ayakta kaldığı sürece dayanıklılık kazanır. --Yaptıklarınızdan korkmayın. Onları inkâr etmek vicdan azabı doğurur. Vicdan azabı insanı tüketir. Geçmişte kalmaya geleceğe şüpheyle bakmaya neden olur. Bunların ağırlığıyla yaşayanlar şimdinin geçip gitmekte olduğuna seyirci kalır. Bu ise Nietzsche felsefesi açısından köle ahlakıdır.

  30. 46

    Rollo May, Yaratma Cesareti

    Yaratma Cesareti, Paul Tillich’in Olmak Cesareti kitabıyla birlikte okunması gereken kitaplardandır. Çünkü Rollo May’e göre olmakla iş bitmiyor. İnsan aynı zamanda kendisini inşa etmeli. İki isim birbiriyle yakın arkadaştır aynı zamanda. Kendisinde olmak cesaretini edinenler kendisinde yaratma cesaretini de bulur. Biz iki kitabı da Nietzsche felsefesi üzerinden okuyor ve görüyoruz. İki kitabın da anlattığı özel insan superman dediğimiz üst insan niteliklerine uyuyor. Yalnız bu insanın üst insan olmasını onaylayan temel saik acı ve kaygıdır. Rollo May, büyün psikolojik altyapısında varoluşsal (existensiyel insan) kişiyi önceler. Tükenmenin, erimenin başlarda tedavisi kolay ve anlaşılması zordur ancak zamanında keşfedilmediğinde ya da bir ilkeye göre tedavi edilmediğinde, anlaşılması kolaylaşır ve tedavisi güçleşir… olup biteni önceden ancak yetenekli kişiler görebilir, böyle bir mesafeden görülünce doğacak kötülükler tedavi edilebilir, ne zaman ki herkesin görülebileceği kadar büyürler, artık çare kalmamıştır.

  31. 45

    Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığında: II. Bölüm: Özdeyişler ve Oklar

    …Ya insan daima çok yönlü bir bağımlılık içinde yaşıyorsa lakin kendisini özgür sanıyor, zincirin baskını uzun bir alışkanlık sonucu artık hissetmiyorsa? Yalnızca yeni zincirlerden rahatsız olur ancak… Gezgin ve Gölgesi, Yeni Zincirleri Hissetmemek

  32. 44

    Friedrich Nietzsche, Putların Alacakaranlığında ya da Çekiçle Felsefe Yapmak: I. Bölüm

    Çağımızda özgür olmak paket halindeki kölelikleri satın almaktır. Nietzsche’nin dediği üzere insan uyurgezerliğini bilhassa çağımız için salt psikolojik nedenlerle açıklayamayız. Batı medeniyeti dediğimiz karmaşık yapı diyalektiği bir silah olarak kullandı. Nietzsche’ye göre bu ayaktakımının intikam şeklidir. Teşhirci olanın, kurnazın ve özünde çaresizliğin bir işaretidir bu. Nietzsche eserinde bir çözümden çok uyanıkken tekrar uyanmayı teklif ediyor. Başka bir açıdan “toparlanın gitmiyoruz” diyor. Putların Alacakaranlığı muhteviyatında, tüm yargıları tartışma niyetimiz yok. Burada kişinin kendisiyle olan savaşı süresince ona gerekli olması muhtemel aforizmaları konuşmaya çalışacağız. Nietzsche ve kavramlarını bir yerlere çekmektense ki -bu Heidegger üzerinde de yapılan bir durum- onu anlamayı denemek en azından düşünceye saygı açısından daha kıymetli olacaktır. Nietzsche çok fazla karikatürize olan bir tip olduğu için argumentum ad hominem( bu insanı karalama safsatası)dediğimiz bir hataya düşmeden fikirlerini tartışmaya açmak en iyisi. Ayrıca onun dünya görüşünü tartışırken aynı zamanda inancını ya da inançsızlığını da gündemin ana maddesi haline getirmemek gerekir.

