PODCAST · religion
Allah Dostları için Sohbetler
by Erenler, erenlere gönül verenler💛
Sevgili Dinleyiciler, bugün dünyanın dörtbir köşesinde insanlar, İslâm’ın beş şartı ile amel ediyorlar. Ve ibadetlerinin yeterli olduğundan eminler. İslâmiyet ise onların yaptıklarından çok daha fazlasını gerektirmektedir. Acaba gerçekten durum böyle midir?Bu sualin cevabı Kur’ân-ı Kerim’dedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), ve sahâbenin yaşadıkları hayat İslâmîyetti. Onların yaşadıkları hayat Kur’ân-ı Kerim’in bütününe ittiba etmek idi. (Âli İmrân-119) Kur’ân-ı Kerim’in bütünü bizdeki üç emanetin ve iradenin Allah’a teslimini ihtiva etmektedir.
-
56
Mürşid Farz mi?
Konumuz: Mürşid farzdır. Mürşid farz mıdır, değil midir? Allahû Tealâ bu suali sormamızı bile zahid görüyor. Tam on tane âyet-i kerime Kur'ân-ı Kerim'de, mürşidi olmayanın dalâlette olduğunu söylüyor. İrşad makamına ulaşıp tâbî olmayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor, 10 âyet-i kerime. A’râf Suresinin 178. âyet-i kerimesi dalâlette olanların hüsranda olanlar olduğunu söylüyor. 7/A'RÂF-178: Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne). Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir). “Onlar ki,” diyor, “dalâlettedirler. Onlar hüsrandadırlar.” Hüsranda olanların vaziyetine bakıyoruz, Mu’minûn-103. Hüsranda olanlar cehenneme girecek olanlar. Diyor ki Allahû Tealâ: “Kıyâmet günü mizanlar kurulur. Kimin günahları sevaplarından fazla ise onlar hüsranda olanlardır. Onların gidecekleri yer cehennemdir. Ebediyyen orada kalacaklardır.” Öyleyse dalâlette olanlar hüsrandaysa hüsranda olanlar ebediyyen cehennemde kalacaksa ve mürşidlerine tâbî olmayanlar dalâlette ise o zaman muhtevaya dikkatle bakmak lâzım. Yeter mi? Yetmez. Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 167, 168 ve 169. âyetlerinde dalâlette olanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu net olarak bir defa daha söylüyor. Allahû Tealâ burada, bir defa daha mürşidlerine ulaşmayanların cehenneme gideceğini kesin olarak ifade ediyor. Diyor ki: “Onlar muhakkak ki kâfirdirler ve onlar Allah’ın yolundan insanları men ederler. Kendileri Allah’a ulaşmayı dilemezler. Hiçbir zaman da bir mürşide tâbî olmayacaklardır. Ama Allah’ın yolundan men ederler,” diyor, “bu insanlar. Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.” Dalâlette olanlar kâfir olanlardır. Dalâlette olanlar Allah’ın yolundan men edenlerdir. Allah’ın yolundan men ettikleri için bunlar dalâlette olanların uç noktasında bulunanlar. Allah’ın yolundan men ettikleri için uzak dalâlet içinde olanlar. “Onlar kâfirdirler ve zâlimdirler.” diyor Allahû Tealâ, başka insanlara da zulmettikleri için, onların Allah’ın yoluna ulaşmalarına mâni oldukları cihetle ve diyor ki: “Allah, onlara asla mağfiret etmez.” Onlar eğer Allah’a ulaşmayı dileselerdi, o zaman mürşidlerine ulaşacaklardı. Ulaştıkları takdirde Allah, onlara mağfiret edecekti. Ama mağfiret etmez; onların günahlarını sevaba çevirmez. Çünkü onlar hiçbir zaman mürşidlerine ulaşmayacakladır. Onların gidecekleri yer, “Allah, onları sadece cehennem yoluna ulaştırır.” diyor Allahû Tealâ, “Allah, onları asla Tarîki Mustakîm’e ulaştırmaz. Onları sadece cehennem yoluna ulaştırır ve onların gidecekleri yer cehennemdir; ebediyyen orada kalacaklardır. Ve Allah onlara mağfiret etmez.” buyuruyor Allahû Tealâ. Yani: “Onların günahlarını sevaba çevirmez.” Ne zaman Allahû Tealâ bize mağfiret eder; günahlarımızı ne zaman sevaba çevirir? Eğer biz Allah’a ulaşmayı dilersek (dilemişsek), Allahû Tealâ bizim üzerimizde 10 tane ihsan oluşturur. Rahîm esması ile tecelli eder. Gözlerimizdeki hicab-ı mestureyi alır. Kulaklarımızdaki vakrayı alır, kalbimizdeki ekinneti alır, yerine ihbat koyar. Sonra kalbimize ulaşıp kalbimizin nur kapısını Allah’a çevirir. Sonra göğsümüzden kalbimize, göğsümüzü şerh ederek nur yolu açar. Sonra zikir yaptığımız zaman, nefsimizin kalbine %2 rahmet nurunu doldurur, huşû sahibi kılar bizi. Huşû sahibi kılınca mürşidimizi gösterir. Bu 10 tane ihsan arka arkaya geldikten sonra, Allahû Tealâ irşad makamını gösterir bize ve o makama mutlaka ulaşmamızı ister. Dikkat edin ki seçim, bize ait değildir. Mürşidin seçimi müridin yetkisinde değildir. Seçimi Allah yapar. Öyleyse, Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın: Kim irşad makamına ulaşmayı dilerse bilin ki o, Allahû Tealâ tarafından onun içine konulmuş bir sevgi ile gerçekleşir. Allah hangi mürşide onu ulaştıracaksa, o kişi hangi çeşmeden su içecekse Allahû Tealâ onun kalbine o mürşidin sevgisini koyar.
-
55
Hidayet nedir? -Doğru yoldur. -Sıratı Mustakîm nedir? -Doğru yoldur. -Dîn nedir? -Doğru yolmudur???
Mutluluk. Allah bizleri bir araya getirdi; mutluluktan bahsetmek üzere. Allah’ın bizi ulaştırmak istediği yegâne hedef; mutluluk. Öyleyse sevgili kardeşlerim, bir defa daha beraberce şu zaman dilimi içerisinde benimle birlikte mutlu olmayı istemez misiniz sevgili kardeşlerim? Allah'tan bahsediyoruz. Allah’ın hepinizden istediği, sadece sizlerin mutlu olması sevgili kardeşlerim. Biz de var gücümüzle bu istikamette bir gayretin içindeyiz, sizlerin mutluluğunuz. Etrafınızdaki insanların mutluluğu, ülkenin mutluluğu, dünyanın mutluluğu, bunun için varız. Allahû Tealâ’nın size ne kadar çok şey verdiğinizin farkında mısınız sevgili kardeşlerim? Şu gören gözleriniz, işiten kulaklarınız, konuşabilen, yemek yediğiniz ağzınız, koku alabildiğiniz burnunuz, nefes alıp verebilmeniz, midenizin, bağırsaklarınızın, kalbinizin, ciğerlerinizin, bütün organlarınızın, Allah’ın o muhteşem dizaynı içerisinde çalışmakta oluşu. Öyleyse sizi üzen şeye değil, sevindirmesi gerekenlere bakın. Bu kadar çok ni’metin içindesiniz. Dünya adı verilen bu gezegende bir gün doğdunuz, şimdi yaşıyorsunuz, hayattasınız ve sözlerimi işitebiliyorsunuz, beni ekranlarda görebiliyorsunuz. Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah’ın size yemeniz için verdiği yemek, yaşamanız için verdiği hava, bütün şartları uygun hâle getirerek sizi dünya adı verilen bu gezegene hayat vermek üzere göndermesi, hayatta oluşunuz, hay olmanın o muhteşem dizaynı. Varız sevgili kardeşlerim, Allah yarattığı için varız. Öyleyse bizler, en güzeli yaşamak üzere vazifeli olanlarız. Biz ve etrafımızdakiler. Biz bu konuda başkalarından çok daha fazla bahtlı değil miyiz sevgili kardeşlerim? Sizlere hitap ediyorum; etrafımızdakiler! Biz başka insanlardan daha bahtlı değil miyiz? Bir yaşama sevincimiz var. Çünkü Allahû Tealâ bizi bir hedefe angaje etmiş (endekslemiş). Bütün dünyalara hidayeti anlatmakla mükellefiz. Öyleyse bir hedefi olan, bir gayesi olan, hem de kendi hayatlarından daha üst seviyede önemi olan bir gayeye sahip sizler, sevgili kardeşlerim. Mutlu olmak için çok kuvvetli bir sebep değil mi bu? Allahû Tealâ’nın bize böyle bir görevi tevdi etmesi, bizlere duyduğu güveni ifade etmez mi? Dünyanın hidayeti unuttuğu bir devrede, tamamen unuttuğu bir devrede Allahû Tealâ hidayeti öğretmekle, bütün dünyaya, kâinata öğretmekle bizleri vazifeli kılıyor.
-
54
Sevmek, Mutluluğun Kapısıdır
Sevmek varken ve bunun vereceği mutluluğu yaşamak varken, neden nefret? Neden mutsuzluk, huzursuzluk? İşte insan tabiatı her kapıya açıktır. Hamdolsun ki Allahû Tealâ biz insanlara “irade” diye bir yetki vermiş, bir imkân vermiş. Bir davranış biçimini tayin etme konusunda söz sahibi olan bir muhteva. Nefret edecek yerde, sevsek! Ne kaybederiz ki? Sevmek, mutluluğun kapısıdır. Seven insan eğer sevdiği tarafından sevilirse, o mutluluğu yaşayan bir insandır. Nefret eden insana gelince, onun nefret dolu davranışları etrafındaki insanların da kendisine nefretle davranmalarına sebep olur. Öyleyse? Neden? Başkalarını mutlu ederek, mutluluğu yaşamak, bu mümkünse ve başkalarına kötü davrandığımız zaman huzursuzluk duyuyorsak, neden güzel davranmayalım? Ki, bunun cevabı da bize dönen güzel bir davranış olur. Normal statüde konuşuyoruz. Bütün insanlar için Allahû Tealâ hedef olarak mutluluğu göstermiş. Hepimizi Allahû Tealâ, şu dünya adı verilen gezegende, biz hayatta olduğumuz sürece, mutlu olalım hedefine dayalı olarak yaratmış. Ama insanların ruhlarının yanı başında nefsleri de var. Nasıl ruh 19 tane hasletle mücehhezse, nefs de 19 tane afetle cihazlandırılmış. Bunlardan denge halinde olan bu statüde neyi değiştirebilirsek, negatiflerden birisini devre dışı bırakarak, onun üstesinden gelerek veya pozitiflerin değerini arttırmak suretiyle ya da ikisi birden. Hem Allah’ın emirlerini yerine getirmek konusunda bir büyük gayretin sahibi olmak hem de yasak ettiklerini işlememek istikametinde bir gayretin sahibi olmak, ikili bir başarıyı ifade eder. Bu daha kısa sürede, daha kalıcı bir mutluluğu ifade eder. İşte yaşadığımız hayata bu pencereden baktığımız zaman görürüz ki; mutluluğun mükâfatı mutluluktur. Bu mutluluğu sağlayabilecek olan faktörse, etrafımızdaki insanlara en güzel şekilde hitap etmek. Onları mutlu etmek üzere hedeflenerek, hitap etmek. Eğer hedefimiz etrafımızdaki insanlara mutluluk vermekse, o zaman mutluluğu yakaladık demektir. Neden? Çünkü Allah’ın bir kanunu var: Etrafınızdaki insanların herbirine ne kadar mutluluk verebilirseniz, Allahû Tealâ size onların toplamı kadar mutluluk verir. Kapılar ardına kadar açık. Gayretimiz hep bu istikamette olmalı. Yani, sevmeliyiz! Ne demek yani sevmeliyiz? Şu demek: Seven, sevdiğini mutlu etmeye çalışır. Bu mutlu etme istikametindeki gayreti ne kadar hedefine ulaşırsa, o kişi, o başkalarına verdiği mutlulukların toplamı kadar mutluluğu kendisi yaşayacaktır. 10 kişiye “A” kadar mutluluk veren bir kişi, herbirine “A” kadar mutluluk veren bir kişi, kendisi “10A” kadar mutlu olur. Niçin yaşıyoruz? Mutlu olmak için değil mi? Allahû Tealâ ne diyor? “Nefret ettirmeyiniz! Ve nefret etmeyiniz! Seviniz! Ve sevdiriniz!” Öyleyse bu pencereden bakıldığı zaman, olaylar dizisinin en güzele dönük olduğunu yaşayacaksınız. “Sevmek” mastarının çevresini oluşturan herşey! Herşey başka insanları mutlu etmeye yöneliktir. Seviyorsaniz....
-
53
Resuller hep vardı, hep var olacak
Nebîler ve resûller konumuz. Kur’ân’dan koparılan mefhumlardan bir tanesi de bu. Allah ne söylemişse Kur'ân-ı Kerim'de, şeytan onun tersini bütün insanlara, öğretim kadrolarına kabul ettirmiştir. Yani Kur’ân’ın bütün temel hedeflerini iblis, kökten yok etmiş. Tam tersini dîn adamlarına asırlar boyu süren bir aldatma müessesesinden sonra kabul ettirmiş ve yerleştirmiş. Kur'ân-ı Kerim'deki “nebî” tabiri yalnız peygamberleri kapsar; peygamber dediğimiz kişileri. Resûller 2 ayrı grupta mütâlea edilir Kur'ân-ı Kerim'de: 1- Nebî resûller; peygamber olan resûller. 2- Velî resûller; peygamber olmayan resûller Kur'ân-ı Kerim boyunca Allahû Tealâ peygamberlerinden başka hiç kimseye nebî demiyor. Kimler için kullanıyor nebî kavramını? Peygamber Efendimiz (S.A.V) için kullanıyor; “Ve nebîlerin sonuncusudur.” diyor: 33/AHZÂB-40: Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir. Artık Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra nebî gelmeyecek. Yani peygamber gelmeyecek. Başka kimin için kullanıyor? Hz. İsa için kullanıyor. Başka kimin için kullanıyor? Hz. Musa için kullanıyor. Başka kimin için kullanıyor? Hz. İbrâhîm için kullanıyor. Hz. Lût için kullanıyor. Hz. Nuh için kullanıyor. Hz. Sâlih için kullanıyor. Nebî, nübüvvet müessesesi, Allah'ın kendilerine kitap verdiği resûllerden oluşan bir dizayn ve peygamberler, kendilerine kitap verilen ve aynı zamanda da resûl olan kişilerdir. Peygamber dediğimiz zaman, nebî dediğimiz zaman aynı zamanda mutlaka resûldür. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir nebî resûldür. Hz. İsa, bir nebî resûldür. Hz. Musa, bir nebî resûldür. Hz. İbrâhîm, bir nebî resûldür. Hz. Nuh, bir nebî resûldür. Hz. İsmail, bir nebî resûldür. Hz. Davut bir nebî resûldür. Kur’ân’da 20’den fazla nebî adı geçiyor. Hepsi kendilerine kitap verilen ve bizim Türkçemizde peygamber olarak nitelendirdiğimiz kişiler. Hepsi de bütün nebîler de aynı zamanda mutlaka resûldür.
-
52
Kadir gecesi bin aydan Hayırlıdır
Ramazan ayında, ramazanın 25.gününü 26.gününe bağlayan gece; bu gece Kadir Gecesi’dir. Allaha Tealâ Kadir Gecesi için, “Sen Kadir Gecesi nedir bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan daha değerlidir. Biz Kur’ân’ı Kadir Gecesi’nde indirdik.” diyor. Allah'ın kudreti, bir kitap olarak Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ramazan ayının 25.gününü 26.gününe bağlayan gece indirilmiştir. İnsanlar sevap kazanmak için çok şeyler yaparlar. Ve de derecat kazanırlar. Namaz kılarlar; derecat kazanırlar. Oruç tutarlar; derecat kazanırlar. Sadaka verirler; derecat kazanırlar. Zekât verirler; derecat kazanırlar. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bu kazanılan derecata baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de söylediği söz hepinizin dikkatini çekmelidir. Kadir Gecesi bin aydan daha değerlidir, daha hayırlıdır. Hayır; biliyorsunuz ki insanın kazandığı derecattır. Demek ki Kadir Gecesi’ni insanlar ibadetle geçirirlerse, özellikle bu gece, bütün gece zikrederlerse, Allah'a dua ederlerse, yalvarırlarsa, Kadir Gecesi talep ettikleri şeyleri Allahû Tealâ’ya söylerlerse, Allahû Tealâ’nın onlara çok güzel sonuçları oluşturacağına Kur’ân-ı Kerim önderlik ediyor. Öyleyse Kadir Gecesi’ni ibadetle geçirin. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir gececik uyumayın. Sabah şafak sökene kadar, sabah namazını kılana kadar uyumayın. Uyumamaya çalışın. Ne kadar başarabilirseniz o kadarı kârdır. Allahû Tealâ değerlerini hükme bağlarken, herkesin derecatıyla ve herkesin yapabileceği en güzel şeyi devreye sokarak hesaplarını yapar. O Allah’tır. Veren eldir. Kadir Gecesi muhtevasında Allahû Tealâ’nın bizlere verdiği (bu devirde verdiği) büyük ni’meti düşünelim. Allahû Tealâ ne öğretti bize? 7 safha ve 4 tane teslimi öğretti. Ne olmuş? Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve O’nun sahâbesi Kur’ân’da farz olan 7 safha ve 4 teslimi gerçekleştirmişler. Hepsi ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah'a teslim etmişler. Öyleyse bizler için de aynı şey söz konusu olmasın mı sevgili kardeşlerim? Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, Allah'a ulaşmayı dilemekle başlayan bir cehennemden kurtuluş reçetesi veriyor. Allah'a ulaşmayı dilemek, her dileyen kişiyi 1.kat cennete mutlaka ulaştırır. O kişi diledikten sonra ölse, onun gideceği yer mutlaka Allah'ın cennetidir. Peki, bir insan Allah'a ulaşmayı dilemezse ne olur? Dilemezse dalâlette kalır. Dilemezse gideceği yer cehennem olur. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde diyor ki: Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. 10/YÛNUS-8: İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir). “Onlar ki kesinlikle, muhakkak surette Bize mülâki olmayı dilemezler. Yani ruhlarını hayattayken Bize ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar. Onlar Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır. Gidecekleri yer kazandıkları dereceler itibâriyle ateştir, cehennemdir.” Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’de “Allah'a ulaşmayı dilemek” diye bir kavram var. Ama bu kavram 14 asırda unutulmuş. Allah'a ulaşmayı dilemek farz mı? Allahû Tealâ Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde diyor ki: 30/RÛM-31:O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz
-
51
7 Âlem
Gökleri ve yeri 6 günde yaratan O’dur. Sonra arşın üzerine istiva etti. Arza gireni ve ondan çıkanı ve semadan ineni ve orada uruç edeni (yükseleni) bilir. Ve siz nerede iseniz O, sizinle beraberdir. Ve Allah, sizin yaptıklarınızı en iyi görendir. (57/Hadîd4) Allah, “6 yevmde (yevm Arapça gün demek) kâinatı yarattım.” buyuruyor ve Kur’ân’da geçen kâinat, değişik yaratılan dünyaların, âlemlerin isimlerine baktığımız zaman, zahiri âlem ismini görüyoruz, berzah âlemi ismini görüyoruz, gayb âlemi ismini görüyoruz ve gayb âlemine ait olan bir berzah âlemi, emr âlemi ve onun zıddı olan zülmanî âlem. 3 tane asıl, 3 tane de onların karşıtı. Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz (51/Zâriyât-49) Öyleyse Allah’ın 6 günde yarattığı 6 âlemin 3’ü asıl, 3’ü de onların karşıtı. Fizik vücudumuz zahiri âlemin bir parçası. Nefsimiz, bu zahiri âleme ait olan berzah âleminin bir parçası. Zahiri âlemin dışındaki bütün âlemlere bizim dünyamızdaki insanlar gayb âlemi diyorlar. Gayb âlemi bütün âlemleri birden, dünyanın, zahiri âlemin dışındaki yani şu görünen kâinatın dışındaki bütün âlemleri kapladığı halde Kur’ân’ı Kerim’de, biz konuya isim verebilmek için cinlerin yaşadığı âleme gayb âlemi diyoruz ve cinlerin de bir berzah âlemi var, gayb âleminin berzah âlemi oluyor. Zahirî âlem asıl, bu âlemin berzah âlemi, onun zıddı. Gayb âlemi asıl, gayb âleminin berzah âlemi, onun zıddı. Bir de Sıratı Mustakîm boyunca uzanan, 7 tane gök katını kapsayan, insan ruhunu Allah’a kadar ulaştıran bir yol var; Sıratı Mustakîm. İşte zemin katın üstünde yıldızların ötesinde 1. kat oluşuyor. Bütün yıldızlar, bütün bir kâinat adını verdiğimiz zahiri âlem, sadece zemin katı oluşturuyor sevgili izleyenler ve dinleyenler! 1. kat, Allah’a ulaşan yolun 1. katı, ondan sonra geliyor ve emr âlemi, oradan sonra 7 tane katı aşarak Allah’ın Zat’ına kadar, 7 tane katı aşarak varlıklar âlemini tamamlıyor, varlıklar âlemi bittikten sonra ruhun yoklukta bir yolculuk yaparak Allah’a ulaşması lâzım. Öyleyse 7 tane âlemi kaplayan, varlıklar âlemini kaplayan âlem; emr âlemi, ruhların âlemi. Allahû Tealâ’nın huzurunda ve bütün katlarda yaşamakta olan, sonsuza kadar da yaşayacak olan ruhlar var. Ruhlar enerji bedenlerdir, zamandan etkilenmezler, sonsuza kadar yaşamaya devam ederler. Böyle bir dizayn içerisinde, Allahû Tealâ’nın ihsanlarına baktığımız zaman, emr âleminin de bir zıddı olması lâzım diye sonuca ulaşıyoruz, o zıt da zemin kattan başlayan zemin katın altındaki birinci kattan başlayan, 7 kat aşağı doğru devam eden, siccîne kadar uzanan bir zülmanî âlem. Öyleyse: 1- Zahiri âlem, 2- Onun berzah âlemi, 3- Gayb âlemi, 4- Onun berzah âlemi, 5- Emr âlemi ve 6- Onun zıddı olan zülmani âlem diye 6 tane âlemden bahsedebiliyoruz. Ama Kur’ân’ı Kerim 7 âlemden bahsediyor. 7. âlem, yokluk! Ve Allah’ın çift yaratma ilkesi söz konusu olduğu cihetle eğer yokluk, yokluk olmasaydı da yaratılmış olsaydı, bir âlem olamazdı, iki âlem olması lâzımdı. Ama yaratılmamıştır. Yokluk, zaten mevcut olmayan demek. İşte o yaratılmayan yokluk, 7. âlemi oluşturuyor. Allah, kâinatı yaratmadan evvel de vardı. O zaman sadece Allah vardı, Allah’tan başka bir de yokluk vardı ya da Allah’tan başka hiçbir şey yoktu demek, ikisi de aynı mânâya geliyor. Yokluğu bir veri olarak kabul edersek, Allah’tan başka yokluk vardı diyebiliriz. Eğer yokluğu lügat mânâsı olarak alıyorsak zaten yokluk, hiçbir şeyin olmaması demektir. O zaman sadece Allah vardı demek, her iki noktada da konuyu ifade ve ihata ediyor. Demek ki önce sadece Allah vardı, Allah’tan başka hiçbir şey yoktu. Allah yaratmayı diledi ve 6 zaman parçasında, 3 asıl, 3 de onların zıddı olmak üzere 6 âlem yarattı. Peki, Allah kâinatı yaratmaktan evvel neredeydi? Hiçbir şey yoktu. Yokluktaydı tabii. Şimdi nerede? Gene yoklukta! Çünkü Allah’ın sığınmak için bir sığınağa ihtiyacı yoktur. Allah her şeyden münezzehtir. Hiçbir şey Allah için bir değer ifade etmez. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı
-
50
Quranic Facts that are taken away from Islam
Bismillahirrahmanirrahim My dear brothers and sisters, friends of my life, friends of my heart, dear students, audience, we thank and praise Allah infinite times that countless times that we are in your presence one more time. Our topic is Quranic facts that are taken out of Islam. They say: “Allah doesn't give verses to anybody else, but prophets. These are the mistakes that are very rooted in religion. In al-A'raf 175, Allahu Teala says: 7/Al-A'raf-177: Evil is the likeness of the people who reject Our Verses. And (they) wronged their own souls. “O My beloved! Explain to them the story of that individual that We sent down verses to him, but then, he followed satan.” Forget about a wali of Allah, of course, Allah knew that individual would follow satan, but whenever Allah sends down something to that individual; Allahu Teala calls that a verse. Verses make the chapters and chapters make the book. Therefore, saying that: “Allah doesn't send down any verses to anybody, but prophets.” is only an assumption. Therefore, for “Glorious lights of Risalah” to be given to us in verses proves that Allah sends down verses to individuals as well other than prophets. Therefore, we can highlight it and mention one more time that we are never a prophet. We never claim anything like that ever either. We have never declared to be a prophet whatsoever. We have the fear of Allah. Allah is our owner and whatever He has us to say; that is what we say. Rasul is different and nabi which is a prophet is a different thing. The concept of prophethood ended with our prophet SAV and Allahu Teala sends down a book of sharia to prophets. But to the rasuls who are not prophets, Allah sends down books to them, but they are not the book of sharia, they are not book of cannon law and Allahu Teala had us write “Glorious lights of Risalah”, but that is not a book of sharia. Nobody is ruled with that book. The commands are only to us. Therefore, it becomes clear that we are not a nabi, we are not a prophet. Within the Glorious Lights of Risalah, twice Allahu Teala says: “You are not a prophet.” Yet, certain imposters fabricated a lie, slandered that we are claiming to be a prophet. Let me reiterate one more time that we are not a prophet. We never had any claims like that. These are only the slanders of people against us. The 2nd Quranic fact that is taken out of Islam: “All rasuls are prophets and they are the book given prophets.” The 2nd basic mistake of aqaid. They say: “Whoever is a rasul, they are prophets. All rasuls are nabis.” they say. No, not all rasuls are nabis. All nabis, in other words, prophets are absolutely rasuls at the same time. But all rasuls are not nabis. In al-Mu'minun 44, Allahu Teala says: 23/Al-Mu'minun-44: Then We sent Our Messengers in succession. Whenever its Messenger came to a nation, they belied him; then We (destroyed them) one after another and We made them stories. So away (from the Mercy of Allah) with a people who do not believe.
