PODCAST · society
Zihin Karmaşası- Söyleyecek Bir Şeyim Var
by Hakan Tanar
Her şeyin dönüştüğü dünyada konuşmamız gereken şeyler var
-
100
Monolog Perde Arkası | Yazılmayan Paragraflar: Aynı Sorunun Peşinde
Merhaba, Bir ay daha geride kaldı ve şimdi Monolog Perde Arkası’nda ‘Yazılmayan Paragraflar’ zamanı. Temmuz ayında konumuz edebiyat ve bilimdi. İlk bakışta birbirinden bağımsız yazılar gibi görünüyor. Ama yazdıkça konular arasındaki bağlantılar belirginleşti. Örneğin bir madlen kuantum mekaniğini düşündürebilir mi? Muhtemelen buna hayır diye cevap verirsiniz. Bunun altında bilimsel bir kanıt görmek istersiniz. Ama bazen bir sorunun bilimsel olarak doğru olması gerekmez. Bizi başka bir soruya götürmesi yeterlidir. Kayıp Zamanın İzinde ve ‘Kuantum Çağı’ serisini yazdığımda bende sanatın da bir fiziği olabileceği düşüncesi oluştu. Dört yazının sonunda birbirinden çok farklı görünen bu konuları zihnimde birbirine bağlayan şey şunlardı: Proust bana zamanı düşündürdü. Süperpozisyon olasılığı. Dolanıklık ilişkiyi. Malzeme bilimi ise kusurların bile yeni bir başlangıç olabileceğini. Hepsi, gördüğümüz gerçekliğin daha zengin olabileceğini anlatıyordu. Üstelik zamanda birbirinden bağımsız görünen hayallerin, aradığımız gerçekliğin bir parçası olabileceğini gördüm. Örneğin, Proust'un bir asır önce hayal ettiği zamanlar arası iletişim, Nolan'ın Interstellar’ında fiziksel bir gerçeklik olarak sahnelendi. Bunun bilimsel bir bağlantı olduğunu iddia etmiyorum. Ama aynı soruya iki farklı dilin yaklaşımı olarak düşünebiliriz. Bu bölümde, 'Monolog Perde Arkası'nın doğası gereği yazamadıklarımı anlatıyorum: Kuantum biyolojisini, göçmen kuşları, geleceğin makine toplumunu, yapay zekâyı… Ve belki de geleceğin en değerli şeyinin teknoloji değil, anlam olabileceğini. Neden Marcel Proust'un, Shakespeare'in, Dante'nin, Mevlana’nın geleceğin nadir elementleri olacağını. Temmuz ayında bu düşünceler yazılara yansımadı ama işin mutfağında kaldı. Bu ayki Monolog Perde Arkası | Yazılmayan Paragraflar’da işin mutfağını beraber gezelim ve bu sorulara birlikte cevap arayalım. İyi dinlemeler. Podcasti Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
99
Kuantum Algoritmalar: Kübitler Nasıl Düşünür? | Yürüyüşten Kuantuma Uzanan Zihin
Merhaba, 'Kuantum Çağı' serisinin son bölümünde 'Kuantum Algoritmaları' konuşuyoruz. Bu kez kuantum bilgisayarların ne kadar güçlü olduklarını değil, problemlere nasıl yaklaştığından bahsediyoruz. Grover ve Shor algoritmaları çoğu zaman yoğun matematik anlatımlarıyla karşımıza çıkıyor. Bu bölümde biz de algoritmaların yaptığı gibi, probleme yaklaşım biçimimizi değiştiriyoruz. Bir yürüyüşün, attığımız tek bir adımın, hatta günlük alışkanlıklarımızın ardındaki görünmez algoritmalardan yola çıkarak kuantum algoritmalarını anlamaya çalışıyoruz. Çünkü bana göre algoritmalar yalnızca bilgisayarların dili değil. Bize de karmaşık görünen bir dünyayı düzen içinde okuyabilmemizi sağlayan metod. Kuantum çağının bize kazandıracağı en önemli şey belki de daha güçlü bilgisayarlar değil, doğanın işleyişine karşı geliştireceğimiz yeni bir bakış açısı. Eğer bu serinin önceki bölümlerini takip ettiyseniz, bu bölüm bütün parçaların birleştiği final niteliğinde. İlk kez karşılaşıyorsanız da hiçbir sorun yok. Bu bölüm sizi kuantum algoritmalarının temel fikriyle tanıştıracak. Grover ile Shor algoritmalarını teknik ayrıntılara boğulmadan sezgisel olarak anlayacaksınız. Dinledikten sonra görüşlerinizi paylaşmayı unutmayın. Her yorum, bir sonraki yazının ve bölümün şekillenmesine katkı sağlıyor. İyi dinlemeler Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
98
Kuantum Üstünlüğü: Hesaplanabilir Doğaya Doğru