  33. 43

    Waldo Sen Neden Burada Değilsin ? Üzerine

    Henry David, ABD’nin Maksika’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında konan nüfus başına vergiyi, “ödediği dolar bir adam öldürmek üzere, başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın” gerekçesiyle bir gece hapiste yatmıştı. Kendisinden on dört yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan Ralph Waldo Emerson, telaşla arkadaşını görmek üzere onun hücresine girdiğinde aralarında geçen konuşma ilginçtir: “Henry neden buradasın?/ Henry David buna karşılık şöyle der: “Waldo, sen neden burada değilsin?” Kim nerede duruyor? Yerimizi biliyor muyuz? Burada mıyız? Burada olmak sadece şeytanın bir metaforu mu bizim için? Waldo durmamız gereken yeri hatırlatıyor. Endüstriyel kapitalizmin ve onun burjuvazist akislerinin şiirden bir şey elde edemeyeceği anlayabiliriz bu arada. Yalnızlığımıza sahip çıkmalıyız. Çünkü kaliteli bir yalnızlık tek başınalıktan garibanlıktan farklı bir şeydir. Haysiyetimizi korumak istiyorsak her şeyle belirli bir mesafe bırakmak zorundayız. Açıkçası bu şekilde belki Waldo bir kitaptan çok bir bomba sayılmalıdır.

  34. 42

    Devrim Nedir?

    Devrim ve ihtilal kavramları arasındaki ilişkiyi şu an için bahis konusu etmeyerek, devrim kelimesini kullanmayı tercih ediyoruz. Bunun nedeni gerek devrimde gerekse devlet kelimesinde hep bir dönme ukdesi görüldüğü için. İnsan topluluklarını devrime iten güç devletin bir şekilde öfke ve şiddete dayalı olması ve özgürlüğün adından sıkça bahsetmesine karşın aslında insani özgürlükle hemen hemen hiç ilgilenmemiş olmasındandır. Yani devlet ilhamını özgürlükten almaz. Sürüden alır. Özgürlüğü, bir başkasının özgürlüğünü sınırlamama gibi saçma bir cümleye hapsederek onu dışsallaştırmıştır. İnsanlar özgürlükten bahsedildiği zaman kıyafeti, yeme içmeyi falan anlıyor. Oysa varoluşunun hakkını veren her insan özgürdür. Ontolojik özgürlükle devletler ilgilenmez. Bu nedenle insani özgürlük insanları zaman zaman devrim iştiyakıyla kuşatır.

  35. 41

    Paul Tillich, Olmak Cesareti: "The Courage to Be"

    Varolma cesareti nedir? (What is Courage to be?) Bu kısacası imanla bir aklanmadır. Kişinin kabul görmemesine rağmen kendisini kabul görmüş olarak kabul etmesi cesaretidir. Cesaret ahlaki bir şeydir. Ahlak ise etik alana hapsedilemez. Ahlak yani yaratılış toplumsal manadaki moral durumla karıştırılmamalıdır. Toplumsal değil ferdi bir şeyden bahsediyoruz. Cesaret manevi bir durumdur. İnsanın aslında şahsiyetini kazanma çabasına cesaret diyebiliriz. Ahlak (hulukin azim) durumuyla şahsiyeti yükselten ve baştan itibaren varolanın yeniden varolma insiyakıdır.

  36. 40

    Felsefe Nedir?

    Grekçesi philosophia yani love of wisdom, understood as the study and knowledge of things their causes diyebiliriz. Nedenler üzerine çalışma ve şeylerin bilgisidir. İlimlerin ilmidir. Dikkat edelim felsefe bilgelik değildir. Bilim hiç değildir. Bunların sevgiyle ve iştahla aranmasıdır. Bir şeyi sevgiyle yapan onun yolunda ölmeyi de göze alır. Felsefeyle salt din ve bilimi anlamamak lazım. Bir dağın tepesine yerleşen asketiği de anlamamak lazımdır. Üniversite gibi formal kurumlarda felsefe üç kategoride değerlendirilir: Metafizik, Ahlak (Moral), Natural (Science). Bu felsefenin bilimleştirilmesi harekatıdır.