-
49
Rüyalar ve Ölüm
Neden bahsetmek istiyoruz size bu akşam? Rüyalardan. Rüyalar, normal standartlarda görülen rüyalar ve Allah’ın özel işaretini taşıyan rüyalar olarak ikiye ayrılır. Allahû Tealâ, peygamberlerden Hz. Yusuf’a en çok rüya yorumu yapmak yetkisini vermiş. Ve muhtevaya baktığımız zaman Hz. Yusuf, esir tüccarlarına satılıyor. Sonra da esir tüccarı onu götürüp Firavun’un sarayının önünde, Firavun’un hazinecibaşısına satıyor. Ama Hz. Yusuf, çok güzel bir erkekmiş, yakışıklı. Hanımların ona baktıkları zaman, meyve soyarken ellerini kesecekleri kadar güzel bir yapıya sahip kılmış Allahû Tealâ Hz. Yusuf’u. Kardeşleri de zaten bu yüzden Hz. Yusuf’a çok öfkeliler, diş biliyorlar. Bu yüzden onu kuyuya atıp, esir tüccarlarının eline geçmesini sağlıyorlar. Sevgili kardeşlerim, Hz. Yusuf, hizmetteyken evde, Hz. Yusuf’a âşık oluyor hazinecibaşının hanımı ve Hz. Yusuf’un üzerine hücum ediyor. Hz. Yusuf, kaçarken arkasını dönüyor, arkası dönükken hanım onun sırtından gömleğini yırtıyor. Ve başlıyor bağırmaya kadın; “Bana saldırdı, bana kötü bir şeyler yapacaktı.” diye. Kocası geliyor, karısını da dinliyor ama oradakilerden bir kısmı diyorlar ki: “Bak, bu çocuk kaçtığını söylüyor, elbisesi de yırtılmış durumda. Şimdi bakalım, eğer elbise arkadan yırtılmışsa gerçekten kaçıyor, önden yırtılmışsa o saldırdı demektir.” Ve elbisenin arkadan yırtıldığını gördükleri zaman, Yusuf’u affetmeleri gerekiyor öyle değil mi? Ama affedemiyor hazinecibaşı ve Yusuf’u hapse atıyorlar. Bu sebeple hapiste Hz. Yusuf, herkese Allah’ı anlatıyor. Onun için hapishaneye Medrese-i Yusûfiye” denir; Hz. Yusuf’un herkese ilim öğrettiği yer. Daha sonra Said-i Nursî Hazretleri için de aynı şey olmuş. Zaten “Medrese-i Yusûfiye” adını veren, Said-i Nursî Hazretleri. Sevgili kardeşlerim, Hz. Yusuf’a Allahû Tealâ rüya tabiri yetkisini veriyor. Ve bir süre sonra Firavun bir rüya görüyor; 7 tane şişman inek, 7 tane zayıf ineği yok ediyor. Bu rüya fena halde asabını bozuyor Firavun’un. Arıyor etrafında birtakım bilgi sahibi insanları; “Bu rüyayı bana yorumlayın.” diyor. Hz. Yusuf’a ulaşıyor gönderdikleri ulak. Hz. Yusuf da rüyayı yorumluyor, diyor ki, (Allahû Tealâ’dan soruyor, Allahû Tealâ ona açıklamada bulunuyor) Hz. Yusuf diyor ki: “7 yıl kuraklık olacak, 7 yıl bolluk. Önce 7 yıl bolluk söz konusu. Bu bolluk devresinde biz, çok ekin ekip depolarımızı doldurmalıyız. Ondan sonra 7 yıl kuraklık ve yokluk olduğunda, zayıf inekler kuraklık devresini, şişman inekler bolluk devresini ifade ediyor ve bolluk devresinde elde edilen mahsulle kuraklık devresinde de herkesin karnı doyar.” deniyor. Ve gerçekten de tam Yusuf’un söylediği şey oluşuyor. 7 yıl bolluk, devamlı çok ekiyorlar, çok mahsul alıyorlar ve siloları dolduruyorlar. Sonra da 7 yokluk yılında, oradan elde ettikleri o mahsulün, bütün ülkeye yettiğini görüyoruz. Bu arada Hz. Yusuf’un kardeşleri de Hz. Yusuf’un orada olduğunu bilmeden, hani onu kuyuya atanlar, oraya geliyorlar. Çünkü ülkelerinde açlık baş göstermiş. Ve babaları Hz. Yakup, hüzün içerisinde. Oğlu, en çok sevdiği Yusuf’muş, onu kaybetmenin hüznü içerisinde. Çocuklarını gönderiyor Mısır’a. “Gidin” diyor, “oradan erzak isteyin bize de.” Çocuklar geliyorlar ama Hz. Yusuf’u tanımıyorlar, aradan çok yıllar geçmiş. Ama o, kardeşlerini görünce derhal tanıyor. Zaten kardeşlerinin Firavun’un hazinecibaşısı olarak Yusuf’u hayal bile etmeleri söz konusu değil. Sonra birçok olaylar oluşuyor. Burada Hz. Yusuf’un Allahû Tealâ tarafından rüyalar konusunda bilgilendirilmiş olması söz konusu. Öyleyse rüya, nedir rüya denilen müessese? Sevgili kardeşlerim, üç tane vücudunuz var; ruhunuz var, vechiniz var yani şu fizik vücudunuz, bir de nefsiniz var. Nefsinizin elektron devir sayısı, fizik vücudunuzun elektron devir sayısının yarısı kadar. Bu sebeple nefsiniz, fizik vücudunuzun içinde esirdir, rehinedir. Hep orada kalmak mecburiyetindedir. Siz bayılmadıkça, ölmedikçe, bir de uyumadıkça nefsiniz vücudunuzdan asla ayrılamaz. Uyumak, bayılmak veya ölmek; 3 tane faktör.
-
48
Asıl Dostluk Kara Gün Dostluğudur
Bizim dünyamız, sevgi dünyası. Allahû Tealâ “Seviniz, sevdiriniz.” diyor. “Nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz.” diyor. Öyleyse sevmek, Allahû Tealâ’nın temel emri. Ama öbür taraftan da biliyoruz ki; seven sevilir. Öyleyse sevmek sadece bir emir olarak değil, onun ötesinde bizim mutluluğumuzun bir vesilesi olarak düşünülmesi lâzımgelen bir vetiredir. Sevgili kardeşlerim! Seversek çok şey kazanırız. Sevilmeyi kazanırız. Kendisinden nefret edilen bir insan olmak, hiç kimse için özenilecek olan bir davranış biçimi, bir sonuç olamaz. Ama sevilen bir insan olmak, Allah’ın temel emridir. Sevilen bir insan olmaksa sevmekten geçen bir sonuçtur. Sevmedikçe sevilemezsiniz sevgili kardeşlerim. Seviniz ve sevdiğinizi belli etmekten kaçınmayınız. Nefret eden insanlara bakın. Onlarla konuştuğunuz zaman gözlerinde, yüzlerinde kendilerine yapılan kötü davranışların bir işaretini bulursunuz hep. Huzursuzdurlar, sıkıntılıdırlar ama aslî unsurları dikkate almadıkları için başkaları tarafından rahatsız edilmektedirler. Arkasında ne var? O, davranışlarıyla başkalarını rahatsız ediyor, başkaları da bunun tabiî neticesi olarak onu rahatsız ediyorlar. İnsanlar genellikle hatalarını pek kabul etmek istemezler. Ama isteseler de istemeseler de başkalarından size gelecek olan her kötü davranışın arkasında siz mutlaka varsınız. Farklı düşünenlere diyeceksiniz: “Sevgili kardeşim! Sen onlara en güzel davranışlarla davransaydın, onlar sana kötü davranışlarla davranır mıydı?” Herkes için yol, aynı yoldur.
-
47
Âlem, hız kanunları ve karadelikler
Sizlere hız kanunlarından, âlemlerden, kara deliklerden bahsetmek istiyorum. Yaradılışın, kâinatın yaratılması kesimini beraberce görmüştük. Zahiri âlemde yaşamakta olan biz insanlar için Allah'ın 3 tane hız kanunu var. 1- Işık hızı: Saniyede 300000 km’lik bir hız. 2- Işık hızının altındaki hızlar: Kinetik enerjiyle (itiş enerjisiyle) husule gelen hızlar. 3- Üst hız kanunu: Işık hızının ötesindeki hızlar. Hız 2 şekilde elde edilir: 1- Kinetik enerjiyle: Bir itiş enerjisi vermek suretiyle bir kitlenin harekete geçirilmesi ivme kazanması, hız kazanması ve hızın oluşması. Kinetik enerjiye bağlı bütün hızlar ışık hızının altında kalmaya mahkûmdur. Işık hızına ulaşamaz. Einstein’ın genel açıklaması o dur ki: "Eğer kinetik enerjiyle (itiş enerjisiyle) bir madde ışık hızına ulaşabilseydi, maddenin kütlesi sonsuz olurdu." Öyle söylüyor Einstein. Sevgili kardeşlerim! Einstein da şimdi anlatacağımız gibi, biraz sonra açıklayacağımız gibi 1 eksikliğin içindeydi. Fotonların 1 elektronla 1 karşıt elektrondan oluştuğunu bilmiyordu. Ama fotonların parçacık özelliğini keşfetmişti. Ne olduğunu anlayamadan ömrü bitti, neticeye ulaşamadan bu dünyadan ayrıldı. Öyleyse ışık hızının altındaki hızlar bildiğimiz hızlar. Arabanın hızı, uçağın hızı, füzenin hızı... En hızlı giden vasıtalar ışık hızının çok altında hızlardır. Işık hızına, kinetik enerjiyle şu dünya üzerinde yaklaşmak bile söz konusu değildir. Öyleyse ışık hızı, ışık hızı dedikleri şey nedir? Foton nasıl bir yapı taşır? Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bunu gerçek anlamda neticesine ulaştırabilmemiz için evvelâ elektrondan karşıt elektrondan başlamak mecburiyetindeyiz. Biliyoruz ki, protonlar elektronlardan ve karşıt elektronlardan oluşurlar. 1 protonun, 1 nötronun muhtevasına baktığımız zaman, protonda 3675 tane elektronla ondan bir fazla sayıda 3676 tane karşıt elektron görürüz. Nötronda ise bunlar eşittir, 3676 tane elektronla 3676 tane karşıt elektron. Bu elektronlar 2 kuark oluşturur. 1 sağ sipinli 1 sol sipinli. Karşıt elektronlarda 2 kuark oluşturur: 1 sağ sipinli 1 sol sipinli. Bu yapıda son derece dikkat çekici Allah'ın bir kanunu var: “Yarım ağırlıklar kanunu.” Karşıt elektronların saniyedeki devir sayısı ve buna bağımlı olarak da ağırlıkları elektron ağırlığının yarısı kadardır. Devir sayısı da, karşıt elektronların devir sayısı da elektron devir sayısının yarısı kadardır, yetmez ağırlıkları negatiftir. Ne demek istiyoruz? Biz insanlar da elektronlardan ve karşıt elektronlardan oluşuyoruz. Eğer bizim fizik vücudumuzdaki ağırlığımız 80 kiloysa, sadece elektronlardan ibaret olsaydık bileceğiz ki bu ağırlık 160 kilo olacaktı. Ama vücudumuzda elektron kadar karşıt elektron da mevcut olduğu için ve bu karşıt elektronların ağırlığı negatif olduğu için, 160 kilo elektron ağırlığı olan bir insanın bu dünyada tartılması 80 kiloluk bir ağırlık oluşturur. 160 kiloluk ağırlığın yarısını negatif ağırlık yok etmiştir. Bu sebeble buna "İzlenebilirlik ilkesi" diyor Allahû Tealâ. İzlenebilirlik ilkesinin bir gereği olarak, biz insanlar yarım ağırlıklar kanunun bir neticesi olarak elektron ağırlığımızın yarısı kadar bir ağırlıkla ölçülebiliriz. Dünyadaki bütün varlıklar için aynı şey geçerlidir. Fizik varlıklar için aynı kanun geçerlidir; yarım ağırlıklar kanunu. Şimdi konuşmanın burasında fizik âlim bizim söylediklerimize itiraz ediyor.
-
46
Allah sıfırlayabilen sonsuz hızın sahibidir.
Her şey Allahû Tealâ tarafından öylesine güzel dizayn edilmiş ki; o dizaynın içinde eğer lafzın ötesinde ruhu görebilirseniz, O'na hayran olmamanız mümkün değildir. Zamanla hoşlanmanız sevgiye, sevginiz aşka, aşkınız hayranlığa dönüşecektir. O zaman siz de aynı şeyleri söyleyeceksiniz. Diyeceksiniz ki: “Buradan her şey çok güzel görünüyor. Gerçekten her şey çok mu güzel bana mı öyle geliyor?” Bir kâinat dizaynı düşünün. Bir tek noktadan dağılan nötrinoların, enerji partiküllerinin bir saniyeden daha kısa bir zaman parçası içinde bütün kâinatı oluşturmak üzere düşünce hızıyla hareket ettikleri bir noktaya gelin bakalım. Oradan başlayalım bugün, Enbiyâ Suresinin 30. âyet-i kerimesinden: 21/ENBİYÂ-30: İnkâr edenler (kâfirler), semaların ve arzın bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini (birbirinden) ayırdık. Ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmazlar mı? Evvelce gökler ve yer bir idi. Sonra Biz onları mekânlarından kopardık ve dağıttık (patlattık) (mekânlarından kopardık ve dağıttık ve kâinatı böyle yarattık). O kâfirler düşünmezler mi?" diyor Allahû Tealâ. Enerji partikülleri düşünce hızıyla hareket ediyor büyük patlamayla, sonsuz hızla. Her biri hangi gezegeni, hangi yıldızı, hangi güneşi vücuda getirecekse oraya ulaşıyor aynı anda ve kâinat bir anda oluşuyor. Yokluğun içinde bir varlık oluşuyor, bir kâinat oluşuyor. Şu an da sadece fizik dünyamızdan, onun bir parçası olduğu bu fizik kâinattan bahsediyoruz. Aynı anda onun zıddı olan berzah âlemini kuruyor; karşıt nötrinolar. Aynı anda cinlerin yaşamakta olduğu gayb âlemini kuruyor; anti nötrinolar ve onların karşıtları. Nötrinolar ve karşıt nötrinolar bu zahirî âlemi kurarken; anti nötrinolar ve onların karşıtları cinlerin gayb âlemini kuruyor ve onların tersleri cinlerin gayb âleminin berzah âlemini kuruyor. Aynı anda oluyor, aynı koordinatlar içinde sonsuz bir hareket ve aynı boyutlar içerisinde emr âleminin ve onun zıddı olan zülmanî âlemin, 6 grup enerjiden kurulu sistemleri oluşuyor. Aslında nötrinolar, onların karşıtları; karşıtları nötrinolar, onların karşıtları karşıtlarının karşıtları emr âlemini ve berzah âlemini oluşturuyor. Her âlemin oluştuğu an, her gezegenin oluştuğu an enerjiler elektronlara dönüşüyor. Her âleme ait elektron farklı bir yapıda bir dizayn görüyor. Zahirî âlem adlı bu âlemde Allahû Tealâ bir tür nötrino kullanıyor. 1. enerji küresi; zahirî âleme ait olan, 2. enerji küresi; berzah âleminde olan, berzah âlemine ait olan, 3. enerji küresi; gayb âlemine ait olan, 4. enerji küresi; onun zıddı olan berzah âlemine ait olan, elektronlardan oluşan ve onların tersi olan karşıt elektronlardan oluşan bir zahirî âlem. Sonra? Berzah âleminin enerji küresinin 1 numaralı dominant küreyi teşkil ettiği, zahirî âleme ait olan kürenin 2. yani bağımlı küreyi teşkil ettiği, sonra da cinlerin berzah âlemine ait olan ve cinlerin gayb âlemine ait olan enerji kürelerinden oluşan ayrı tür bir elektron dizaynı berzah âlemini vücuda getiriyor Allahû Tealâ'nın. Nötrinoları ve karşıt nötrinoları berzah âlemini vücuda getiriyor. Sonra cinlerin yaşamakta olduğu gayb âlemini oluşturmak üzere, 1. enerji küresi; o âleme ait olan, 2. enerji küresi; onun berzah âlemine ait olan, 3. küre; zahirî âleme ait olan, 4. küre; onun berzah âlemine olan, zahirî âlemin berzah âlemine ait olan enerji kürelerinden oluşan elektronlar ve karşıt elektronlar oluşturuluyor Allahû Tealâ tarafından.
-
45
Insan 3 değil, 5 boyutludur!
