PODCAST · news
Hüsnükabul
by Apaçık Radyo
Hüsnükabul programı insanların "öteki” ile (başkalarıyla) ile olan biraradalık ilişkilerini tartışan bir radyo programı. Kalıcılık ve geçicilik, içerme ve dışlama, kamusal ve özel, misafir ve ev sahibi kavramlarına mültecilik perspektifinden hak temelli olarak yaklaşıyor. Hazırlayan ve sunan: Ferhat Kentel, Taha Elgazi, Waseem Ahmad Siddiqui
-
109
Kumi Naidoo ile söyleşi: “Şu! … tarihsel dönemde, karamsarlık bizim kesinlikle göze alamayacağımız bir ayrıcalık”
Geçen hafta Kumi Naidoo ile röportaj yapma fırsatı buldum. Sohbetimiz sırasında çok önemli bazı konulara değindi. Yaşadığımız dönemi iki kelimeyle tanımlıyor: Kesişimsellik ve kapsayıcılık.Kumi’ye, karmaşık bir dönemde yaşadığımızı söyledim. Buna karşılık, dünya çapında olağanüstü olaylar yaşanırken, “insan hakları seçici olmamalıdır,” diyor. Kimsenin mücadelesi bir başkasınınkinden daha önemli değildir. Bu mücadeleleri eşit olarak görmeliyiz. Ancak o zaman aramızda ulusötesi bir ittifak kurabiliriz.Gazze, Lübnan, İran, Filistin ve Sudan'da yaşanan insanlık dışı muameleyi görmezden gelemeyiz, diyor. Ana akım haber ajansları bunu görmezden geliyor. Roportaj sırasında, Sudan’daki insani krizin dış müdahaleler nedeniyle daha da şiddetlendiğini belirtiyor. Ve Birleşmiş Milletler ve Afrika Birliği’ni acil önlem almaya çağırdı. Sıradan insanlar, adalet mücadelesinde sadece seyirci kalmayı bırakmalı ve bu mücadelenin merkezinde aktif bir rol üstlenmelidir.Kumi ayrıca, fosil yakıtların on yıllardır COP sonuçlarında büyük ölçüde yer almadığını vurguladı. Yakın zamanda yaklaşık 60 ülkeyi bir araya getiren ve fosil yakıtlara odaklanan Santa Marta konferansından bahseden Kumi, konferansın sonuçlarının Türkiye'deki COP'a ve Tuvalu ile İrlanda'nın koordinasyonunda planlanan Pasifik konferansına katkı sağlayacağını belirtti. Adaleti sağlamak ve gelecek nesilleri korumak için sivil toplumun iklim değişikliğini kesişimsel bir ekonomik ve siyasi mücadele olarak ele alması çağrısında bulundu.Son olarak, şunu belirtmek isterim ki, Kumi olağanüstü bir umut, alçakgönüllü ve bilgelik sahibi bir kişi. Kumi'yi dinlerken, sanki onu uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi hissettim.
-
108
Sınır Dışı, Geri Dönüş ve Suriye Gerçeği
Taha El Gazi ile Türkiye’den sınır dışı edilme sürecinden Suriye’ye dönüş deneyimine uzanan kişisel hikâyesi üzerinden; göçmen hakları, geçici koruma statüsünün geleceği, geri gönderme politikaları ve savaş sonrası Suriye’de sağlık, eğitim ve yaşam koşullarını ele alıyoruz.
-
107
Daniel Levy ile söyleşi: Kendimize soruyoruz, "Neyi feda ediyoruz?" Ve bence cevap, "Kesinlikle hiçbir şey feda etmiyoruz"
Londra'dan İsrailli barış müzakerecisi Daniel Levy ile bir röportaj yapma fırsatı bulduk.Daniel Levy, Orta Doğu ve İsrail-Filistin çatışması konusunda uzmanlığa sahip İngiliz-İsrailli bir analist, yorumcu, yazar ve İsrail hükümetinin eski danışmanı. Kendisi daha önce Taba zirvesi ve Oslo 2 barış sürecinin bir parçası olarak İsrailli müzakereciydi.Daniel'in The Guardian’da yayınladığı son makalesinin başlığı: “Benyamin Netanyahu ‘Büyük İsrail’den Bahsederken Aslında Neyi Kastediyor?”Burada sizlerle sadece Daniel Levy’ye sorduğum son sorunun yanıtını paylaşmak istiyorum:Daniel Levy, röportaj sırasında Daniel Levy’ye yönelttiğim son soru şuydu: “İçinde bulunduğumuz bu dünyada kendimizi nasıl yeniden konumlandırabiliriz? …Eşi benzeri görülmemiş bir vahşet ve saygısızlığı dünyanın bugüne kadar tanık olduğu en aşağılayıcı söylemlerin eşlik ettiği korkunç bir savaş döneminden geçiyoruz—bu sözler büyük güçlerin, cumhurbaşkanlarının ve üst düzey kabine üyelerinin ağzından çıkıyor. Bu, hepimiz için son derece aşağılayıcı bir an. Bunu nasıl aşabiliriz?”Soruma Daniel şöyle cevap verdi: “Bu son derece önemli bir soru ve bence çoğumuzun aklında olan bir soru; burada ‘biz’ dediğimde kendimi de dahil ediyorum. Biz—Batı’dan gelen, beyaz, Yahudi olan ve bu eylemlerin atfedildiği kişiler. Çünkü aramızda söylenenlere, yapılanlara ve bunların kimin adına yapıldığına bakan birçok kişi olduğuna inanıyorum. Bu, günlük hayatımızda farkında olduğumuz bir şeyin en çirkin, en korkutucu tezahürüdür; yani, böylesine adaletsiz, eşitsiz bir dünyada yaşadığımız gerçeğinin tezahürüdür,” diyor. Ancak ekliyor: “Farklı bir gelecek hayal etmeye başlamalıyız.”
-
106
Raza Rumi ile söyleşi: “Zira pek çok toplum iç çatlaklar ve çöküşlerle karşı karşıya”
13 Nisan 2026 tarihinde, New York saatiyle sabah 09:00’da ve İstanbul saatiyle ise öğleden sonra saat 16:00’da Raza Rumi ile röportaj yapma fırsatı bulduk.Raza, siyaset analisti ve gazeteci. Pakistan'ın Lahor kentinde doğdu. Hayatının önemli bir bölümünü 2014 yılının Mart ayından itibaren sürgünde geçirdi. Pakistan'daki insan hakları ihlallerine karşı mücadelede önde gelen bir kamuoyu sesi. Halen Friday Times gazetesinin editörü ve çevrimiçi medya platformu Naya Daur Media'nın genel yayın yönetmenliğini yürütmekte.Biz Raza Rumi ile röportajda küresel siyaset, savaşlar, ateşkes süreçleri ve toplumsal uyum krizinin tartışılmasına odaklandık. Özellikle, Pakistan’ın İran-ABD ve Lübnan bağlamındaki arabuluculuk rolü değerlendirilirken, nükleer silahlar, petrol yolları ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik konuların çatışmalar üzerindeki etkisi ele aldık. Ayrıca Pakistan başta olmak üzere birçok ülkede insan hakları ihlalleri, mülteci politikaları, iç baskılar ve ulus devletlerin ahlaki meşruiyet kaybı sorguladı, Raza Rumi siyaset analisti ve gazeteci.
-
105
Filistinli esirler adına: “Suç Duyurusu!”
8 Nisan 2026 tarihinde Çağlayan Adliyesi'nin adına “Filistinli esirler adına: ‘Suç duyurusu’” başlıklı basın açıklaması yapılmıştı. Biz de bu vesileyle Gülden Sönmez'i ağırlıyoruz. Ancak öncesinde, Pakistan’ın başkentinden İslamabat’ta ABD ile İran arasında iki gün süren ateşkes görüşmeler ile ilgili bir görüş yazısıyla ilgili özet olarak bahsetmek istiyorum: Sık sık dile getirdiğimiz, Harvard Kennedy Okulu Uluslararası İlişkilerde Profesör, Lahor Üniversitesi Dekanı, Rabia Akhtar, 13 Nisan 2026 tarihinde, yeni bir yazı daha kaleme almış: “Pakistan, Ateşkes ve Savaş Sonrası Ortadoğu’nun Biçimi” (Pakistan, the Ceasefire, and the Shape of the Post-War Middle East).Rabia Akhtar, bu yazıda, “ABD ile İran arasında ilan edilen iki haftalık ateşkes, barış değildir. Bu, bölgesel düzenin ne kadar kırılgan olduğunu, Hürmüz Boğazı’nın ne kadar çabuk küresel bir baskı aracına dönüşebileceğini ve sınırlı çatışma ile sistemik çöküş arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu ortaya koyan bir savaşın ara vermesidir,” diyor.Pakistan’ın bu ateşkesin sağlanmasında oynadığı rol, çatışmayı çözdüğü için değil, stratejik kriz anlarında coğrafya, güven ve diplomatik hafızanın hâlâ önem taşıdığını bölgeye hatırlattığı için önemlidir. Pakistan, mevcut ateşkesin sağlanmasında kilit bir rol oynadı ve İslamabad’da takip eden diplomatik görüşmelere ev sahipliği yaptı; ancak ateşkes, özellikle Lübnan ve deniz erişimi konusunda hâlâ kırılgan ve tartışmalı bir durumda.Bu savaşın ardından ortaya çıkacak durum, savaş öncesi Ortadoğu’ya benzemeyecektir. Silahlar susmuş olsa bile, bölgenin eski dengesine dönmesi pek olası görünmüyor. Bunun yerine, bölge daha militarize, daha ağa bağlı ve krizlere daha yatkın bir düzene doğru ilerliyor: Körfez’in güvenliği, İran’ın nükleer potansiyeli, İsrail’in hareket özgürlüğü, ABD’nin bölgedeki varlığı ve orta güç arabulucuların rolü gibi konuların hepsinin birden yeniden müzakere edileceği bir düzene. Ateşkesin kendisi bile çatlakları ortaya koyuyor. Washington ve Tahran bir ara verilmesi gerektiği konusunda hemfikir, ancak tam olarak neyin kararlaştırıldığı konusunda anlaşamıyorlar. Pakistan ve İran, ateşkesin Lübnan’ı da kapsaması gerektiğini söylerken, ABD ve İsrail bu yorumu reddediyor. Bu, önemsiz bir uyuşmazlık değil. Bu ateşkesin nihai bir çözüm değil, çözülmemiş savaşlar üzerinde askıya alınmış, tartışmalı bir çerçeve olduğunu gösteriyor.Şimdi, esas konuya gelirsek, 8 Nisan 2026 tarihinde, Çağlayan Adliyesi'nin adına 'Filistinli esirler adına ‘Suç duyurusu’' olarak bir basın açıklaması gerçekleşti. İstanbul'da Av. Gülden Sönmez’in de yer aldığı bir grup avukat ve insan hakları savunucusu, İsrail cezaevlerinde tutulan Filistinlilere yönelik işkenceleri ve idam yasasını, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyine ve Ulusal Yargı Mekanizmalarına taşıdı. Ayrıca, temsil ettiği 18 Filistinli tutuklu ve yakınları adına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundular. İsrail zindanlarında hayatını kaybeden 145 kişinin bilgilerini de içeren dilekçemizde kimliklerini tespit ettiğimiz Türk vatandaşı İsrailliler de bulunmaktadır. İsrailli sorumlu kişiler hakkında INTERPOL vasıtasıyla yakalama talep edilmiştir.
-
104
Hüsnükabul: 23. Radyo Şenliği Özel
“Apaçık Radyo’yu düşündüğümde aklıma bir kumaş benzetmesi geliyor. Kumaşa yakından bakarsanız, iplikleri görürsünüz. Birbirine bağlanmış iplikler. Birbirlerinin içinden ve üzerinden geçerek iç içe dolandıkça, aralarındaki bağın gücü artar. Yaklaştıkça, bu gücün bağlarını görürsünüz. Ancak geri çekildiğinizde tek bir bütün parça görürsünüz, bir kumaş parçası. Geçirgen, gözenekli, ama kendine özgü. Şimdi, bu kumaş parçası bir tür “Apaçık Radyo”yu temsil ediyor.”Hüsnükabul programının sunucularından Waseem Ahmed Sıddıqi, Apaçık Radyo’yu bu sözlerle anlatıyor.
-
103
Ervand Abrahamian ile Söyleşi: "Tarih asla durmaz. Filistinliler gibi İranlılar da var olma mücadelesini sürdürdükçe, İran çağımızda önemli bir yer tutmaya devam edecek."
New York Şehir Üniversitesi’nden (CUNY) emekli tarihçi Ervand Abrahamian ile yaptığımız röportajı yayına alıyoruz.Ervand Abrahamian, 1953’teki darbe İran’da monarşinin meşruiyetini zayıflatıp İslam Devrimi’ne zemin hazırlasa da günümüzdeki ABD-İran gerilimi esas olarak İsrail’in bölgedeki rolüyle bağlantılı olduğunu söylüyor. Ayrıca ABD’nin İran politikasının büyük ölçüde İsrail’in yönlendirmesine bırakıldığını ve özellikle petrol ile jeopolitik çıkarların tarihsel olarak belirleyici olduğunu savunuyor ve olası çatışmaların ekonomik krizler, kitlesel göç, ahlaki çöküş gibi ciddi küresel sonuçlar doğurabileceğini vurguluyor.Ervand, röportaj sırasında, son olarak: “Tarih asla durmaz. Filistinliler gibi İranlılar da var olma mücadelesini sürdürdükçe, İran sorunu çağımızda önemli bir yer tutmaya devam edecektir. Ve İran, er ya da geç, kendi ayakları üzerinde duracaktır," diyor.