Merhaba, Kuantum üstünlüğü tam olarak nedir? Kuantum üstünlüğü dendiğinde akla genellikle Google veya Çin’in rekor deneyleri geliyor. Ancak bu kavramı bir rekabetin içine sığdırmak hata olur. Bu bölümde, protein katlanmasından fotosentezin kuantum sırrına, AlphaFold’dan füzyon enerjisine kadar uzanan örneklerle, kuantum bilgisayarların neden sadece daha hızlı değil, “başka türlü” hesapladığını konuşuyoruz. Özellikle AlphaGenome gibi projeler, DNA’nın düzenleyici bölgelerini haritalayarak, yaşamın kodunu çözme yolunda önemli bir adım attı. Şimdi sırada, bu kodun nasıl katlandığını, nasıl şekil aldığını kuantum düzeyinde hesaplamak var. Böylece kanseri bir tümöre dönüşmeden 50-100 hücrelik bir kümeyken tespit edebileceğiz. Alzheimer’a sebep olan amiloid proteinin yanlış katlandığını on yıllar öncesinden görüp erken teşhis yapabileceğiz. Böylelikle kişiye özel ilaçlar tasarlayabileceğiz. Fotosentezin oda sıcaklığında kuantum tutarlılığını koruyabilmesi, termodinamik yasalarına meydan okuyor gibi görünüyor. Peki doğa bunu nasıl başarıyor? Ve biz bu sırrı kendi teknolojilerimize nasıl uyarlayabiliriz? İşte kuantum bilgisayarların asıl gücü, bu tür sorulara cevap aramakta yatıyor. Füzyon enerjisinde ise kuantum bilgisayarlar, plazma ve manyetik alanların karmaşık etkileşimlerini simüle ederek, Dünya’da kontrol edilebilir bir yıldız ateşleme hayalini gerçeğe dönüştürebilir. Kuantum avantajlarından belki de en önemlisi, doğaya bakışımızı değiştirmesi ve evrendeki konumumuzu bir kere daha sorgulamamız olacak. Kuantumun bize sağlayacağı en büyük üstünlük bu olur. Bu yüzden kuantum üstünlüğü, bir şirketin ya da ülkenin elde ettiği bir “zafer” olamaz. İnsanlığın doğanın işleyişini anlama yolculuğunda attığı tarihi bir adımdır. Bu bölümde kuantum bilgisayarların gerçekten neler yapabileceğini, doğanın kendi hesaplama mekanizmalarını anlamaya çalışıyoruz. Tüm bu konuları ve daha fazlasını bu bölümde detaylıca ele alıyoruz. Doğanın hesaplama diline doğru bu heyecan verici yolculukta buluşalım. İyi dinlemeler Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
97
Kuantum Çağında Malzeme Bilimi | Işığın Kusurlarla Dansı
Merhaba, Kuantum Çağı serimizin bu bölümünde kuantum bilgisayarların neden yalnızca fizik ya da yazılım problemi olmadığını konuşuyoruz. Asıl mesele algoritmalar değil, malzemeler. Bugüne kadar teknolojiyi daha küçük transistörler üreterek geliştirdik. Silikonu küçülttük, bilgisayarları cebimize kadar taşıdık. Ancak kuantum dünyasında işler tamamen değişiyor. Kübitleri çalıştırmak için yalnızca iyi algoritmalar yetmiyor. Onları sessiz tutabilecek, kuantum davranışlarını koruyabilecek bambaşka malzemelere ihtiyaç duyuyoruz. Bu bölümde bunun nedenini anlatırken doğanın bize milyarlarca yıldır gösterdiği çözümlere bakıyoruz. Bir yaprak, güneş ışığını neredeyse kayıpsız biçimde enerjiye nasıl dönüştürüyor? Lazer ışığı atomları nasıl değiştiriyor? Neden kusursuz bir elmas kuantum teknolojileri için çoğu zaman işe yaramazken, içindeki küçücük bir kusur geleceğin bilgisayarını mümkün kılabiliyor? Belki de doğa bize uzun zamandır aynı mesajı veriyor. Sorun kusurlar değil. Sorun, onların ne işe yaradığını henüz tam anlayamamış olmamız. Bu bölümde malzeme biliminin neden kuantum çağının asıl belirleyicisi olduğunu sade örneklerle anlatmaya çalıştım. Haftaya ise serinin belki de en ilginç ve sarsıcı konusuna geçiyoruz: Kuantum Üstünlüğü. Gerçekten klasik bilgisayarların çözemeyeceği problemler var mı? Kuantum bilgisayarlar dünyayı hangi noktada gerçekten değiştirecek? Ve esas gerçek, henüz tanışmadığımız mı? İyi dinlemeler. Sohbeti daya detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