Konumuz: Allah her şeye kadirdir. Şöyle bir bakın göklere doğru: Ne göreceksiniz? Gökte yıldızlar göreceksiniz. Gündüz bakıyorsanız güneşi görebilirsiniz. Allahû Tealâ nasıl bir yaratıcıdır? Allah sonsuzluğun sahibidir. Ne demek istiyoruz? Şu anda dünya adı verilen bir gezegende yaşıyoruz. Bu kâinat bir bütün olarak ele alındığında dünyamız bir mikro sistemi ifade eder; o sonsuzluğun içinde bir nokta, bir hiç. Allah’ın yaratma stratejisine baktığımız zaman her şeyin en ince şekilde hesap edildiğini, yerli yerine oturtulduğunu görürüz. Kâinatın yaratılmasına bakıyoruz: Şu anda bütün yıldızlar yılda 500 milyon kilometre hızla hareket halinde bir akışın içindedirler. Her şey bir hareket halinde. Allahû Tealâ: “Onlar kendi güzergâhlarında hareket halindedirler.” diyor, “Akar giderler,” diyor, “kendi yörüngelerinde.” Her tarafta güneş sistemleri görüyoruz yani bir merkezi çekim gücü, sonra onun etrafında değişik yörüngelerde dönen birçok gezegen. Merkezdeki sabite aslında gene sabit değildir; daimî bir dönüş hareketi halindedir. Bu dönüş, ezelden ebede devam edecek olan bir özelliktir. Çünkü hızı kesebilecek olan bir ortam yoktur. Allahû Tealâ’nın yaratma dizaynına baktığımızda; eğer Allah’ın yarattığı bu sonsuz kâinat Allah’ın yaratış hızından, sıfırdan sonra bir virgül koyun, 19 tane de sıfır koyduktan sonra 1 yazın oraya; işte şu andaki hızının sıfır virgül 19 sıfırdan sonraki 1’le birlikte milyonda, milyarda, trilyonda, trilyarda değil; çok daha ötede bir rakam kadar eğer Allahû Tealâ daha hızlı hareket eden bir sistem oluştursaydı sistem dağılırdı, sonsuzluğun içinde kaybolurdu. Gene sıfır virgülden sonra 19 tane sıfır koyun, bir de en sonuna 1 koyun; o kâinatın şu anda büyümekte olduğu yılda 500 milyon kilometrenin o sıfır virgül 19 sıfırdan sonraki 1, yani yüzde 1 değil, binde 1 değil, milyonda 1 değil, milyarda 1 değil, trilyonda, trilyarda 1 değil; çok daha büyük bir rakam içinde bir, o kadar bir eksik hızla Allahû Tealâ kâinatı yaratsaydı, bu sefer de kâinat kendi içine katlanmış ve çökmüş olacaktı. Allahû Tealâ’nın yaratış stratejisine baktığımız zaman, hangi olayla bakarsak bakalım duyabileceğimiz bir tek his vardır sevili kardeşlerim, o his hayranlıktır. Biz Allah’a hayran olanların şu anda dünya üzerinde başında geleniz. O’nu en yakından tanıyan, yaşayanların içinde şu anda o biziz. Biz kendimizden bir şey yapamayız. Ne yaparsak O yaptırır. Ne söylersek O söyletir. Bunları da o söyletiyor. Şu anda dünya üzerinde… Dünya üzerinde diyorum, kâinatta bu sonsuzluk içinde 100 milyar galaksi bulunduğu söyleniyor ve her galaksinin içinde gene ortalama -ikisi de ortalama rakamlar, öyle tahmin ediliyor- 100 milyar yıldız olduğu kabul ediliyor. Genel kabul görmüş olan rakamlar bunlar. 100 milyar galaksi; her galaksinin içinde 100 milyar yıldız. Bir sonsuzluğun içinde bir küçücük nokta dünyamız. İşte bu sonsuzu yaratan, O mutlak yaratıcıdır. Ve bütün kâinatı yaratmış, sonra hayatı başlatmış ve en mütekâmil varlık olarak da tekâmül etmiş, en üst seviyede yaşayan mahlûk olarak da insanı yaratmış Allahû Tealâ. Neden en üst seviyede? Çünkü insan, Allah’ın ruhunun muhtevasına sahiptir. Bütün insanlar doğduğunda Allahû Tealâ’nın onlara ruh üfürmesi söz konusudur. Her saniye 1 milyar çocuk doğsa, hepsine Allahû Tealâ aynı anda ruh üfürür. O, sonsuzun sahibidir ve insandan başka hiçbir mahlûkta ruh adı verilen o emanet yoktur.
-
44
Dosdoğru Yol
Konumuz: Hidayete ermek ve hidayet üzere olmak. İslâm merdiveni 28 basamaktan oluşuyor. 7 safha 4 teslim. Öyleyse hidayete ermek deyince neyi kast ediyoruz? Tabiî bunun için hidayet kavramının ne olduğunu Kur’ân’a göre yerli yerine oturtmak mecburiyetindeyiz. Hidayet Allahû Tealâ tarafından şöyle açıklanıyor Âli İmrân Suresi 73. âyet-i kerimesinde: 3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir). İnne: Muhakkak ki el hudâ: hidayet hudallâhi: Allah’a ulaşmaktır. Bakara-120’de gene aynı konu şöyle ifade ediliyor: 2/BAKARA-120: Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur. İnne: Muhakkak ki hudâllâhi: Allah’a ulaşmak huve: işte o el hudâ: hidayettir. Öyleyse “Hidayet dediğimiz zaman ne anlaşıldığını soruyoruz?” konunun ileri gelenlerine. “Hidayet; doğru yoldur.” diyorlar. Güzel. “Pekâlâ, doğru yol olsun. Öyleyse Sıratı Mustakîm nedir?” diyoruz. “Sıratı Mustakîm’e de doğru yol.” dedikleri için orada duruyorlar. “O da doğru yolsa, hidayet mi doğru yol? Sıratı Mustakîm mi diye?” sual sorduğumuz zaman cevap veremiyorlar. Sevgili kardeşlerim! Neden acaba? Neden kavramları değiştirme gereği duymuş insanlar? Sanki bir şeyler gizlenmeye çalışılıyor gibi. Sankisiz öyle. Çalışılıyor, çünkü birtakım dîn âlimleri insan ruhunun vücuttan ayrılması halinde insanın öleceğini zannediyorlar. Bilmiyorlar ki; ruh her an onların vücudundan çıkıp dilediği yere gidiyor. Bir anda geri dönüyor. Dilediğini yapıyor. Onlar bunun hiçbir zaman farkına varamazlar tabi. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Ruh emr âleminin varlığıdır. Döneceği yer emr âlemidir. Döneceği yer, Allah’ın Zat’ıdır. Allah’ın Zat’ına ulaşacak ve Allah’ın Zat’ında yok olacaktır. Öyleyse Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir şeyler saklamanın gereğini duymak, bize göre insanların kendilerine yazık etmeleridir. Neden sevgili kardeşlerim? Neden? Kur’ân önünüzde, hakikatleri de orada. Allahû Tealâ ruhumuzu Allah’a Kendisinin ulaştıracağını söylüyor. İşte Ra’d Suresi 27. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor: 13/RA'D-27: Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).” “Allah dalâlette olanları bırakır. Yani onlarla ilgilenmez. Onları kendi hallerine bırakır. Ama o dalâlette olanlar var ya onlardan her kim Allah’a ulaşmayı dilerse onları Kendimize ulaştırırız. Onlardan kim Bize ulaşmayı dilerse Biz, onları Kendimize ulaştırırız.” Öyleyse: • İnsanlar var, Allah’a ulaşmayı diliyorlar, Allah da onları Kendisine ulaştırıyor. • İnsanlar var, Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar, Allah’ta onlardan bir dilek ulaşmadığı için Kendisine, onların ruhunu Kendisine ulaştıracaktır.
-
43
Fatiha'nin Sırları
Âyetler ve sırlarının Fâtiha Suresinde aldığı muhteva çok güzel bir anlamı ihata eder. Fâtiha Suresi başlı başına bir Kur'ân-ı Kerim'dir, Kur'ân-ı Kerim'in ruhudur, özetidir. Allahû Tealâ diyor ki: 1/FÂTİHA-1: Bismillâhir rahmânir rahîm. Rahmân ve rahîm olan Allah'ın ismi ile. “eûzubillâhimineşşeytânirracîm, bismillâhirrahmânirrahîm”; bizim bu Surenin de bütün Surelerin de başına eklememiz gereken giriş. 1/FÂTİHA-2: El hamdu lillâhi rabbil âlemîn (âlemîne). Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. el hamdu: Hamd, övgü, sena, manevî ni'metlere şükür. lillâhi (li allâhi): Allah için, Allah'a. rabbi: Rab. el âlemîne: Âlemler. (el hamdu lillâhi rabbil âlemîn: Âlemlerin Rabbine hamdederiz.) Biliyorsunuz ki Allahû Tealâ’nın Kur'ân-ı Kerim'inde “hamd” kelimesi yer aldığı gibi “şükür” kelimesi de yer alıyor. Hamdin muhtevasına baktığımız zaman Allah’ın manevî ni'metlerini daha çok ihata ettiğini görüyoruz. Yani Allahû Tealâ bir insana velâyet nasip ederse, kişiyi ermiş evliya kılarsa bu; Allah’ın bir ni'metidir. Buna hamdedilir. Allahû Tealâ dünyada bir mükâfat vermiştir kişiye. Ona iyi para kazandıracak olan bir iş vermiştir. Bir tarla sahibi olmuştur kişi, ekip biçmektedir. Bir fabrika kurmayı nasip etmiştir Allahû Tealâ. Bunların herbiri Allahû Tealâ’ya şükretmek için ayrı bir faktör olarak giriyor devreye. Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ’nın maddî ni'metler vermesi halinde –söylediğimiz standartların oluşması halinde- Allahû Tealâ’ya şükretmemiz daha uygun bir ifade olarak görülüyor. Ama manevî ni'metler, kişiyi velî değilken evliya yapan (velî yapan) bir dilek: Allah'a ulaşmayı dilemek. Onun arkasından mürşide tâbiiyet, sonra ruhun Allah'a ulaşması ve kişinin Allahû Tealâ tarafından ermiş evliyalığa yükseltilmesi. Herkes için açık olan bir kapı. Bütün insanlar ordan girip Allah'a ulaşmayı diledikleri takdirde mutlaka Allahû Tealâ onları Kendisine ulaştıracağına dair kesin vaadde bulunmuş durumda. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ âlemlerin Rabbidir. Sadece bu dünyanın Rabbi değildir. Sadece bu dünyayı fizik standartlarda bünyesinde bulunduran zahirî âlemin de sadece onun Rabbi de değildir. Zahirî âlem, gayb âlemi ve emr âlemi ayrı ayrı dizaynlar ifade eder. Fizik vücudumuz; zahirî âlemin bir parçasıdır. Berzah âlemi, nefsimizle alâkalı âlemdir. Gayb âlemi, cinlerin enerjiden oluşan fizik bedenlerinin âlemidir. Onun karşılığı olan cinlerin berzah âlemi, cinlerin nefslerinin âlemidir. Sonra emr âlemi; meleklerin âlemi. Zülmanî âlem de şeytanların, cinlerin, negatif standartlara sahip olan varlıkların muhtevasına aittir.
-
42
Din neden var?
Allahû Tealâ sohbeti, hepimizin üzerine vazife kılmış. İnsanlar konuşa konuşa hedeflere ulaşırlar. Bütün insanlar, Allahû Tealâ tarafından bir hedefe yönelik olarak yaratılmıştır. Allahû Tealâ herkesin sadece mutlu olmasını ister. Huzur içinde bir dünya hayatı geçirmesini ve mutluluğu en üst boyutta yaşamasını ister. Gelin görün ki; toplumun %90’dan fazlası mutsuz, huzursuz, sıkıntılı. İşte dîn burada önem arz eder. Çünkü Allahû Tealâ dîni, biz insanların mutluluğa ulaşabilmesi için vazetmiştir. Ancak Allah’ı tanıyan insan huzura kavuşabilir. Yoksa şeytan, insanları hiçbir zaman rahat bırakmaz. Şeytan her açıdan herkesle bir ilişkinin içindedir. “Şeytanlar” demek daha doğru olur. Bir tek hedefleri vardır; sizleri mutsuz etmek. Ne zaman sizi huzursuz edecek bir düşünce aklınıza gelip takılırsa bilin ki; o şeytandandır. Bir tek hedefi vardır; hepinizi huzursuz etmek, sıkıntı içinde bırakmak. Allahû Tealâ bir tek şey ister; sizin mutlu olmanızı. İşte Allahû Tealâ bu mutluluğa ulaşabilmeniz için hedefler koymuş önünüze ve istiyor ki; herkes mutlu olsun. Allah ile olan ilişkilerinizde mutluluğu yaşayabilmeniz, Allah’ın dizaynı içerisinde aslında hiç de zor bir şey değil. Ama insanlar, Allahû Tealâ’nın halik olduğunu, yaratıcı olduğunu, kendilerinin ise bir mahlûk olduğunu, yaratık olduğunu hiç düşünmezler. Mademki bizi yaratan Allahû Tealâ, öyleyse O, niçin yaratıldığımızı söyleyecektir. Ne diyor? 51/ZÂRİYÂT-56: Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım. “Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil; Bize, kul olsunlar diye yarattık.” Kul olmak kavramını yerli yerine oturttuğumuz zaman şunu görürüz ki; kul olmak, hepimiz için her kademede daha üst boyutta bir mutluluğu içerir. İşte Allah’a kul olmanın 7 safhasından birincisi, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Dilemeyen kişi, cehenneme gitmeye bilet almıştır. Gideceği yer cehennemdir. En çok burunlarından kıl aldırmayan dîn adamlarına acıyorum! Kimselerle konuşmaya tenezzül etmiyorlar ama gidecekleri yer cennet değil, dînlerini bilmedikleri için. Bir insanın en büyük negatif faktörü, gurur ve kibir afetidir. Kimde böyle bir şey varsa onlar, mutsuzluğa ferman çıkarmışlardır. Ne yapsalar mutluluğu yaşayamazlar. Oysaki iskeleden bilet alacaksınız gemiye binmek için ve bu bilet, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Dilemezseniz biletiniz yok demektir, gemiye binemezsiniz. Bu gemi kaçak yolcu da kabul etmiyor. Otomatik sistemler kaçak yolcuyu kapı dışarı ediyor. Bir başka ifadeyle; başka bir yolu yok!
-
41
Resûller (Tüm Resûller Peygamberler midir?)
Konumuz mu? Konumuz: Resûller. Allah resûllerini art arda gönderir ve bütün kavimlere gönderir. Bu konu, hep birbirine karıştırıldığı için, önemli bir açıdan meseleyi bir defa daha ele alıyoruz. Evvelâ resûller; velî resûller ve nebî resûller olarak ikiye ayrılır. Bütün nebîler, aynı zamanda mutlaka resûldürler ama bütün resûller, nebî değildir. Öyleyse Akait’in bu konudaki yanlışını, mutlaka Kur’ân âyetlerine göre düzeltmek mecburiyetindeyiz. Akait diyor ki: “Bütün resûller aynı zamanda mutlaka nebîdir ama bütün nebîler resûl değildir.” Kur’ân-ı Kerim’de diyor ki: “Bütün nebîler mutlaka resûldür ama bütün resûller nebî değildir.” Öyleyse Kur’ân’la Akait, taban tabana ters düşmüş durumda. Ne kadar hazin bir tecelli değil mi? Âlimler, Kur'ân-ı Kerim’i incelemek yerine, insanların asırlarca yazdığı yazıları, Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şâfî üstatların açıklamalarını esas almışlar. Ama bunların sadece muamelata müteallik hükümlerini esas almışlar. Aslında biliyorsunuz ki İmam-ı Şâfî Hazretleri bir mürşide sahipti. Aynı zamanda İmam-ı Azam Ebû Hanefî de bir mürşide sahipti. Birisinin mürşidi Şeybani Rai idi, bir çoban; diğerinin mürşidi de Marufu Kerhi ama ikisinin de mürşidleri vardı. İmam-ı Azam Ebû Hanefî hazretlerine: “Senin gibi bir mezhep imamı, nasıl oluyor da bir çobana tâbî oluyor?” diyorlar. Cevap veriyor: “Eğer benim mürşidim olmasaydı, benim gideceğim yer cehennemdi.” Bu baptaki sözlere, söylenenlere dikkatle bakın. Her şeyi en güzel standartlarda Allahû Tealâ buluşturmuş, Kur’ân’a eksiksiz bir şekilde yerleştirmiş, diyor ki: “Biz bu Kur'ân’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Her şeyi bu Kitab’ın içine yerleştirdik.” 6/EN'ÂM-38 Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar). Öyleyse temel kaynak, kâinatın en sağlam kaynağı, bir harfi bile değiştirilmemiş olan Kur'ân-ı Kerim’dir. Bırakınız masalları, Kur'ân-ı Kerim ne diyor, ona bakın. Hadi şimdi gelin beraberce Kur'ân’a bakalım. 23/MU'MİNÛN-44Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun. Allahû Tealâ buyuruyor: 1- Biz resûllerimizi art arda göndeririz. 2- Biz resûllerimizi her kavime göndeririz. “Hangi kavime resûl gönderdiysek, bütün kavimler resûllerini inkâr ettiler, yalanladılar.” Ne diyor Allahû Tealâ? “Biz resûllerimizi bütün kavimlere göndeririz yani hiçbir devrede hiçbir kavmi resûlsüz bırakmayız ve art arda göndeririz, kesintisiz göndeririz.” Yani insanlık var olduğundan bu tarafa, hiçbir kavmi Allahû Tealâ bir gün bile resûlsüz bırakmamıştır. Bütün kavimlerde, o dili konuşan bir resûl mutlaka bütün zaman devrelerinde mevcut olmuştur. Mu’minun Suresinin 44. âyet-i kerimesi, resûllerin hem bütün kavimlere gittiğini, mutlaka her kavimde bir resûl bulunduğunu hem de bütün zaman parçalarında bulunduğunu anlatıyor. Şimdi burada Allahû Tealâ peygamber resûllerden, nebî resûllerden bahsetmiş olabilir mi? Elbette olamaz çünkü nebî resûl bir tanedir; devrin imamıdır ve bir tanedir. İşte Hz. İsa, devrin imamıydı ve Allah’ın nebî resûlüydü. O’ndan 600 yıl sonra, Peygamber Efendimiz (S.A.V) geldi. 600 yıl nübüvvet olmaksızın, nebîler bulunmaksızın geçti. Hz. İsa’dan 600 yıl sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V) görev aldı.
-
40
Emanetlere riayet etmeyenin imânı yoktur. Ahde vefa etmeyenin dini yoktur!
Bir hadîsde Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Emanete riayet etmeyenin îmânı yoktur. Ahde vefa etmeyenin dîni yoktur.” Emanete riayet etmeyen kişi ile îmân arasındaki ilişki nedir? Emanet, ruhunuzdur. Allahû Tealâ diyor ki: 33/AHZÂB-72: Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir. “Biz emaneti yere, dağlara, göklere teklif ettik de onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar. Sonra insana teklif ettik. İnsan emaneti yüklendi. O insan ki; cahildir ve nankördür.”Allahû Tealâ insanın iki tane şartını veriyor; cehalet ve nankörlük (inkâr). Muradı ne? Yani insan cahil ve nankör olduğu için mi emaneti yüklenmiş? Hayır, değil. Burada Allahû Tealâ, emaneti yüklenenin sadece şu fizik vücut olmadığını, cahil ve nankör olan nefsin de fizik vücutla beraber ruha ev sahipliği yaptığını ifade ediyor. Fizik vücudumuz bir mekândır. Ruh da nefs de bu mekânın içinde ikâmet edenlerdir. İkâmet müessesesi; bir yerde kalmak demektir. Allahû Tealâ acaba ne demek istiyor? Emanete riayet etmek müessesesi ve bir emanet; ruhumuz. Ruhumuzu, fizik vücudumuz ve nefsimiz beraberce yüklenmişler. Sorumluluk kendilerinde olmak üzere, beraberce bu vazifeyi üzerlerine almışlar. Ruh, muhtevasında %100 hasletler olan, bütün güzellikleri sînesinde toplayan, Allah’ın emirlerine mutlak itaat edecek olan, yasaklarını ise asla gerçekleştirmek istemeyen, hasletlerden oluşan bir müessesedir. Bir de nefsimiz var. Muhtevasında %100 afetler var. Allah neyi emretmiş, nefsiniz asla onu yapmak istemez. Allah neyi yasaklamış, onu da mutlaka yapmak ister. İşte böyle bir dizayn neye dayalı olarak oluşuyor? Allahû Tealâ iki düşman kardeşi, insanın içinde devreye sokmuş. Birisi %100 geceyi temsil ediyor. Nefsin afetleri sebebiyle, nefsin kalbi kapkaranlıktır. %100 karanlık olan, hiç ışığı olmayan karanlık bir geceyi ifade eder. Ruhunuz ise tamamen nurdan oluşmuştur. %100 hasletlerden vücuda gelir. O da nurla temsil edilir, aydınlıkla temsil edilir. Ne kadar aydınlık varsa, o kadar da karanlık var olarak dünyaya getirildiniz. Nefsiniz %100 karanlıkları, korkunç afetleri ifade eder. Öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilâlar… Hepsi nefsinizin afetleridir. Ruhun hasletleri ise onun tamamen tersidir. • Nefsinizde düşmanlık var; ruhunuzda dostluk. • Nefsinizde öfke var; ruhunuzda sükûnet. • Nefsinizde küfür var; ruhunuzda îmân.