-
102
Bitmeyen Savaş: Yenilgi, İhanet ve Yıkıntılar arasında düşünmek
Shahram Khosravi Stockholm Üniversitesi’nde antropoloji profesör, iki hafta önce — tam tarihi belirtilmemiş olmakla birlikte — Cabinet dergisinde, 28 Şubat’tan bu yana İran’da ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen bir dizi saldırıyı ele alan bir makale kaleme aldı: “Defeat as method: Thinking from within the ruins” (Bir yol-yordam olarak yenilgi: Yıkıntılar arasında düşünmek).Shahram, bu yazıda, 1987 yılının sonlarında, İran-Irak savaşından kaçmak için İran’dan bir sınırdan diğerine yasadışı olarak geçerken babasının gönderdiği mektuptan bahsediyor. Babasının ona yazdığı son iki cümle şu şekilde: “Hayat, yenilgiden ibaret. Hayatın karşısında yenilgiyle yüzleşmeyi öğren.”Ve şu soruyu soruyor: Peki, yenilgiye nasıl hazırlanılır? Henüz gelmemiş bir yenilgiye, toprakları, isimleri, zamanları elinden alınmış, yenilgiye artık yabancı olmayan onun gibi insanlar için.Shahram için yenilgi bir şeyin kaybı olsa da bir sonraki yenilgiyi hazırlamak için bir kapı açıyor. “Bir bakıma,” diye yazıyor, “onun için yenilgi bir şeyi kaybetmek değil, başka bir yenilgiye hazırlıklı olmaktır — bununla yüzleşerek, o yenilgiyle göze göze gelerek.”Öyleyse, yeryüzünün mağluplarının paylaştığı şey, yenilginin mücadelenin sonu değil, mücadelenin koşulu olduğu anlayışınındır, diyor. Filistinliler bunu 1948’den beri anlamışlar. Biz İranlılar, yeryüzünün mağlupları, Filistinlilerden yenilgilerimizle yüzleşmeyi nasıl öğrenmişizdir. Bu yüzden tekrar tekrar yeniliyoruz, ama asla aynı şekilde değil. Yenilgilerimiz aynı şeyin tekrarı değil. Çünkü tekrarlamak dünyayı ona ihanet etmek olur, diyor. Tekrar ediyorum: “Çünkü yenilginin tekrarlaması dünyanın ihanet etmektir, anlamına geliyor.” Stockholm Üniversitesi’nden Profesör Shaharam Khusravi.Tamamen bu iki kelime yenilgi ve ihanet üzerine durmak istiyorum. Şu anda Beyrut'tan gelen haber: 1.000'den fazla ölü, 1 milyondan fazla yerinden edilmiş kişi; pek çok kişi Güney Lübnan'ın uzun süreli işgalinden endişe duyuyor.İsrail, Lübnan ve Hizbullah milis güçlerine karşı yeniden başlayan savaşta Lübnan’ı bombalamaya devam ederken, Beyrut’tan Associated Press’ten Kareem Chehayeb’den son gelişmeleri Democracy Now!'da anlatıyor: “Bu savaşı, iki yıldan az bir süre önce yaşanan son savaşla karşılaştırırsanız, son üç haftada yaşananlar, o zaman yedi ya da sekiz ayda yaşananlara denk geliyor,” diyor Kareem. Kitlesel yerinden edilme olaylarını ve yakın zamanda gerçekleşecek bir kara harekâtı endişesini anlatıyor. “Ülkede bir insani kriz yaşanıyor ve bu saldırıların yakın zamanda sona ereceği görünmüyor.”
-
101
Behrooz Ghamari-Tabrizi: “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli!”
New York'tan Behrooz Ghamari-Tabrizi, CUNY Graduate Center bünyesindeki Yer, Kültür ve Siyaset Merkezi’nde araştırmacı. Daha önce Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Bölümü'nde profesör ve bölüm başkanı olarak görev yapan Ghamari-Tabrizi, İslam ve Devrim Sonrası İran'da Muhalefet (Islam and Dissent in Postrevolutionary Iran) adlı kitabın yanı sıra, Evin Hapishanesi'nde ölüm hücresinde geçirdiği yılları anlattığı Akbar'ı Anmak: İran Devrimi'nin İçinden (Remembering Akbar: Inside the Iranian Revolution) adlı anı kitabı ve bu yıl yayınlanan son kitabı İran'a Karşı Uzun Savaş: Yeni Olaylar, Eski Sorular (The Long War on Iran: New Events, Old Questions) gibi birçok kitabın yazarıdır.“Why Isn't This Iran Revolution Expert Encouraging Iranians to Overthrow the Regime?” (Bu İran Devrimi Uzmanı Neden İranlıları Rejimi Devirmeye Teşvik Etmiyor?)Behrooz Ghamari-Tabrizi, Haaretz'de yayınlanan makaleye ve soruya, “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli olduğunu gösterdi,” yanıt veriyor.Aynı zamanda İran Devrimi’nin tarihsel arka planı ve günümüzde İran’da yaşanan gelişmeler ele alıyor. Behrooz, röportaj esnasında 1979 Devrimi’nin yalnızca monarşiye karşı değil, aynı zamanda emperyalizme karşı bir tepki olduğunu vurguluyor. İran’da devrim sonrasında kurulan rejimin zamanla muhalefeti bastırdığı, ancak buna rağmen toplum içinde canlı bir sivil direniş ve entelektüel hareketin varlığını sürdürdüğü ifade ediyor.ABD ve İsrail’in İran’daki gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştığını, bu müdahalelerin demokrasiye değil, istikrarsızlığa yol açacağını savunuyor. Bu nedenle, rejimin dışarıdan zorla devrilmesine karşı çıkıyor; değişimin toplum içinden, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşmesi gerektiğini vurguluyor.
-
100
Ori Goldberg ile Söyleşi: “Ülkemdeki (İsrail’deki) kamuoyundaki tartışmalar (…) beni delirtiyor"
4 Mart 2026 tarihinde Tel Aviv'den Ori Goldberg ile yaptığımız röportaja kulak veriyoruz.Röportaj, önemli ölçüde “İsrail'in eş zamanlı olarak Filistin’de, sonra İran’da ve şimdi Lübnan’da sürdürdüğü vahşetler ve Körfez ülkelerinin bu vahşeti nasıl karıştığı” konusuna odaklanıyor.Ori, bağımsız bir İsrailli siyasi analist ve akademisyen. Haaretz, +972 magazine, New Lines Magazine gibi yerlerde İran ve İsrail hakkında çok sayıda yazı yazmış. Özellikle, İran ve Orta Doğu çalışmalarında uzunca bir hayat geçirmiş.Ori Goldberg, bana e-mail üzerinden şunları yazdı: “Bence bu ‘savaş’ suç niteliğinde bir saldırı savaşıdır ve İsrail'in Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımın doğrudan bir sonucudur."28 Şubat 2026'dan bu yana ABD ve İsrail'in İran'a karşı sürdürdüğü savaş ve bunun yanı sıra Lübnan'da, yaklaşık 200 bin çocuk dahil olmak üzere yaklaşık 700 bin kişinin evlerinden zorla çıkarılmasının ardından bu sayıyı, “Önceki gerginliklerden dolayı zaten yerlerinden edilmiş 10 binlerce kişiye eklenmiştir,” diye belirtti UNICEF.Bu gelişme, hafta sonu İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıların ardında, İran güçlerinin İsrail genelinde karşı saldırılar düzenlemesi, birkaç Körfez ülkesinde patlamalar yaşanması ve İsrail'in Lübnan'da Hizbullah'ı hedef alan saldırıları sonrasında gerçekleşti.İsrail hükümetinin gerçekleştirdiğini iddia ettiği ve "vahşeti" olarak nitelendirilen eylemler hakkında Ori'nin değerlendirmesini kulak veriyoruz.
-
99
Plastik Atık, Göç ve Görünmeyen Emek: Küresel Bir Adalet Meselesi
Geçen hafta Kanada vatandaşı Adnan Khan'ı konuk aldım.Birleşik Krallık’ın plastik atık ihracatı, hem ülke içindeki geri dönüşüm sektörünü çökertmekte hem de atıkların gönderildiği Türkiye gibi ülkelerde ölümcül ve etik dışı çalışma koşullarını ağırlaştırmakta. “Boy Wasted” araştırması, geri dönüşüm zincirindeki yapısal çürümeyi ve bu süreçte Birleşik Krallık’ın sorumluluğunu, plastik balyaları içinde bulunan çocuk bedenleri üzerinden gözler önüne sermekte.Röportajda Adnan Khan, bu ahlaki ve yapısal çöküşün nedenlerini ve plastik atık ihracatının durdurularak daha etik bir geri dönüşüm sistemi kurulması için gerekli politika adımlarını değerlendirmekte.
-
98
Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki 'Engeller Raporu' üzerine söyleşiye devam
Hatırlayacağınız üzere, geçtiğimiz haftaki yayında, 28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı, “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı bir raporu ele aldık ve bize, bu raporu kapsamlı konuşmak için Dr. Fatma Örgel ve Avukat Gülseren Yöleri katıldı.Geçtiğimiz hafta, bu rapora dayanarak, raporu ele almanın en önemli nedeni yani içeriği, Türkiye'deki sağlık politikalarının tarihsel dönüşümüdür ve bununla birlikte, sığınma rejimi kapsamındaki yasal statülerin, özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki bireylerin durumunun, hakların kağıt üzerinde kalmasına ve hatta en acil insani ihtiyaçların belirsiz, şartlı ve güvensiz hale gelmesine nasıl yol açtığını konuştuk.Konuğumuz Av. Gülseren Yoleri ile kaldığımız yerden devam ediyoruz ve iltica sistemi kapsamındaki yasal statüler, özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki kişilerin sağlık politikası durumları hakkında örneklerle daha kapsamlı bir şekilde ele alacağız. Ardından, sistemik çöküşün yani yapısal çöküşün özü ve raporun son sayfalarında yer alan örnek olay incelemeleri yani sistemik ihmalin yüzlerinden bir veya iki kişi üzerine ışık tutmak ve onların hikâyeyi görünür kılmaya çalışacağız.
-
97
Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı
28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı, “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayınladı. Bu rapor, sadece bir durum tespiti değil; sistemin sessizce yok ettiği binlerce hayatın ardından yükselen bir adalet çağrısıdır. Göçmen sağlığını bir "güvenlik" veya "parasal kazanç" meselesi olarak gören yaklaşımlar, toplumun tamamını kapsayan bir halk sağlığı krizine ve vicdani bir çöküşe yol açmıştır. Bu yıkımı durdurmak için adımların atılması artık bir tercih değil, anayasal ve insani bir zorunluluktur. Son olarak, bu rapor, Micheal ve onun gibi sessizce hayatını kaybeden tüm göçmenlerin sağlık ve yaşam haklarını savunmak amacıyla kamuoyuna ve ilgili kurumlara sunulmuştur.Konuğumuz 20 yıldır hekimlik yapan aile hekimliği uzmanı Dr. Fatma Örgel ve Avukat ve insan hakları savunucusu Gülseren Yoleri ile bu raporu daha ayrıntılı olarak ele alıyoruz.
-
96
Sadece Bir “Beden” Olarak Görülen Hayatlar: Aliya Rahman’ın Tanıklığından İnsan Hakları Krizine
Geçen ay, Bangladeş doğumlu Amerikan vatandaşı Aliya Rahman, Minnesota eyaletinde ICE tarafından arabasından şiddetle sürüklenerek Whipple Federal Binası'nda gözaltına alındı. Aliya, memurlara defalarca engelli olduğunu ve beyin hasarı olduğunu söylediğini, ancak tıbbi yardım veya başka bir düzenleme taleplerini görmezden geldiklerini söylüyor. “Oradan bilinçsiz bir şekilde çıkarıldım,” diyor, gözaltında kaldığı süre boyunca maruz kaldığı kalıcı yaralanmalar ve travmayı anlatıyor.Röportaj sırasında Aliya, göçmenleri “beden” olarak nitelendirerek tarihsel bir eleştiri getiriyor. Gözaltında tutulduğu süre boyunca yaşadıklarını anlatırken, engelli ve otistik olduğunu belirtip yardım istediği halde alay edildiğini ve “bir beden getiriyoruz” gibi insanlık dışı ifadelerle taşındığını açıklıyor. Götürüldüğü yerde insanların sıraya dizildiğini, personelin ne yaptığını bilmediğini ve görevlerinin insanları “bedenler” veya “ölü bedenler” olarak görmekten ibaret olduğunu vurguluyor. “Orada zaten bir beden var” gerekçesiyle sorgu odası bulunmamasını, sistematik duyarsızlık ve saygısızlığın bir göstergesi olarak yorumluyor. İnsanların birbirlerine bu tür isimlerle hitap etmek için doğmadıklarını, bunun tarihsel olarak tehlikeli bir süreç olduğunu ve bu tür ortamlarda hayatta kalma isteğinin bile ortadan kalktığını belirtiyor.Şöyle diyor kendi ifadesiyle:“Sanki ölü bedenleri getiriyormuş gibi bağırıyorlardı, bir seferde yedi ya da sekiz tane. Onları koyacak yer yoktu. Benim için sorgu odası bulamadılar, çünkü insanlar sürekli “O odada zaten bir beden var. O odada da bir beden var” diyorlardı. Ve yine, bence insanlar birbirlerine beden diye hitap ederek doğmazlar, bu yüzden şunu sormalısınız: ‘Nasıl bu hale geldik?’ Ve ben çok kitap okurum. Tarih okuyan herkes bilir, bu insanları beden olarak gören insanlar varken ve onların sizi beden olarak adlandırdığı bir yerden sağ salim çıkabileceğinize inanmak için hiçbir nedeniniz yokken ne olur.”Şimdi, Aliya Rahman’ın ifade ettiği üzere, son günlerde farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmeler, göç, güvenlik ve insan haklarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermekte: Avrupa Birliği, Suriye’yi hâlen “güvenli ülke” olarak görmediği için Suriyeli mültecilerin zorla geri gönderilmesini reddederken yalnızca gönüllü dönüşleri desteklemekte, buna karşın Yunanistan’daki ölümcül deniz kazaları sert sınır politikalarının yarattığı ağır insani riskleri gündeme taşımaktadır; Afrika’da Çad, Sudan’daki savaş nedeniyle yüz binlerce mülteciyi kabul ederken yoksulluk, iklim kaynaklı felaketler, gıda güvensizliği ve güvenlik tehditleri altında kapasitesinin çok ötesinde bir yük taşımakta, buna rağmen sınırlarını açık tutarak uluslararası dayanışmanın en zorlayıcı örneklerinden birini sergilemekte; Avrupa ve Güney Asya’da ise Almanya’da özellikle iyi eğitimli göçmenlerin ülkeyi terk etmeyi düşünmesi uzun vadeli ekonomik ve toplumsal risklere işaret ederken, Pakistan’da İslamabad ve Belucistan’daki saldırılar, zorla kaybetmeler ve siyasal baskılarla iç içe geçen güvenlik sorunlarının istikrarsızlığı derinleştirdiğini ortaya koymakta ve tüm bu tablo, göç ve güvenlik politikalarının insan onuru, haklar ve kalıcı barış temelinde ele alınması gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta.