  37. 39

    Yetersizliğin Aşırılığı: "İmansızların İmanı"

    “Bin yıllık labirentten (Jahrtausenden des Labyrinths) çıkış yolunu başka kim bulabildi, kim keşfedebildi ki? Muhtemelen, “modern insan” mı? (Der moderne Mensch etwa?) Elbette ki Hayır! Çünkü modern insan, “nereye yöneleceğimi bilemiyorum; “nereye doğru yol alması gerektiğini bilemeyen bir her şeyim ben” diye iç geçiriyor.”( Friedrich W. Nietzsche, Deccal Sahte İsa, çev. Yusuf Kaplan, İstanbul 2017 (Almancası, Friedrich Wilhelm Nietzsche, Der Antichirst, 1895) “Ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur”(İsmet Özel, Amentü Şiiri) Seküler çağda dindarlık daha da bir zanaat haline geldi. Her dönemin zorluğu kendisiyle mülhemdir elbette. Yetersizlik modern ve sonrası çağda daha da el üstünde tutulan bir şey haline geldi. Buna karşı oluşan hareketler Bataille, Wilde ya da Nietzsche gibi aşırılarca hem eleştirildi hem de yeni bir din oluşturdu kendine. Bu din Simon Critchley’in dediği üzere imansızların bir imanı oldu. Bu karşı hareketin ezoterizmi, imanı, nihilizmi adeta bir dine dönüşmüştür.

  38. 38

    Byung-Chul Han: Şiddetin Topolojisi

    Jose Ortage y Gasset “Yaşamak çaresiz bir ortamın tutsağı olmaktır” demişti. Byung Chul Han aslında olumlanan şiddetle özgürlüğümüzün bir yanılsama olduğunu açıklıyor kitabında. Şiddetin topolojisi, arkaik toplumlardan modern toplumlara kadar şiddetin olumsuz ve açıktan yapılışını saklı olana ve olumlu olana doğru nasıl seyrettiğini inceliyor. Biz elbette burada kitaplar üzerine konuşurken her zaman onları düşünce serüvenimize bir vesile sayarak konuşmaya çalışıyoruz.

  39. 37

    Hakikati Görebilmek İçin Gözün Kurban Edilmesi Gerekir

    Hakikati görebilmek için gözün kurban edilmesi gerekir. Bir filmde önemli olan görülmeyeni görmektir. Bunun için çerçevenin dışına taşan bir bilinç gerekir. Eğer sinemanın bir felsefesi varsa bize söylediği şeyler devasa bir dağın arkasında durur. Görünmeyen üzerine kafa yorarsak zorlanacağız lakin bir şeylere vakıf olabileceğiz. Christian Metz’in dediği gibi, “Bir filmi açıklamak zordur, zira onu anlamak kolaydır.” Haddini aşan ışık kör ederken; karanlık zulüm doğurur. Şimdi her şey nasıl bir mikyas dahilinde ele alınacak? Şöyle diyebiliriz: Ne körler bizi dünyadan soğutsun ne de görenler bizi dünya ile avutsun. Müzakere ettiklerimizin hüsnü kabul görmesinin bir manası olacaksa her harfimizin hesabı verilmelidir. Buradayız ve burada olmak şeytanın bir metaforu değil bizim için.

  40. 36

    Antropoloji: C. Levi Strauss ve Protagoras

    Antropoloji İngilizce’de 16. Yüzyıla ait bir kelimedir. Kelime haliyle Grekçe. İnsanbilim ya da beşeriyat diyebiliriz. Aslında kelime jeneolojiyle de ilgilidir. Yani bir bakıma soy,sop ve neseple. İnsan ve özellikle de onun söylemi üzerine çalışır. Psikolojiyle bağlantısı yadsınamaz bir hakikattir. Meseleyi Aristoteles’e kadar sarabiliriz. Antrolopoloji bir senasation olarak yani bir hissiyat olarak görülebilir. Lakin kavramın iki yönü vardır. İlki human body dediğimiz fizyolojik; diğeri ise human soul dediğimiz motion effects yani insanın psikolojisi ve his dünyası. Buradan çıkartacağımız anlam antropolojinin insanın fizyolojisinin ve psikolojisinin inceleme alanı olduğudur. Hatta bir adım daha gidersek racial ve human evolution üzerine çalışmalar yapar.