-
39
Aşure
Her sene hicri takvimle Muharrem ayının 10. günü, Aşure günüdür. Aşure günü, Nuh (A.S) ile ilgili bir konudur. Hz. Nuh, bütün kavminin Allah’ın bütün güzelliklerini yaşaması için gayretteydi. Bu gayreti, onun etrafında çok taraftar toplamasına yetmedi. Kavmi, ona çok kötü davranıyordu. Dayağa kadar varan her türlü kötülükler, Hz. Nuh’a yapılıyordu. O da yılmadan, usanmadan kavmini Allah’a davet ediyordu. Sevgili kardeşlerim! Sadece kavminin kendi ailesinin dışında olanları değil, kendi oğlu da Hz. Nuh’un emirlerine itaat etmiyordu ve Hz. Nuh öyle bir noktaya geldi ki Allahû Tealâ’ya: “Yarabbi! Bu zalim kavmi cezalandır.” diye müracaatta bulundu. 11/HÛD-37: Vasnaıl fulke bi a’yuninâ ve vahyinâ ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrakûn(mugrakûne). Vahyimizle ve Bizim gözetimimizde gemiyi inşa et (yap)! Zulmedenler hakkında Bana hitap etme. Onlar, muhakkak ki; boğulacak olanlardır. Allahû Tealâ da Hz. Nuh’a bir gemi yapmasını emretti ve geminin yapılması süresince devamlı Allahû Tealâ ölçüleri veriyordu. Geminin hangi standartlarda, nasıl inşa edileceğini gösteriyordu. Ve gemi adım adım gerçekleşti ve Allahû Tealâ’nın söylediği güne doğru günler geçiyordu. Hz. Nuh şeriatta önemli bir merhaledir. Allahû Tealâ Hz. Nuh’un standartlarından Kur’ân-ı Kerim’de bahsettiği zaman diyor ki Şûrâ Suresinin 3. âyet-i kerimesinde: 42/ŞÛRÂ-13: Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
-
38
Tövbe-i-Nasuh
Bu seferki âyetimiz, Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 66/TAHRÎM-8: Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler. “yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan).” yâ eyyuhâllezîne âmenû: Ey onlar ki âmenûdurlar. Yani: “Ey âmenû olanlar!” Âmenû olmak 7 kademelik bir olaydır. *Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman âmenûsunuz yani îmânın sahibisiniz; bu 1. kesim. *Mürşidinize ulaşıp tâbî olduğunuz zaman gene âmenûsunuz; ama mürşidine ulaşmış olan birisisiniz; 14. basamaktasınız. *Ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız zaman gene âmenûsunuz; ama ruhunu Allah’a ulaştırmış bir âmenû olan kişi. *Fizik vücudunuzu teslim ettiğiniz zaman gene âmenûsunuz; âmenûluğun 4. kademesindesiniz. *Nefsinizi Allah’a teslim ettiğiniz zaman gene âmenûsunuz; 5. kademe. *Muhlis olduğunuz zaman ve nasuh tövbesiyle tövbe ettiğiniz zaman gene âmenûsunuz; 6. kademesindesiniz. * Ve buradaki nasuh tövbesinden sonra salâh makamına mutlaka geçersiniz.
-
37
Bu gece Kadir Gecesi
} Kadir Gecesi Sohbeti (Ramazan Sohbetleri)17.10.2006 HD Mp4Mp3Link Sohbet Kodu: 110632 SOHBET ADI: RAMAZAN SOHBETİ -24- KADİR GECESİ SOHBETİ TARİHİ: 17.10.2006 Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berakâtuhu. Eûzûbillahimineşşeytanirracim Bismillâhirrahmânirrahîm Bu gece 17 Ekim Salı gecesi. Bu gece Kadir Gecesi. Hicri 24 Ramazan 1427. Ramazan’ın 24. gününü 25. gününe bağlayan gece, bu gece. 24. gününün akşamı, 24. gününü 25. güne bağlayan gece… Bu gece Kadir Gecesi. Allahû Tealâ Kadir Gecesi için: “Bin aydan hayırlı.” diyor. 97/KADR (KADİR)-3: Leyletul kadri hayrun min elfi şehr(şehrin). Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Kadir Gecesi konusunda Allahû Telâ’nın söylediği şey: “Kadir Gecesinin ne zaman olacağını zikir ehlinden öğrenin.” 21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne). Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun. fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn: eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Divan-ı Salihîn’in bütün üyeleri sadece bu gece Divan-ı Salihîn’den ayrılırlar. Onların ruhları senede bir gün; bir 24 saat, yeryüzüne inerler ve insanların hayrına çalışırlar, insanlara mutluluk ulaştırmaya çalışırlar, Allah’a herkes için duada bulunurlar. Divan-ı Salihîn’in başkanı olan gavs, o bizdendir. Her gün Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve devrin imamı, beraberce 7. gök katına kadar seyr-i sülûkte olanları çıkarırlar. 2. kattan itibaren onlar kumandayı ele alırlar. 2. kata ruhları çıkaran, ana dergâhın iki temsilcisidir. Birincisi gavstır, sol taraftadır; diğeri sağ tarafta, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatta en çok sevdiği kişi; hem sadık hem sıddîk olan kişi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) Allah'ın katına ulaşıp da tekrar geri döndüğünde, herkes O’nun ne söyleyeceğine baktılar. O da açık açık: “Allah'ın katına çıktım. Allahû Tealâ ile konuştum ve tekrar aşağı indim.” buyurdu. Bu gece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ruhu vücudundan ayrılarak Allah'ın katına ulaştı, Allah'ın katında Allah'ı görerek O’nunla konuştu ve tekrar aşağı indi. Mihr Vakfı } Kadir Gecesi Sohbeti (Ramazan Sohbetleri)17.10.2006 HD Mp4Mp3Link Sohbet Kodu: 110632 SOHBET ADI: RAMAZAN SOHBETİ -24- KADİR GECESİ SOHBETİ TARİHİ: 17.10.2006 Esselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berakâtuhu. Eûzûbillahimineşşeytanirracim Bismillâhirrahmânirrahîm Bu gece 17 Ekim Salı gecesi. Bu gece Kadir Gecesi. Hicri 24 Ramazan 1427. Ramazan’ın 24. gününü 25. gününe bağlayan gece, bu gece. 24. gününün akşamı, 24. gününü 25. güne bağlayan gece… Bu gece Kadir Gecesi. Allahû Tealâ Kadir Gecesi için: “Bin aydan hayırlı.” diyor. 97/KADR (KADİR)-3: Leyletul kadri hayrun min elfi şehr(şehrin). Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Kadir Gecesi konusunda Allahû Telâ’nın söylediği şey: “Kadir Gecesinin ne zaman olacağını zikir ehlinden öğrenin.” 21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne). Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun. fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn: eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Divan-ı Salihîn’in bütün üyeleri sadece bu gece Divan-ı Salihîn’den ayrılırlar. Onların ruhları senede bir gün; bir 24 saat, yeryüzüne inerler ve insanların hayrına çalışırlar, insanlara mutluluk ulaştırmaya çalışırlar, Allah’a herkes için duada bulunurlar. Divan-ı Salihîn’in başkanı olan gavs, o bizdendir. Her gün Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve devrin imamı, beraberce 7. gök katına kadar seyr-i sülûkte olanları çıkarırlar. 2. kattan itibaren onlar kumandayı ele alırlar. 2. kata ruhları çıkaran, ana dergâhın iki temsilcisidir. Birincisi gavstır, sol taraftadır; diğeri sağ tarafta, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hayatta en çok sevdiği kişi; hem sadık hem sıddîk olan kişi. Peygamber Efendimiz
-
36
Vel Asr
Böyle bir dizaynda Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bugüne kadar bir gayretin, bunca yıllık alın terinin, gayretin sonucu netice itibariyle beş bin saati aşan beraberlik. Yani bir insanın dîn konusunda tereddüt ettiği, merak ettiği ne varsa bize ulaşan her sorunun cevabını inşaallah burada verdik. Şu anda da Vel Asr Suresini inşaallah sizlere ikinci bölüm olarak anlatıyoruz. Birinci bölümde 3. basamaktan ya da 1. basamaktan 7. basamağa kadar olan kesim anlatıldı. Şimdide 8. basamaktan 14. basamağa kadar yani nefs tezkiyesinin başlayacağı noktaya kadar olan bölümdeyiz. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Herhalde benim gözlerim bozuldu. Gözlüksüz daha iyi görmeye başladım. İhtiyarlık sevgili kardeşlerim, ne yapacaksınız. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz; bizi Allah’ın yolunda kocattığı için, Allah’ın yolunda bu beyaz sakallara, beyaz saçlara sahip olduğumuz için O’na ne kadar hamdetsek, şükretsek azdır. Hep kalbimiz huzurla dolu. 28 seneden beri sizlere, Allah’ın bize öğrettiklerini açıklıyoruz. Bizi korkunç bir mutluluğa ulaştırıyor bu sevgili kardeşlerim. Öyleyse 8. basamaktan itibaren başlıyoruz; Vel Asr Suresi. Ne var 8. basamakta? Ne olmuştu? Kişinin gören, işiten, idrak eden bir kişi olması söz konusu olmuştu. Ve bütün günahlarının örtülmesi söz konusu olmuştu. Böylece kişinin sevapları günahlarından fazla oldu ve bu kişi 1. kat cennetin sahibi oldu. O noktada Vel Asr Sure serisinin birinci bölümü, âmenû olma bölümü tamamlandı. Şimdi ikinci safhasındayız. 8. basamaktan 14. basamağa kadar olan bölüm; 7 basamak. 8. basamakta ne olur? Allah o kişinin kalbine ulaşır. Tegâbun Suresi 1; Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir. “ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu): kim Allah’a âmenû olursa onun kalbine ulaşırız.” diyor Allahû Tealâ. “yehdi kalbehu; kalbine hidayet oluruz, kalbine hidayet ederiz, kalbine ulaşırız.” Allahû Tealâ kişinin kalbine ulaşıyor. Allahû Tealâ diyordu ki: “Kişinin kalbi ile kendi arasına gireriz.” İşte burada da Allah’ın o kişinin kalbine ulaşması söz konusu. Muradı ne? Niçin ulaşıyor kalbimize? Göğsümüzden kalbimize nur yolunu açmak için ulaşıyor. Niçin ulaşıyor kalbimize? Kalbimizin Allah’a çevrilmesi için. Kalbimizi Allah’a çeviriyor, Allahû Tealâ. Kendisine çeviriyor, göklere çeviriyor. İşte Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesi: 50/KAF-33: Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için). Çorak toprakların yağmura huşû duyduğu gibi kim öyle bir huşûnun sahibi olursa, o huşû sahiplerinin, gaybta Rahmân’a huşû duyanların kalplerini Allah’a çeviririz.” diyor Allahû Tealâ. Gaybta Rahmân’a huşû duyanlar Rahmân’ı, Allah’ı görmemişler; gaybta huşû duyuyorlar. Allah’tan daha bir işaret de almamışlar, meselâ cezbe almamışlar. Tahkikî îmânları daha sıfır, gaybta îmândalar. Gaypta Rahmân’a huşû duyuyorlar. Ama bunlar ne olmuş? Bunlar cennetin 1. katını almışlar. Allah’a ulaşmayı dilemişler, yedi tane furkan almışlar ve küfürden, cehennemden, dalâletten, şirkten, bütün negatif faktörlerden kurtulmuşlar. Mü’min olmuşlar, takva sahibi olmuşlar. Cehennemden de kurtulmuşlar. 1. kat cennetin sahibi olmuşlar. Şimdi 2. kat cennetin sahibi olmak üzere harekete geçen bir kişinin durumuna beraberce bakıyoruz. Allah kişinin kalbini Kendisine çeviriyor. Sonra ne yapıyor Allahû Tealâ? Sonra o kişinin göğsünü yarıyor, göğsünden kalbine bir nur yolu açıyor. Diyor ki En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesinde: 6/EN'ÂM-125: Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daral
-
35
Osmanlılar
Osmanlı deyince orada durun! Osmanlı, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbeden sonra İslâm’ı gerçek anlamda yaşayan ikinci topluluktur dünya üzerinde. Osmanlı’yı Osmanlı yapan Allah’ın dînidir. Bu dînin temeli, 14 asır evvel yaşanan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve sahâbenin yaşadığı Kur’an’daki İslâm’dır. İşte Osmanlı, Kur’an’daki İslâm’ı yaşadı. Kur’an’daki İslâm’ın hayata geçirilmesine zamanımızda “tasavvuf” deniyor. İngilizce adı sufizm. Allah ile olan ilişkilerin kurulmasında dizayna baktığımız zaman Allahû Tealâ bütün insanların zaten mutluluğunu istiyor. Ve bir insanın mutluluğa ulaşması istikametinde neler yapması lâzımgeldiğini Kur’an-ı Kerim’ine hükümler halinde koymuş. Bundan 14 asır evvel başta Peygamber Efendimiz (S.A.V) olmak üzere bütün sahâbe, Allah’ın bu Kur’an’da hedef gösterdiği şeyleri yaşamışlar. Zamanımızda ne yazık ki insanları cennet saadetine ulaştıracak olan bütün temel farzlar devreden çıktığı gibi insanları dünya saadetine ulaştıracak olan bütün temel farzlar da devreden çıkmış durumda. Yani Kur’an-ı Kerim farzları koymuş. Allahû Tealâ biz insanları mutluluğa nasıl götüreceğinin bütün dizaynını koymuş Kur’ân-ı Kerim’e. Ve onlar 14 asır evvel Kur’an’ın bütününü yaşamışlar. Bugün artık o İslâm yaşanmıyor. İşte bugün insanların yaşadığı İslâm, artık Allahû Tealâ’nın farz kıldığı hükümleri ihtiva etmiyor. Onun dışında insanları hedefe ulaştırmayacak olan hangi farzlar kalmışsa hepsi tatbik ediyor. Ve zavallı insanlar, onları tatbik ederek kurtuluşa ulaşacaklarını zannediyorlar. Öyleyse Osmanlı ne yaptı? Osmanlı kendisine Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i, Osmanlı kendisine bütün sahâbeyi örnek aldı. Yükselme devresi boyunca padişahtan başlayarak aşağı doğru inen her kademe Allah’ın dostuydu. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkat edin. Başlangıçta Sultan Osman’dan başlayarak hepsinin mürşidleri olduğunu görüyoruz. Ve bu mürşidlere %100 bağlı olan padişahlar, aslında Allah’ın padişahı oluyordu. Öyleyse dizaynın yukardan aşağı inen statüsüne baktığımız zaman önce Allah’ı görüyoruz, sonra Allah’a bağlı olan mürşid. Ondan sonra mürşide bağlı olan padişah, ondan sonra onun emrinde kimler varsa onlar hep Allah’ın dostları.Öyleyse Osmanlı ne yaptı? Osmanlı kendisine Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i, Osmanlı kendisine bütün sahâbeyi örnek aldı. Yükselme devresi boyunca padişahtan başlayarak aşağı doğru inen her kademe Allah’ın dostuydu. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkat edin. Başlangıçta Sultan Osman’dan başlayarak hepsinin mürşidleri olduğunu görüyoruz. Ve bu mürşidlere %100 bağlı olan padişahlar, aslında Allah’ın padişahı oluyordu. Öyleyse dizaynın yukardan aşağı inen statüsüne baktığımız zaman önce Allah’ı görüyoruz, sonra Allah’a bağlı olan mürşid. Ondan sonra mürşide bağlı olan padişah, ondan sonra onun emrinde kimler varsa onlar hep Allah’ın dostları. Öyleyse böyle bir dizayn nereye ulaştırır insanı? Nereye ulaştırır devleti? Osmanlı’ya Devlet-i Aliyye deniyordu. Devlet-i Aliye; yüksek devlet demek. Osmanlı bir süre sonra âleme nizam vermeye başlayınca “Nizam-ı Âlem” adını aldı. Gerçekten kim Osmanlı’dan yardım istemişse Osmanlı mutlaka yardımına koşmuştur. Fransa Kralı Almanya ile yaptığı savaşta yenilip zor durumda kaldığında acele Osmanlı’ya müracaat etti. Ve Osmanlı onu derhâl himayesine aldı. Hangi şartların içinde olursa olsun, Osmanlı ordusu İslâm’a karşı nerede saldırı varsa orada mutlaka vaziyet alırdı. Ve Osmanlı Allah için yaşadı, Allah için devleti idare etti. Öyleyse meselelerimize baktığımız zaman Osmanlı’yı görüyoruz. Osmanlı’nın başında da hep Allah’ı görüyoruz. Düşünün ki yeniçeri ocağına hiçbir acemi oğlan, bir mürşide bağlı olmadan adım atamazdı. Biliyorsunuz ki yeniçerilik, acemi oğlan denilen bir başlangıç devresinden başlar. Zamanımızda buna askerde eğitim mi deniyor? Öyle bir isim var. İlk eğitimin verildiği yer acemiliğin geçiştirildiği yer. İşte böyle bir hedefe ulaşabilmek için mutlaka bir mürşide tâbî olmak gerekiyordu. Tâbî olmayan asker olamazdı.
-
34
Insanlar hüsrandadırlar... Ya siz?
Konumuz; dört saat devam edecek olan Vel Asr Suresi. Vel Asr Suresi Kur’ân-ı Kerim’in ruhudur. Bütün Kur’ân-ı Kerim’i muhtevasına alan bir sure. Çok kısa, en kısa surelerden birisi. Vel Asr Suresi hakkında İmam-ı Şâfi Hazretleri buyuruyor ki: “Kur’ân-ı Kerim kaybolmaz. Kaybolması mümkün değil. Mümkün değil ama biz bir an için Kur’ân-ı Kerim’in kaybolduğunu düşünelim. Farz-ı muhal, Kur’ân-ı Kerim’in kaybolduğunu düşünelim. Vel Asr Suresi tek başına bütün Kur’ân’ı muhtevidir.” diyor. Biz mi ne diyoruz? Aynı şeyi söylüyoruz, Allah da aynı şeyi söylüyor. Vel Asr Suresi; 1. basamaktan 28. basamağa kadar Kur’ân-ı Kerim’in 28 basamağını da muhtevasına alır. Öyleyse sizlere Vel Asr Suresini sunarak aslında bütün Kur’ân’ı sizlere anlatmış olacağız. Vel Asr Suresi şöyle: 103/ASR-1: Vel asri. Asra yemin olsun. 103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin). Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır. 103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı. Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Asra yemin olsun ki…” vel asr: asra and olsun ki (zamana and olsun ki). innel insâne le fî husr: muhakkak ki insanlar hüsrandadırlar. (Yani insanların gidecekleri yer cehennemdir.) Evvelâ insanların, bütün insanların cehenneme gireceğinden bahsediyor Allahû Tealâ. Ve muhtevaya bakıyoruz:innel insâne le fî husr: insanlar hüsrandadırlar. illellezîne âmenû: ama âmenû olanlar hariç (Allah’a ulaşmayı dileyenler hariç). (Allah’a inananlardan Allah’a ulaşmayı dileyenler hariç.) ve amilûs sâlihâti: nefsi ıslâh edici ameller işleyenler hariç. ve tevâsav bil hakk: Hakk’ı tavsiye edenler yani Hakk’a ulaşıp da Hakk’ı tavsiye edenler hariç. ve tevâsav bis sabr: sabrı tavsiye edenler hariç. Öyleyse ilk muhteva, bütün insanların hüsranda oluşu. Hüsranda olmak ne demektir? Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Hüsran; Kur’ân-ı Kerim’de bir işaret. Allahû Tealâ ilk tarifi veriyor Yûnus Suresinin 45. âyet-i kerimesinde: 10/YÛNUS-45: Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).
-
33
Beraat ettiniz mi?
Beraat Kandili, Şaban Ayı’nın 15. gecesi kutlanıyor. Beraat; temize çıkmak anlamına gelen bir kelime. Mahkemeye sanık olarak girer kişi; ya mahkûm edilir ya da beraat eder. Beraat eden, suçsuz bulunan kişidir. Öyleyse Allah ile ilişkilerimizde bir mahkûm olmak var. Neye mahkûm olmak? Cehenneme mahkûm olmak. Bir de beraat etmek var; yani Allah'ın cennetine girmek. Şu kâinat üzerinde sevgili kardeşlerim, bizim dünyamızın dışında birçok gezegende hayat olduğunu Allahû Tealâ 27 tane âyette ifade buyurmuş. Bu gezegenlerin her birinde hayat var. Bizim gibi insanlar var. Zaten Kur’ân-ı Kerim, kaç âyet-i kerimede: “Yerlerdeki insanlar, göklerdeki insanlar, ikisinin arasındaki insanlar.” diyor. Öyleyse sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, ya beraat eden insanlar ya da beraat edemeyenler söz konusu. Ve ayırım, gene aynı ayırım: Allah'a ulaşmayı dileyenler veya dilemeyenler. Beraat edenler; Allah'a ulaşmayı dileyenler. Beraat edemeyenler; Allah'a ulaşmayı dilemeyenler. Allahû Tealâ buyuruyor: “Biz, resûllerimizi göndeririz; âmenû olanları müjdelesinler, diğerlerini uyarsınlar diye (ikaz etsinler diye).” diyor. 6/EN'ÂM-48: . Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar. Öyleyse uyarılma işlemi, cehennem konusunda bir ihtardır. Allahû Tealâ diyor ki: “Cehennem bekçileri, cehenneme gelenlere derler ki: Allah'ın nezirleri size buraya (cehenneme) geleceğinizi söylemediler mi?” Mulk8 (Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu. 67/MULK-9: Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.” 67/MULK-10: Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler. “Kâfirler zümre zümre cehennemin kapısına ulaşırlar ve onlara cehennem bekçileri derler ki: ‘Size Allah'ın nezirleri gelip de buraya (cehenneme) geleceğinizi (cehenneme ulaşacağınızı) söylemediler mi?’ Onlar da derler ki: Söylediler. (1) Ama biz onlara inanmadık. (2) Allah hiçbir şey indirmemiştir, dedik. (3) Biz, sizi apaçık bir dalâlet içinde görüyoruz, dedik. Eğer biz akıl etmiş olsaydık; burada; cehennemde mi olurduk?” Muhteva açık ve kesin. İnsanların beraatını sağlamak sadedinde bütün insanlara mutlaka uyarı yapılır. Uyarı açık ve kesindir: Allah'a ulaşmayı dilemek.