-
95
Vijay Prashad ile Söyleşi: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"
Vijay Prashad ile yaptığımız röportajın geri kalan kısmını yani röportajın tamamına kulak veriyoruz. Geçen hafta Vijay, Walter Benjamin'in Tarih Meleği üzerine yazdığı denemeyi “ütopik umutsuzluk” olarak nitelendirmişti. “Bu Avrupa medeniyetine bakan felç olmuş bir bakıştır. Bu bizim hayatımızı yansıtmaz Waseem. Atalarımın ve senin ailenin şehri olan Lahor'daki her çocuğun okuyabileceği, geceleri aç kalmadan uyuyabileceği gün gelsin. Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Bunu reddediyorum.” demişti.Vijay, Batı merkezli bir “istisna” algısını sorgulayarak cevap veriyor. Ona göre bugün yaşananlar, özellikle Küresel Güney açısından yeni değil; sömürgecilik, darbeler, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkım, bu coğrafyaların yüzyıllardır süregelen deneyimleri. Vijay, asıl meselenin tekil felaketlere odaklanmak değil, bu felaketleri mümkün kılan küresel sistemleri ve güç ilişkilerini görünür kılmak olduğunu vurguluyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’nın —özellikle Amerika’nın— dünya sistemini neredeyse sınırsız biçimde şekillendirdiğini, bunun bedelinin ise Küresel Güney halklarına ödetildiğini ifade ediyor. Ancak bu tabloyu mutlak bir umutsuzlukla değil, tarihsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini savunuyor.Söyleşinin ilerleyen bölümünde tartışma, tarihçi Alfred McCoy’un “ABD çökmekte olan bir imparatorluktur” tezine odaklanıyor. Vijay, ABD’nin ekonomik ve diplomatik gücünde ciddi aşınmalar yaşandığını kabul etmekle birlikte, askeri kapasitesinin hâlâ benzersiz olduğunu ve bu nedenle klasik imparatorluk çöküşleriyle bire bir kıyaslanamayacağını söylüyor. Ona göre mesele, ABD’nin tamamen çöküp çökmediğinden ziyade, dünyanın tek kutuplu bir yapıdan çok kutuplu ve çok aktörlü bir düzene doğru evrilip evrilmediği. Bu bağlamda Vijay, yeni bir hegemonun ortaya çıkmasından çok, hukuka, karşılıklı tanımaya ve uluslararası anlaşmalara dayalı bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını tartışmaya açıyor.
-
94
Vijay Prashad ile söyleşi: "Artık (!) olaylar zihnimizdeki yapıları aştı"
Hindistan'ın Batı Bengal eyaletinde, Kalküta şehrinde doğuma büyüme, şu anda da Şili’de yaşayan tarihçi ve gazeteci Vijay Prashad ile yaptığımız röportaja yer veriyoruz. Bu röportajın toplam süresi 40 dakika ve bunun 14 dakikalık bölümünü bu hafta, kalan 23 dakikayı ise gelecek haftaki programda yayınlayacağız. Vijay'e yazdığım davetiyeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bu davetiye, röportajda dinleyeceğimiz içeriğe dair bir fikir verebilir;Sevgili Vijay Prashad, Bugün sana yazarken, kendimize ifade etmenin karmaşıklığının devam ettiğini hissediyorum. Yani, yaşadıklarımızı ifade etmenin karmaşıklığı devam ediyor. Neye tanık oluyoruz? Ve hepimizin içinde bulunduğu bu an bize ne anlatıyor?Bu sorular yeni değil. Ancak olayların birbiriyle örtüştüğü ve gözlerimizin fal taşı gibi açıldığı zamanlarda karşımıza çıkıyor bu sorular. Paul Klee'nin Angelus Novus tablosunu hatırlarsın. Alman filozof ve düşünür Walter Benjamin’in, 1940 yılında yazdığı son denemesi Tarih Felsefesi Üzerine Tezler'de, tam da bugünlere dair, ifade etmenin zorluluğu ve şimdiki zamanı anlamanın zorluluğu hakkında düşüncelerini dile getirerek bu resim hakkında yazdı.Alman Nazilerin Yahudilere karşı soykırım yaptığı dönemde, Walter Benjamin, diğerleri gibi soykırımdan kaçmak istedi, ancak başaramadı ve İspanya ile Fransa sınırındaki Portbou sınırında intihar etti. Walter Benjamin, bu denemede Almanca “Jetztzeit” kelimesini kullanıyor. Şimdi-zamanı diye çevirebiliriz. Şu anda tanık olduğumuz her şey sert bir rüzgâr fırtınası gibi bizim yüzümüze vuruyor. Ve artık bu zamanda yaşadıklarımızı ifade etmek çok zor hale geldi.Bu noktada sana ilk sorum, kendimizi ifade etmekle ilgili olacak. Yani, hepimizin içinde bulunduğu zamanı nasıl görüyorsunuz ve tanımlıyorsunuz? İnsanlığa karşı işlenen adaletsizlikleri ve saygısızlığı gördüğünüzde veya duyduğunuzda ne gibi sözler buluyorsunuz? Ayrıca, Amerika'ya bakarak çöküşteki “imparatorluk” kavramını nasıl yeniden ele alabiliriz? Bu soruları sormamın nedeni, Alfred McCoy'un Amy Goodman ile yaptığı son röportajda “Amerika çöküşteki bir imparatorluktur” demesidir.
-
93
Ne Uzlaşması? Ne Affetmesi?: Suriye barış sürecinin neresinde?
Suriye diasporasından olup, Türkiye’de ikamet etmekte olan Ouaees Hummous bizimle birlikte. Hatırlarsınız, Ouaees ile en son 22 Aralık 2024 tarihinde konuşmuştuk ve o zamandan bu yana hem Suriye’de hem de dünyada pek çok şey oldu.İçişleri Bakanlığı Göç Yönetimi Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre, 2021 yılında 3.737.369 kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı, 21 Kasım 2024 itibarıyla 2.935.742'ye düştü.Suriyeli mültecilerin sınır dışı edilmesi, Türkiye içinde bir barış süreci tartışmaya sebep oldu. Peki bu nasıl oldu? Türkiye içindeki barış süreci Suriye ile nasıl bir ilişkisi olabilir? Bu, benim gibi hasbelkader etrafında olup bitenleri anlamaya çalışan bir insan için en temel soru olabilir. En azından, şu anda insanlar arasında konuştuklarını kulak verdiğim kadarıyla, Türkiye içindeki iç siyasetinde çokça tartışılan bir konu haline gelmiş gibi görünüyor. Suriye, barış sürecinin ayrılmaz bir parçası gibi görünüyor.Suriye bu barış sürecinin neresinde?Suriye şu anda, sınırlar içinde nelerle mücadele ediyor? Suriye'deki etnik çatışmayı nasıl değerlendiriyorlar? Barış süreci olarak Suriye'nin geleceği ne olacak? Son olarak, Suriye'ye dönen mültecilerin hayatı nasıl şu anda?Son günlerde hem Orta Doğu’da, hem de uluslararası alanda yaşanan gelişmeler, güvenlik, göç ve insani krizler arasındaki güçlü bağı bir kez daha görünür kılmaktadır. Bu çerçevede Suriye’de önemli bir dönüm noktası yaşanmış; Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında kapsamlı bir ateşkes ve entegrasyon anlaşması imzalanmıştır. 14 maddeden oluşan bu anlaşma, tüm cephelerde derhal ateşkes ilan edilmesini, SDG’nin askeri ve güvenlik unsurlarının Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine entegre edilmesini ve sınır kapıları ile petrol ve doğalgaz sahalarının merkezi hükümetin kontrolüne geçmesini öngörmektedir. Deyrizor, Rakka ve Haseke’de idari ve askeri yetkinin tamamen Suriye devletine devredilmesi de mutabakatın temel başlıkları arasındadır.Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara, anlaşmanın temel amacının ateşkes yoluyla ülke genelinde devlet otoritesini yeniden tesis etmek olduğunu vurgulamış; SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile planlanan görüşmenin olumsuz hava koşulları nedeniyle ertelendiğini, sürecin telefon diplomasisiyle sürdürüldüğünü açıklamıştır. Savunma Bakanlığı, tüm askeri operasyonların durdurulduğunu ilan ederken, SDG cephesinden yapılan açıklamalarda ise çatışmaların iç savaşa dönüşmesini engellemek için bu adımların atıldığı ancak elde edilen siyasi ve toplumsal kazanımların korunacağı mesajı verilmiştir. Anlaşmada ayrıca, Suriye sınırları dışından gelen PKK mensuplarının ülkeden çıkarılmasına dair bir taahhüt de yer almakta.
-
92
Ortak Bir Hikâye: İran’dan Halep’e Direnişin Sesi
Uzun yıllar Türkiye'de yaşamış ve daha sonra Londra'ya taşınmış olan İran diasporadan akademisyen ve aktivist Hosein Sadri'yi tekrar ağırlıyoruz. Hatırlarsınız, Hosein Sadri'yi 25 Haziran 2025 tarihinde “İran'a Karşı Savaşı Dur De!” söyleminin altında programımıza katılmıştı ve bu yayına Hosein'i tekrar davet ettim.Malum, İran’da derinleşen baskı, sokaklara yayılan öfke ve sessiz bırakılmak istenen bir halkın direnişi sürüyor. 28 Aralık’ta başlayan ve kısa sürede Tahran’dan Tebriz’e, Meşhed’den Urmiye’ye yayılan protestolarda rejim güçlerinin ağır hak ihlalleri yaşanıyor; İran İnsan Hakları Örgütü doğrulanmış en az 192 ölümden söz ederken, bazı kaynaklara göre de 2 bin 600’den fazla kişi gözaltına alındı ve Başsavcılığın tüm protestocuları “moharebeh” ile suçlayarak idam tehdidinde bulunması 1980’leri hatırlatan bir toplu infaz korkusunu büyütüyor. İnternetin kesildiği, özellikle Kürt kentlerinin askeri kuşatma altına alındığı bu atmosferde, kadınlar ve gençler “Jin, Jiyan, Azadî” diyerek en önde yürüyor; ekonomik yoksullaşmanın ve siyasal baskının artık bir rejim karşıtı halk isyanına dönüştüğünü görüyoruz.Bu karanlık tablo sadece İran ile sınırlı değil: Halep, 2026 yılına barış umutlarını gölgeleyen ağır bir saldırı dalgasıyla girdi; 6 Ocak’ta Şeyh Maksud, Eşrefiye ve Beni Zeyd mahallelerine yönelik bombardımanlarda en az 25 sivil yaşamını yitirdi, hastaneler vuruldu, yollar kapatıldı ve gençler kaçırıldı. 1 Nisan 2025’te imzalanan ve mahallelerin güvenliğinin Halep Asayiş güçlerine devredilmesini öngören anlaşma kâğıt üzerinde kalırken, bu saldırılar “Kürtsüz bir Halep” fikrinin, aslında çok kimlikli ve demokratik bir Suriye ihtimalinin inkârı anlamına geldiğini acı biçimde hatırlatıyor. Öte yandan ABD’de de devlet şiddeti yeni bir eşiğe taşındı: Minneapolis’te ICE ajanlarının, 37 yaşındaki ödüllü şair ve üç çocuk annesi Renee Nicole Good’u öldürmesi üzerine “Kral İstemiyoruz” protestoları New York’tan Portland’a onlarca kente yayıldı; Good’un bir “yasal gözlemci” olarak orada bulunmasına rağmen vurulmuş olması, yurttaş olmanın bile artık güvence sağlamadığına dair korkuları derinleştirdi. İran’dan Halep’e, Minneapolis’ten Tahran morglarına uzanan bu hat bize aynı şeyi söylüyor: Devletler, farklılıkları ve itirazları bastırmayı seçtikçe şiddet sıradanlaşıyor ve hayatlar daha da kırılgan hale geliyor.
-
91
"Emperyalist Müdahale”: Andreina Chavez, ABD’nin Venezuela’ya Saldırısının Yasadışılığı Üzerine
Democracy Now! özel muhabiri Andreína Chávez Alava bugün Venezuela'nın Cararas kentinden bize katılacaktı ama ne yazık ki, bazı teknik sorunlar nedeniyle onunla röportaj yapamadık. Yine de bu sabahki yayınımızda, Anrdeina'nın 3 Ocak 2026'da Democracy Now! programında verdiği röportajda söylediklerini aktardık. O, ABD'nin sınırları ötesinde işlediği zulümlerin, bu ülkenin bir “mafya” devleti olduğunu gösterdiğini söylüyor. Ve çok önemli bir şeyi aktarıyor. Haberlerde henüz netleşmemiş bir bilgi veriyor: “32 Kübalı dahil olmak üzere yaklaşık 80 kişi öldürüldü” diyor. Bunu, başlı başına bir “emperyalist saldırı” olarak nitelendiriyor. Son olarak, Tariq Ali'nin New Left Review’de 06 Ocak 2026 tarihinde yeni yayınlanan yazısında “Abduction in Caracas” yer alan Donald Trump'ın yeni yıla girerken 3 Aralık'ta attığı tweet ile “Venezuela'da büyük bir saldırı başlatıyoruz” yayınımızı sonlandırdık.
