(138) 28. Lem’a/4, Sh 293 | Kudret hazineleri “kâf-nûn” dadır ve kelimât-ı İlâhiye nihâyetsizdir episode artwork

EPISODE · Feb 26, 2026 · 49 MIN

(138) 28. Lem’a/4, Sh 293 | Kudret hazineleri “kâf-nûn” dadır ve kelimât-ı İlâhiye nihâyetsizdir

from Lem'alar Mecmuası · host Av. Ali Kurt

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًاŞu âyet-i kerîme, çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitap yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdar cevherlerini başka zamana ta‘lîk edip, şimdilik tahattur-u hakāik noktasında birkaç gün evvel, benim için ehemmiyetli bir zamanım olan namaz tesbîhâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik, gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kay- bolmadan evvel, o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevârî birkaç kelime söyleyeceğiz.Birinci Kelime: Kelâm-ı ezelî; ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-i mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsalar, elbette bitiremezler.İkinci Kelime: Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eseri tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar, belki şuhûd derecesinde vücûdunu isbat eder. Bu nokta-i nazardan bu âyet-i kerîme, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Rabb-i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm-ı İlâhînin adedini denizler mürekkeb olsalar, ağaçlar kalem olsalar, yazsalar bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şuhûd derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât-ı Ehad ve Samed’e delâlet eden, kelâmın, mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen kelimât-ı İlâhiye hadsizdir ki; umum denizlerin suyu mürekkeb olsalar, yazmasına kifâyet etmez” demektir.Üçüncü Kelime: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hakāik-i îmâni-yeyi umum tabakāt-ı beşere ders verdiği için, tesbît ve tahkîk ve iknâ‘ etmek hikmetiyle, bir hakîkati zâhiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitâb bulunan ulemâ-yı yehûd, o zaman Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet-i ilmine gāyet haksız taarruz ettiklerine ma‘nen bir cevabdır. Şöyle ki; âyet-i kerîme der: “Tahkîk ve iknâ‘ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı fâideler nokta-i nazarından çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakîkati, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı îmâniye gibi herbir mes’elesi, bin mesâil kıymetinde ve binler hakāiki tazammun eden mes’eleleri ayrı ayrı mu‘cizâne tarzlarda tekrar etmek,Sayfa 294hasr-ı kelâmdan ve kusûr-u zihnîden ve sermayenin noksâniyetinden değildir. Belki hadsiz ve nihâyetsiz hazîne-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem-i gayb hesabına âlem-i şehâdete müteveccih olup, cin ve ins, ruh ve melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn-endâz olan ve Kur’ân’ın menbaı bulunan kelâm-ı ezelînin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsalar, zîşuûrlar kâtib olsalar, nebâtâtlar ve ağaçlar kalem olsalar, belki zerrât kalem ucu olsalar, yine bitiremezler.” Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.Dördüncü Kelime: Ma‘lûmdur ki; umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettirir. Hususan cevv-i semâ ve bulutlar gibi büyük cirimlerde tekellümvârî sadâlar dahi, ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonografın nagamâtı, daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celbeder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihâz edip, küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semâvî-i Kur’ânîyi, radyo kuvvetiyle zerrât-ı havaiye, hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât-ı Kur’âniyeye zerrât-ı havaiye birer ayna, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’ân-ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli ve kıymetli, hâsiyetli ve hayatdâr olduğuna işareten, âyet, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Kelâmullâh olan Kur’ân, o kadar hayatdâr ve kıymetdardır ki; onu dinleyen ve işiten kulakların adedini ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb olsalar ve melâikeler kâtib olsalar ve zerreler ve nutfeler ve nebâtâtlar ve kıllar kalemler olsalar, bitiremezler.” Çünkü Cenâb-ı Hak, beşerin zayıf ve ruhsuz kelâmın ...