-
32
Miraç Kandili
fı } Miraç Kandili10.08.2007 Mp4Mp3Link Sohbet Kodu: 111451 SOHBETİN ADI: MİRAÇ KANDİLİ TARİHİ: 10.08.2007 Sevgili izleyenler, sevgili öğrenciler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir kandil gecesinde birlikteyiz. Her sene Miraç olayı Recep ayının 27. gecesinde kutlanmaktadır. İşte Recep ayının 27. gecesindeyiz. Ve Miraç Kandili’ni kutlamak üzere, el ele ve gönül gönüle bir beraberliği yaşıyoruz. Sevgili kardeşlerim, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’in yaşadığı mucizelerden bir tanesi de miraç olayıdır. Allahû Tealâ’nın huzuruna yükselmiştir, Allah’ı görmüştür. Allah ile O’nun huzurunda konuşmuştur. İşte böyle bir yolculuk tayyi mekân denen bir hususu ifade eder. Bir ruh tayyi mekânı vardır, ruh için bu hiçbir zaman bir problem olamaz. Ruh, emr âleminin varlığıdır. Her yerde var olabilir, sonsuz hızla hareket edebilir. Dilediği an dilediği yerdedir. Dilediği an vücudumuzu terk eder. Ayrılır, dilediği an tekrar döner. Vücudumuza girer, ne girdiğini ne çıktığını hissetmemiz mümkün değildir. Ruh, Allah’ın bizdeki emanetidir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz, insana ruhumuzdan üfürdük.” Secde Suresi 9. âyet-i kerime: Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. “ve nefeha fîhi: Ve Biz üfürdük…” fîhi: İçine. ha: Onun. “Biz, onun (insanın içine).” “nefeha fîhi min rûhihî: Ruhumdan üfürdüm.” diyor. “Ben, (insanın) onun içine ruhumdan üfürdüm.” Allahû Tealâ, üfürdüğü ruhu geriye istiyor. Hayır, öldüğümüz zaman değil. Şu dünya hayatını yaşarken Allah’a onu iade etmemizi ve teslim etmemizi istiyor. Bu ruhun hayattayken Allah’a ulaşmasıdır. Bunun gerçekleşmesi, ruhun Allah’a tekrar geri dönmemek üzere ulaşması Allahû Tealâ’nın temel emridir. Herkesin üzerine farzdır. Ve ruh Allah’a ulaşmak zorundadır. Çünkü üzerimize farz kılınmıştır. Allahû Tealâ buyuruyor: “innel hudâ hudallâh: Muhakkak ki kidayet, Allah’a ulaşmaktır.” “inne hudâllâhi huvel hudâ.” Bakara Suresi 120. âyet-i kerime: 2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin). Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur. “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak; (huve) işte o, (el hudâ) hidayettir.” Ve Allahû Tealâ, “irciî ilâ rabbiki.” buyuruyor ruha. Fecr Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyetlerinde Allahû Tealâ: “yâ eyyetuhân nefsul mutmainnetu, irciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeten, fedhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî.” buyuruyor. 89/FECR-27: Ey mutmain olan nefs! 89/FECR-28:. Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak! 89/FECR-29. (Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir. 89/FECR-30: Ve cennetime gir. “ Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.” “Ey ruh! (irciî ilâ rabbiki) Rabbine rücû et (geri dönerek Rabbine ulaş).” Sonra da fizik vücuda hitap ediyor: “fedhulî fî ibâdî, vedhulî cennetî: O zaman kullarımın arasına gir ve cennetime gir.” Ne zaman? “Ruhun Allah’a ulaştığı zaman sen, Allah’a ulaşmış kullarım arasında olacaksın. Hidayete ermiş, velî olmuş. Ruhunu Allah’a ulaştırmak suretiyle evliyalık makamına yükselmiş olan birisi olacaksın.’ diyor. Ve böyle bir olay herkes için rahatlıkla mümkündür. Ama evliyalık çok ötede bir olay zannedilir. İşte bu, ruhun Allah’ın emrettiği şekilde herkes tarafından Allah’a iade edilmesidir.
-
31
Allah'a Davet
Allah'a davet konusunda. Hayatınızın en önemli görevi bu olmalıdır sevgili kardeşlerim: Allah'a davet etmek. Hepiniz birer davetçi olmalısınız; Allah'a davet edenler. Dînin temeli budur; Allah'a davet. Allahû Tealâ: “lehu da’vetul hakkı.” diyor, “Hakk’ın daveti (Allah'ın daveti) O’nadır (Kendisinedir).” buyuruyor. 13/RA'D-14: Hakkın daveti O’nadır (Kendisinedir, Allah’adır). O'ndan başkasına davet ettikleri (şeyler), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak suya, onun ağzına, suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O (su), ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin daveti, dalâletten (su nasıl onların ağızlarına ulaşamıyorsa, dalâlette olanlar da hidayete ulaşamaz) başka bir şey değildir. Biliyorsunuz ki Allah'a davet, ikinci davettir. Birinci davetiniz; Allah'a ulaşmaya, Allah'a ulaşmayı dilemeye davettir. Bütün insanlar Allah'a ulaşmayı dilemek mecburiyetindedirler. Bu birincil zorunluluktur. Mutlak olarak bunu tahakkuk ettirmek mecburiyetinde insanlar, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım. Etrafınızda kim varsa biliniz ki; Allah'a ulaşmayı dilemezlerse yani davete icabet etmezlerse kurtuluşları mümkün değildir. Allahû Tealâ’nın dostları mısınız? Öyleyse Allah'a dostluğun temelindeki faktör, Allah'a davettir. Bu davet, birincil noktada Allah'a ulaşmayı dilemeyi davet olarak kendisini gösterir. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse o, zaten Allah’ı dileyendir. Allah'ın daveti Kendisinedir, hak davettir; Hakk’ı temsil eder. Kim Allah'a ulaşmayı dilemezse Hakk’ın emrini yerine getirmez. Hele bunu gizlerse o zaman hakkı bâtıl kılmış olur. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, 14 asırda dîn bid’atlarla doldu. Sebebi Kur’ân’dan ayrılıp, Kur’ân’ı rafa kaldırıp, tam tabiriyle gerçek anlamda rafa kaldırmak, Kur’ân’ı rafa kaldırıp muhtevasını devre dışı bırakmak ve insanların yazdığı emaniyye kitaplardan bir dîn kültürü vücuda getirmek ve dînin temel faktörlerinin hiç birisini devreye almamak. Biliyorsunuz, dîn 7 safhadan oluşur: Allah'a ulaşmayı dilemek. *İrşad makamına ulaşıp tâbiiyet. *Ruhun Allah'a teslimi. *Fizik vücudun Allah'a teslimi. *Nefsin Allah'a teslimi. *İradenin Allah'a teslimi, iradenin Allah’a tesliminden evvel irşada ulaşmak, 6. safha. *İradenin Allah'a teslimi; 7. safha. Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah'a ulaşmayı dilemelerini emrediyordu sahâbeye. Allahû Tealâ: “Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve takva sahibi olun.” diyor. Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz. “Ve müşriklerden olmayın.” müessesesi ile karşılaşıyoruz. Bir kişi Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel müşriktir; herkes müşriktir. Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkesin müşrik olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Rûm Suresinin 31 ve 32. âyetlerinde diyor ki: 30/RÛM-31: O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın. 30/RÛM-32: (O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
-
30
Zikir ve Meditasyon
Hayatımız geçiyor. Allah’ın en kıymetli hazinesi zaman, her saniye geçiyor. Her dakika geçiyor. Ve Allahû Tealâ tarafından tayin edilmiş olan ömür hazinesi her an harcanıyor, harcanıyor, harcanıyor. Öyleyse şu Allah’ın en kıymetli hazinesi olan zamanı en güzel standartlarda değerlendirmeliyiz. Öyle yapmak durumundayız. İşte şuanda Allah’ın bizlere, sizlere ve bize verdiği zamanı değerlendiriyoruz Allah’tan bahsederek, O’nun güzelliklerini anlatarak hepinizin en büyük düşmanı olan şeytanı size biraz daha tanıtarak. Öyleyse Allah var. Ne ister? Sadece sizin mutluluğunuzu ister. Düşünün Allahû Tealâ sizi yarattı, Kendisi için. Allahû Tealâ kâinatı yarattı. Kendisi için değil sizin için. Allahû Tealâ diyor ki (Câsiye Suresi 23. âyet-i kerimesi): 45/CÂSİYE-13: Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır. “O yüce Allah’tır ki bütün arzlarda ve bütün göklerde yarattığı her şeyi katından sizlerin emrine musahhar kıldı.”
-
29
Allah'tan Talep Etmek
Konumuz; talep etmek. Talep etmek; istemek anlamına gelir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: "İsteyin, vereyim!" İstersek, gerçekleştirir mi? Kesin. İşte Allahû Tealâ Şûrâ Suresinde diyor ki: 42/ŞÛRÂ-13: (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır). "Allah dilediğini Kendisine seçer. Onlardan kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Ben onları Kendime ulaştırırım." diyor. Allâhu yectebî: Allah seçer. ileyhi: O'na, Kendisine men: kişiyi yeşâu: seçer ve yehdî ileyhi: ve O'na, Kendisine ulaştırır. men: kişiyi yunîb: münîb olan yani Allah'a ulaşmayı dileyen kişiyi Kendisine ulaştırır. olan yani Allah'a ulaşmayı dileyen kişiyi Kendisine ulaştırır. Allah ile bütün ilişkilerimiz bir arz ve talep sistemini ifade eder. Allahû Tealâ buyuruyor ki: "Bizden talep edin ve Biz ona icabet edelim." 2/BAKARA-186: Ve kullarım sana, Benden sorduğu zaman, muhakkak ki Ben, (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Bana (Benim davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Umulur ki böylece onlar irşada ulaşırlar (irşad olurlar). Bu âyet-i kerimeden "Kim Bizden bir şey talep ederse, Biz ona icabet ederiz." anlamı çıkıyor. Öyleyse talep etmek önemli midir? Dînin bel kemiği talep etmektir. Herşey taleple başlar. "Kim Allah'a ulaşmayı dilerse, Allah onu Kendisine ulaştırır." ifadesi, önce bir talebin mutlaka var olması gerektiğini ifade ediyor.
-
28
Kesin Şartıyla Cennet
Mademki Allah’tan bahsediyoruz, öyleyse mutluluğu yaşamak için şartlar hazır demektir. Konumuz: Doğrular ve Yanlışlar. Aslında doğrular ve yanlışları ortaya koymak için Allahû Tealâ’nın çok basit bir metodu var. Kur’ân’ı indirmiş 14 asır evvel. Ve sahâbe, Peygamber Efendimiz(S.A.V)’le birlikte bir hayat yaşamışlar. Hayatlarının her safhasının izini Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’e koymuş; gelecek nesillere onların yaşantılarının ne olduğunu ispat etmek için. Ve 14 asır evvel sahâbe doğruları yaşamışlar. Yaşadıkları doğrular, Kurân-ı Kerim’de her boyutta yer alıyor. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım, her şey en güzel standartlarda oraya; Kur’ân’a yerleştirilmiş. Onun için Allahû Tealâ diyor ki: 6/EN'ÂM-38: Ve yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa (4 ayaklı) hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; sizin gibi ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra Rab’lerine haşrolunacaklar (olunurlar). “Biz bu Kur’ân’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Her şeyi bu Kur’ân’a yerleştirdik.” O gün de sahâbenin yaşadığı gün de orada yer alıyor, bugün de orada yer alıyor, bizlerin yaşamakta olduğumuz gün de. Öyleyse doğrular nelerdir, yanlışlar nelerdir? Hadi gelin, Kur’ân-ı Kerim üzerinde sizinle beraber keşfe çıkalım. Nedir doğrular? Kur’ân-ı Kerim, 28 basamaklık bir skaladan oluşuyor, bir yelpazeden oluşuyor. 28 basamaklık bir merdivenden oluşuyor. Bu 28 basamaklık merdiven, 4 tane safha içeriyor. Birinci safha, ikinci safha, üçüncü safha, dördüncü safha. Her biri 7 basamak. 7, 14, 21, 28 basamak. Öyleyse bu muhtevada onların yaşadıkları, Kur’ân-ı Kerim doğrularını ifade eder. Onların yaşadıkları deyince, tartışılabilecek olan hiçbir konuyu almıyorum devreye. Sadece Kur’ân-ı Kerim âyetlerinden bahsetmek istiyorum size ki boşuna tartışmalarla zaman geçmesin. Onlar da kurtulsunlar, Allah’ın güzelliklerini yaşamayanlar da belki yaşamak istemeyenler de bilmedikleri için. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, bu 28 basamaklık 4 safhadan oluşan; 7’şer basamak itibarıyla 4 safhadan oluşan sistem, aslında bütünü oluşturma sadedinde 7 tane de safha içeriyor. 4 tane 7 basamak ama 7 safha, gene 28 basamağın içinde tamamlanan 7 safha. Öyleyse dînlerini unutan insanlara, Allahû Tealâ’nın diyecekleri var Kur’ân-ı Kerim’iyle. İlk 7 basamağın birincisinde insanlar yaşar, herkes yaşar, hayata getirilen herkes yaşar. Olayları yaşar ve genellikle yanlış değerlendirirler. İkinci basamakta, Allahû Tealâ insanlara öyle olaylar yaşatır ki; o olaylarla Allah’ın muradı vardır. O olayları, o insanlara yaşatmaktan Allah’ın muradı vardır. Acaba o insanların kalbinde hayır mı var yoksa şerr mi var? İnsanlar vardır, başka insanlara zarar vermekten zevk duyarlar. Gizli gizli bir zevk duyarlar. Onların kıvranmaları, acı çekmeleri o insanları mutsuz etmez, huzursuz etmez. Sadist bir memnuniyet duyarlar bundan. Ve davranışları dışa dönük ve saldırıcıdır. Ve Allah’a karşı da saldırıda bulunurlar. Allah’ın söylediklerini hiçe sayarlar. Aksi iddialarda bulunurlar. Ve o konuda gayret sarfederler. Bunların arasında şeytana tapanlar bile var. Bu imtihanlardan Allah’ın muradı ne? İnsanları seçmek veya seçmemek. Kimin kalbinde hayır görürse seçer. İkinci basamakta insanlar ya seçilirler ya seçilmezler. Seçilmeyenlerin gideceği yer, kesinlikle cehennemdir. İki basamak, cehennem yolcularının sonucunu verir. Ama seçilmek de kurtuluşun tam işaretini taşımaz. Seçilenlerden her kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, doğruların sahibidir. İşte doğrularımız buradan başlıyor sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler. Ve 14 asır evvel bütün sahâbe, ilk doğrunun sahibi oldular. Hepsi Allah’a ulaşmayı diledi. Doğruların başlangıç noktası burası. Ya Allah’a ulaşmayı dilersiniz, mutlaka kurtulursunuz. Ya da dilemezsiniz mutlaka kurtulmazsınız. İkisi de %100 kesin. “Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, onların gidecekleri yer cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.
-
27
Istişare
Bugünkü konumuz: İstişare. Allah’ın, sizlerin, bizlerin hep beraber olduğu bir ortamda sizlere istişareden bahsetmek. Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e emrediyor: “Onlarla istişare et, onların fikirlerini al.” Acaba Allahû Tealâ bunu söylemekten neyi murad ediyor? Neden bu suali sorduk? İstişare etmek kötü bir şey mi? Hayır, çok güzel bir şey. Her konuda istişare etmenizde fayda vardır. Hele bir resûlün, her zaman istişare etmesi lâzım. Kendisine ulaştırılacak olan kişisel sonuçları, evvelâ ulaştıran kişi açısından değerlendirmek, istişare ile mümkündür. Yani o kişi ile o konunun detayları üzerinde konuşmak, ondan fikir almak, hatta öğrenmek istediği bir şey varsa onu öğrenmek. Buraya kadar güzel ama Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrin imamıydı, nebî resûldü, peygamber resûldü. Öyleyse sevgili kardeşlerim! Bunun mânâsı; O, Allahû Tealâ’nın tasarrufu altındaydı. Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ tarafından tasarruf olunuyordu. Yani ne demek istiyoruz? Yani şunu demek istiyoruz; Peygamber Efendimiz (S.A.V), sadece Allah’ın söylettiklerini söyleyebilirdi, sadece Allah’ın yaptırttıklarını yapabilirdi. Âyetlere dikkatle bakın, diyor ki: 8/ENFÂL-17: Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun). Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir. “Habîbim! O kumu attığın zaman sen atmadın ama Biz attık.” diyor Allahû Tealâ. Herkes görüyor; Peygamber Efendimiz (S.A.V) kumu alıyor ve atıyor, kum kimin gözüne geldiyse onu kör ediyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın muradı ne? Muradı, Kur'ân’ı okuyanlara Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in tasarruf altında olduğunu ifade etmek. Bu konudaki Allahû Tealâ’nın Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde söylediklerine dikkatle bakın. Diyor ki: 48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen). Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir). “Sana biat etmek (tâbî olmak), Allah’a biat etmektir (Allah’a tâbî olmaktır. Orada; Akabe’de o ağacın altında senin elini öptükleri zaman (sana biat ettikleri zaman) onların elinin üzerinde Allah’ın eli vardı.”
-
26
Ibret Aynası 1
Bundan 14 asır evvel İslâm yaşandı. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Peygamber Efendimiz ve O’nun sahâbesi gerçek anlamda bütün boyutları ile İslâm’ı yaşadılar. Bu İslâm, Kur’ân’daki İslâm’dır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında sadece Kur’ân vardı. Kur’ân’dan başka hiçbir şeye tâbî olmadılar. Ve sevgili kardeşlerim, 14 asır sonra bugün Kur’ân gene var ve İslâm âlemi Kur’ân’dan başka her şeye tâbî olmuş durumda. Şeytanın İslâm âlemine oynadığı bu korkunç tuzağı beraberce, kademe kademe eşeleyeceğiz. Bu kirli yaşamın arkasında kalan temiz, Kur’ân’daki saf İslâm’ı yerli yerine oturtacağız. Neden “kirli” kelimesini kullandık sevgili kardeşlerim? Çünkü tertemiz olan, Allah’ın yazdığı, Allah’ın yazdırdığı Kur’ân bütün temizliği ile yok olmuş. Yerine kirli bir İslâmî tatbikat gelmiş. Kirli ile temiz arasındaki fark nedir? Temiz, Allah’ın emrettiklerini yapmanın adıdır. Allah temiz olmamızı emreder. Abdest almak bunun temelini teşkil eder. İster boy abdesti olsun, ister normal abdest olsun hepsi temizliğin temel simgesidir. Günde beş defa namaz kılınıyorsa, en az beş defa kişi elini, ayaklarını, yüzünü, vücudunun dışta kalan yerlerinin hepsini yıkamak mecburiyetindedir. Eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V) gibi yedi vakit namaz kılıyorlarsa, bu işi yedi vakit yapmak durumundadır bu işi. Öyleyse elifbasındayız daha konunun; abdest müessesesi. Hamdolsun ki buna dokunamamış iblis. Başlangıçtaki gibi aynen devam ediyor. Ama sevgili kardeşlerim, İslâm artık İslâm olmaktan çıkmış. Biliyorsunuz ki İslâm kelimesi, selâm kelimesi, selâmet kelimesi, müslim kelimesi, Müslüman kelimesi, hepsi silm kökünden gelir. Silm; lâm ve mim. İslâm olmak. Eğer bugün dünyadaki İslâm âlemini teşkil eden insanlara sorarsanız, 1 milyardan fazla insana “Siz İslâm’ı yaşıyor musunuz?” diye, herkesten aynı cevabı alacaksınız; “Yaşıyoruz.” Biz de diyoruz ki: “Hayır, yaşamıyorsunuz. İslâm’ı yaşadığınızı zannediyorsunuz.” Öyleyse hangi İslâm’ı yaşıyorlar? İşte cevap aradığımız sualimiz bu: “Hangi İslâm?” Çünkü bugün bir İslâm âleminin yaşadığı İslâm var, bir de Kur’ân’daki İslâm, 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) Hz. Muhammed Mustafa ve O’nun sahâbesi tarafından yaşanan İslâm yani Kur’ân’daki İslâm var.
-
25
Şeytan ve Hileleri
Size şeytandan bahsetmek istiyorum. Konumuz: Şeytan; insanlığın ezelî düşmanı. Şu anda dünyada ve kâinatta inananların en büyük düşmanı odur; iblistir. Ve ne yazık ki bulunduğumuz devrede şeytanın takımı; İlluminati büyük güçlerin sahibi olmuştur. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah’ın yolundaysanız; buna sonsuz hamd edin, şükredin ki siz, Allah’a ulaşmayı dilediğiniz andan itibaren iblisin artık size bir tesiri olamaz. Meğerki daha evvel onun kontrolü altına girmiş olasınız; o zaman da başka metotlar var, onlarla düşmanlığı tesirsiz kalır. Öyleyse iblisin insanlık karşısında bir düşmanlık hüviyetine girişi ne zaman başladı? En başta. Hazreti Âdem’in yaratılışında. Allahû Tealâ diyor ki: “Biz Âdem’i çamurdan yarattık.” İki isim kullanıyor; tîn ve salsâlîn. Bazen ‘tîn’, bazen ‘salsâlîn’ kullanıyor. İkisi de nemli toprak, killi toprak demek. Belki de Allahû Tealâ bir ıslak topraktan, balçıktan Âdem (A.S)’ı şekillendiriyor. Ondan sonra da ona ruhundan üfürüyor. Ve sonra da ruh üfürdüğü Âdem (A.S)’a hayat veriyor. Burada çok ciddî bir yanlışlık yapılıyor. Allah, Âdem (A.S)’a ruh üfürdü diye hayata geldiği zannediliyor. Ruh insana hayat vermez. Hayat veren, sadece Allah’tır. Allahû Tealâ açık ve kesin bir şekilde; “Hayatı sadece Biz veririz. Ölüm de sadece Bizim işimizdir. Sizi iki defa öldürürüz, iki defa da diriltiriz. Her canlıya hayatı Biz veririz. Bizden başka hayat veren yoktur.” diyor. Öyleyse ruh insana hayat vermez, hayatı veren Allah’tır. 15/HİCR-23: Ve innâ le nahnu nuhyî ve numîtu ve nahnul vârisûn(vârisûne). Ve muhakkak ki; Biz, sadece Biz hayat veririz. Ve Biz öldürürüz. Ve varis olanlar da Biziz. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, sevgili kardeşlerim, şu hayata dikkatle bakın! Hayat; hayattasınız, varsınız, yaşıyorsunuz. Bu hayatı size ruhunuz vermedi. Bu hayatı size Allah verdi. Allahû Tealâ, hayatın muhtevasını Kendisinin verdiğini ifade ediyor Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde. Diyor ki: 32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. “Biz insanı şekillendirdik; sevva ettik. Sonra ona ruhumuzdan üfürdük ve ona sem’î, basar ve fuad verdik. İşitme, görme ve idrak etme hassalarını verdik.” diyor Allahû Tealâ. İşte bunlar, canlı olmanın tezahürüdür. Canlı olan görür, canlı olan işitir, canlı olan idrak eder. Bu hassaların hepsini veren Allah’tır. Kişiye hayat veren Allah’tır. Âdem (A.S)’a hayat veren Allah’tır. Şeytana da hayat veren Allah’tır. Ve Allahû Tealâ, Âdem (A.S)’ı hayata getiriyor. Ondan sonra da ona ruh veriyor. Ve Âdem (A.S)’a o söylediğimiz hassaları veriyor, canlandırıyor. Ona hayat veriyor ve diyor ki: “Şimdi ona ruhumuzdan üfürdük. Hepiniz Âdem’in önünde secde edeceksiniz.” Bütün melekler, derhal secde ediyorlar. Onların arasında bulunan cin taifesinden şeytan; yani iblis secde etmiyor. Allahû Tealâ herkesin secdesinden sonra şeytana soruyor: “Ey İblis! Seni Âdem’e secde etmekten men eden şey nedir?” İblis diyor ki: “Sen onu çamurdan (tîn’den) yarattın, beni ise dumansız ateşten (enerjiden) yarattın. Ben ondan üstünüm.” 7/A'RÂF-12: Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuke, kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin). (Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım,beni ateşten ve onu nemli topraktan (balçıktan) yarattın.” dedi.