-
90
Yer Değiştirmenin Uğultusu
Bir yılın sonuna daha geldik. Bu, insana iki şeyi hatırlatıyor. Birincisi; zamanın ne kadar çabuk geçtiğini. İkincisi ise yine zamanla ilgili olarak, gelecekte bizi başka nelerin beklediğini. Daha iyi bir zaman, elbette, beklediğimiz bir umut haline geliyor. Geçtiğimiz zaman ise geçmişe yani bir anıya dönüşüyor.Umuttan ve anıdan bahsetmişken, bu yıl da önceki yıllar gibi pek çok şey yaşadık – karışık, birçok duygu. Hem hüzünlü, hem de neşeli olduğumuz zamanlar oldu. Hayat böyle işte!Babam bana müziğin dili olmadığını söylerdi hep. Müziğin evrensel bir dili vardır, bizi birbirimize bağlayan dil.Bir süredir, musiki -yani duyduğumuz uğultu, güzel bir uğultu- aracılığıyla yerinden edilme, hafıza, umut, empati, dostluk ve dayanışma kavramlarını nasıl bir araya getirebileceğimizi düşünüyorum.Bunun hakkında konuşmanın bir yolu var olduğunu seziyorum.Belki de musiki (yani uğultu) ve sözler, yerinden edilmenin özüne dair bize farklı biçimde iç görüler sağlayabilir. Belki de musiki ve sözler, şu an duygularımızı canlı tutabilir ve şimdiye kadar yaptığımız şeylere anlam kazandırabilir.Bu vesileyle Ammar Al Hamidi bize eşlik ediyor. Ammar Al Hamidi, Suriye'de doğdu ve İstanbul'da yaşıyor. Ammar bir sanatçı müzisyen, ut ile çok yakın bir ilişkisi var. Ut çalar, gurbet özlemini ut çalarak giderir. Aynı zamanda, yerinden edilme nedeniyle çalışmaları kesintiye uğrayan ve hakları olan ve olmayanlar için eşitlik konularını ele alan bir sanatçı.Yılın sonuna yaklaşırken, dayanışma dolu günlerin çoğaltması umuduyla Ammar AlHamidi stüdyomuzda bizimle ve bizim için bol bol ut çalacak. Yeni yıla girerken, yer değiştirmenin o güzel uğultusuyla onu karşılayacağız. Hepinizin şimdiden yeni yılınızı kutluyorum, sarılıyorum.
-
89
ABD ve Avrupa’da Güvenlik ve Sosyal Darwinizm Kıskacı
18 Nisan 2025 tarihinde, neredeyse dokuz ay önce ABD'de yaşayan ve eğitimine devam eden Zişan Tokaç'ı konuk almıştık. Arada dokuz ay geçmiş ve Zişan bize tekrar katılıyor.Hatırlarsınız; Zişan ile Mahmoud Khalil’in tutuklanması ve Donald Trump'ın 300'e yakın üniversite öğrencisini hedef alacağını ve hatta Mahmoud Khalil'in yanı sıra Momoduo Taal, Rümeysa Öztürk, Yunseo Chung, Badar Khan Suri, Leqaa Kordia, Ranjani Srinivasan, Alireza Doroudi, Dr. Rasha Alawieh şimdiye kadar bildiğimiz isimlerin tutuklanmasıyla ilgili konuşmuştuk. Bu isimlerin bazıları gözaltında, bazıları ise sınır dışı edildi. Bu öğrencilerin sınır dışı edilmek ve gözaltına alınmak için tek bir suçları vardı: Filistin için seslerini yükseltmekti. Bu durum beni bir söyleyişe götürdü; Rüşen Çakır ve Hamit Bozarslanın yaptığı bir söyleyi, 07 Ekim Mayıs 2022 tarihinde medyascope’ta yayınlandı.Hamit Bozarslan, bir siyaset bilimci ve şu anda Fransa'daki EHESS'te dersler veriyor. Yaptığın söyleyişin ana başlığı: “Hamit Bozarslan ile söyleşi: Hamas saldırılarının ikinci yılında Orta Doğu". Kendisi şöyle diyor: “Gazzeli’lerin imhası. Söz konusu olan şu anda çok açık bir şekilde biyolojik bir savaş, sosyal Darwinist bir savaş. Filistinlilerin bir tür olarak görülmesi ve orada imha edilmesi, Gazze’de imha edilmesi. Bunun bitmesi gerekiyor. Fakat diğer yandan Trump’ın dayattığı ve Blair’in de kabul ettiği strateji aslında Gazze’nin sadece bir manda yönetiminde de değil doğrudan kolonyal bir yönetime tabi olmasını beraberinde getirmekte. Bu tabii çok içler acısı bir olgu.”Hamit Bozarslan'ın kullandığı kavram, Sosyal Darwinizm. Kendi biyolojik türden uymayan bir sınıfın yok edilmesini -imha edilmesini- savunan bir ideolojiyi kastetmekte. Nedense, bu ifadeyle ilgili en çok aklımda kalan şey bu oldu. Belki de bu konu daha ayrıntılı bir tartışmayı hak ediyor.Yayınımızı dönersek, bugün ABD'ye tekrar dönmemizin sebebi de bu. ABD’de Trump yönetimi; Afganistan, İran, Yemen, Haiti, Somali ve Venezuela’nın da aralarında bulunduğu Asya, Afrika ve Latin Amerika’dan 19 ülkenin vatandaşlarına yönelik tüm sığınma, göçmenlik, vatandaşlık ve Yeşil Kart başvurularını askıya aldı. Daha önce onaylanmış dosyalar ve mevcut Yeşil Kart sahipleri de yeniden incelemeye alındı. Yönetim, bu ülkeleri “yüksek riskli” olarak tanımlarken, kararlar “toplu cezalandırma” ve insan hakları ihlali gerekçesiyle eleştiriliyor. Öte yandan Florida’daki ICE gözaltı merkezlerinde işkenceye varan koşulların belgelenmesi, Minnesota’da ICE operasyonlarında hukuksuz uygulama iddiaları ve İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem’e yönelik istifa çağrıları tartışmaları derinleştiriyor.Avrupa’da da benzer bir sertleşme dikkat çekiyor: AB, ilticası reddedilenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini, bazı başvuruların sınırlı incelenmesini ve üçüncü ülkelere gönderilmeyi öngören yeni kurallarda uzlaştı; insan hakları örgütleri bu adımların hukuka aykırı olduğunu savunuyor. Göç yollarındaki riskler ise artarak sürüyor; Girit açıklarında bir göçmen teknesinin alabora olması sonucu en az 18 kişi hayatını kaybetti. Bu tabloya karşılık sivil toplum örgütleri, Uluslararası Göçmenler Günü vesilesiyle ayrımcılığa karşı kapsayıcı, hak temelli politikalar ve barış içinde bir arada yaşam çağrısını yineliyor.
-
88
Siyaset, Direniş ve Değişim: Aasim Sajjad Akhtar’ın Gözünden Pakistan
Quaid e Azam Üniversitesi'nde politik ekonomi öğretmeni olarak görev yapan ve Pakistan'daki Awami İşçi Partisi'nin aktif üyesi olan Aasim Sajjad Akhtar ile bir araya geliyoruz. Kendisi, üç kitabın yazarı; ilk kitabı, 2014 yılında yayınlanan Pakistan Pencap'ında Ordu ve Engellenen Kalkınma. İkinci kitabı Sağduyu Siyaseti, 2018 yılında yayınlandı. Üçüncü ve en son kitabı ise 2022 yılında yayınlanan Pakistan'da Hegemonya Mücadelesi: Korku, Arzu ve Devrimci Ufuklar. Ayrıca Akhtar, şu anda Dawn gazetesinde çağdaş dünya siyaseti üzerine düşüncelerini yazıyor. Aasim Sajjad Akhtar ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajı olabildiğince kapsamlı tutmak istedik. Bir nebzede olsa yurt içindeki ve yurt dışındaki mücadeleleri, kimlik meselesini, diasporayı, güvenlik politikalarını, Pakistan solunun mevcut durumunu ve Pakistan'da süregelen sel felaketlerini konuştuk.
-
87
Sudan’da 500 Gün: Siyah Bedenler, Savaşın Gölgesi ve Hatırlamanın Yükü
Yayınımıza Sudan kökenli Türkiye’de ikamet eden Denis Sime bize katılıyor. Denis, 1985 yılında Al-Ain, Arap Emirlikleri’nde doğdu; Londra ve Dubai’de büyüdü ve İstanbul ve Bodrum’da yaşıyor ve çalışıyor. Eğitimini Chelsea College of Arts and Design, Londra’da tamamladı. Postkolonializm, siyah emek, siyah queer; feminist hareketler ve direnişle ilgileniyor. Çalışmaları kölelik, isyan, kaçak olma hali, siyah teori kapsar. Siyah bedenlere yer veren eserleri, tarihi olaylardan çokça etkilenir.İki gün önce, Denis'e şöyle bir mesaj göndermeye cesaret ettim; “Denis, haftalardır Sudan'ı programımızın merkezine nasıl alabiliriz diye düşünüyorum. Orası babanın doğduğu yer, biliyorum. Bu konuyu takip ettiğini de biliyorum. Bunun üzerine konuşmak hiç de kolay değil. Bu nedenle bu soruyu sormak istiyorum: Bu konu hakkında hem tarihsel hem de kişisel olarak ilk düşüncelerini bizimle paylaşmak ister misin?” Bildiğiniz üzere, Birleşmiş Milletler, Sudan'da acil ateşkes çağrısını yineliyor. Birleşik Arap Emirlikleri destekli RSF (Hızlı Destek Güçleri), 17 aylık kuşatmanın ardından Darfur'daki El Fasher şehrinin kontrolünü ele geçirdi. Geçen hafta Pazartesi günü, Afrika Birliği başkanı, ihtiyaç sahiplerine hayat kurtaran yardımların ulaşabilmesi için insani yardım koridorlarının açılması çağrısında bulundu. Afrika Birliği ayrıca El Fasher'deki savaş suçları haberlerini kınadı. Sudan ordusuyla ittifak halindeki bir grup, RSF'nin El Fasher'in kontrolünü ele geçirdiğinden bu yana “2 binden fazla silahsız sivili infaz ettiğini” iddia etti.Şehrin yıkımı Sudan ordusu için büyük bir darbe olarak görülüyor. Pazartesi günü Sudan ordusu komutanı General Abdel Fattah al-Burhan, askerlerinin Darfur'daki son kalesinden çekildiğini duyurdu.Pazartesi günü, BM'nin Sudan insani yardım koordinatörü Denise Brown, El Fasher ve Sudan genelinde yayılan insani kriz konusunda uyarıda bulundu.“Şu anda 500 günden fazla bir süredir, sivillere insani yardım ulaştırılması engelleniyor. Bu yüzden, El Fasher'da sivillerin olduğunu tekrarlamak istiyorum. Bu bir gerçek. Ve bir kez daha, onlarca kez söylediğimiz gibi, BM, RSF'ye bu sivillerin güvenli bir şekilde ayrılmaları için geçiş izni vermesini talep ediyor. Özellikle son 24 saatte çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte, bu sivillerin yaralanma veya öldürülme riski artmıştır.”Sudan ordusu ve Birleşik Arap Emirlikleri destekli RSF, 2023'ten beri çatışıyor. O zamandan beri, Sudan genelinde 150 bin den fazla kişi öldü. Denis düzeltiyor ve “400 bine yaklaştı” diyor. Ve yaklaşık 12 milyon kişi evlerini terk etti.
-
86
Küresel Açlık Krizi ve Sertleşen Hareketlilik Politikaları
FAO ve WFP’nin son raporu, çatışmaların derinleştirdiği akut gıda güvensizliği nedeniyle Suriye dahil 16 ülkede ciddi kıtlık riski bulunduğunu ortaya koyuyor. Haiti, Mali, Filistin, Yemen, Güney Sudan ve Sudan en yüksek risk altındaki bölgeler olarak öne çıkarken, finansman açıkları insani yardımların azalmasına ve kitlesel göç riskinin artmasına yol açıyor.Aynı dönemde İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporu, Türkiye’de yaşayan Uygurların artan baskılar, keyfi tahdit kodları, iptal edilen ikamet izinleri ve sınır dışı uygulamaları nedeniyle kendilerini güvende hissetmediğini belirtiyor. Bu durum geri göndermeme ilkesinin ihlali ve işkence/kötü muamele riski açısından ciddi endişeler yaratıyor.Avrupa ülkelerinde de göç politikalarının sertleştiği görülürken; Almanya nitelikli göçe ihtiyaç duyduğunu, İngiltere ise sığınma rejimini daha da kısıtlamaya hazırlandığını açıklıyor. Tüm bu gelişmeler, küresel ölçekte hem korunmaya muhtaç kişilerin hem de göç rejimlerinin giderek daha baskıcı bir yöne evrildiğini gösteriyor.
-
85
Madde 450-B: Gözlerini kaçırmak cezalandırılır
In What Kind of Country Do I Live? adlı kitabında 450-B maddesi üzerinde duran Anil Ramdas'den yola çıkarak haftanın diğer önemli haberlerini özetliyoruz.
-
84
Uzaktan iki kişi gördüm: Wadie Said ve Avi Shlaim
Hüsnükabul'de bu hafta, New York'taki yerel seçim zaferiyle gündeme gelen Zohran Mamdani'nin başarısını ve bunun küresel direniş hareketlerine etkisini tartışıyoruz. Mamdani'nin işçi sınıfı ve dışlanmış gruplar (subaltern) lehine dengeyi değiştirebilecek siyasi duruşunu, özellikle de İsrail Başbakanı Netanyahu hakkındaki sözlerini vurguluyoruz. Öte yandan, İstanbul'da gerçekleşen Gazze Mahkemesi'ni konuşuyor, İsrailli tarihçi Avi Shlaim ile yapılan bir röportajı dinliyoruz. Shlaim, İsrail'in şiddetinin haksız olduğunu, Hamas'ın sivil hedeflere saldırısını kınarken, işgal altındaki halkın direniş hakkının bulunduğunu ve uluslararası kurumların eylemsizliğini eleştiriyor. Son olarak, Edward Said'in oğlu Wadie Said, babasının günümüzdeki acılara karşı mücadele edeceğini belirterek, Filistin davasının önemini vurguluyor.
-
83
Afganistan ve Pakistan neden sınırda çatışıyor?