  41. 35

    Homo Ludens: Oyun İnsanı ve Krizler Çağı

    Huizinga[1]oyunun insanın en ciddi özelliklerinden olduğunu söylemişti. Arapça’da “leibe” salya ve tükürük anlamına gelen oyun kelimesi daha çok sahih olmayan ile ilgilidir. Maksadı sahih olmayan iştir. Yoksa devasa bir kültür meydana getirmek mümkün olmazdı. Kültür bir oyundur. Muhteviyatını oyunla güçlendirir. Latince formu “ludus” ki Huizinga’nın kitabında Mehmet Ali Kılıçbay “ludique” kelimesini oyunsal diye karşılamıştır. Oyun, kurgu (fiction) olduğu için sahih değildir; insanı bir noktadan sonra da tükettiği için kültüreldir. Kültürel olan kitlesel bir balon oluşturur. Bu balon bizi tükettiği gibi hiç patlamayacakmış gibi tüm gökyüzünü kaplayabilir. Oyun tüm o erilliği ile belirler jargonunu. Oyun kısırdır. Sonu gelmez döngünün içine hapseder bizi. Akıl dışı olmaya davet eder. Kendini yitirmeye çağırır. Kendisine ait olmayan bir başkası yaratır. Kriz çağı nedir? The Age of Crisis, özellikle Hobsbawn gibi metot tarihçilerinin içinde yaşadığımız çağı tanımlarken başvurdukları kavramlaştırmadır. Marcel Duchamp’ın pisuvarından Andy Warhol’un teneke kutusuna kadar hali pür melalimiz ufukla aramızdaki mesafenin yitimidir. Diktatörlerin türeyişinden sanat manifestolarındaki can sıkkınlığı. Yaşamın, ölümün rafa kaldırılışıyla birlikte bütünlüğünden koparılarak küflü parçalara ayrılması. Führer’in kırmızı bitimsiz halısı bilinçlerimize bant çekiyor. Bu bitimsizlik ve parça bütün kopukluğu aklımızın olabildiğince ideolojikleştirilerek yaşayan ölülere dönmesine neden oldu. Şimdi burada olmayan insan için din bir aparat misyonu üstlendi. Modernizm post modernizme bir şekilde evrilse bile bu bizce abartılı bir kavramsallaştırma olsa da toplum giderek daha da toplumsallaşıyor, akıl giderek daha da fazla kanaatlere feda ediliyor. Bu arada din de omurgasızlık ve Rousseaucu ritüel içinde eriyip tükeniyor. Johan Huizinga, Homo Ludens Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 6. Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2017 Eric Hobsbawn, Kısa 20.Yüzyıl

  42. 34

    Theodor W. Adorno, Minima Moralia "Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar"

    Minima Moralia, Adorno’nun baş yapıtı sayılır. Kitap 1951’de yayınlanmıştır. Adorno burada yaşamı bütün veçheleriyle ele almaya çalışır. Kitabın birçok penceresi vardır. Okunması ve hazmedilmesi için teşriki mesai harcanmalıdır. Adorno kitaba aslında net bir Hegel eleştirisiyle başlar. Tarihsel hareketliliğin, bugünkü evresinde karşı koyamadığımız nesnelliğinden öznenin çözülmesine yol açtığı böylece bizler eskiye haslet duyarak ona bir bakıma mahkûm yaşarız diye vurgular. Bu özne hala kendi içindir ama artık kendinde değildir. Adorno’nun görüşleri aslında birer hesaplaşmadır. Bu hesaplaşmada çoğu kez herkes ve her şey kırılıp dökülmüştür. Bir düzen olduğunu ve bu düzenin devamının sağlanması için herkesin var gücüyle çalıştığını vurgular. Bugün yaşadığımız hayatta şikâyet ettiğimiz her mesele Adorno’nun şemsiyesi altında değerlendirilmiştir diyebiliriz. Bağlantılarla iş bitirenler, kadim bilginin yok edilmesi, kuru diyalektiğin göklere çıkarılması gibi pek çok sorun ele alınır. Adorno’nun Verlaine alıntısı önemlidir: “Çünkü biz sadece nüansı istiyoruz der, rengi değil sadece nüansı”.  Eser ziyadesiyle romantiktir. Romantik olduğu için de aslında her yere basmak isterken atlayarak gider. Suç ve Ceza’dan ödünç alarak söylüyorum bunu. Dostoyevski “Romantikler atlayarak giderler” demişti. Adorno için gözümüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir. Mesele ölümü düşünerek yaşamayı mesele haline getirmekte saklıdır. Bu bir bakıma çok açık bir sırdır insan için. Felsefe kendisini her daim haklı ilan edenlere açılmış bir savaştır. Çünkü haklı olmayı istemek zorbalıktır. Sürekli ahlaktan dem vurmak da ahlaksızlıktır. İşte çağın iki yüzlü oluşu burada başlar. Haklı olma arzusu hak değildir Adorno’da.