-
24
Ölmeden önce ölünüz
Hadi gelin sizlerle beraber şu dünyanın bütün pisliklerinden, sıkıntılardan, kederlerden uzaklaşalım. Hadi gelin Allah’la beraber olalım! Olabilir miyiz? Çok kolay olabiliriz sevgili kardeşlerim. Kim Allah ile olmayı dilerse o, Allah ile olur. Unutmayın! Allahû Tealâ her söylediğinizi işitir. Siz daha söylemeden, onları söyleyeceğinizi önceden bilir. Dilediği zaman size mâni olur, dilediği zaman yardım eder. O her şeye kaadirdir. İlmi ve rahmetiyle kâinatı her zerresiyle kuşatmıştır, sizi de kuşatmıştır. Sevgili kardeşlerim! Allah ile iyi ilişkiler kurmaya çalışın. Nereden biliyorsunuz Allahû Tealâ’nın bir gün sizlere de kapıları açmayacağını, nereden biliyorsunuz dünyadaki en mutlu insanlardan birisi olmayacağınızı? Size bir sır vereyim mi? Bütün bu güzellikleri yaşabilmek için sadece bir tek şey yapmanız lâzım. O’na; Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, tamam bitti. “Ne yani?” diyeceksiniz şimdi bizi ilk defa dinleyenler. “Yani ben Allah’a ulaşmayı dileyeceğim, ‘Yarabbi! Ben Sana ulaşmak istiyorum’ diyeceğim ve hop Allah beni cennetine alacak.” Aynen öyle sevgili kardeşlerim, aynen söylediğimiz gibi. Siz, kalbinizden bir dilekle Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Ama sözüme dikkat edin! Kalbinizde olmayan bir şeyi Allahû Tealâ’ya söylemeniz, Allah için bir hüküm ifade etmez. O, sizi biliyor. O, sizin kalbinizden geçenleri biliyor. Kalbinizden geçen, eğer Allah’a ulaşmayı dilemekse bir probleminiz yok. Mutlaka Allah sizi Kendisine ulaştırır. Ama kalbinizde bir şey yoksa, Allah’a ulaşma dileği talebi yoksa; siz de kuru kuruya dilinizle demişsiniz ki: “Yarabbi! Ben Sana ulaşmak istiyorum.” Allah’ın Kitabı’nda bu bir şey yazmaz sevgili kardeşlerim. O sizin kalbinize bakar. Allah’ın bakışı hep kalbinizedir. İşte kalbinizde öyle bir talebin olup olmaması demekten neyi kastediyoruz; onu anlatalım size. Peygamber Efendimiz (S.A.V) herkese diyor ki: “Savaşa gidiyoruz gelin!” Bir kısmı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le beraber savaşa iştirak ediyor. Onlar sahâbeler. Bir kısmı da iştirak etmiyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) geriye döndüğü zaman diyorlar ki: “Biz senin sözüne gerekli önemi verdik ama sözümüzü yerine getiremedik, seninle beraber olamadık. Ama bu bir sefere mahsus bir olaydı. Burada önemli işlerimiz vardı. Onları kimseye emanet edemedik. Bu yüzden seninle beraber gelemedik ama bundan sonraki seferde mutlaka seninle beraberiz.” Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Onlar, kalplerinde olmayan bir şeyi sana söylüyorlar.” Anladınız mı sevgili kardeşlerim? Kalbinde olmayan bir talebi Allah’a dille ifade etmek; “Yarabbi! Ben Sana ruhumu ulaştırmak istiyorum” ya da “Ben de herkes gibi nasıl Senin onca ermiş evliyan varsa ben de ermiş olmak istiyorum, ruhumu Sana erdirmiş olmak istiyorum” tarzında bir ifadeyi, böyle dilinizle söylemeniz hayır; Allahû Tealâ’ya o yetmiyor. Diliniz söyleyecek ama kalbiniz de söyleyecek. Kalbinizden Allahû Tealâ’ya sıcacık bir talep yükselecek: “Yarabbi! Ben ruhumu ölmeden evvel Sana ulaştırmak istiyorum, bana yardım et.” Siz Allah’a yardım et deseniz de demeseniz de Allah size mutlaka yardım eder. Neden? Çünkü Allah’ın sözü var. Âyet-i kerime şöyle: 42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu). (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır). “Allah, dilediğini Kendisine seçer. O seçtiklerinden kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, onları...
-
23
Güzel Ahlâk
Herşey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor? Sevgili kardeşlerim! Biliyor musunuz, herşey sizlerle güzel. Sizler varsınız. Sizler hayatımızın bir parçası oldunuz. Allah’a şükürler olsun ki; yalnız değiliz. Evvelâ sadece Allah’la birlikteydik. Şimdi Allah, biz ve sizler sevgili kardeşlerim. Hepiniz bütünün bir parçasısınız. Herşey çok mu güzel yoksa bize mi öyle geliyor? İşte hepinizin bunu söyleyebileceği günler gelecek. Aranızdan birçok kardeşimiz bunu söyleyebiliyor: “Herşey çok mu güzel yoksa bana mı öyle geliyor?” Sevgili kardeşlerim! Gün ola harman ola. Nefsinizin kalbindeki afetler azaldıkça herşey size de güzel görünmeye başlayacak. Sonra bir gün daimî zikre ulaşacaksınız, bütün afetler yok olacak. O zaman herşey daha daha güzel olacak. Bir gün irade teslimini gerçekleştirdiğinizde güzellerin en güzeli olacak. İşte bu zikir seviyesi yükselmesine paralel olarak ahlâk müessesesi de davranış biçimlerinin bütününü oluşturur, ahlâk. Davranış biçimleriniz herkesin imreneceği bir dizayna oturacak. Sevgili kardeşlerim! Öyle bir gün gelecek ki; sadece O’nun için, Allah için yaşayacaksınız. Hayatınızda O olacak sadece. Sadece O’nunla güzellikler yaşanacak. O, bütün hayatınızı renklendirecek. Hayattan kâm almanızı temin edecek. İnsanlar kafayı çekerler. “Ne yapıyorsunuz?” diye sorarız. “Eee! Hayattan kâm alıyoruz.” derler. Hayır, kâm almıyorlar gam alıyorlar hayattan. Alkol, beyin hücrelerini zedeleyen ve beyin hücreleri sayısını azaltabilen tek faktördür. Bu sebeple Allahû Tealâ damlasını bile haram kılmıştır. İnsanlar “Hayattan kâm alıyoruz.” diye içki içiyorlar, sarhoşluğun tesiri altında başka insanlara zarar verebiliyorlar. Sonra da diyorlar ki: “Sarhoştuk, ne yaptığımızı bilmiyorduk.” Ama başkası o zarara muhatap olmuştur. Sevgili kardeşlerim! Evelâ şunu mutlaka en güzel şekilde yerli yerine oturtalım. O Allah, hepimizi yaratan Allah, herşeyi yaratan gene Allah. Eğer bazı şeyleri yasak etmişse, o İlâhi bir emirdir. Onları da yaratan, o insanlara zarar veren şeyleri de yaratan gene Allah’tır. Ama bir emrettikleri var, bir de nehyettikleri yani yasak ettikleri. İşte beyin hücrelerinin sayısını azaltabilen kâinattaki tek faktör alkoldür.
-
22
Siz İslâm’ı yaşıyor musunuz?
Bundan 14 asır evvel İslâm yaşandı. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Peygamber Efendimiz ve O’nun sahâbesi gerçek anlamda bütün boyutları ile İslâm’ı yaşadılar. Bu İslâm, Kur’ân’daki İslâm’dır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) zamanında sadece Kur’ân vardı. Kur’ân’dan başka hiçbir şeye tâbî olmadılar. Ve sevgili kardeşlerim, 14 asır sonra bugün Kur’ân gene var ve İslâm âlemi Kur’ân’dan başka her şeye tâbî olmuş durumda. Şeytanın İslâm âlemine oynadığı bu korkunç tuzağı beraberce, kademe kademe eşeleyeceğiz. Bu kirli yaşamın arkasında kalan temiz, Kur’ân’daki saf İslâm’ı yerli yerine oturtacağız. Neden “kirli” kelimesini kullandık sevgili kardeşlerim? Çünkü tertemiz olan, Allah’ın yazdığı, Allah’ın yazdırdığı Kur’ân bütün temizliği ile yok olmuş. Yerine kirli bir İslâmî tatbikat gelmiş. Kirli ile temiz arasındaki fark nedir? Temiz, Allah’ın emrettiklerini yapmanın adıdır. Allah temiz olmamızı emreder. Abdest almak bunun temelini teşkil eder. İster boy abdesti olsun, ister normal abdest olsun hepsi temizliğin temel simgesidir. Günde beş defa namaz kılınıyorsa, en az beş defa kişi elini, ayaklarını, yüzünü, vücudunun dışta kalan yerlerinin hepsini yıkamak mecburiyetindedir. Eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V) gibi yedi vakit namaz kılıyorlarsa, bu işi yedi vakit yapmak durumundadır bu işi. Öyleyse elifbasındayız daha konunun; abdest müessesesi. Hamdolsun ki buna dokunamamış iblis. Başlangıçtaki gibi aynen devam ediyor. Ama sevgili kardeşlerim, İslâm artık İslâm olmaktan çıkmış. Biliyorsunuz ki İslâm kelimesi, selâm kelimesi, selâmet kelimesi, müslim kelimesi, Müslüman kelimesi, hepsi silm kökünden gelir. Silm; lâm ve mim. İslâm olmak. Eğer bugün dünyadaki İslâm âlemini teşkil eden insanlara sorarsanız, 1 milyardan fazla insana “Siz İslâm’ı yaşıyor musunuz?” diye, herkesten aynı cevabı alacaksınız; “Yaşıyoruz.” Biz de diyoruz ki: “Hayır, yaşamıyorsunuz. İslâm’ı yaşadığınızı zannediyorsunuz.” Öyleyse hangi İslâm’ı yaşıyorlar? İşte cevap aradığımız sualimiz bu: “Hangi İslâm?” Çünkü bugün bir İslâm âleminin yaşadığı İslâm var, bir de Kur’ân’daki İslâm, 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) Hz. Muhammed Mustafa ve O’nun sahâbesi tarafından yaşanan İslâm yani Kur’ân’daki İslâm var. Birçok insan şimdi bize diyecek ki: “Ne yani, biz Kur’ân’ı yaşamıyor muyuz?” Hayır, yaşamıyorsunuz. Siz Kur’ân’ı yaşadıklarını iddia edenler, sizler Kur’ân’ı yaşamıyorsunuz. Yani, ne demek istiyoruz? Bu bir itham. Evet, bir itham ve aslî Kur’ân delillerine dayalı bir itham. İslâm âlemi bugün İslâm’ı yaşamıyor. İslâm âleminin %90’dan fazlası bugün İslâm’ı yaşamıyor. Öyleyse İslâm nedir? İslâm Allah’a teslim olmaktır. Peki, 14 asır evvel yaşanan Kur’ân’daki İslâm’dan geriye ne kalmış? Bugün İslâmî tatbikat sadece İslâm’ın beş tane şartını içerir; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve kelime-i şahadet getirmek. Bir mevzu hadîs şöyle: Bir bedevî Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yanına gidiyor, diyor ki: “Ey Allah’ın Resûl’ü! Ben cennete gitmek istiyorum. Ne yapayım?” Cevap: “Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git, kelime-i şahadet getir.” “Ey Allah’ın Resûl’ü! Ben bunları yaparsam cennete gider miyim?” El cevap: “Gidersin.” Bu bir mevzu hadîstir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu devre, bundan sonraki devre, bütün devirlere ulaşacak olan bir mesaj bırakmış, demiş ki: “Benim hadîslerim tartışılacaktır. Kur’ân’a bakın. Hiçbir hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.” Öyleyse bu hadîs mevzu bir hadîstir. Bu hadîsin koruyucuları, muhafızları derler ki: “İşte bu hadîs bütün gerçekleri ifade ediyor. İslâm’ın şartı beştir. Madde 1- İslâm teslim demektir. Madde 2- İslâm’ın beş tane şartı vardır. Madde 3- İslâm teslim olmak demekse, biz de bu beş şartın beşini de yerine getiriyorsak, evelallah öyleyse Allah’a teslim olanlarız. Yani Müslüman olanlarız, İslâm olanlarız. İslâm; Allah’a teslim olan demek.”
-
21
Sevmek, Sevmek, sevmek
Bir şeylerden bahsetme; meselâ sevmekten. Allahû Tealâ’yı seviyor musunuz, sevgili kardeşlerim? Bizi seviyor musunuz? Öyleyse biliniz ki sizlerle bizim aramızdaki sevgi, Allahû Tealâ’dan dolaşarak bizden size ulaşır. Sizden de Allahû Tealâ’dan dolaşarak bize ulaşır. Bunun mânâsı; sevginin artarak ulaşmasıdır. Sevgili kardeşlerim, Allah’ı çok sevin. Ne kadar çok sevmeyi başarırsanız, o kadar çok mutlu olursunuz. O, Allah. Sizi, sizin onu sevdiğinizin kim bilir kaç bin katı fazla sizi sever. O’nun sevgisi bir sonsuzluktur. Bütün yarattıklarını sever ama siz O’nu ne kadar çok seversiniz, O da sizi, sizin O’nu sevdiğinizin kaç katı seviyorsa aynı miktarda arttırır yani basit bir rakam verelim. Siz Allah’ı bir birim seviyorsanız; Allahû Tealâ, sizi bin birim sever yani sizin sevginizin bin katı kadar size karşı sevgi duyar. Eğer siz Allah’a karşı sevginizi iki katına çıkarırsanız, Allahû Tealâ’yı iki birimlik sevmeye başlarsanız. Allahû Tealâ da sizi iki bin birimlik sever. Üç katına çıkardığınız zaman üç bin birimlik sever yani sizin sevgi artışınız, Allah’ın size karşı olan sevgisini de aynı oranda arttıracaktır. Hiç kimse Allah’ın kendisini sevdiği kadar, Allah’ı sevemez. O bizim sahibimiz, biz O’nun azatsız kölesiyiz. Siz de Allahû Tealâ’yı sevenlersiniz ve Allahû Tealâ tarafından sevilenlersiniz. Ne mutlu bizlere sevgili kardeşlerim; Allah’ın dostları olmak, Allah tarafından sevilmek, Allah’ı sevmek bir büyük mutluluk değil mi? Yoksa bize mi öyle geliyor? Güzelliklerden bir tanesi de bu değil mi? Allah’ı sevmek. O zaman ibadetlerinize dikkatle bakın., “Aman şu namazı kılayım da, omuzlarımdan yakamdan düşsün bu namaz da hemen çabucak bitireyim namazımı.” diye namaz kılan bir insanla, Allah için namaz kılan, namazdan zevk alan, o zevki; namaz zevkini; Allah’a karşı kıldığı namazın zevkini yaşamak için namaz kılan bir kişiyle namazı angarya olarak yapan; “Aman şimdi de sırası mı? Gene namazın vakti girdi, gideyim kılayım hemen, bitireyim namazı.” diye düşünen kişi arasında, Allah’ın katında büyük farklılık oluşur, sevgili kardeşlerim. Allahû Tealâ kalbinizden geçenin hepsini bilir ve size verdiği değer; sizin Allah’a verdiğiniz değerin katlarıdır. Allah’a çok değer veren kişi; namazlarını, zikirlerini o namazdan ve zikirlerinden zevk alarak kılan birisidir. O kişi beyaz örtü altında zikrini yaparken yani virdini yaparken o sizlere anlattığım gök katlarını gözünün önünde canlandırmaya çalışarak, o zevki o heyecanı yaşayan birisi olmalıdır. Zikir; ibadetlerin en üstünü, en çok zevk verenidir. Kalp gözü açılanların kalp gözü hep zikirde açılmıştır. Gözleriniz kapalı olarak zikir yaparsınız; ama Allahû Tealâ gözünüzün önünde hare hare nurları harekete geçirmeye başlar. Gördüğünüz zaman büyük zevk alacaksınız.
-
20
Allah’ın İlmi Altında Yaşamak
Hepimiz birbirimizi sevmeliyiz sevgili kardeşlerim! Bu sevgi her yerimizden taşmalı. Sevdiğimizi etrafımızdaki insanlara belli etmeliyiz. Onları kalbimizden sevmek onlar tarafından bilinmediği sürece onlar için bir mânâ ifade etmez. Öyleyse sevenler sevdiğini belirtmeliler. Konuşmalarıyla, davranış biçimleriyle, o sevdiklerini mutlu etmek istikametindeki gayretleriyle ispat etmeliler bunu. Bunun neticesi ne olur? Bunun neticesi sevdikleri insanlardan da kendilerine sevginin geri dönmesi şeklinde tecelli eder. Öyleyse bizler sevgili kardeşlerim, Allah’ın dostları isek bu Allah’ın dostu olmayı başka insanlara ispat etmeliyiz. Bu sadece sevgiyle, dışa vuran bir sevgiyle, başkalarının bizim onu sevdiğimizi hissettiği bir sevgiyle tahakkuk edebilir. Hepimiz Allahû Tealâ tarafından bir görevi gerçekleştirmek üzere yaratıldık. Bu, başka insanları mutlu etmektir. Allahû Tealâ istiyor ki; sevelim. Buyuruyor: “Seviniz, sevdiriniz. Nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz!” Hepimiz için Allahû Tealâ’nın İndinde bir hedef söz konusu sevgili kardeşlerim! Bu hedef başkalarını mutlu etmektir. Ne zaman başkalarına mutluluk verebilirsek o insanı mutlu etmiş olmanın huzurunu biz de yaşarız, mutluluğunu biz de yaşarız. Allah kalbimize huzur verir, ferahlık verir. Bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın yolunda başka insanları mutlu etmeye çalışmak Allah’ın temel hedefidir. İstiyor ki; herkes birbirini sevsin. İstiyor ki; herkes birbirini bu sevgi sebebiyle mutlu etmeye çalışsın. Eğer ‘A’, ‘B’yi mutlu ediyorsa ‘B’nin de içinden ‘A’yı mutlu etmek istikametindeki bir talep mutlaka gelecektir. İşte Allahû Tealâ’nın istediği şey budur. Bizim başkalarını mutlu etmemizin arkasında onların da bizi mutlu etmeye çalışması yer alacaktır. İşte biz insanlar, etrafımızda her zaman birçok insanın bulunduğu bir bütünün parçasıyız hepimiz. Öyleyse etrafımızdaki insanları en büyük ölçüde mutlu etmeye çalışmalıyız ki; onlardan da bize, bizi mutlu edecek olan davranışlar geriye dönsün. Genel olarak insanlar kendilerine güzel davrananlara her zaman güzel davranmaya çalışırlar. Kötü davrananlara da surat asarlar. Bu da eşyanın tabiatına uygun bir sonuçtur. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ diyor ki: “Seviniz, sevdiriniz. Nefret etmeyiniz, nefret ettirmeyiniz!” Öyleyse hepimizin bir müşterek hedefi var: Sevmek. Hepimiz sevmeliyiz. Başka insanları sevmeliyiz ve bu sevgimizi onlara davranış biçimlerimizle, konuşma stilimizle, her halimizle ispat etmeliyiz. Bizim kalben onları sevdiğimizi onlara ispat edecek bir davranışta bulunmamamız halinde, nereden bilecekler bizim onları sevdiğimizi? Nereden bilecekler ki; onlar da bu sevgi sebebiyle, ‘biz onları seviyoruz’ diye onlar da bizi sevsinler? Öyleyse açık bir olguyla karşı karşıyayız. Bu karşı karşıya kaldığımız olgu; eğer biz etrafımızdaki insanları seviyorsak, o insanlara onları sevdiğimizi ispat etmeliyiz. İspat edersek ne olur? İspat edersek o, bizim tarafımızdan sevilen insanlar mutlu olurlar. Huzur içinde olurlar. Biz de onları mutlu ettiğimiz için mutlu oluruz.