Konuğumuz Farid Bin Masood, Pakistan'ın Karachi şehrinden bağlanıyor. Farid, Karachi Üniversitesi'nde sosyoloji alanında yüksek öğrenimi görmüş. Şu anda ise Karachi'deki çeşitli kurumlarda felsefe ve sosyoloji dersleri veriyor. Ayrıca daha önce Center for Social and Political Research adlı bir kurumda siyasi analist olarak çalışmaktadır.Bildiğiniz üzere, geçtiğimiz haftalarda Pakistan, Afganistan topraklarda saldırıda bulundu. Afgan yetkililer, en az 10 kişinin öldürüldüğünü ve yoğun bir kan dökülme döneminin ardından sınıra iki gün süren nispi sükuneti getiren ateşkesi bozduğunu söylüyor.48 saatlik ateşkes, her iki tarafta da düzinelerce asker ve sivilin hayatını kaybettiği, neredeyse bir hafta süren kanlı sınır çatışmalarına ara verdi. Taliban'ın üst düzey bir yetkilisi, AFP haber ajansına verdiği demeçte, “Pakistan ateşkes anlaşmasını ihlal etti ve Cuma günü geç saatlerde Paktika eyaletindeki üç bölgeyi bombaladı” dedi. Yetkili, kimliğinin gizli kalması koşuluyla yaptığı açıklamada, “Afganistan misilleme yapacak” dedi.Bu duruma odaklanarak, üç sorudan oluşan kapsamlı bir program gerçekleştireceğiz. Amacımız, Pakistan'ın bugün içinde bulunduğu, iç politikada istikrar arayışı ile dış politikada denge kurma çabaları arasında sıkışmış durumunu anlatmaktır. Sorular şu şekilde: Önemli bir konu, Pakistan'ın büyük şehirlerinin dışında sıcak nokta bölgeleri bulunan güvenlik durumudur. Belki de yönetici elitlerin verdiği bir yanıt, Afgan mültecilerin sınır dışı edilmesidir. Ayrıca belirli etnik topluluklara karşı misilleme yapılmıştır. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hükümet bu duruma nasıl yanıt verdi?Pakistan'ın bölge genelindeki rolünü nasıl görüyorsunuz? Değişen küresel senaryoda Pakistan'ın konumu nedir? Örneğin Filistin ve İsrail. Mısır Barış Zirvesi'nde Shahbaz Sharif'in Donald Trump'a olan takdirini duymuş olabilirsin. Trump'ı Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterme şeklini. Shahbaz Sharif'in mevcut hükümetiyle Pakistan'ı şu anda nasıl konumlandırırsınız?Pakistan'da şu anda siyasi bir kargaşa var. Baskı var. PTI'yi [Pakistan Tehreek-e-Insaf, Pakistan parlamentosundaki en büyük parti] zayıflatma girişimleri var, Imran Khan [eski başbakan ve PTI lideri] hapiste. Yeni bir hükümet var. Pakistan'daki mevcut durum hakkında genel değerlendirmeniz nedir?
-
82
Filistin - İsrail ateşkesin ardında: Tedirginlikli sevinç
İkinci exodus sürecindeyiz. İlk exodus hatırlarsınız, 19 Ocak 2025 tarihinde görmüştük. Filistin ve İsrail ateşkesin ardından, jeopolitik bağlamda birçok tartışma devam ediyor ancak, bu olağan üstü ve sıra dışı zamanda, sizlerle sahadan bazı anıları paylaşmak istiyorum. Filistinliler evlerine ve ailelerine dönerken, ağır bir duygusal yükle geri dönüyorlar. Buna odaklanmamız gerekiyor. Az önce Mosab Abu Toha, Instagram hesabında bir aile üyesinin İsrail'in esaretinden kurtulduğunu paylaştı. Dün bu kişi eve dönüyordu. Ailesinin diğer tüm üyelerinin öldürüldüğü haberini almıştı. Çaresizdi. Özgürlüğün sevincini kiminle paylaşacağını bilmiyordu. Ama sonra güzel bir şey oldu. Karısı ve çocuğu hayatta olduğunu ve aniden bir odadan çıktığını gördü. Birbirine koşarak geldiler ve öyle birbirini sarıldılar ki anlatamam. Hayata döndüren en sevinç dolu bir kavuşma olsa. Şahsen, bu kavuşmayı izlerken gözlerim doldu. Bunun tersinde olan örneği de var; Yine Mosab abu Toha yazyor, 'Başka bir Filistinli tutuklu serbest bırakıldı'. İsrail askerlerinin saldırısına uğramıştı. Bacaklarından birini kaybetmişti. Bu adam, bu exodus'un ortasında, hüngür hüngür ağlayarak yürüyordu ve “Kimse kalmadı. Bütün ailem öldürüldü. Kimse kalmadı” diyordu. Bu da başka bir anı. Bir insanın her şeyin kayıp etmesi anlamına geliyor. Tarif edilmesi zor. Bu kişinin söylediği sözlerin yankısı hala kulaklarımda çınlıyor. Bu tür birçok kavuşma yaşanıyor. Çocukları omuzlarında, valizleri sırtlarında ve el arabalarıyla yürüyen insanlar var. Filistin vatandaşı arkadaşımız Yahya El-hadi, bize bu süreç ile ilgili kapsamlı bir anlatı sunuyor.
-
81
ABD destekli Filistin savaşı Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?
Zaman zaman geri dönmek, yanlış anladıklarımızı veya anlamakta zorlandıklarımızı tekrar yakında görmek için yardımcı oluyor. Bu yayında önemli bir konuya odaklanmak istiyoruz: Esther Projesi. Hatırlarsanız, Noura Erakat, Filistinli aktivist, Rutgers Üniversitesi'nde hukuk profesörü ve aylar önce, Aralık 2024 tarihinde, Boston Review’de bir yazı kaleme almış ve “Bumerang Geri Dönüyor: ABD destekli Filistin savaşı, Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?” sorusunu sormuştu. Bugün bu yazıya tekrar dönmek istiyoruz. Bunun nedeni ise Noura Erakat’ın "bumerang etkisi" diye tanımladığı şey, 'Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?' sorusunda vuku buluyor. Bu bumerang etkisinin hatırlatmak adına, Martinikli şair, oyun yazarı ve politikacıydı, Aimé Césaire’in sözlerine aktarmak istiyorum. Aime Cesaire, emperyalizm ve bumerang ilişkiyle ilgili şöyle diyor, “Bir erkek ev bekçisine sadistçe şiddet uygulayıp eşine karşı nazik olamaz. Bir kadın kocasına karşı zalim olup çocuğuna karşı nazik olamaz.”Bu sadist erk iktidar, hem ulus içinde hem de ulus dışında şiddeti sürdürmeye devam ediyor. Ancak, önce ülke içinde şiddet üreterek başlıyor ve bunun pek farkında değil. Ulus içinde bir barış veya bir huzur arzuluyor. Fakat tam tersi olan şey oluyor; bumerang etkisi oluyor ve şiddete dönüşüyor. Şu an ABD’de gündeme gelen Project Esther, Filistin dayanışma hareketlerini bastırmayı hedefleyen politikalarıyla büyük tartışma yarattı. Heritage Foundation tarafından hazırlanan bu belge, Filistin yanlısı grupları “Hamas destek ağı” olarak yaftalayarak, akademik ve sivil alanlarda ifade özgürlüğünü daraltma tehlikesi taşıyor. Eleştirmenlere göre, bu girişim sadece ABD içindeki özgürlükleri değil, küresel düzeyde hak savunuculuğunu da tehdit ediyor. Bu tablo, devletlerin güvenlik ve siyaset adına attığı adımların çoğu zaman insan hayatı, onuru ve özgürlüğü pahasına atıldığını bir kez daha hatırlatıyor.
-
80
Trump’ın BM Konuşması: Göç, Emperyalizm ve Adalet Arayışı
Trump, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na altı yıl aradan sonra döndüğü konuşmasında göçmenleri hedef aldı; sınırların kapatılmasını, “açık sınır” politikalarının terk edilmesini ve Birleşmiş Milletler’in “yozlaşmış bir yapı” olarak görülmesini savundu. Bu söylemler, kan ve toprak milliyetçiliğinin yeniden üretilmesine zemin hazırlarken göçmenlerin yaşam hakkını da doğrudan tehdit ediyor.The Guardian’ın araştırmaları, göçmen emeğinin nasıl sistematik biçimde sömürüldüğünü gözler önüne seriyor. Birleşik Krallık’tan Türkiye’ye gönderilen atıkların geri dönüşüm tesislerinde mültecilerin kölelik koşullarında çalıştırıldığı; iş cinayetlerinde düzenli olarak hayatlarını kaybettikleri ortaya konuyor. Bu tablo, atık sömürgeciliğinin görünmez ama ölümcül yüzünü açığa çıkarıyor.Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı’nın son açıklaması ise Nicolai Palamarcıuc cinayetinin “münferit” değil, cezasızlık ve sömürü düzeninin bir sonucu olduğunu vurguluyor. Irkçılık, patriyarka, kapitalizm ve iklim krizinin kesişiminde en savunmasız bırakılan göçmenlerin mücadelesi, küresel adalet arayışının tam merkezinde duruyor. Programda, bu çok katmanlı tabloyu birlikte ele alıyoruz.
-
79
"Elimde bir bulut" - Gaza Biennale Istanbul
Geçtiğimiz hafta Tütün Depo'da 'Elimde Bir Bulut' ('A Cloud In My Hand') başlıklı Gaza Biennale Istanbul sergisi açıldı. Sanatçıların kendi inisiyatifiyle bir araya getirdikleri ve eserlerini bağışladıkları bu sergide Gazze'den yaklaşık 50 sanatçı yer alıyor.2024 yılında, nefes kesici bir sanatsal direniş eylemiyle ve Ramallah yakınlarındaki Al Risan dağındaki Yasak Müze ile işbirliği içinde, Gazze'deki sanatçılar kuşatma altındaki bir plajdan Gazze Bienali'ni başlattılar. O zamandan beri, dünya çapındaki sanat kurumları Gazze Bienali Pavyonları'na ev sahipliği yapmaya başladı. Bu, ulusal temsilleri, sanatsal yakınlık ve ittifakın ulus ötesi bir inisiyatifiyle ve yerinden edilmiş insanların dayanışma gerçekleşiyor. Bu vesileyle, bize katılan sanatçılar sırasıyla: Shulamit Bruckstein, Reinse Chahine, Tanji Khaled ve Kubilay Özmen.
-
78
2025 Hrant Dink Ödülü'nün sahibi Helena Maleno Garzón ile söyleşi
Bu yıl 17. kez verilen 2025 Hrant Dink Ödülü'nün sahibi İspanyalı göçmen hakları aktivisti ve gazeteci Helena Maleno Garzón ile birlikte olacağız. Ödüller bu sene de her sene olduğu gibi Hrant Dink’in doğum günü olan 15 Eylül’de verildi. İyi ki doğdun ahparig, diyoruz. Konuşacak pek çok konu var. Ancak, ben bu fırsatı bulmuşken, dünya tarihini veya son birkaç yılın tarihini hatırlamak ve konuşmak istiyorum. Geçen hafta iki önemli olayın yıldönümüydü; ABD'de 11 Eylül saldırıları ve 2 Eylül'de iki yaşındaki Suriyeli çocuk Alan Kurdi'nin ölümü. Bu iki olayın şu an dünyaya önemli ölçüde - tarihin diğer olaylar gibi - pek çok şeye ayna tuttuğunu görüyorum. Her ikisi de tarihin en büyük lekesi olarak hatırlanıyor. 2001-2009 yılları arasında devlet başkanlığı yapan George W. Bush, liderliğinde ABD büyük bir operasyon başlattı: ‘Teröre Karşı Savaş’ (War on Terror). O dönemde, İslamofobinin nasıl kök saldığını, esmer veya siyahi toplulukların nerdeyse her gün baskı ve aşağılanmaya nasıl katlandığını, hatta insanların evlerine girip eşyalarını gasp edildiğini ve evin içine girerek veya sokağın ortasında öldürdüğünü tanık olduk. Bu, tarihin en büyük lekesiydi ve böyle olmaya devam ediyor. Bu tarihi size hatırlatmak istedim çünkü bu tarih, ya da geçmiş, sömürgeciliğin yeni yüzlerle devam ettiğini, en çarpıcı örnek olarak 1996 yılında, Bernard Lewis’in (Clash of Civilization) “medeniyetler çatışması” gibi absürt bir ifadeye rağmen, beyaz adamın maskesinin hiç değişmediğini gösteriyor. Hatta bu beyaz adam, riyakarca “Biz medeniyetiz” diye iddia etmeye kadar varıyor. 1948'den bu yana İsrail'in Filistin'de uyguladığı faşist soykırımı ele almak istiyorum. Son rapora göre, İsrail askeri rejimi tarafından 62 bin 300 kişi öldürüldü. Bu rapor, neredeyse sadece bir tarafını gösteriyor. Diğer bir yandan, tarihin doğru tarafında durmanın bedeli dünyanın her yerinde ödenmeye devam ediyor. Rashed Khaledi, Columbia Üniversitesi'nde “Orta Doğu Çalışmaları” profesörü, en son Columbia’dan istifa ederken önemli bir şey söyleyerek çekildi: Dünyanın durumunu anlamak ve empati duygumuzu canlandırmak istiyorsak, Filistin'e kulak vermemiz gerekiyor, hatta dokunmamız gerekiyor çünkü Filistin her anlamda dünyanın merkezi olduğunu söylüyor. Şu anda Gazze'de yaşayan insanların günlük yaşamları çiğneniyor. Tanınmış şair ve yazar, Pulitzer Ödülü sahibi Mosab Abu Toha, New York dergisinin 12 Şubat 2025 sayısında şöyle yazıyor, “Ailem açlık çekiyor. Komşularım ölüyor. Bu adaletsizliklerin sona ermesi gerektiği için bunu paylaşmak zorundayım” diyerek Gazze'nin şu anda ihtiyaç duyduğu şeyleri sıralıyor. En yakın arkadaşı Refat Alareer, ölümü beklerken bir şiir yazdı: If I Must Die. ‘Eğer ölmeliysem ben, Sen yaşamalısın benim hikâyemi anlatmak için’ sözleri zihninizde kazınır. Refat Alareer’in bedeni hala Gazze'de ve bilinmeyen molozların altında, Tüm bu kayıplar ve tarihin doğru bir yerde durma, eylemi sizin için ne ifade ediyor? Bir başka sorum da, geçen hafta, 2 Eylül'de Alan Kurdi'nin yıldönümüydü. Eylül 2015'te, Muğla'nın Bodrum ilçesinden şişme botla Yunanistan'ın Midilli adasına geçmeye çalışırken annesi ve erkek kardeşi ile birlikte boğulan üç yaşındaki Suriyeli Kürt çocuktu.Aslında, onun hikayesinde doldurulması gereken birçok boşluk var, ancak bildiğimiz kadarıyla, Türkiye'den ayrılıp başka bir ülkede yaşamak istiyordu. Bu, onun en temel ihtiyacıydı. Taşınma ihtiyacı. Bir yerden başka bir yere gitme ve orada yaşama ihtiyacı. Ancak bu ihtiyaç karşılanamadı ve Muğla'nın Bodrum ilçesi kıyılarında ailesiyle birlikte hayatını kaybetti. İki yaşındaki Alan Kurdi'nin kıyıda sanki uyuyormuş gibi duran fotoğrafı hala zihnimizde ve unutmadık. Burada bir istatistik paylaşmak istiyorum: “Avrupa Kalesi”nin kısıtlayıcı politikaları sonucunda ölen 66.519 mülteci ve göçmenin listesini gördüm. Gözlerimizin önünde, birçok kasıtlı uygulama, sınırların sertleşmesi ve bu uluslararası sularda, - Madleen Flotilla gemisi de aklımızda tutalım ve unutmayalım- Avrupa medeniyetinin insan haklarını ve insan onurunu çiğnediğini görüyoruz ve bu sadece Avrupa'da değil, dünyanın birçok yerinde de böyle. Örneğin, daha iki gün önce İngiltere'de aşırı sağcı göçmenlere karşı bir eylem düzenlendi. Tekrar altını çizmek istiyorum: Göçmenlere KARŞI. Bu protesto, ülkedeki en büyük aşırı sağcı protesto olarak kabul edilen ve yaklaşık 110.000 kişinin katıldığı bir eylemdi. Bu akıl almaz bir şey. Sizce bu ne anlama geliyor? Hannah Arendt'in dediği gibi, kötülüğün yayıldığı böylesi zamanlarda, en temel şey insan olarak “düşünme yoksunluğu” haline mi gelmiş). Sizce insanlık en temel düşünme yetisini mi kaybetmiş?