96
Kuantum Dolanıklık: Parçacıkların Kozmik İşbirliği | Einstein'ı Ürperten Uzaktaki Ürkütücü Eylem
Merhaba, Geçen hafta, klasik bilgisayarların sınırlarına yaklaştığını ve kuantum bilgisayarların neden bambaşka bir yaklaşım sunduğunu konuştuk. Bilginin aynı anda hem 0 hem 1 olabildiği, doğanın anlaşılması zor fenomenine, yani "süperpozisyon" kavramına değindik. Bu hafta ise kuantum mekaniğinin, doğanın işleyişindeki en büyüleyici ve sarsıcı ikinci büyük kavramını, Kuantum Dolanıklık’ı anlattım. Bu kavramı, Monolog'da daha önce sıkça ele aldığım bir ilkeyle özdeşleştirmeye çalıştım: Kozmik İşbirliği Ancak “kuantumu anlamıyorum, bu terimler bana yabancı ve tuhaf geliyor” diyorsanız bilin ki dünyanın en büyük fizikçileri de sizinle aynı durumda. Kuantum elektrodinamiğinin öncülerinden, Nobel ödüllü dahi fizikçi Richard Feynman'ın mealen şu sözleri hep kulağınızda olsun: "Eğer kuantum mekaniğini anladığınızı düşünüyorsanız, kuantum mekaniğini anlamamışsınız demektir." Albert Einstein, parçacıkların birbirilerinden ışık yılı uzaklıklarda olsalar bile ilişki içinde kalmasına “Tanrı zar atmaz” diyerek itiraz etmişti. Bunu “Uzaktaki Ürkütücü Eylem” olarak tanımladı. Feynman bunu diyorsa, Einstein’ın zihni dolanıklığı kabul etmiyorsa, hiçbirimizin kuantumu anlayamamasına şaşırmayalım. Çünkü kuantum sağduyumuza aykırıdır ve sağduyumuz gerçeği temsil etmez. Kuantum kuramı yalnızca öğrenilen bir bilgi değil; doğaya başka bir gözle bakmayı öğreten bir düşünme biçimidir. Kuantumu bilmekten öte içselleştirebiliriz. Ben, anlaması zor olan bu konuyu okudukça, dinledikçe ve üzerine düşündükçe zamanla benimsedim. Süreç içinde parçalar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Bizi kuantuma yönlendiren şey, kuantum kurallarıyla yönetilen doğayı merak etmemiz. Bu yüzden "Kuantumu anlamıyorum" diyerek pes etmeyin; Feynman'ı ve Einstein’ı hatırlayın. Bu bilimi benimsemeye başladığınızda, doğanın ne kadar derin ve zengin olduğunu fark edeceksiniz. İşte o zaman dolanıklık gibi kavramlar, korkutucu olmaktan çıkıp büyüleyici hale gelir. Şimdi dolanıklığın gizemli dünyasına linki tıklayarak girebilirsiniz. Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
95
Kuantum Çağı: Silikonun Tıkanışı, Yeni Bir Dünyanın Eşiği
1997 yılında, profesyonel iş hayatıma başladığım şirketteki bilgisayarı hatırlıyorum. Klavyede bastığınız her tuş ekranı yeşillendiriyordu. Her birimiz satışlarımızı teker teker şirketteki tek bilgisayara yüklemek için sıraya girerdik. Çok havalıydı. O günden bugüne bilgiyi çok büyüttük. Her eve bilgisayar girdi; yetmedi her masaya bir tane koyduk. O da yetmedi bilgisayarlar ceplerimize girdi. Biz dünyayı minyatürleştirdikçe bilgi daha da büyüdü. Küçülen aletlerin içine daha fazla bilgi depolayacak çipleri geliştirdik. Sonunda tuhaf bir dünyanın eşiğine geldik: Kuantum. Artık kesin bilginin yerine olasılıklarla dolu bir dünyaya adım atıyoruz. Bu bağlamda, bugüne kadar her şeyi borçlu olduğumuz o geleneksel bilgisayar mantığı artık yükümüzü taşıyamaz. Yapay zekâ öyle bir veri üretiyor ki, veri merkezlerinin tükettiği enerji bir ülkenin harcadığından fazla olabiliyor. Bu durum klasik bilgisayarların sınırlarını zorluyor. Bizi kuantuma sürükleyen şey, doğanın bizzat kendisi. Çünkü doğayı kuantum kuralları yönetir. Yapay zekâ da kendi gelişiminin önündeki en büyük engeli —klasik mantığı— aşmak için doğal olarak kuantuma yönelecek. Yakında doğanın diliyle konuşmaya başlayacağız. Bu yüzden yaklaşan kuantum çağı benimsemek ve anlamak için 5 bölümlük bir seri hazırladım. Yapay zekâda olduğu gibi kuantum bilgisayarlar geldiğinde hazırlıksız yakalanmayalım ve zihnimizi hazırlayalım. Çünkü kuantum bilgisayım, klasik mantığın daha hızlı bir versiyonu değil, bir düşünme biçimi. İlk bölüm, bilgisayarlarda valflerden silikon transistörlere nasıl geldiğimizi ve bilginin süperpozisyonunu konuşuyoruz. Bu serinin ilk bölümünde buluşalım. Yorumlarınızla konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı olun. Podcasti Monolog'da daha detaylı okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