-
19
Allah ve Insan
Allah ve insan. Allah kâinatı yarattı, canlıları yarattı, hayvanları yarattı, cinleri yarattı, şeytanları yarattı, melekleri yarattı, sonra insanı yarattı. İnsanın yaratılışı, bütün bu mahlûkatın yaratılışından sonradır. Kâinatın yaratılması, başlangıç konusu. Allahû Tealâ insan vücudu şeklinde bir kâinat yarattı. Sevgili kardeşlerim! Eğer biz insanlar küçülebilseydik, sonsuz bir küçülmeyle küçülebilseydik ve kendimize bakabilseydik, gene bir kâinat görürdük. Kâinat tam bir insan vücudu şeklinde, cinsiyetsiz bir insan vücudu şeklinde yaratıldı. Allah’ın yaratma faaliyetini yakînen gözden geçirdiğimiz zaman, Allahû Tealâ’nın 6 günde, 3 asıl 3 de karşıt âlem olmak üzere, 6 âlem yarattığını görüyoruz. 6 günde 6 âlem. Öyleyse sevgili kardeşlerim, fizik vücudumuzun yaşamakta olduğu bu âlem, bu gözlerimizin görebildiği bu âlem, zahirî âlem. Onun dışında Allahû Tealâ onun zıddı olan berzah âlemini yaratmış. Sonra gayb âlemi, cinlerin yaşamakta olduğu âlem, onların berzah âlemi. Zahirî âlem, onun zıddı olan berzah âlemi. Yani insanların ölmeleri halinde nefslerinin giderek orada yaşayacakları âlem, berzah âlemidir. Nefsler kıyâmete kadar berzah âleminde hayatlarını devam ettireceklerdir. Ama fizik vücutlar ölmüş ve toprağın altına girmiş olacaklardır. Cinler için de bir onların zahirî âlemi var. O âleme gayb âlemi diyoruz, bu âleme göre gayb olduğu için. Bir de onun zıddı, cinlerin berzah âlemi. Daha sonra da bir üçüncü grup: Emr âlemi, 7 kat gökler ve zülmanî âlem, 7 kat yerler. Öyleyse 6 tane oldu. Eğer Yokluk’u da bir âlem olarak düşünebilseydik, 7 âlem olacaktı. Ama Allahû Tealâ: “Biz her şeyi zıddıyla kaim kılarak çift yarattık.” buyuruyor. 51/ZÂRİYÂT-49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne). Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz. İşte bu “Zıddıyla kaim kılarak çift yaratmış” demesi sebebiyle, 3 asıl, 3 karşıt; 6 âlem yaratıyor Allahû Tealâ. Ama bir 7.’si âlem sayılmasa bile var. 7.’si Allah’ın bir özel statüsü, bir âlem değil. Bir âlem olsaydı, zıddıyla kaim kılacağı için bir 8.’si de var olacaktı. Bir âlem değil ama Allah’ın rahmetiyle ve ilmiyle her yeri, her şeyi kapladığını görüyoruz. İşte Allah’ın rahmetiyle ve ilmiyle her şeyi kaplaması, bir 7. faktör sokuyor devreye. Ama bir âlem değil. Allahû Tealâ’nın yaratış statüsü 6 tane âlem içeriyor. Ve bütün bu âlemlerin hepsi bir insan vücudu şeklinde yaratılmış ve Yokluk’ta aynı alanı kaplıyor. 6 tane âlem ve 7. olarak Allahû Tealâ’nın kaplaması, hepsi cinsiyetsiz bir insan vücudu şeklinde ve ayrı ayrı âlemler. İşte O, Allah’tır. Yaratan’dır. O, yoktan var edendir. Yoktan var etmek, sadece Allah’a mahsustur. O, melekleri, cinleri, şeytanları -ki onlar da cin taifesindendir- yaratmıştır. Meleklerin nurdan yaratıldığı ifade buyruluyor. Cinlerin ve şeytanların enerjiden yaratıldığı ifade buyruluyor Kur'ân-ı Kerim’de. İnsanınsa “salsalîn” adı verilen bir organik hale dönüşebilen bir topraktan, bir balçıktan yaratıldığını Allahû Tealâ ifade ediyor.
-
18
Allah'ın Âyetlerinden Gafil Olmak
Konumuz: Allah’ın âyetlerinden gâfil olmak. Ne olur bir insan Allah’ın âyetlerinden gâfil olursa? O zaman gideceği yer cehennem olur, sevgili kardeşlerim. Bu dünyada da mutluluğu yaşaması mümkün değildir. Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlar da sadece Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Öyleyse Allahû Tealâ A’râf Suresinin 146. ve 147. âyetlerinde ne söylüyor acaba? Şöyle buyuruyor: 7/A'RÂF-146: Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir. 7/A'RÂF-147: Ve onlar ki; âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşmasını) tekzip ettiler (yalanladılar) ve onların amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır? Allahû Tealâ diyor ki: “Onları âyetlerimizden çevireceğiz ki onlar yeryüzünde haksız yere kibirle dolaşırlar, haksız yere kibirlenirler.” O kibirlenenlere baktığımız zaman âyet-i kerimenin devamında şunu görüyoruz: “Onlar bütün âyetlerimizi görseler, o âyetlere inanmazlar. Onlar rüşd yolunu, irşad yolunu gördükleri zaman, onu kendilerine yol ittihaz etmezler. Gayy yolunu gördükleri zaman onu kendilerine yol ittihaz ederler, yol edinirler.” Öyleyse kim bu insanlar? 1. özellikleri; kibirleri. Kibirliler. Yeryüzünde hem de haksız yere kibirlenirler. Ve onlara hem gayy yolu açıktır hem de rüşd yolu. Seçim hakkı onlarındır. Bütün insanlar kendi seçim haklarını kullanırlar. İşte rüşd yolu, bir başka adıyla irşad yolu, insanların ruhlarını Allah’a ulaştıracakları yolun adı. Sonra da fizik vücutlarını, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim edeceklerdir. “O yolu gördükleri zaman yani o yol kendilerine anlatıldığı zaman, Kur’ân âyetleriyle ispat edilmesine rağmen, onu yol edinmezler.” diyor Allahû Tealâ. Rüşt yolunu yol edinmezler. Zamanımızdaki dîn anlayışını gösteriyor Allahû Tealâ bu âyet-i kerimeleriyle. A’râf-146 ve 147’de Allahû Tealâ’nın söylediği bunlar. Kendilerine insanların rüşd yolu anlatılıyor. Deniyor ki: “Allah’a ulaşmayı dileyin. Dilerseniz eğer, rüşd yolunu seçmiş olursunuz. İrşad yolunu seçmiş olursunuz. Ve de mutlaka daha dilediğiniz anda Allah’ın 1. kat cennetini hak edersiniz. Sonra mı? Sonra Allahû Tealâ size yardım elini uzatmaya devam edecektir. Allah’a ulaşmayı dilediğiniz zaman, Allah üzerinizde furkanlar vücuda getirecektir. İrşad makamına bakan ama irşad makamı olarak görmeyen o insanların gözlerine Allahû Tealâ, irşad makamını irşad makamı olarak görecekleri bir görüntü verir.
-
17
Şu dünyada benden daha mutsuz var mi? Onlara sesleniyorum
Biliyorsunuz ki cennetle cehennemi birbirinden ayıran sadece bir tek dilektir: “Yarabbi! Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum.” diyen, bunu kalbinden söyleyen bir insan 1. kat cennetin zaten sahibi olur. Ama yaşarsa mutlaka mürşid sevgisi duyacaktır. Hacet namazını kılıp da Allah'tan mürşidini mutlaka soracak ve mürşidine ulaşacak, tâbî olacaktır. Allah’ın emrettiği şey yani ona emanet olarak verdiği ruhun hayattayken Allah’a ulaşması için ilk adım olacak, ruh vücudu terk edecek, Allah’a doğru yola çıkan diğer ruhlarla birlikte yolculuğunu başlatacak ve sürdürecektir! Herşey o kadar güzel ki! Eğer Allah ile dostsanız, eğer Allah için yaşıyorsanız bilin ki siz aynı zamanda başkaları için yaşayanlarsınız. Başkaları için yaşayanlarsa Allah’ın en çok sevdikleridir. Hayatlarını başkalarının mutluluğuna adayanlardır. Herşey çok mu güzel yoksa bana mı öyle geliyor? İşte öyle diyenlerin sonradan söyleyecekleri söz budur. Çünkü kim başka insanları mutlu etmek için hayatını o istikamette kullanmayı başarırsa -ki Allah'tan yardım alacağı 100’de 100’dür- dünyadaki en mutlu insanlardan birisi olarak yaşar. Sevgili kardeşlerim! Ne istiyor Allahû Tealâ? Mutlu olmanızı istiyor. Mutlu olmaksa hiç de zor bir şey değil. Bir dilek: “Yarabbi! Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum.” Kalpten olması kaydıyla bu dilek o insana mutlaka mürşid ihtiyacını hissettirecektir. Kişi hacet namazını kılıp Allah'tan mürşidini soracaktır. “Ey Yüce Allah’ım! Ben de mürşidime ulaşmak istiyorum. Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum. Ben de Senin ermiş evliyalarından birisi olmak istiyorum.” diyecektir. Olur mu? Mutlaka olur sevgili kardeşlerim. 7-8 aylık bir ömrü varsa mutlaka olur. Eğer Allah’a ulaşmayı dileyen birisi bunu söylüyorsa mürşidine tâbiiyetten sonra ruhu mutlaka vücudunu terk edecektir.
-
16
Tek dilek, Tek Başına Cennetin Kapısıdır
Biliyorsunuz ki cennetle cehennemi birbirinden ayıran sadece bir tek dilektir: “Yarabbi! Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum.” diyen, bunu kalbinden söyleyen bir insan 1. kat cennetin zaten sahibi olur. Ama yaşarsa mutlaka mürşid sevgisi duyacaktır. Hacet namazını kılıp da Allah'tan mürşidini mutlaka soracak ve mürşidine ulaşacak, tâbî olacaktır. Allah’ın emrettiği şey yani ona emanet olarak verdiği ruhun hayattayken Allah’a ulaşması için ilk adım olacak, ruh vücudu terk edecek, Allah’a doğru yola çıkan diğer ruhlarla birlikte yolculuğunu başlatacak ve sürdürecektir. Sevgili kardeşlerim! Herşey o kadar güzel ki! Eğer Allah ile dostsanız, eğer Allah için yaşıyorsanız bilin ki siz aynı zamanda başkaları için yaşayanlarsınız. Başkaları için yaşayanlarsa Allah’ın en çok sevdikleridir. Hayatlarını başkalarının mutluluğuna adayanlardır. Herşey çok mu güzel yoksa bana mı öyle geliyor? İşte öyle diyenlerin sonradan söyleyecekleri söz budur. Çünkü kim başka insanları mutlu etmek için hayatını o istikamette kullanmayı başarırsa -ki Allah'tan yardım alacağı 100’de 100’dür- dünyadaki en mutlu insanlardan birisi olarak yaşar. Ne istiyor Allahû Tealâ? Mutlu olmanızı istiyor. Mutlu olmaksa hiç de zor bir şey değil. Bir dilek: “Yarabbi! Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum.” Kalpten olması kaydıyla bu dilek o insana mutlaka mürşid ihtiyacını hissettirecektir. Kişi hacet namazını kılıp Allah'tan mürşidini soracaktır. “Ey Yüce Allah’ım! Ben de mürşidime ulaşmak istiyorum. Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum. Ben de Senin ermiş evliyalarından birisi olmak istiyorum.” diyecektir. Olur mu? Mutlaka olur sevgili kardeşlerim. 7-8 aylık bir ömrü varsa mutlaka olur. Eğer Allah’a ulaşmayı dileyen birisi bunu söylüyorsa mürşidine tâbiiyetten sonra ruhu mutlaka vücudunu terk edecektir.
-
15
Kim mutlu olmak istemez ki?
Kim mutlu olmak istemez ki? Herkes için hedef mutlaka mutluluktur. Herkes mutlu olmak ister. Ama insanlar neden mutlu olamadıklarını bilmeden bir ömür boyu yaşarlar ve hedef tayin ettikleri şeylerin hepsinin yanlış olduğunu ancak öldükleri zaman anlarlar. Herkes mutlu olmak için yaşar ve insanların büyük çoğunluğu da “Ne kadar çok para kazanırsam mutlaka o kadar çok mutlu olurum.” diye bir fikrin sahibi olurlar ve kazanırlar. Çok para kazanırlar ama mutlu olamazlar. Öyleyse sevgili kardeşlerim, zenginlik insanla çevresi arasındaki bir ilişkidir. Başkalarından daha fazla para kazanır insan ve de zengin olur. Hep bir hedefle yaşar; “Ben daha çok zengin olursam daha çok mutlu olurum” diye. Daha çok zengin olur ama daha çok mutlu olamaz. Hep aynı mutsuz insan hayatını sürdürüp gider. Mutluluk farklı bir vetiredir, bir yaşam biçimidir ve Allah devreye girmedikçe insanlar mutlu olamazlar. Mutluluğun Allah ile mutlak olarak yakîn seviyesinde bir ilişkisi söz konusudur. Mutluluk… Hiç düşündünüz mü paranız olsaydı ne yapardınız? Bir misal; paranız çok; o kadar çok ki 100 tane daire satın aldınız. Hepsi sizin ama bir tanesinde oturabilirsiniz. Ama geri kalan 99 tanesini kiraya vermek mecburiyetindesiniz. Aranızda hiç ev kiraya veren var mı? Bir sene kaldığını düşünün içindeki kiracının. Çıkarken verdiği paranın ne kadarını kendisiyle beraber götürdüğünü biliyor musunuz? Nasıl olsa benim evim değil diye evinize ne kadar hor bakılmıştır. Aldığınız paranın yarısını evin (dairenin) tamiri için harcarsınız. Kirayı vermeyenlerin peşinden koşturmak, hayatınızın en tatsız olaylarını teşkil eder ve de yaşarsınız dünyada. 100 tane dert almış olan birisi başına; 100 kiracı 100 tane dert. Ne kadar isterdik bunları yaşamanızı; yaşayıp da görmenizi ve mutluluğun paranın dışında başka bir hüviyet sahibi bir nesne olduğunu anlamanızı. Anlaşıldı mı? Efendim! Öyleyse a benim sevgili kardeşlerim, başka yerde arıyorsunuz, orda değil. Şu para denilen müesseseyi alın, kaldırın atın. Allahû Tealâ sizi aç bırakmaz. Çalışırsınız, mutlaka karnınızı doyuracak olan parayı kazanırsınız. Allahû Tealâ’dan talepte bulunun, görün bakalım kazanıyor musunuz kazanmıyor musunuz? Ama açgözlü olmayın. Hak ettiğinizden daha fazlasını isterseniz Allahû Tealâ size vermez. Hani Arnavutların bir sözü var: “Ne kadar köfte o kadar ekmek.” Dengede her şey. Neye lâyıksanız onu mutlaka alırsınız, Allahû Tealâ’dan. İşte bizim size öğütlemek istediğimiz şey, mutluluğa lâyık olmanız. Liyakatınız neyse, o mutluluk seviyesine mutlaka ulaşırsınız. Öyleyse bir defa daha soruyorum: “Mutlu olmak istiyor musunuz? Eğer “İstiyorum.” diyorsanız o zaman bizi dinleyin, o zaman size faydalı olabiliriz. Evvelâ aynı şeyleri mi düşünüyoruz? İnsanlara sorduğumuz zaman “Sen mutlu musun diye?” “Tabiî mutluyum” diyor, “Yoksa mutsuza mı benziyorum? Hayır, benzemiyorsun da yani sormuştuk mutlu musun diye?” Sevgili kardeşlerim! Mutluluk nedir sizce? Aynı şeyleri mi düşünüyoruz? Bizim, Allahû Tealâ’nın bize öğrettiği mutluluk anlayışımız şöyle: İç dünyasında kişi mutlu, dış dünyasında da mutlu, Allah ile olan ilişkilerinde de mutlu; 1. ayrım. İç dünyasında nefsi ile ruhu arasındaki kavgayı bitirdiği için mutlu. Dış dünyasında başka insanlarla kavgayı bitirdiği için mutlu. Allah ile olan ilişkilerinde emirler cephesinde Allah’ın bütün emirlerini yerine getirdiği için mutlu, yasaklar cephesinde bütün yasaklara riayet ettiği için mutlu. Öyleyse acaba aynı şeyleri mi kastediyoruz “mutluyum” deyince? Başka bir mutluluk anlayışınız varsa siz ona göre düşünün. Ama bizim ölçümlemelerimize göre Allah’ın bize öğrettiği mutluluk dizaynı, bu dizayn.
-
14
Aşkların En Büyüğü, Allah'a Karşı Duyulan Aşktır
Muradımız hep Allah'ın zikri, Allah'tan bahsetmek. Biz Allah'a hayranız. Hoşlanmak, sevmek, âşık olmak ve hayran olmak... Bunlar, birbirinin arkasından gelen, daha üst, daha üst, daha üst, daha üst boyutta sevmenin isimleri. Biz, Allah'a hayranız. Sevmek o kadar güzel bir şey ki sevgili kardeşlerim, bir insanın mutluluğu, geniş ölçekli bir dizaynda sevmek fiiline dayalıdır. Nefret edenler, mutlu olamazlar. Onlar, mutluluğu hiçbir zaman yaşayamayacak olanlardır. Sevenler mutluluğu yaşarlar. Sevmekse, Allah'ı sevmeyi de muhtevasına alan, dünyanın en önemli faktörüdür. Hoşlanırsınız, seversiniz, âşık olursunuz ve neticede hayran olursunuz. İşte Allahû Tealâ bize öyle şeyler öğretti ki; biz Allah'a hayran olduk. Bu, sevmenin çok ötesinde bir olaydır. Herkes mutlu olmak ister. Ama insanlara baktığınız zaman onların hep mutsuz olduğunu görürsünüz. Neden? Çünkü sevmenin kanunlarını bilmiyorlar. Nefretle karışık bir sevgi, sevgi değildir. Sevmek fiilinin muhtevasını, nefret eden kişi hiçbir zaman yaşayamaz. Sevmek bir mutluluktur. Sevmek bir huzurdur. Sevmek, öyle bir şeydir ki; insanın içinden haykırmak gelir: "Ey Yüce Allah'ım! Ben Seni seviyorum. Çok seviyorum." diye bağırmak gelir. Elbette bunlara gerek yok. Çünkü Allahû Tealâ sizin sözlerinize bakmaz. Sizin sözlerinizin ifade ettiği mânalar Allah için çok önemli değildir. Ama kalbiniz; kalbiniz ne söylüyor Allah hakkında? Onu Allahû Tealâ herkeste hangi seviyede varsa net olarak görür ve bilir. Aşkların en büyüğü, Allah'a karşı duyulan aşktır. Sevgilerin en hudutsuzu, en yükseği, en çok mutlu edeni! Allahû Tealâ öyle bir aynadır ki; o aynanın öbür tarafındakini ne kadar çok severseniz, O da sizi o kadar çok sever. O kadar çok dediğim zaman aynı seviyede bir sevgiden bahsetmiyoruz. Bir insanın Allah'ı sevmesiyle, Allah'ın onu sevmesinin arasında binlerce kat fark vardır. Allah'ın sevgisi sonsuzdur. Ama biz insanlar netice itibarıyla sadece birer mahlûkuz. Allahû Tealâ bizleri halk etmiş. Ne kadar hamdetsek, şükretsek azdır ki; insan olarak halk etmiş, insan olarak yaratmış. "Halk etmek" biliyorsunuz "yaratmak" anlamına geliyor. İşte Allahû Tealâ bizleri yaratmış sevgili kardeşlerim. İnsan olarak yaratmak lütfunda bulunmuş. Öyleyse kâinatta Allah'a en yakın mahlûklar bizleriz. Hangi açıdan bizleriz? Çünkü doğar doğmaz, Allahû Tealâ hepimize ruhundan üfürmüş. İnsan olarak doğan herkesin içine Allahû Tealâ mutlaka doğar doğmaz ruhundan üfürür. Artık o kişinin şeklini alan bir ruh o kişinin içindedir. Dilediği an ruh, vücudu terk edebilir. Dilediği yere gidebilir, tekrar geri dönüp o vücuda geri dönebilir. Kişinin ruhu bile duymaz. Sevgili kardeşlerim! Burası şakaydı tabiî. Ruh ayrıldığına göre elbette kendisinin ayrılıp ayrılmadığını en iyi bilendir. Bir insan için Allahû Tealâ'nın hedef gösterdiği en önemli husus, o kişinin mutluluğudur. Allah, insan adı verilen mahlûkunu mutlu olsun diye yaratmış ve bir denge içinde, ona dünya adı verilen bu gezegende hayat vermiş. Nasıl bir denge? Nefsiniz var; %100 afetlerle dolu. Ruhunuz var; %100 hasletlerle dolu ve tam bir denge. Birisi ötekinin üzerinde değil, eşitlik söz konusu. Bir tarafta Allah ve O'nun güzellikleri, öbür tarafta şeytan ve onun çirkinlikleri. Nefret, kin, öfke, intikam; Allahû Tealâ'nın dizaynı içinde ruhumuzun standartlarına tam ters düşen hususlardır. Ruhumuz mu? Onda sevgi vardır. Nefsimizde nefret söz konusudur. Öyleyse ruhumuzun hasletleri söz konusu ama nefsimizin afetleri söz konusudur.