-
77
Hannah Arendt: "Biz Mülteciler"
Geçen haftaki yayında bir duyuru yapmıştım. Bu duyuru Hannah Arendt'in Ocak 1943 tarihli “Biz Mülteciler” (We Refugees) başlıklı denemesi hakkındaydı ve bu denemeyi bu hafta hep birlikte dinleyeceğiz. Deneme, mülteci sorununa önemli bir ölçüde ışık tutuyor. Çoğu zaman, dünyanın durumuna tanık olduğumuzda kendimizi 'karanlık' bir yerde buluruz ve dışarıdan birinin ışık tutmasına ihtiyacımız vardır. Bu noktada, Hannah Arendt'in biraz ışık tuttuğunu görüyorum.Bu deneme, “biz” mülteciler ile başlıyor ve size hitap ediyor. Sizden sessiz kalmanızı ve sadece dinlemenizi istiyor. Bu bir konuşma değil. Yine de bu deneme, bir konuşma girişimini içeriyor. Kim bilir, belki de bu denemeyi dinledikten sonra, bu yeryüzündeki ötekilere (başkalara) karşı daha duyarlı olabiliriz.
-
76
“Elimde bir bulut var”: Yeniden birlikteyiz
Gaza Biennale İstanbul’da 'Elimde bir bulut var' başlığı altında başlıyor. Uluslararası sanatçılar dayanışma içinde bu bienali desteklemek için eserler bağışlıyorlar. Birlikte, sanat, şiir ve seslerini yerinde ve çevrimiçi olarak paylaşacaklar. Sergi ile birlikte canlı bir performans açılacak. Serginin yeri ve zaman: Depo İstanbul, 19 Eylül akşam 17:00’de açılıyor ve 8 Kasım’a kadar devam ediyor.Kilis’in Ketenciler Mahallesi’nde kaybolan 2 yaşındaki Suriyeli Arıc Aljaroukh’un cansız bedeninin evlerinin yakınındaki su kuyusunda bulunması büyük üzüntüye yol açtı. Kilis Valiliği, olayın Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde titizlikle soruşturulduğunu açıkladı ve tüm kentin bu acı hadiseden derinden etkilendiğini vurguladı. Küçük kızın ölümü, geçtiğimiz yıl aynı kentte yaşanan Gina Mercimek cinayetini hatırlatarak güvenlik, mülteci çocukların korunması ve yaşam koşulları konularını yeniden gündeme taşıdı. Valilik ayrıca aileye başsağlığı dilerken, kayıp ihbarı sonrası arama çalışmalarına destek veren vatandaşlara teşekkür etti.Türkiye’de Suriyelilerin demografik durumu da tartışılmaya devam ediyor. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıkladığı verilere göre, 2021’de 3,7 milyon ile zirve yapan geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı, 2025 Mayıs itibarıyla 2,7 milyona geriledi. Bugüne kadar 1,1 milyondan fazla Suriyeli ülkelerine gönüllü olarak dönerken, İstanbul 437 bin kişiyle en fazla Suriyelinin yaşadığı şehir oldu. Geri dönüşler hükümet tarafından “gönüllü, güvenli ve onurlu” bir süreç olarak tanımlansa da, insan hakları örgütleri kimi durumlarda hak ihlalleri yaşandığını iddia ediyor.Öte yandan Pakistan’ın doğusundaki Pencap eyaleti, tarihinin en büyük sel felaketiyle karşı karşıya. Muson yağmurlarının yanı sıra Hindistan’dan gelen taşkın suları nedeniyle nehirler rekor seviyelere ulaştı ve 2 milyon kişi selden etkilendi. Binlerce kişi tahliye edilerek okul ve kamu binalarında kurulan geçici kamplara yerleştirilirken, tarım arazilerinin büyük bölümü sular altında kaldı. Yetkililer, bu durumun hem gıda güvenliği hem de barınma koşulları açısından ciddi bir kriz yaratabileceğini belirtiyor. İklim değişikliğinin etkileriyle şiddeti artan muson yağmurlarının, Güney Asya’daki milyonlarca insan için giderek daha yıkıcı sonuçlar doğurduğu uyarısı yapılıyor.
-
75
Bir Daha Dönmemek Üzere Gidenler
Geçtiğimiz hafta Mısır doğumlu Mohamed Alhafiz'ın Türkiye'den Mısır'a sınır dışı (iade) etmesiyle ilgili bahsetmiştim. Mohamed Alhafiz, evli ve dört çocuk babası, sekiz yıldır Türkiye’de yaşamaktaydı. Mısır'dan darbe sonrası katliamlardan, işkenceden ve yargısız infazlardan kaçarak Türkiye’ye sığınmıştı. Gülden Sönmez'in 24 Temmuz'daki acil üzücü bir çağrısıyla haberdar olduk: 'Mohamed Alhafiz Türkiye'den gönderildi'. Kendisini Mısır’a teslim edecek ikinci bir ülkeye gönderilmesi halinde işkence altında öldürüleceği ya da idam edileceğine dair şüphe yoktu. Buna rağmen Mohamed Alhafiz geri gönderildi.Gülden Sönmez, aynı zamanda Türkmenistanlı 'ABDYLLA ORUSOV ve ALISHER SAHATOV NEREDE' diye soru soruyor, 'Nisan ayında Sinop’ta keyfi olarak tutularak Geri Gönderme Merkezi’ne götürülmüşler ve haklarında sınır dışı etme kararı verilmişti. Anayasa Mahkemesi her ikisi hakkında da tedbir kararı vermiş ve Sınır Dışı Edilemeyecek kişiler arasında olduklarına hükmetmişti. Edirne Geri Gönderme Merkezi'nde tutulan Türkmenistanlıların, 24 Temmuz'da 'serbest bırakıldıkları' ve Sinop'a gitmelerine izin verildiği yönünde karar verildiğine dair beyanlarla bırakıldıkları belirtilmektedir. Buna rağmen o tarihten bu yana kendilerinden bir daha haber alınamamıştır. Bu durum, Abdylla Orusov ile Alisher Sahatov'un Türkmenistan'a sınır dışı edilmiş olabileceği yönünde güçlü şüpheler uyandırmaktadır. Türkmenistan, işkence, zorla kaybetmeler ve siyasi mahkumların zorla kaybettirilmesi ve öldürülmesiyle tanınan bir ülkedir. Türkiye’den daha önce sınır dışı edilen Türkmenler hakkında maalesef bir daha hiç kimse haber alamamıştır. 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında geri gönderilemeyecek yabancılardan olan iki Türkmen aktivist, Türkmenistan’a yahut buraya gönderilecekleri herhangi bir ülkeye sınır dışı edildiler ise hayatları ciddi risk altında olacaktır. İşkence ve hatta ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır,' diyor.Gülden Sönmez'i tüm bu olanları konuşmak için davet ettim ve kendisiyle olan biten her şey hakkında kapsamlı bir konuşma gerçekleştiriyoruz.
-
74
Bir Uçakla Sürgün, Bin Soru: İnsan Hakları Sınır Tanımıyor mu?
Mısır doğumlu ve muhalif Mohamed Abdelhafız’ın Türkiye'den sınır dışı edilmesi, insan hakları açısından düşündürücü bir başka örnek. Gülden Sönmez ve MAZLUMDER’in yaptığı çağrılara rağmen, yıllardır Türkiye’de yaşayan ve ülkesinde idamla karşı karşıya olan bir insanın gönderilmesi, vicdanlara ağır bir yük bıraktı. Sığınmacılar hukuki güvence altındayken, neden bilinmeze – belki de ölüme – gönderiliyorlar? Göç politikaları güçle şekillenirken, insan haklarının sesi kısılmamalı. Aksi halde hukuk, sadece güçlü olanın kalkanı haline gelir. Almanya’da ise Temmuz ayında gerçekleştirdiği yeni sınır dışı operasyonuyla 81 Afgan erkeği ülkelerine gönderdi. Suç geçmişleri ve mahkeme kararları gerekçe gösterilse de Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a zorla geri gönderilen bu insanların nasıl bir kaderle karşılaşacakları belirsiz. Üstelik bu, Almanya'nın bu yöndeki ikinci hamlesi. BM’nin açık uyarısına rağmen sınırdışıların sürmesi, göçmen politikalarında hukuki kaygılardan çok siyasi hedeflerin öne çıktığını gösteriyor. Merz hükümetinin sertleşen söylemleri, sınır kontrollerinin sıkılaştırılması ve aile birleşiminin askıya alınması gibi uygulamalarla göçmenlere yönelik baskının daha da artacağını işaret ediyor. Bununla birlikte, Almanya'nın ev sahipliğinde düzenlenen Göç Zirvesi, Avrupa genelinde iltica süreçlerinin üçüncü ülkelere taşınması ve göç politikalarının sertleştirilmesi yönünde önemli adımlar içeriyor.
-
73
Avrupa’nın Dışsallaştırılmış Sınırları: Libya gözaltı merkezlerinde insanlıktan çıkışın anatomisi
Phoebe Walton ile gerçekleştirdiğimiz kapsamlı röportaja yer veriyoruz. Walton, Berlin'de doğdu. Cambridge Üniversitesi'nde mekansal çalışmalardan alanında eğitimini tamamladı ve şu an Forensic Architecture'de çalışıyor. Phoebe Walton ile bu röportajda ilk olarak bizim daha önce sizlerle de paylaştığımız “Kale Avrupası”nın kısıtlayıcı politikaları nedeniyle 66 bin 519 mülteci ve göçmenin öldüğünü belgeleyen son liste" raporu üzerine konuşuyoruz.Ardından Phoebe Walton, Avrupa sınır politikalarının göçmen ve mültecilere yönelik yapısal şiddeti nasıl sistematikleştirdiğini ve bu sürecin Libya gibi ülkelerde nasıl derin insani krizlere yol açtığını anlatıyor. Özellikle "geri itme" ve "geri çekme" uygulamalarının, Avrupa’nın hukuki ve ahlaki sorumluluğunu başka ülkelere devretme stratejisiyle hayata geçirildiğini vurgulayan Walton, bu pratiklerin bir yandan Avrupa kamuoyundan gizlendiğini, öte yandan mülteciler üzerinden yaratılan korku söylemleriyle meşrulaştırıldığını belirtiyor. Libya’daki gözaltı merkezlerinde yaşanan insanlık dışı koşulların, AB tarafından desteklenen bir sınır altyapısının parçası olarak görülmesi gerektiğini ve bu merkezlerde mültecilerin hem yerel milisler hem de Avrupa destekli yapılar tarafından çok yönlü istismara uğradığını ortaya koyuyor.Phoebe Walton ayrıca, Forensis'te yürüttükleri saha araştırmaları aracılığıyla, mültecilerin tanıklıklarını dijital araçlarla belgelediklerini ve bu anlatıları somut, hukuki delillere dönüştürdüklerini ifade ediyor. Libya’daki gözaltı merkezlerinden sağ kurtulan Martin ve Stefan gibi kişilerin tanıklıkları üzerinden sistemin nasıl işlediği gözler önüne seriliyor. Tüm bu süreçlerin, Avrupa'nın kendi sınırlarını dışsallaştırarak görünmezleştirmeye çalıştığı sistematik bir baskı biçimi olduğunu belirtiyor ve kamuoyunun, bu gizli kalan alanlara dair farkındalığını artırmanın aciliyetine dikkat çekiyor.