  43. 33

    Sütun Ermişliği ve Asketik Yaşam: Çöl Adamı Simon Örneği

    “Bir çelik üzerine kazırcasına, bin yılın iradesine nakşetmeniz, sizin için büyük bir neşe kaynağı olmalıdır: Çelikten daha zorlu; çelikten daha asil, en zor ve zorlu olanı seçer! Ey kardeşlerim! Önünüze koyduğum, bu yeni yasadır: Zoru, zor olanı seçmelisiniz!” Friedrich W. Nietzsche, Putların Alacakaranlığında, çev. Yusuf Kaplan, İstanbul 2015 (Alıntı, Almancası, “Der Hammer redet” bölümünde bulunan yani “Çekiç konuşuyor” bölümünde, eserin son kısmındaki Also sprach Zarathustra. 3, 90.’dan aktarımdır. Friedrich Wilhelm Nietzsche, Götzen-Dammerung “oder Wie man mit dem Hammer philosophirt?”) Burada Nietzsche “Warum so hart!” diyerek insanlığa bizzat zorun kendileri olmayı öğütlüyor. Ortega y Gasset İnsan ve Herkes adlı derslerinden oluşan eserinde Nietzsche’nin, Aretino’nun tetikte kalın sözünü değiştirdiğini belirtiyordu. Nietzsche bizi içinde yaşadığımız çağın ötesinde gelmekte olan üstüne uyarmış biri olarak uçurumun kenarında olduğumuz bahsini yardan yuvarlansak bile farkına varamayacağımız tuzaklarla uyarmıştı. İnsanoğlu yok olurken insan bu oluşu kaçırır. Zira yok oluş (decadence) yavaş yavaş (istidrac) olmaktadır. Olmakta olan oluşu insan idrak edemez. O durumun düzeltmekle mükellef olmasına rağmen maalesef buna yanaşmaz.

  44. 32

    Sinemada Tesadüf ve Hakikat

    Marx’ın Kapital’de güzel bir toplum insan izahı vardı: onunla bitirelim. İnsan dünyaya elinde bir aynayla “Ben, ben olanım” (Yahveyi de düşünmek lazım bu kısımda. Çünkü Yahudiler’in Tanrısı kendisini böyle tanımlıyor ki çok müspet buluyorum ben bunu.) Fichteci bir filozof olarak gelmediği için, kendisini öncelikle başkasında görür. Yani başkalarının aşkıyla başlar hayatımız. Ali’nin kendi benliğini tanıması ancak kendisini kendi benzeri olan Veli ile karşılaştırmasıyla mümkündür. Böylece Ali için, etten kemikten yapılmış Veli de insan türünün görünüm biçimi olur. Sonuç olarak Ben bir başkasıdır. Eğer insan kendisine ben, ben olanım diyebilseydi zaten tüm bu sorunları konuşmuyor olurduk. İnsan bir başkasında olan eksikliktir.