-
13
Alemler, Hız Kanunları, Karadelikler (İslâmî ve Tasavvufi Kavramlar 10)
Sizlere hız kanunlarından, âlemlerden, kara deliklerden bahsetmek istiyorum. Yaradılışın, kâinatın yaratılması kesimini beraberce görmüştük. Zahiri âlemde yaşamakta olan biz insanlar için Allah'ın 3 tane hız kanunu var. 1- Işık hızı: Saniyede 300000 km’lik bir hız. 2- Işık hızının altındaki hızlar: Kinetik enerjiyle (itiş enerjisiyle) husule gelen hızlar. 3- Üst hız kanunu: Işık hızının ötesindeki hızlar. Sevgili kardeşlerim! Hız 2 şekilde elde edilir: 1- Kinetik enerjiyle: Bir itiş enerjisi vermek suretiyle bir kitlenin harekete geçirilmesi ivme kazanması, hız kazanması ve hızın oluşması. Kinetik enerjiye bağlı bütün hızlar ışık hızının altında kalmaya mahkûmdur. Işık hızına ulaşamaz. Einstein’ın genel açıklaması o dur ki: "Eğer kinetik enerjiyle (itiş enerjisiyle) bir madde ışık hızına ulaşabilseydi, maddenin kütlesi sonsuz olurdu." Öyle söylüyor Einstein. Sevgili kardeşlerim! Einstein da şimdi anlatacağımız gibi, biraz sonra açıklayacağımız gibi 1 eksikliğin içindeydi. Fotonların 1 elektronla 1 karşıt elektrondan oluştuğunu bilmiyordu. Ama fotonların parçacık özelliğini keşfetmişti. Ne olduğunu anlayamadan ömrü bitti, neticeye ulaşamadan bu dünyadan ayrıldı. Öyleyse ışık hızının altındaki hızlar bildiğimiz hızlar. Arabanın hızı, uçağın hızı, füzenin hızı... En hızlı giden vasıtalar ışık hızının çok altında hızlardır. Işık hızına, kinetik enerjiyle şu dünya üzerinde yaklaşmak bile söz konusu değildir. Öyleyse ışık hızı, ışık hızı dedikleri şey nedir? Foton nasıl bir yapı taşır? Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bunu gerçek anlamda neticesine ulaştırabilmemiz için evvelâ elektrondan karşıt elektrondan başlamak mecburiyetindeyiz. Biliyoruz ki, protonlar elektronlardan ve karşıt elektronlardan oluşurlar. 1 protonun, 1 nötronun muhtevasına baktığımız zaman, protonda 3675 tane elektronla ondan bir fazla sayıda 3676 tane karşıt elektron görürüz. Nötronda ise bunlar eşittir, 3676 tane elektronla 3676 tane karşıt elektron. Bu elektronlar 2 kuark oluşturur. 1 sağ sipinli 1 sol sipinli. Karşıt elektronlarda 2 kuark oluşturur: 1 sağ sipinli 1 sol sipinli. Bu yapıda son derece dikkat çekici Allah'ın bir kanunu var: “Yarım ağırlıklar kanunu.” Karşıt elektronların saniyedeki devir sayısı ve buna bağımlı olarak da ağırlıkları elektron ağırlığının yarısı kadardır. Devir sayısı da, karşıt elektronların devir sayısı da elektron devir sayısının yarısı kadardır, yetmez ağırlıkları negatiftir.
-
12
Tasavvuf ve Kur’ân kavramlarından Âmenû olmak.
Tasavvuf ve Kur’ân kavramlarından Âmenû olmak, bugünkü konumuz. Âmenû olmak; bir Kur’ân-ı Kerim ve tasavvuf kavramı. Kur’ân’ın olmazsa olmaz şartı. Âmenû olmazsanız cehennemden kurtulmanız mümkün değil. Âmenû olmak, aynı zamanda mü’min olmak demek. Âmenû kelimesi de mü’min kelimesi de aynı kökten geliyor. Îmân kelimesi de aynı kökten geliyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde 28 basamaklık bir skalada âmenû olmak noktası nereden başlar? 3. basamaktan başlar. 3. basamakta kişi âmenû olur ve âmenû olduğu zaman zaten mü’min olmuştur. Öyleyse âmenû olmak ile mü’min olmak kavramı arasındaki ilişkiye baktığımız zaman, bir insan Allah’a inanıyorsa o mü’min olur mu? Olmaz, sevgili kardeşlerim. Allah’a inanan insanları Allahû Tealâ mü’min standartları içinde kabul etmiyor. Çünkü “Mü’minler cennete girer.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse bir insanın cennete girebilmesi için mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım. Yani âmenû olan bir mü’min olması lâzım. Bir insanın âmenû olabilmesi, bir takım standartların sahibi olması gerektirir. Bir defa bu insan; 1- Allah’a inanacak. Îmân müessesesinin içinde, inanç müessesesinin içinde bir Allah’a inanacak. 2- Allah’ın ölmeden evvel Allah’a ruhumuzu ulaştırma konusundaki ilme inanacak. Yani ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasına inanacak. 3- Bunun üzerimize farz kılındığına inanacak. 4- Kendisinin de Allahû Tealâ’nın bunu garanti etmiş olması sebebiyle mutlaka Allah’a ulaşacağına inanacak. Bu vasıfların sahibi olan bir insan âmenû olmuştur. Eğer bu kişi Allah’a insan ruhunun ölmeden evvel ulaşacağına inanmasaydı, âmenû olamazdı. Çünkü o zaman Allah’a ulaşmayı dilemeyecekti. Âmenû olmak, mü’min olmak anlamına gelir. Ama bu 4 vasfın sahibi olan bir mü’min olmak… Bu 4 vasıf yoksa kişi Allah’a ulaşmayı dilememişse o, mü’min olmayan bir âmenûdur. Öyleyse lûgat açısından müessesemize baktığımız zaman îmân kelimesi inanç demek, Türkçe anlamıyla. Mü’min kelimesi de îmân kelimesinden geliyor. Îmânın sahibi olan yani inancın sahibi olan demek. O zaman mü’min, Allah’a inanan mânâsına geliyor. Burada inancın sıralamasını yaptığımız zaman; 1- Allah’a inanmak. 2- Allah’ın kitaplarına inanmak. 3- Allah’ın resûllerine inanmak. 4- Allah’ın meleklerine inanmak. 5- Ba’sû ba’del mevte inanmak, ölümden sonra tekrar canlanacağımıza inanmak. 6- Hayrın Allah’tan, şerrin nefsimizden olduğuna inanmak. 7- Allah’a ölmeden evvel ruhun ulaşacağına inanmak, bunun farziyetine de inanmak. Öyleyse böyle bir inancın sahibi ise, kişi inanıyorsa ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşacağına, o kişi mü’min midir? Hayır, değildir. İnanması yetmez, mü’min olabilmesi için mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım. Dikkat edin! Mü’min ile kâfiri birbirinden ayıran şey, cennet ve cehennemdir. Mü’minler Allah’ın cennetine girerler, kâfirler cehenneme girerler. Öyleyse bir insan Allah’a ulaşmayı dilemeden Allah’ın cennetine giremiyorsa, mü’min olmanın temel vasıflarından birisi budur: Allah’a ulaşmayı dilemek. İşte böyle olan kişilere Allahû Tealâ “âmenû olanlar” diyor.
-
11
Ruhun Allah'a teslimi
Konumuz; ruhun Allah’a teslimi. * İlk teslim edeceğimiz, ruhumuzdur. * 2.’si fizik vücudumuz. * 3.’sü nefsimiz. * 4.’sü irademiz. Bunların ilk üçü birer vücuttur. Ruhumuz, bu vücudumuzun şeklindedir. Nefsimiz de aynı, fizik vücudumuz da aynı görüntüdedir. Görüntüler arasında hiçbir farklılık yoktur. Ve üçü de netice itibari ile emanettir. Ama böyle bir vücut olmayan bir de irademiz var. İrademizi de Allah’a teslim etmek mecburiyetindeyiz. Bu akşamki konumuz; ruhumuzun Allah’a teslimi. Kısaca ruhumuzu Allah’a teslim etmeden evvelki son aşamaya gelelim: 1. basamakta olayları yaşıyoruz. 2. basamakta, olayları değerlendiriyoruz ve tavır ortaya koyuyoruz. Musîbetlerle imtihan oluyoruz. Tavrımız ortaya çıkıyor musîbetlere karşı ve olaylar karşısında nasıl davranıyoruz. Ve bu kademede Allahû Tealâ tarafından seçiliyoruz. Allahû Tealâ diyor ki: 42/ŞÛRÂ 13: (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır). “allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan, seçtiklerinden kim Allah’a yönelirse, Allah’a ulaşmayı dilerse, onları Kendisine ulaştırır.” buyuruyor Allahû Tealâ. Öyleyse Allah’ın Kendisine ulaştırdığı insanlar, bir belli dizaynın içindeki insanlar; Allah’a ulaşmayı dileyenler. İşte 2. basamakta Allah’ın seçtikleri, insanların %90’ından fazlasıdır. Ve onlardan her kim Allah’a ulaşmayı dilerse, 3. basamağa ulaşır. Kalbinizden bir dilekle Allah’ı dilemek mecburiyetindesiniz. Eğer dilerseniz mutlaka Allahû Tealâ kalbinizdeki bu talebi işitir, bilir ve görür ve gördüğü zaman da Rahmân esmasıyla tecelliye başlar. Bu tecelli; * Gözlerinizdeki hicab-ı mestureyi alır. * Görme hassanızın üzerindeki gışaveti alır. * Kulaklarınızdaki vakrayı alır. * İşitme hassanızın mührünü açar. * Kalbinizin idrak hassasının mührünü açar. * Kalbinizdeki ekinneti alır. * Yerine ihbat koyar. Böylece size 7 tane furkan verir. Ve bu verdiği 7 tane furkanla her seferinde, her furkanda günahlarınızın 7’de 1’inin sevap hanesine kaydedilmesiyle günahlarınız ve sevaplarınız eş değer olur. Sevgi üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi; Allah’ı seven bir insandır ve bu çerçevede ileride mürşidini de sevecektir. Allah sevdirecektir. Öyleyse bu muhtevaya dikkatle bakın. Dîni yaşamak, İslâm’ı yaşamak ve kâinatın yegâne dîni olan hanif dînini yaşamak, hep sevgi bazına dayalı bir dizaynı içerir. Olmazsa olmaz şartıdır.
-
10
Kadir Gecesi
Bir defa daha bir Kadir Gecesinde birlikteyiz. Genel kabul görmüş statüde Kadir Gecesi, Ramazanın 26. gününü 27. gününe bağlayan gece olarak düşünülür. Ama aslında 24. gününü 25. gününe bağlayan gecedir. Allahû Tealâ, göğün 7. katının 5. âleminde bulunan Divan-ı Salihîn’i görebilenleri, bu konuyla vazifeli kılmıştır. Divan-ı Salihîn, daire şeklinde bir camiyi ifade eder; balkonları olan bir cami ve Divan-ı Salihîn üyeleri oradadırlar. Her zaman onları orada görürsünüz; Allahû Tealâ kime gösterirse. Bize ilk defa gösterdiği günden bu tarafa 28 yıl geçti. 28 yıldır hiç değişmiyor. Hep 24. günü 25. güne bağlayan gecede yani ramazanın 25. gecesinde Divan-ı Salihîn boşalıyor. Bu hiç değişmedi sevgili kardeşlerim. Bu akşam da aynı şey söz konusu. Bu sebeple biz, bu akşamdan da emin olarak Kadir Gecesi sohbetimizi sizinle bu akşam yapıyoruz. Öyleyse her şey merkezinde. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir Kadir Gecesinde sizlerle birlikte olmanın mutluğunu yaşıyoruz. Allahû Tealâ: “Kadir Gecesini bilir misin? Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.” buyuruyor. 97/KADR (KADİR) 2: Ve mâ edrâke mâ leyletul kadr(kadri). Ve Kadir Gece’sinin ne olduğunu sana bildiren nedir? Hayır ne demektir? Allahû Tealâ, bize derecat kazandıran bütün olayları “hayır” olarak mütâlea ediyor, derecat kaybettiren bütün olayları da “şerr” olarak isimlendiriyor. “Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır demekle” Allahû Tealâ neyi kastediyor? Allahû Tealâ: “Bin ay ibadet etseniz kazanacağınız derecelerden daha fazlasını, sadece bir Kadir Gecesi ibadet etmekle kazanabilirisiniz.” diyor. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir Kadir Gecesinde daha sizlerle birlikte olmayı, Allahû Tealâ nasip kıldı. Hayatımızın en mutlu gecelerinden birini daha birlikte geçiriyoruz. El ele, gönül gönüle bir muhteşem beraberlik sevgili kardeşlerim. Her şey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle geliyor? Bir defa daha söyleyelim; Allahû Tealâ, hepinizi başka bir şey için değil; mutluluğu yaşamanız için hayata getirdi. Bunu yaşamak ise ancak Allah'a kul olmakla mümkün olur ki bu, mutluluğun 7 kullukta devamlı artışını ihata eder, muhtevasına alır.
-
9
Allahû Tealâ’nın Dîni, Hz. İbrâhîm’in Hanif Dînidir
Hep dînlerden bahsederiz. Müslümanlık, hristiyanlık, musevilik vs. Yok böyle bir şey! Dînler yok. Ayrı ayrı dînler söz konusu değil. Hepsi tek bir dîn. Bir tek dîn: Hz. İbrâhîm’in hanif dîni. Gerçek anlamda Kur'ân’ı incelediğimiz zaman, âyetleri lâzımgelen boyutta sıraya dizdiğimiz zaman bir de bakıyoruz ki; 1- Allah'a ulaşmayı dilemek, 2- Mürşide tâbiiyet, 3- Ruhun Allah'a ulaşması, 4- Fizik vücudun teslimi, 5- Nefsin teslimi, 6- Muhlis olmak, 7- İradeyi Allah'a teslim etmek. Şimdi sizinle beraber Kur'ân-ı Kerim’i açıyoruz. 7 safhanın hepsi Kur'ân-ı Kerim’de yer almış durumda. Ve diyoruz ki; tamam, hamdolsun ki Allahû Tealâ 7 safha ve 4 teslimi Kur'ân-ı Kerim’e koymuş. Biz müslümanlar bundan büyük huzur duyarız, mutluluk duyarız. Ama Tevrat’ı açtığımız zaman bir de bakıyoruz ki; 7 safha ve 4 teslim Tevrat’ta da var. Sonra bir de İncil’e göz atalım diyoruz. İncil’e göz atıyoruz ve görüyoruz ki; 7 safha ve 4 tane teslim İncil’de de var. Ve Allahû Tealâ sırasıyla Tevrat’ta, İncil’de ve Kur'ân-ı Kerim’de çok önemli bir şey söylüyor: “Bu dîn yani şu anda sizin yaşamakta olduğunuz dîn, Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” İkinci bir dîn hiç olmamış. Zaten olması da söz konusu olabilir mi? Bir tane Allah var. O Allah'ın da tek bir dîni var. O dîn, ne hristiyanlıktır ne museviliktir ne de İslâm’dır. O dîn, Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir. Ama zaman içinde insanlar ayrı ayrı isimler vermiş. Nasıl olmuş bu? Tevrat yaşandıktan sonra uzun yüzyıllar geçmiş. Allahû Tealâ İncil’i indirmiş. İncil’den sonra uzun yüzyıllar geçmiş, Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’i indirmiş ama 3 kitaplı dînde de Allahû Tealâ o işaretini net olarak vermiş. Diyor ki: “Bu dîn, Hz. İbrâhîm’in hanif dînidir.” Hanif fıtratı ruhu, hanif fıtratı vechi, hanif fıtratı nefsi ve hanif fıtratı iradeyi Allah'a teslim etmenin muhtevasını taşır. Bir başka ifade kullanalım: Hanif dîni, teslim dînidir. Şimdi “İslâm” kelimesine gelelim. Ne görüyorsunuz harflerden? Sin, lâm ve mim. Silm kökü. “İslâm” kelimesinde sin var, lâm var, mim var. “Müslüman” kelimesinin içinde de sin, lâm ve mim var. İslâm, müslim, müslüman; hepsi silm kökünden geliyor.
-
8
Yaradılış
Konumuz: Yaratılış. Allahû Tealâ bütün insanları sever; sizleri de sever. Allah’ın ülkesinde O’nun hükümranlığında her şey sevgiye dayalıdır. Ama insanların çoğuna şeytan hâkimdir. Orada da sevginin yerini nefret, kin almıştır. Gelin sizinle öyle bir dünyada yaşayalım ki bu dünyanın temelini sevgi oluştursun. Allah’ın ülkesinde olalım. İşte şu iki çizginin kesiştiği nokta; apsis ve ordinatın kesiştiği nokta sıfır noktasıdır. Onun üst tarafı Rabbanî âlemdir. Alt tarafı zülmanî âlem. Ne zaman güzel bir işlev yaparsanız oradasınız, Allah’ın ülkesindesiniz. Birine bir iyilik yaptınız, bir güzel söz söylediniz, bir namaz kıldınız, zikir yaptınız, güzel düşünceler ürettiniz; hep derecat kazanırsınız. Bu derecat kazandıran şeylerin en güzeli, zikir yapmaktır; Allah’ı zikretmektir. Şimdi düşünce sistemimizi bir yoklayalım. Düşünebiliyoruz, öyleyse varız. Varsak kim yarattı bizi? Allah yarattı. Anne ve babalarımız sadece bir vasıtadır. Allahû Tealâ bizleri yaratmayı dilemeseydi hiçbirimiz şu anda mevcut olmazdık. Öyleyse yaratma fiili asla Allah'tan başka kimsenin ulaşabileceği bir fiil değildir. Yaratmak; yoktan var etmektir. Yani bizim standartlarımıza göre, biz insanlara göre yoktan var etme; Allah'tan başka hiçbir varlığın beceri sahasının içine girmez. Hiçbir varlık yaratamaz. Yaratan sadece Allah'tır. Öyleyse burada duralım: Yaratan Allah’tır. Hâlik; halk eden, yaratan. O'nun dışında ne varsa, neyi hayal edebiliyorsanız hepsi, hepsi, hepsi sadece bir yaratıktır yani mahlûktur. Biz hepimiz sadece birer mahlûkuz. Allah'ın düşünebilen mahlûkları. Her şeyi yaratan Allah'tır. Şu anda kâinattaki en büyük tehlike iblistir, şeytandır. Onu da yaratan Allah'tır. Ondan başka bütün şeytanları da yaratan Allah'tır. Bütün cinleri de yaratan Allah'tır. İnsanları da yaratan Allah'tır. Yerleri, gökleri O yaratmıştır.
-
7
Islâm nedir?
Konumuz: İslâm nedir? İslâm, kâinatın tek dînidir. Başka bir dîn hiç olmamıştır. İslâm deyince Allahû Tealâ, neyi kastediyor? Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman İslâm’ın, Hz. İbrâhîm’in, hanif dîni olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Peygamberimiz (S.A.V)’e buyuruyor ki: “Bu Kur’ân’la, sana indirdiklerimizi (Kur’ân’ı tamamlamakla) tamamladık ve dîn olarak İslâm’ı seçtik, İslâm’dan razı olduk.” 5/MÂİDE 3: Ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adına boğazlanan (kesilen), boğularak, vurularak, yüksek bir yerden yuvarlanarak veya boynuzlanarak ölen ve de yırtıcı hayvan tarafından parçalanıp yenen hayvan (ölmeden kesilmesi hariç) ve putlar adına boğazlanan hayvanlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bunlar fısktır. Bugün kâfirler sizi dîninizden döndüremedikleri için yeise kapıldılar. Artık onlardan korkmayın, Ben'den korkun. Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için dîn olarak İslâm’dan razı oldum. Artık kim açlık tehlikesiyle, günaha meyl etmeksizin zarurette (yemek zorunda) kalırsa, muhakkak ki Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir. Allahû Tealâ bunları söylüyor, aynı zamanda da Peygamberimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Sen vechini, dîni ayakta tutmak için hanif olarak dîne ikame et.” Ne diyor, ne diyor? “Sen Hanifsin. Hanif dîni, Hz. İbrâhîm’in dînidir. Babanız İbrâhîm’in dînidir.” diyor. Öyleyse dîn açısından Hz. İbrâhîm, Hz. Musa’nın da babasıdır, Hz. İsa’nın da babasıdır ve ona tâbî olanların da babasıdır, Peygamberimiz (S.A.V)’in de babasıdır. Ve ona tâbî olanların da babasıdır. Allahû Tealâ bir dîn koymuş ortaya, ezelden ebede kadar bu dîni hiç değiştirmiyor. İfadesine gelin dikkatle bakalım, Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki: 30/RÛM 30: Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez. “Habibim! Vechini hanif olarak dîne ikame et (yani o dîni ayakta tutmak için, hanif dînini ayakta tutmak için vechini, fizik vücudunu devamlı çalıştır, gayret et. Hanif olarak bu işi yap, o hanif fıtratıyla yap ki Allah bütün insanları hanif fıtratı ile yaratmıştır. Ve kâinatın kayyum olan dîni, işte bu dîndir.” diyor. “Ezelî ve ebedî dîn bu dîndir, başka dîn yoktur.” demiş oluyor Allahû Tealâ. “Kâinatın ezelî dîni (ezelde de bu vardı), ebedî dîn; kayyum olan dîn, kıyâmete kadar devam edecek dîn, gene bu dîndir. Evvel ve ahir bu dînden başka bir dîn hiç olmadı.” diyor. Ve şunu da söylüyor: “Ve Allah’ın yaratmasında, ne insanları hanif olarak yaratmasında ne de dîni hanif dîninin dışında bir dîne hiçbir zaman çevirmemek suretiyle dînde de bir değişiklik göremezsin.” Yani ezelî dîn ebediyete kadar devam edecektir, bu dîn hanif dînidir. İnsanlar da ezelden ebede hep hanif fıtratı ile yaratılacaktır. Kâinatın tek dîni ve tek fıtrat; hanif fıtratı. Bütün insanlar hanif fıtratı ile yaratılmıştır. Ve hanif fıtratı ile yaşayacaklardır. Kıyâmete kadar da bütün insanlar hanif fıtratı ile yaratılacaklardır. Hz. İbrâhîm ile Allahû Tealâ arasında Kur’ân-ı Kerim’de bir konuşma geçiyor. Hz. İbrâhîm diyor ki: “Bu kavimdeki insanların bir kısmı senin dînini (hanif dînini) yaşamıyorlar diye, bütün kavmi mi yok edeceksin? Bu haksızlık olmuyor mu Yüce Allah’ım? Bu insanların yarısı hanif dînini yaşıyorlarsa o zaman onlara müsaade etmelisin; yaşamalılar, yok etmemelisin.”
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Sevgili Dinleyiciler, bugün dünyanın dörtbir köşesinde insanlar, İslâm’ın beş şartı ile amel ediyorlar. Ve ibadetlerinin yeterli olduğundan eminler. İslâmiyet ise onların yaptıklarından çok daha fazlasını gerektirmektedir. Acaba gerçekten durum böyle midir?Bu sualin cevabı Kur’ân-ı Kerim’dedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), ve sahâbenin yaşadıkları hayat İslâmîyetti. Onların yaşadıkları hayat Kur’ân-ı Kerim’in bütününe ittiba etmek idi. (Âli İmrân-119) Kur’ân-ı Kerim’in bütünü bizdeki üç emanetin ve iradenin Allah’a teslimini ihtiva etmektedir.
HOSTED BY
Erenler, erenlere gönül verenler💛
CATEGORIES
Loading similar podcasts...