-
72
İltica hakkı askıya alınıyor: ABD ve AB’de Sertleşen Politikalar, Hak İhlalleri ve İnsanlık Dışı Koşullar
Zebo Kadirova’nın hiçbir somut gerekçe olmaksızın geri gönderme merkezinde tutulması, Türkiye’deki göç politikalarının geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Aylarca imza yükümlülüğüne tabi tutulan ve ardından ani bir şekilde alıkonulan Kadirova’nın dört çocuğu annelerinin geri dönmesini beklerken, ailesi ise yetkililere çağrıda bulunuyor. Göç İdaresi’nin İslam coğrafyasından gelen göçmenlere yönelik ayrımcı ve baskıcı uygulamaları, insan hakları savunucuları tarafından kaygıyla izleniyor.Birleşmiş Milletler diğer yandan insani yardım fonlarındaki kesintilerin dünya genelinde göçü tetiklediği uyarısında bulunuyor. Bu krizin yapısal sebeplerine dikkat çekiliyor. Tarımın şirketleşmesi, doğal kaynakların sömürülmesi gibi nedenlerle insanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor. Göçmenler ise sıklıkla medyada tehdit olarak sunuluyor; oysa yaşanan göçler çoğunlukla hayatta kalma mücadelesinin sonucu. Göçün bireysel tercihlere indirgenmesi, adaletsizliğin üzerini örtüyor.ABD'de ICE'in Latin kökenli insanlara yönelik ayrımcı ve sert müdahaleleri, yargı tarafından anayasaya aykırı bulunurken, Kaliforniya’da yapılan baskınlarda bir göçmenin ölmesi durumun vahametini artırıyor. Öte yandan Yunanistan’da artan göçmen akını karşısında iltica başvuruları askıya alınırken, Libya ile iş birliği girişimleri de başarısızlıkla sonuçlanıyor. ABD’de ise Trump yönetiminin “Alligator Alcatraz” gibi gözaltı merkezlerinde göçmenleri insanlık dışı koşullarda tutması, uluslararası kamuoyunun tepkisini çekiyor. Göçmen krizine yönelik baskıcı uygulamalar, küresel adaletin sorgulanmasına neden oluyor.
-
71
Aynı havayı soluyoruz
Aynı havayı soluyoruz şiarıyla buradayız. Orman yangınları tüm dünyada ve Türkiye'de artıyor, görmezden gelmek mümkün değil. Bu hassas konuyu konuşmak istiyoruz çünkü burada bizimki kadar börtü böceklerin ve diğer canlıların hayatı söz konusu.Bu özel programda zeytin ağaçlarını da aklımızda tutuyoruz; zeytin ağacının Filistin'de derin bir anlamı olduğunu hatırlarsınız, derin bir aidiyet içerir, derin bir hafıza içerir, binlerce senelik bir aidiyet ve hafıza. Bu zeytin ağaçlarının yerlerini değiştirdiğimizde - tehcir ettiğimizde - onları bu aidiyetten koparmış oluyoruz. Zeytin ağaçlarının anlamını ve varlığını bu şekilde görmek mümkün. Filistinli şair Mahmud Derviş, “Zeytin ağacı kendisini diken elleri tanısaydı, yağı gözyaşı gibi akardı” der. Programda hem orman yangınlarını, hem de zeytin ağaçlarının yerinin değiştirilmesinin - tehcir edilmesinin - doğru olmadığı gerçeğini aklımızda tutarak konuşuyoruz. Börtü böceklerin, çam ağaçlarının, zeytin ağaçlarının hayatı bizim hayatımız, hepimizin hayatıdır, diyoruz.Yayınımızda bize Arif Ali Çangı katılıyor.Çangı bir avukat ve Ege bölgesindeki tüm çevre sorunlarıyla ilgileniyor. Bize, çevrenin hem hukuki sürecini, hem de çevrenin varlığının hayatımızda ne anlama geldiğini anlatıyor.
-
70
Ukrayna ile Rusya Savaşı: Yerinden Edilme, Travma ve Şiirsel Tanıklık
Yayınımızda Ukranyalı-Amerikalı şair Oksana Maksymchuk ile yaptığımız söyleşiyi dinleyeceksiniz.Röportaj esnasında pek çok şey hakkında konuştuk. İlk olarak kendi hikayesiyle başladık - Ukrayna'dan göçü, sonra Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş hakkında konuştuk. Burada travma hakkında nasıl konuşabileceğimizi konuştuk. Travmayı bir anlatıya dönüştürmenin imkansızlığından bahsetti ve benim için en çarpıcı yer burasıydı. "Travma doğrudan değil, etrafından dolanarak konuşulur" dedi. Maksymchuk'un savaş, yerinden edilme, travma ve şiir arasındaki ilişkiler üzerine düşüncelerine odaklanan bu programda, Maksymchuk'un ilk İngilizce şiir derlemesi Still City'nin arka planı ve yaratım süreci de ele alınıyor.
-
69
İran'a Karşı 'Savaşı Dur' de!
Londra'dan bir konuğumuz programa katılıyor: Hosein Sadri. Sadri, İranlı Azerbaycan kökenli bir akademisyen ve aktivist. Halen Coventry Üniversitesi'nde Mimarlık yüksek lisans bölümünde olarak çalışmakta.Donald Trump ateşkes yasağı ilan etti. Kendine de barış mesiha olarak duyurdu. Democracy Now! manşetinde, eski bir İsrailli barış müzakerecisi olan Daniel Levy, ABD'nin İran'a yönelik saldırısı için “Netanyahu'nun amacı Trump'ı işin içine çekmekti” diyor. ABD, hafta sonu Fordow, Natanz ve İsfahan'daki üç nükleer tesisi bombalayarak İsrail ve İran arasındaki savaşa doğrudan katılmış oldu ancak saldırıların İran'ın nükleer programını ne kadar gerilettiği belirsiz. İsrail ve ABD İran'ı nükleer silah geliştirmekle suçlarken, İran programının sivil kullanım amaçlı olduğunu söylüyor. Birleşmiş Milletler denetçileri ve ABD istihbarat değerlendirmelerii İran'ın silah yapmadığını söylüyor. Levy, “Şu anki tehlike, ABD'yi bu işe bulaştıran İsrail'in tırmanma merdivenini daha da yukarıya çıkarmaya çalışmasıdır,” diyor. “Kaos istiyor.”Biz Hosein Sadri ile birlikte bu meselenin boyutunu konuşuyoruz çünkü ateşkes hala uygulanmış değil.
-
68
Yıkılmış bir bina, belki de bir ev
Bir fotoğraf görüyorum. Bu siyah ekranda. Beyaz keten gömlek ve kot pantolon giymiş bir kişi görüyorum. Yüzünü çevirmiş diğer tarafa bakıyor. Yüz ifadesi yandan üzgün görünüyor. Bu hüznün nedeni arkasında biriken moloz yığını olabilir. Bu yıkılmış bir bina, belki de bir ev. Bu moloz yığınının önünde bir kişi bekliyor. Bu kişi Taha Elgazi. Kendi evinin önünde duruyor. Yıkılmış bir evin önünde duruyor ve şöyle diyor: “Yaklaşık 14 yıl aradan sonra dün memleketim ve evime Deyrizor’a geri döndüm. Bu şehir, diğer şehirlerle karşılaştırıldığında %80’lik yıkım oranıyla birinci sırada yer alıyor. Türkiye'den geri dönen Suriyelilerin çoğu bugün barınma krizi yaşıyor; evleri yıkılmış durumda, mahallelerin tamamı yeniden inşa edilmek için yıllara ihtiyaç duyuyor. Türkiye’den dönen birçok Suriyeli aileyle görüştüm. Bu aileler şu anda barınaksız ve bazıları gönüllü geri dönüş kararından pişmanlık duyduklarını ifade etti. Bu nedenle, Suriyelilere zorla geri dönüş politikası dayatılmamalıdır çünkü barınak veya ev olmadan geri dönmeleri, toplumsal krizlere yol açacaktır,” diyor.Taha Elgazi için destek ve dayanışma çağrısı devam ediyor, unutmayalım, unutturmayalım.
-
67
"Aptalların kuralı"
Chris Hedges, 6 Haziran'da substack blogunda 'Aptalların kuralı' (The Rule of Idiots) başlıklı bir yazı kaleme aldı: "Tüm imparatorlukların son günlerinde aptallar yönetimi ele geçirmiş durumunda. Kendini gerçeklikten koparmış bir uygarlığın kolektif aptallığını yansıtırlar. Ölmekte olan imparatorlukların son günlerine aptallar hakim olur. Roma, Maya, Fransız, Habsburg, Osmanlı, Romanof, İran ve Sovyet hanedanları, kendilerini gerçeklikten soyutlayan, uluslarını yağmalayan ve gerçekle kurgunun ayırt edilemediği yankı odalarına çekilen çökmekte olan yöneticilerinin aptallığı altında parçalandılar. Donald Trump ve yönetimindeki dalkavuk soytarılar, aptallar saltanatının güncellenmiş versiyonudur” diyor.Çarpıcı, değil mi? Bu metni okumanızı tavsiye ederim. Hannah Arendt için, hatırlayacağınız gibi, bu aptallar için en temel şey “düşüncesizlik” idi. Düşünmekten aciz -zavallı-* düşünmekten yoksun bir insandan bahsediyordu. Almanya'daki Adolf Eichmann'a atıfta bulunuyordu. Eichmann'in Hitlere "nihai çözüm fikri" hatırlıyoruz değil mi? Nihai çözüm, Eichmann için "Nazi döneminde yaşayan Yahudi azılıklara imha etmekti, holokost idi" Bu bana hala çok çarpıcı geliyor.Burada en temel şey, neyin iyi neyin kötü olduğunu bile ayırt edemeyen bir düşüncesizlikten, bir aptallıktan bahsediyor Hannah Arendt.
-
66
“Faşizm Burada”: Trump Akademik Özgürlüğe Karşı
Columbia Üniversitesi öğrencisi, kent çalışmaları alanında doktora yapan Zişan Tokaç konuğumuz oluyor ve kendisiyle Amerikan üniversitelerinde okuyan öğrencilerin ifade özgürlüğü ve eğitim karşıtı yasalar ülkeyi kasıp kavururken, siyasi eğitim topluluklarının otoriterliği hakkında konuşuyoruz. Common Dreams’in 1 Haziran manşetinde Fouzia Chaparro-Bencheikh, bunu “Faşizm Burada” diye nitelendiriyor.Donald Trump yönetimi, ABD'deki kolej ve üniversitelerindeki uluslararası öğrencilere yönelik kampanyasını tırmandırarak Çinli öğrencilerin vizelerini 'agresif bir şekilde' iptal etmeye başlayacağını söylüyor. Ayrıca tüm yabancı uyruklu öğrencilerin vize işlemlerini donduracağını ve her başvuru sahibi için ek sosyal medya incelemesi talep etmeye hazırlandığını duyurdu. Jameel Jaffer, Amy Goodman ile yaptığı röportajda, uluslararası öğrencilerin ABD kampüslerindeki eğitim masraflarının orantısız bir kısmını ödediğine dikkat çekerek, “Bunun ABD'ye yardımcı olacağına dair makul bir teori düşünmek benim için gerçekten zor,” dedi. Jaffer, daha önce vize başvurularında sosyal medya incelemesi politikası nedeniyle hükümete dava açmış olan Knight First Amendment Institute'un direktörüdür. Obama yönetimi sırasında bir pilot program olarak başlayan bu politikanın "ulusal güvenlik tehditlerini belirlemede etkisiz olduğunu, ancak ifade özgürlüğünü caydırmada çok etkili olduğunu” söylüyor.Ayrıca eski Columbia öğrencisi Mahmoud Khalil ve Harvard mezunu araştırmacı Kseniia Petrova'nın yüksek profilli göçmenlik gözaltılarının yanı sıra Knight Enstitüsü tarafından açılan ve Trump yönetiminin kampüsteki Filistin yanlısı protestolara yönelik baskısının anayasaya uygunluğunu sorgulayan dava hakkında da konuşmak önemli geliyor çünkü bu, Edward Said’in 'Muhalif Bir Entelektüelin Siyaseti' yaptığı çalışmada söylediği gibi “Filistin'i temsil etmeyi seçmek gerçek evrenselciliğin bir test örneği” olarak görmektir. Bu evrensel bir gerçekliktir. Bu arada Başkan Trump Çarşamba günü gazetecilere yaptığı açıklamada Harvard'ın uluslararası öğrenci kabulünü %15 civarında sınırlaması gerektiğini söyledi. Geçtiğimiz hafta Trump, Harvard'ın denizaşırı öğrenci kabul etme sertifikasını iptal etti. Şu anda Harvard'ın öğrenci sayısının dörtte birinden fazlası uluslararası öğrencilerden oluşuyor. Bu öğrencilerin çoğu şimdi başka bir okula transfer olmak istiyor.Son olacak bir kez daha belirtmek isteriz. Taha Elgazi ve diğer mülteciler için dayanışma ve destek çağrısı devam ediyor. Geçtiğimiz hafta bununla ilişjin bir basın açıklaması oldu. Bu Aliya Vakfı'nın bir basın açıklamasıdır: Hukuksuz Sınır Dışı Edilmelere Karşı.Ülkemizde haksız yere gözaltına alınan ve sınır dışı edilen başta Taha Elgazi ve eşi olmak üzere tüm sığınmacı ve göçmenlere yönelik devam eden hukuksuz uygulamalara son verilmesi çağrısında bulunuldu.
