EPISODE · Apr 28, 2026 · 14 MIN
Sessizliğin Kalabalığı
from Okulsuz Toplum Podcast · host Asım İshar
Bazı kırılmalar gürültüyle olmaz. En derin yaralar, sessizliğin içinde, bir damla kan gibi usulca sızar ve hiç fark edilmeden ruhu ele geçirir. Ben bunu, o günlerde değil, çok sonra anladım. O zamanlar sadece bir şaşkınlık vardı içimde; sanki dünya bir anda soluk renklerle boyanmış, sesler kısılmış, bakışlar perdelenmişti. Şehrin taşları aynıydı ama insan denen o kırılgan varlık, kendi gölgesinden bile korkar olmuştu.2016’dan sonra İstanbul değişmedi. Boğaz hâlâ aynı maviyle akıyordu, Galata Kulesi hâlâ aynı eski yalnızlığını taşıyordu sırtında, Kadıköy’ün dar sokakları hâlâ o tanıdık nem ve çay kokusuyla doluydu. Ama insanlar değişti. Selamlar eksildi, gözler kaçtı, konuşmalar yarım kaldı, yarım yamalak bir “nasılsın” bile lüks oldu. Bir akşam, yıllarca aynı masada oturduğumuz, aynı kitapları tartıştığımız, aynı hayalleri paylaştığımız eski bir arkadaşımı gördüm. Beşiktaş’taki o küçük kafenin önünde, elleri cebinde, adımları ağırdı. Göz göze geldik. Bir an tanıdığını belli eden bir kıvılcım çaktı bakışlarında. Sonra başını çevirdi. Yürüyüp gitti. O anda içimde bir şey koptu; sessiz, derinden, kemiklerime işleyen bir kopuş.İnsan yalnızlığını, birinin gelmemesinden değil, gelmemeyi bilinçli olarak seçmesinden anlar. O an, kalbimin tam ortasında bir boşluk açıldı. Sanki kalabalığın içinde görünmez bir duvar örülmüştü aramıza. Daha sonra öğrendim bunun bir adı olduğunu: Bystander effect. Seyirci etkisi. Ne kadar çok insan varsa, o kadar az sorumluluk hissediyor herkes. Herkes ötekinin harekete geçmesini bekliyor. Ve sonunda kimse geçmiyor.O günlerde şehrin kalbi hâlâ atıyordu ama ritmi değişmişti. Metro vagonlarında telefon ekranlarının soğuk ışığı yüzlere vuruyor, kulaklıklar dünyayı dışarıda bırakıyordu. Kahvehanelerde sohbetler yüzeyselleşmiş, derinlik korkutucu gelmeye başlamıştı. Bir fincan çayın dumanı yükselirken, gözler bir an bile karşı karşıya gelmekten kaçınıyordu. Sanki herkes kendi kabuğuna çekilmiş, dışarıyı izleyen bir seyirciye dönüşmüştü.En çok o sessizlik yordu beni. Kimse açıkça bir şey demiyordu. Ama herkes bir şey biliyor gibi davranıyordu. Bir bakış, bir iç çekiş, bir mesajın yarım bırakılması... Toplumlar kriz anlarında mesafe koyar; bu bazen korunma içgüdüsü, bazen de korkunun en rafine sosyal biçimi olur. Bireysel düzeyde ise o mesafe, kocaman bir boşluğa dönüşür. Ben o boşluğu her sabah uyandığımda hissediyordum. Telefonum sustu. Davetler kesildi. Kapılar, bir zamanlar açık olan o eski ahşap kapılar, artık hafifçe aralanır gibi yapılıp hemen kapanıyordu.İnsanlar kötüleşmemişti aslında. Kimse birdenbire zalim olmamıştı. Sadece geri çekilmişti. İyi kalpli komşular, eski dostlar, iş arkadaşları... Hepsi bir adım geriye gitmişti. Bu çekilme, sessiz bir ihanet gibiydi; gürültüsüz, kanamasız, ama derin. Akşamları evime dönerken, Boğaz Köprüsü’nün ışıklarını seyrederken düşünürdüm: Bu sessizlik, bir kader miydi yoksa bir tercih mi? İçimdeki o eski ses, atalarımın sesi, fısıldardı: “İnsan, şahit olmadan iyilik edemez.” Ama artık kimse şahit olmak istemiyordu.Bir akşam, eski defterlerimi karıştırırken sararmış bir sayfada şu cümleyi buldum: “İyilik, tanık ister.” Ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum. Ama o günlerde bu cümle bir bıçak gibi saplandı içime. Çünkü görünürlük risk demekti. Birine “ben buradayım” demek, birine el uzatmak, birinin acısını paylaşmak... Bunların hepsi insanın kendini ortaya koymasını gerektiriyordu. Ve o günlerde kendini ortaya koymak, tehlikeliydi.Ali’yle o günlerde daha sık görüşmeye başladık. Ali, o sakin, derin bakışlı adam; konuşmadan da çok şey anlatanlardandı. Beyoğlu’ndaki eski bir apartmanın çatı katında, daracık bir odada otururduk. Pencereden şehrin neon ışıkları sızardı içeri, uzakta minarelerin silueti seçilirdi. Bir gece, çaylar, çerezler masada yarım kalmışken sordum ona:“İnsanlar neden susuyor, Ali? Bu kadar mı korkuyoruz?”Bir süre sustu. Sigarasının dumanı tavana yükseldi. Sonra yavaşça konuştu:“Çünkü herkes yalnız kalmaktan korkuyor. Kalabalığın içinde kaybolmak daha kolay geliyor. Sesini yükseltirsen, o kalabalık seni dışlar. Dışlanmak ise... en eski korku.”Gözlerime baktı. Sakin ama keskin bir sesle devam etti:“Ya susacağız... ya da yalnız kalmayı göze alacağız.”Bu cümle uzun süre içimde yankılandı. Sanki bir Kur’an ayeti gibi, ruhuma yerleşti. O günlerde Musa’nın kavmine söylediği söz geldi aklıma. Hani o kavim, basit bir emirle karşılaştığında bile itiraz etmiş, alay etmiş, sorumluluğu dağıtmaya çalışmıştı. “Hani Musa kavmine demişti ki: ‘Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.’ Onlar: ‘Sen bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. Musa da: ‘Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi.” Bakara, 67O kavim gibiydik işte. Basit bir iyilik çağrısı bile bize ağır geliyordu. Emri sorguluyor, sorumluluğu başkasına yıkmaya çalışıyor, sonra da cahillikten Allah’a sığınıyorduk. Ama asıl cahillik, susmakta değil miydi?Zaman, o günlerde ağır akıyordu. Her sabah aynı metro kalabalığına karışıyordum. Bir gün, yaşlı bir adam ayakta duruyordu vagonda. Sırtı kamburlaşmış, elleri titriyordu. Kalabalık yoğundu; herkes telefonuna gömülmüş, kulaklıkları takılı. Kimse yer vermedi. Ben de vermedim önce. Sonra içimde tuhaf bir rahatsızlık yükseldi. Sanki o yaşlı adam, benim içimdeki seyirciyi yüzüme vuruyordu. Ayağa kalktım. “Buyurun amca,” dedim. Yer verdim. Adam hafifçe gülümsedi, “Sağ ol evladım,” dedi. Sesi yorgundu ama içtendi.O an fark ettim: Bystander effect sadece büyük felaketlerde değil, bu küçük, gündelik anlarda da başlıyordu. Ve o küçük anlar birikiyor, büyük sessizliklere dönüşüyordu. O günden sonra her şeyi farklı görmeye başladım. Toplum tamamen susmamıştı; sadece herkes ilk konuşanı, ilk adım atanı bekliyordu. Çünkü bedeli vardı. Risk vardı. Sosyal onay ihtiyacı, vicdanın sesini bastırıyordu.Ali’yle bir başka yürüyüşümüzde, Karaköy rıhtımında, dalgaların sesi ayaklarımızın dibinde yankılanırken yine konuştu:“Belki de sorun insanların kötü olması değil.”“Peki ne?” diye sordum.“İnsanlar iyi ama cesaretsiz. Kötülükle mücadele edebiliriz. Ama cesaretsizlik... o daha sinsi, daha yaygın, daha öldürücüdür.”Bu sözler içimi sızlattı. Çünkü cesaretsizlik, görünmez bir zehir gibi yayılıyordu aramıza. Atalarımız, “Emr bi’l-ma’ruf, nehy ani’l-münker” derken neyi kastediyorlardı acaba? İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak... Ama bunu yaparken yalnız kalmak pahasına mı?Küçük adımlar atmaya başladık. Gösterişli değil, sessiz ama bilinçli adımlar. Birine selam vermek, birinin yükünü hafifletmek, birine “buradayım” demek. Başta zor geldi. Yalnızlık hissi ağır basıyordu. Ama sonra ilginç bir şey oldu: Bir kişi konuştuğunda, ikinci kişi cesaret buluyordu. Cesaret de bulaşıcıydı, korku gibi.Bir akşam beş kişi toplandık. Küçük bir dairede, loş ışık altında. Kimse liderlik iddiasında değildi. Kimse büyük nutuklar atmadı. Sadece çay içtik, sustuk, konuştuk. Herkes aynı şeyi hissediyordu: Artık sadece seyirci kalmayacağız. O gece, içimde eski bir dua gibi yükseldi bir ayet: İyilik ve takvada yardımlaşın. Çünkü yalnız başımıza taşıyamayız bu yükü.Zamanla öğretmenler ders vermeye devam etti korkusuzca, doktorlar gönüllü hizmete koştu, öğrenciler öğrenmekten vazgeçmedi. Bunlar büyük kahramanlıklar değildi. Ama gerçek kahramanlıklar, genellikle sessiz olanlardır. Bir annenin geceleri uykusuz kalışı, bir babanın ekmeğini paylaşışı, bir gencin vicdanını susturmama çabası...Yıllar geçti. Her şey tamamen düzelmedi. Şehir hâlâ aynı gürültüdeydi ama sessizlik eskisi kadar ağır değildi. Çünkü o sessizliğin içinde artık küçük, kırılgan ama inatçı sesler vardı. Bir selam, bir bakış, bir el uzatış... Bunlar, kaderin akışını yavaş yavaş değiştiriyordu.Bugün geriye baktığımda görüyorum ki, o yılların en büyük sınavı dış baskı değildi. İçimizdeki seyirciyi yenmekti. Çünkü herkesin içinde iki ses vardır. Biri der ki: “Karışma. Başkası yapsın. Tehlike büyük.” Diğeri fısıldar: “Eğer sen yapmazsan, kim yapacak? Senin vicdanın, senin şahitliğin değil mi?”Hayat, bu iki ses arasında gidip gelmekle geçer. Musa’nın kavmi gibi, basit bir emre bile “alay mı ediyorsun?” diye sorarız bazen. Ama asıl mesele, o ineği kesmek değil, sorumluluğu üstlenmektir. İyiliği görünür kılmaktır.Ali’yle son yürüyüşümüzde, yine o eski rıhtımda, martıların çığlıkları arasında dedi ki:“Biliyor musun, kalabalıklar bazen insanı en çok yalnızlaştırır.”“Nasıl yani?”“Çünkü herkes birbirine bakar ama kimse harekete geçmez. Herkes ötekini bekler.”Bir süre sustuk. Dalgalar ayaklarımızı ıslattı. Sonra ekledi:“Ama bir kişi yürümeye başlarsa, kalabalık yönünü değiştirir. Belki yavaş yavaş, belki gönülsüzce... Ama değiştirir.”O gün anladım: Seyirci etkisi bir kader değildir. Bir seçimdir. Ve o seçim her sabah, her metro durağında, her bakışta yeniden yapılır.Eve dönerken aklımda tek bir cümle vardı: Seyirci kalmamak, bazen en büyük eylemdir. Çünkü dünya, parlak kahramanlara değil, küçük ama cesur insanlara ihtiyaç duyar. Ve o insanlar, genellikle ilk adımı atanlardır. Sessizliğin kalabalığında, bir ses olmayı göze alanlardır.Hikâyenin sonunda, o eski defterdeki cümle yeniden canlandı içimde: İyilik, tanık ister. Ve tanık olmak, cesaret ister. Belki de insan ruhunun en derin çatışması burada gizlidir: Susmakla konuşmak, geri çekilmekle öne çıkmak, yalnız kalmakla aidiyet arasında.Şimdi, sizden sormak istiyorum:Eğer bugün, o metro vagonunda yaşlı bir adama yer vermek yerine telefonunuza bakmayı seçseniz, içinizdeki hangi ses galip gelecek? Ve o ses galip geldiğinde, yarın kendinize bakarken gözlerinizi kaçırabilecek misiniz?Ya da ikinci soru: Bir gün, tam da susmanın en kolay olduğu anda “ben buradayım” demeyi göze alsanız, o an gerçekten yalnız mı kalacaksınız, yoksa sessizliğin kalabalığını ilk kez kıran kişi olarak, yeni bir kalabalığın doğuşuna mı tanık olacaksınız? Get full access to Asım İşler at okulsuztoplum.substack.com/subscribe
NOW PLAYING
Sessizliğin Kalabalığı
No transcript for this episode yet
Similar Episodes
Mar 26, 2026 ·1m
Jan 2, 2026 ·47m
Dec 21, 2025 ·46m