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًاŞu âyet-i kerîme, çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitap yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdar cevherlerini başka zamana ta‘lîk edip, şimdilik tahattur-u hakāik noktasında birkaç gün evvel, benim için ehemmiyetli bir zamanım olan namaz tesbîhâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik, gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kay- bolmadan evvel, o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevârî birkaç kelime söyleyeceğiz.Birinci Kelime: Kelâm-ı ezelî; ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-i mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsalar, elbette bitiremezler.İkinci Kelime: Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eseri tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar, belki şuhûd derecesinde vücûdunu isbat eder. Bu nokta-i nazardan bu âyet-i kerîme, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Rabb-i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm-ı İlâhînin adedini denizler mürekkeb olsalar, ağaçlar kalem olsalar, yazsalar bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şuhûd derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât-ı Ehad ve Samed’e delâlet eden, kelâmın, mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen kelimât-ı İlâhiye hadsizdir ki; umum denizlerin suyu mürekkeb olsalar, yazmasına kifâyet etmez” demektir.Üçüncü Kelime: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân hakāik-i îmâni-yeyi umum tabakāt-ı beşere ders verdiği için, tesbît ve tahkîk ve iknâ‘ etmek hikmetiyle, bir hakîkati zâhiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitâb bulunan ulemâ-yı yehûd, o zaman Peygamber-i Zîşân Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet-i ilmine gāyet haksız taarruz ettiklerine ma‘nen bir cevabdır. Şöyle ki; âyet-i kerîme der: “Tahkîk ve iknâ‘ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı fâideler nokta-i nazarından çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakîkati, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı îmâniye gibi herbir mes’elesi, bin mesâil kıymetinde ve binler hakāiki tazammun eden mes’eleleri ayrı ayrı mu‘cizâne tarzlarda tekrar etmek,Sayfa 294hasr-ı kelâmdan ve kusûr-u zihnîden ve sermayenin noksâniyetinden değildir. Belki hadsiz ve nihâyetsiz hazîne-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem-i gayb hesabına âlem-i şehâdete müteveccih olup, cin ve ins, ruh ve melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn-endâz olan ve Kur’ân’ın menbaı bulunan kelâm-ı ezelînin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsalar, zîşuûrlar kâtib olsalar, nebâtâtlar ve ağaçlar kalem olsalar, belki zerrât kalem ucu olsalar, yine bitiremezler.” Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.Dördüncü Kelime: Ma‘lûmdur ki; umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettirir. Hususan cevv-i semâ ve bulutlar gibi büyük cirimlerde tekellümvârî sadâlar dahi, ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonografın nagamâtı, daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celbeder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihâz edip, küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semâvî-i Kur’ânîyi, radyo kuvvetiyle zerrât-ı havaiye, hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât-ı Kur’âniyeye zerrât-ı havaiye birer ayna, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’ân-ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli ve kıymetli, hâsiyetli ve hayatdâr olduğuna işareten, âyet, ma‘nâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Kelâmullâh olan Kur’ân, o kadar hayatdâr ve kıymetdardır ki; onu dinleyen ve işiten kulakların adedini ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb olsalar ve melâikeler kâtib olsalar ve zerreler ve nutfeler ve nebâtâtlar ve kıllar kalemler olsalar, bitiremezler.” Çünkü Cenâb-ı Hak, beşerin zayıf ve ruhsuz kelâmın ...

NOW PLAYING

(138) 28. Lem’a/4, Sh 293 | Kudret hazineleri “kâf-nûn” dadır ve kelimât-ı İlâhiye nihâyetsizdir

0:00 49:39

No transcript for this episode yet

We transcribe on demand. Request one and we'll notify you when it's ready — usually under 10 minutes.

No similar episodes found.

No similar podcasts found.

Frequently Asked Questions

How long is this episode of Lem'alar Mecmuası?

This episode is 49 minutes long.

When was this Lem'alar Mecmuası episode published?

This episode was published on February 26, 2026.

What is this episode about?

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًاŞu âyet-i kerîme, çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca...

Can I download this Lem'alar Mecmuası episode?

Yes, you can download this episode by clicking the download button on the episode player, or subscribe to the podcast in your preferred podcast app for automatic downloads.
URL copied to clipboard!