-
65
Bir Dünya Yarası
Bu sabaha bir anma ile başlamak istiyorum; geçtiğimiz Pazar günü George Floyd'un öldürülmesinin 5.yıl dönümüydü. 25 Mayıs 2020 tarihinde ABD'nin en trajik karanlık gündü. “Nefes Alamıyorum" kulağımıza hala yankılanıyor. Bu Pazar günü George Floyd'un eski Minneapolis polis memuru Derek Chauvin tarafından öldürülmesinin üzerinden beş yıl geçti. Dünyayı şoke eden ve ırksal adalet için küresel bir hareket başlatan bir videoda Chauvin, Floyd nefes nefese kalırken sekiz dakika boyunca boynuna diziyle vurarak Floyd'u yere sabitledi. Floyd defalarca “Nefes alamıyorum” dedi.Floyd'un öldürülmesini takip eden ülke çapındaki ayaklanmaya rağmen Kongre, ırksal profillemeyi ve kolluk kuvvetleri tarafından güç kullanımını azaltmayı amaçlayan yasaları geçiremedi. Trump Adalet Bakanlığı, 5. yıl dönümünden birkaç gün önce, bu hafta başında Minneapolis ve Louisville'deki polis reformu ve gözetim anlaşmalarını reddetti.Geçtiğimiz haftalar hem duygusal olarak hem de zihinsel olarak çok yoğun geçti. Zorlandım ve hala zorlanıyorum. Taha Elgazi'ye yönelik ‘eşiyle birlikte Türkiye’ye geri dönmeli’ çağrısı devam ediyor. Bildiğiniz gibi, geçtiğimiz hafta kendisini yayınımıza konuk etmiştik ve birlikte kapsamlı bir şekilde konuştuk. Taha Elgazi'nin geri dönme meselesi herkes için eşit bir şekilde geçerli olmalı. Burada birlikte yaşayabilecek insanlar için bir alan yaratılmalı çünkü birileri gerçekten birlikte yaşamak istiyor, buna kulak vermeliler. Yöntem ne olur bilmiyorum ama sistem kendi kendini sorgulamalı. Sadece cezalandırmak bir yöntem olamaz, bu hayatın travmalarını iyileştirmek ve onarmak için ciddi ve samimi bir eyleme girişmeliler.
-
64
Dayanışma adına...
Bugün Taha Elgazi'yi destek olmak için bir araya geldik.Suriyeli insan hakları aktivisti Taha Elgazi, Cuma günü, eşi ise Cumartesi günü evlerinden alınarak Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldüler. Taha Elgazi’nin nerede olduğunu, neden gözaltına alındığını uzun süre öğrenemedik. 19 Mayıs Pazartesi sabahı ise ne yazık ki sınır dışı edildiklerini öğrendik. Bu konuda kamuoyunu bilgilendirmek adına Taha Elgazi’nin de katılacağı yayında birlikte olacağız.
-
63
Ateşkesin Ardından: Keşmir'den Gazze'ye Direnişin ve Sessizliğin Coğrafyası
Konuğumuz Pakistan'ın Karachi şehriden bağlanıyor: Farid Bin Masood. Farid, Karachi Üniversitesi'nde sosyoloji alanında okutmandır.Farid ile bu programda Pakistan ve Hindistan arasındaki ateşkesin ardından yaşananları konuşuyoruz. Her iki yerde de kutlamalar başladı - sanki hiçbir şey olmamış gibi. Annem, 'Bu üç gün boyunca perişan haldeydik', dedi. Neredeyse üç gün boyunca elektrik yoktu. Her akşam savaş uçakları çatımızın üzerinden uçtu, bu bizi çok endişelendirdi. En son benimle konuştuğunda, "Ben senden uzaktayım ve sen burada değilsin. Eğer burada başımıza bir şey gelirse, lütfen kardeşlerin ellerini bırakma" dedi. Sanki son sözlerini söylüyormuş gibi hissettim. Benim de çaresizlik içinde uzaktan izlemek, takip etmek ve dua etmekten başka bir şey gelmedi. Ammar Ali Jan, Jacobin'de, "Hindistan ve Pakistan Felaketin Eşiğinde" başlıklı, Tarık Ali'nin NLR'deki makalesini daha açık bir şekilde yeniden yazdı. "Pek çok Hindu milliyetçisi son Pahalgam terör saldırısını “Bizim 7 Ekimimiz” olarak nitelendirdi ve şimdi Pakistan'ın “enkaza dönüştürülmesi” çağrısında bulunuyor. Zayıf bir ateşkes altında bile milliyetçi kılıçlar uluslararası hukukun çöküşüyle çarpışıyor."Şu anda her iki devlette de orduların cesareti övülüyor. Askerlerin ne kadar cesur olduğundan bahsediliyor. Buradaki asıl mesele - çoğu zaman unuttuğumuz mesele - Keşmir'dir.Bu yayın Keşmir bağlamında, Keşmir'in tarihsel bağlamını vermeye çalışıyor, Pahalgam saldırısı sonrasında Keşmir'in durumu hakkında konuşuyoruz. Masala e Keşmir 'line of control' (kontrol hattı), 'war on terror' (teröre karşı savaş) Amerika'nın teröristlerden kurtulma konusundaki ikiyüzlülüğü, Hindutva ve Siyonizm'le ilgili konuşuyoruz. Fakat öncesinde özet olarak hızlıca dünya gündemini aktarmak istiyorum. The Guardian manşetinde, Mahmood Khalil yeni doğan çocuğu için bir mektup yazdı. Öte yandan ABD'deki üniversitelerde öğrencilere polis zorbalığı devam diyor. Columbia Üniversitesi'nde kütüphanedeki Filistin yanlısı protestonun ardından 65'ten fazla öğrenciye uzaklaştırma cezası verdi. Burada iki iyi haber ise Mohsen Mahdawi ve Rumeysa Öztürk serbest bırakıldı. Mahdawi serbest bırakıldığı gün Trump’a meydan okuyarak şöyle dedi: “Senden korkmuyorum. Bu mücadele bir sevgi, adalet ve insanlık mücadelesidir.”Venezuelalı 19 yaşındaki Merwil Gutiérrez, Bronx’ta gözaltına alındı ve El Salvador’daki bir hapishaneye gönderildi. Suçu? Venezuelalı olmak. Babası Wilmer Gutiérrez haykırıyor: “Hayallerimizi yıktılar. Bu adaletsizliğin olacağını hiç düşünmemiştik…”Georgetown Üniversitesi'nden Badar Khan Suri ise ICE tarafından “yüksek güvenlikli tehdit” olarak tutuluyor. Filistin’deki soykırıma dikkat çektiği için cezalandırılıyor. Profesör Nader Hashemi şöyle diyor: “Badar, acısını anlamlı hale getirmek istiyor: Eğer bu baskılar Gazze’deki soykırıma dikkat çekmeye yarayacaksa, buna değer.”Son olarak, geçen hafta veremediğim Türkiye'den iki haber vermek istiyorum:1 Mayıs sabahı Antep’te biri çocuk iki işçi hayatını kaybetti. 14 yaşındaki Suriyeli çocuk işçi Ali, Tekstilkent’te çalıştığı atölyede, asansörle duvar arasında sıkışarak öldü. 24 Nisan’da ise İzmir’de, dört çocuğuna tek başına bakan Suriyeli bir kadın, M., komşusu ve çocukları tarafından “Suriyelileri bu mahallede istemiyoruz” diyerek saldırıya uğradı. Komşu, sadece şiddet uygulamakla kalmadı, aileyi şikayetçi olurlarsa evlerini yakmakla, çocuklarını öldürmekle tehdit etti. Aile şikâyet etmekten korkuyor. Göçmenlerle Kardeşiz Platformu acil yardım çağrısında bulundu. Bu sadece bir olay değil, toplumun fay hatlarındaki ırkçılığın gündelik hayata nasıl sızdığını gösteriyor.
-
62
Hindistan-Pakistan savaşı, tarihsel ve kültürel arkaplanı, nükleer tehdit
Pakistan Hindistan sınırında yaşanan gece saldırılarının ardından, Lahorlu Waseem Ahmad Siddiqui ile bu saldırıları ve tarihsel arkaplanını konuşuyor, Tarık Ali'nin bölgenin kültürel ve siyasal yapısını değerlendirdiği makalesine değiniyor ve Faiẓ Aḥmad Faiẓ'in şiiriyle bölümü sonlandırıyoruz.
-
61
Keşmir Gerilimi, ABD’de Öğrenci Tutuklamaları ve Vatandaşların Sınır Dışı Edilmesi
Konuşacak pek çok şey birikti; geçen hafta Pahalgam Keşmir saldırısı sonrasında Pakistan ve Hindistan arasında gerilimler yeniden başladı. Aklım bir yandan Pakistan'dayken, İstanbul'da deprem olmadan önce ABD'deki uluslararası öğrencilerin tutuklanmasıyla ilgili konuştuk. Neredeyse üç programımız bu meseleler üzerindeydi ve iki konuğumuz ABD'den bize bağlanmıştı. Her ikisiyle ABD'de olup bitenlere yakından takip ettik ve takip etmeye de devam ediyoruz. Burada özellikle Mohsen Mahdawinin tutuklanması beni çok üzdü. Mohsen, Columbia Üniversitesi'nde Felsefe bölümünde okuyordu. Son dönemdeydi ve mezun olmak üzeredeydi ama şu an gözaltı merkezinde tutuluyor. Kendisi, vatandaşlık mülakatı esnasında tutuklanıyor. Mohsen, tutuklanmadan bir gün önceki CBC Evening'de yaptığı röportajda çok şey söylüyor. Kendi deyişiyle, 'Benim okul ve okul dışında verdiğim mücadele sadece Filistinlilerle sınırlı değil; bu mücadele Yahudi azınlıklar için de geçerli. Benim mücadelem herkesi kapsıyor' diyor.Aynı zamanda Trump yönetimi ABD vatandaşı üç çocuğu Honduras'a sınır dışı etti. Democracy Now! manşetinden okuyorum: "Dördüncü evre kanserin nadir görülen bir türü için aktif olarak tedavi gören dört yaşındaki bir çocuk, yedi yaşındaki kız kardeşi ve babasından ayrılarak belgesiz hamile annesiyle birlikte sınır dışı edilen iki yaşındaki bir kız çocuğu. Anneye ABD vatandaşı çocuklarını almaları için baskı yapıldı ve Honduras'a varana kadar diğer aile üyeleri ya da avukatlarıyla iletişim kurmaları yasaklandı. İki yaşındaki kız çocuğunu temsil eden Avukat Gracie Willis, bir ABD vatandaşının 'buna itiraz etmek ya da ABD'de kalma seçeneğini ifade etmek için herhangi bir yol verilmeden sınır dışı edilmesinin eşi benzeri görülmemiş bir durum' olduğunu söylüyor.
-
60
Mahmoud Khalil Kararı: Filistin için ses yükselten öğrenciler sınır dışı edilmeye devam ediyor
Üç gün önce ABD'den bize bağlanan Zişan Tokaç ile yaptığımız röportaja kulak veriyoruz. Tokaç, İstanbul doğumlu bir çevre mühendisi ve yüksek lisansını ABD'deki Columbia Üniversitesi'nde tamamladı. Şu an kent çalışmaları alanında doktora yapmaya devam ediyor.ABD yargısı, Mahmoud Khalil'in kamusal alandaki aktivizmi ve Filistin'e özgürlük konusundaki görüşleri nedeniyle sınır dışı edilebileceğine hükmetti. Bu kayıtta da bu acımasız karar üzerine konuşuyoruz. Bildiğiniz gibi, ABD'deki üniversitelerde okuyan uluslararası öğrencileri hedef alan tuhaf bir eylem var. Donald Trump'ın 300'e yakın üniversite öğrencisini hedef alacağını söylüyor. Hatta, Mahmoud Khalil'in yanı sıra, Momoduo Taal, Rümeysa Öztürk, Yunseo Chung, Badar Khan Suri, Leqaa Kordia, Ranjani Srinivasan, Alireza Doroudi ve Dr. Rasha Alawieh gibi şimdiye kadar bildiğimiz isimlerden bazıları gözaltında, bazıları ise sınır dışı edildi.Bu öğrencilerin sınır dışı edilmek ve gözaltına alınmak için tek bir suçları var: Filistin için seslerini yükseltmek. Columbia Üniversitesi mezunu ve Filistinli organizatör Mahmoud Khalil'in ABD'den sınır dışı edilebileceğine karar veren bir göçmenlik hâkimi, Cuma günü Louisiana'nın merkezindeki uzak bir mahkemede yapılan çekişmeli bir duruşmada karar verdi. Karar, Trump yönetiminin, Dışişleri Bakanı Marco Rubio tarafından yazılan ve Khalil'in 'mevcut veya beklenen inançları, ifadeleri veya derneklerinin” dış politika çıkarlarına aykırı olduğunu belirten kısa bir notun, yasal daimi ikamet eden bir kişinin ABD'den çıkarılması için yeterli kanıt olduğu iddiasını destekliyor. Hükümet tarafından sunulan ana kanıt olan tarihsiz notta suç teşkil eden herhangi bir davranış iddiası yer almıyordu.Cuma günü öğleden sonra yapılan gergin bir duruşma sırasında Mahmoud Khalil'in avukatları, hem sınır dışı edilmeye uygunluğuna ilişkin kararı geciktirmek, hem de işlemleri tamamen sonlandırmak için bir dizi başarısız argüman sundu. Marco Rubio'nun notunda yer alan geniş iddiaların kendilerine doğrudan çapraz sorgulama hakkı verdiğini savundular.Mahmoud Khalil'in bu ay doğum yapacak olan eşi Noor Abdalla da gazetecilerin önünde kısa bir açıklama yaptı, “Bugünkü karar ailemiz için yıkıcı bir darbe oldu. Filistinli ailelerin, doktorların ve gazetecilerin öldürülmesine karşı çıktığı için hiç kimse evinden 'çıkarılabilir' sayılmamalıdır. Bir aydan kısa bir süre içinde Mahmoud ve ben ilk çocuğumuzu kucağımıza alacağız. Yeniden bir araya gelene kadar, kocamın güvenli bir şekilde eve dönmesini savunmaktan vazgeçmeyeceğim.”
We're indexing this podcast's transcripts for the first time — this can take a minute or two. We'll show results as soon as they're ready.
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Hüsnükabul programı insanların "öteki” ile (başkalarıyla) ile olan biraradalık ilişkilerini tartışan bir radyo programı. Kalıcılık ve geçicilik, içerme ve dışlama, kamusal ve özel, misafir ve ev sahibi kavramlarına mültecilik perspektifinden hak temelli olarak yaklaşıyor. Hazırlayan ve sunan: Ferhat Kentel, Taha Elgazi, Waseem Ahmad Siddiqui
HOSTED BY
Apaçık Radyo
Loading similar podcasts...