  45. 31

    Vasili Kandinski, Sanatta Tinsellik Üzerine

    Sanatçı ruh ve zihnin tekleşmesi sayesinde maneviyata ulaşır. Bu Nietzsche’nin “Karşı devrim sanattır.” Sözündeki derin hissiyatı yüksek ama az sayıdaki sanat ve sanatçıya yönelik tutkulu arayıştır. Manevi dünyanın en büyük düşmanı sadece maddiyatın ön plana geçtiği, zihni ve ruhi dünyanın böylece yok edildiği mecradır. Musa dağdan inmiş ve altın buzağının etrafındaki şöleni görmüştür. Lakin o yine de bilgeliği getirmede ve temsiliyetinde kararlı olmuştur. Onun sesinin sanatçı tarafından duyulacağını ifade ediyor Kandinsky. Bütün maddi alanı yalnızca maddi alan olarak görmek insan haysiyetine yakışmaz. Gövdenin gerisinde durup mesafe bırakarak tekrar bakılmalıdır hayata.

  46. 30

    Diyalektik Kavramı

    Diyalektik kelimesi için eytişmek kelimesini kullandıkları vakidir. Özellikle Orhan Hançerlioğlu sözlüğünde durum bu. İngilizce’de ilk görünüm aşağı yukarı XIV. Yüzyıl gibi duruyor. O zaman elbette bu kavram logic ile karşılanıyordu. İlk manası tartışma sanatıdır. Hakikatin tartışma yoluyla aranmasıdır. Yalnız Avrupa Medeniyeti’nin bu kelimeyi bir silah olarak kullandığını unutmamak lazım. Özellikle Batı Felsefe Tarihi Sokrates ile birlikte retorik sahasını doldurarak diğer medeniyetleri fosilleştirme harekatında bulunmuştur. Kelimelerin etkili bir silah olduğunu Edward Said’in Şarkiyatçılığı’nı okursanız gözlemleyebilirsiniz. Özellikle şair, sanatçı, tarihçi ve antropolog takımı Batı dışını en iyi niyetle bir araştırma sahası olarak neredeyse bir laboratuvar olarak görmüştür. Diyalektik de dünyayı belirleme ve tarif etmede Batı’ya efendilik diğer topluluklara ise köle mesabesinde paye vermiştir.

  47. 29

    Spinoza'da Conatus Kavramı

    Hiçbir şeyi o şey iyi olduğu için elde etmeye çabalamaz, istemez, aramaz ve arzulamayız; tam tersine bir şeyi istediğimizde arzuladığımızda ona iyi deriz. Bu dünyayı aşan beynelmilel bir iyilik yoktur. İyilik, bu dünyaya içkin tarzların bir aracı olmanın dışında bir şey değildir. Yani bir şekilde ahlaki görelilik söz konusudur. Spinoza’yı anlamak için teneffüs ettiği çağı anlamak icap eder. Ama biz şu durumda conatus ilkesi ile yetineceğiz.

  48. 28

    Sinemada "Yabancılaşma" Kavramı: Kış Işığı Örneği

    Sinemanın işlevi ister öyküsel olsun isterse deneysel dünyayı inancı restore etmektir. Lakin bu kesinlikle dünyevileşme değildir. Özellikle iki dünya savaşından sonra bu dünyaya inancı kalmayan insanın yaralarını iyileştirici bir tavrı vardır sinemanın. Deleuze’nin dünyaya olan inançsızlık meselesi özellikle sinemada birbirinden kopuk insan ilişkileri ve eylemlerine yansımıştır. Bu aslında yerini bir şekilde Marx’tan beri süregelen haliyle, Camus ya da Sartre gibi düşünürlerin etkisinde kalmış, “yabancılaşma” kavramı ile açıklanabilir. İnsan ve dünya arasındaki kopuk ilişkinin tamir edilebilmesi için öyküsel anlatımın ötesine ihtiyaç duyulmuştur. Özellikle 1844 El Yazmaları’nda Marx yabancılaşan emekten bahseder. Ürün emeğin karşısına dikilir der. Emeğin ürünü maddeleşmiş emektir. Bu emeğin nesnelleştirilmesidir. İşçi için bir süre sonra hakikatin yitirilmesi, nesneye kölelik ve yabancılaşma hatta başkalaşma ortaya çıkacaktır.  Mesela İngmar Bergman’ın Kış Işığı filmini örnek alalım: Filmdeki rahibin cemaati ve inancı yoktur. İnançsız rahip tam bir modern seküler dindarı tanımlamada biçilmiş kaftandır. Bu kişi kendi içsel evreninde ve dünyanın genel durumu ile ilgilidir. Genelde bu karakterler orta sınıf entelektüellerden oluşur. Para sıkıntısı çekmeleri istenmeyen bir durumdur. Yeryüzü bir cehennemdir. Tanrı sessizdir. Bergman’da özellikle Sartre’nin bahsettiği varlığın ortasındaki hiçlik kavramlarını görebiliriz. Modern insanın yalnızlığı klişeye dönüşür. Bergman bu haliyle Kierkegaard’tan çok Sartre’ye yakındır. Bizim formüllerimiz vardır, dünyaya uydurmaya çalıştığımız ve uymadığında feryat figan ettiğimiz. Dünya artık bu şekilde bizim kanunlarımıza göre dönen bir hal alır. Formüllerimizi değiştirecek kanıtlarımızı bize hangi kaynak kazandırabilir? Kanıt mı? Oysa gönlümüz kanıtlanamaz olanın peşindedir. Peşindedir çünkü verili olanlar içimize sinmiyor artık. İnanmak için veri istiyoruz.

  49. 27

    Modernizmi Seyretmek, Deleuze, Bunuel ve Diğerleri: 3. Fasıl

    Video kaydı hatta görsellik hakikat değildir. Hakikate kapılar açan filmler vardır. Lakin bir şekilde film mantığı zihni biçimlendireceği için biraz da Baudrillard’dan yola çıkarsak bir simulakr etkisi oluşturacaktır. Bu artık postmodernizmin sanal gerçeklik çıktısı olmuştur. Bu mecra bize konformizm ve atalet teklif eder. Yine de her daim sinemayı bir imkân çıktısı görmeyi tercih etmek gerekir. Şöyle düşünelim o kadar teknolojik film yapılmasına rağmen neden 50’li ya da 60’lı yıllarda yapılan filmleri bir kenara atamıyoruz. Çünkü bence inanmak istiyoruz.

  50. 26

    Byung Chul Han, Zamanın Kokusu: Vita contemplativa

    "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir." (Almanca aslı: "Die Philosophen haben die Welt nur verschieden interpretiert; es kömmt drauf an, sie zu verändern.) Marx’ın, Alman İdaolojisi yani Fuerbach (Fuyerbach) Üzerine Tezler kitabında ileri sürdüğü tezlerden, 11.tezi Hannah Arendt’in İnsanlık Durumunun ana temasını kurduğu vita activa ve vita contemplativa kavramlarından eylemlilik haline denk düşüyordu. Biz ise insanlığın eylemlilik halinde özellikle kapitalist dışavurum açısından çok ileri gittiğini hatta haddini aştığını düşünüyoruz. İnsanlığa yeniden bir içe dönerek düşünmeyi teklif ediyoruz. Elbette bu eylemi bırakma teklifi değildir. Byung chul Han da aslında Zamanın Kokusu kitabında hemen hemen aynı teklifle geliyor. Kitap hakikaten de bulunma aslında durma üzerine zaman ve zemini olması gereken insanın yaşamanı anlatmaya çalışıyor.

Type above to search every episode's transcript for a word or phrase. Matches are scoped to this podcast.

Searching…

No matches for "" in this podcast's transcripts.

Showing of matches

No topics indexed yet for this podcast.

Loading reviews...

ABOUT THIS SHOW

Hannah Arendt, 1958 yılında "İnsanlık Durumu"nu yazdı. Başına insanı koyan eserler özellikle iki dünya savaşıyle beraber artmıştır. Bu bitmekte ve kaybetmekte olan insanın durumudur. Arendt'in eseri "Vita Activa" kavramı ile açılır. Bir şekilde modern insan için üç önemli eylemin kavrama dökülmüş hali: emek, iş ve eylem. Şimdi biz insanlığın bu üç kavramda yeterince haddini aştığını söylüyoruz. Başa dönmeyi öneriyoruz. Derin düşünmeye, Vita contemplativaya.

HOSTED BY

Salih Furkan

URL copied to clipboard!