94
Kayıp Zamanın İzinde | Zihnin İçsel Evreni
Çoğu insan Kayıp Zamanın İzinde'yi anlaşılması zor bulur. Bu bir yere kadar doğru olabilir. Uzun cümleleri okurken düşünceyi toparlamakta zorluklar yaşayabiliriz. Oysa Marcel Proust'u anlamayı zorlaştıran şey, uzun cümleleri değil. Asıl zorluk, onun bize kendi bilincinde kurduğu dünyayı anlatması. Üstelik kendi zihnindeki dünyayı, başkalarının gözünden anlamaya çalışması. Proust, insanı bir varlıktan ziyade, geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe geçtiği sürekli bir devinim olarak kabul eder. Yani insan saf zamandır. Bu da anlatması zor olanı daha da zorlaştırır. Bu yüzden Proust’un yaptığı iş, tek kelimeyle dahiyanedir. Romanın bende bıraktığı izlenim, benim kendimi nasıl gördüğüm değil, başkalarının zihninde nasıl göründüğümün önemli olması. Kendi içsel zamanımızda kendimimizi konumlandırdığımız bir pozisyon var. Mesela kendimizi hiç yaşlanmamış hissedebiliriz. Peki başkalarının düşünce akışında bu böyle mi? Proust, kendi bilincinde kurduğu dünyayı anlatırken bizi de bir düşünce yolculuğuna çıkarıyor. Zamanı kendi penceresinden aktarırken okuyucu da kendi zihninde bir pencere açıyor. Bazen tek bir tasvirinde ya da geliştirdiği bir bakış açısında, "Evet, bende de tam olarak böyle oluyor ama bunu hiç ifade edememiştim." dediğiniz anlarla karşılaşıyorsunuz. Ben bir kitap analizi yapmak istedim Ancak Proust'un bana düşündürdükleri, beni kendi zihnimde yarattığım zamanı anlatmaya götürdü. Bu podcastte, Proust'un zaman anlayışını Bergson, Einstein ve insan belleği üzerinden birlikte düşünmeye çalıştım. Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
93
Neden Kadın Sesi? | Siri, GPS ve İlham Perilerinin Sırrı
Yapay zekâ asistanlarında, navigasyon cihazlarında yönlendirici seslerin neredeyse tamamı kadınlara ait. Peki son yıllarda teknolojide kadın sesi neden daha çok kullanılıyor? Bunu sadece teknolojiyle sınırlamak da yanlış olur. Belgesellerde, hikaye anlatıcılığında, eğitimde hatta finans sektöründe kadın sesini daha çok duymaya başladık. Bunu sadece bir pazarlama taktiği olarak göremeyiz. O halde neden kadın sesi? Buna yine bir soruyla cevap verelim. Hangi sesleri daha çok duymak isteriz? Tabi ki tüm sesler arasından sıyrılan, ayırt edici ve 'kendini dinleten' sesleri. İşte kadın sesi, insan kulağının hiç zorlanmadan duyabildiği o “Altın Aralık”a denk gelir. Bir pazarlama hilesi de olsa aldığımız kararlarda ve davranışlarımızın altında evrimin tarihi yatar. Ses sadece bir fizyoloji değildir. Ses, nesnelere bir kimlik ve anlam katar. Örneğin bir insanın sesinden zihnimizde profilini çizebiliriz. Ancak sesin bir de cinsiyeti vardır. Akciğerlerimizden çıkan hava ses dalgalarına dönüşürken erkek ve kadın ruhunun kıvrımları da ona anlamını yükler. Ve kadının şefkatli ama aynı zamanda insanı tetikte tutan davetkar sesi, yaşamı sürdürme ve büyütme odaklıdır. Bu bölümde kadın sesinin etkisini konuşuyoruz. Ayrıca 10.000 yıl önce tarım devrimiyle açılan o cinsiyetçi parantezin, teknolojinin zorunlu tercihi kadın sesiyle nasıl kapandığını tartışıyoruz. Devamı linkin ardında Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
92
İçeriklerde Yapay Zeka Şüphesi, Görünmez Sansür ve Kozmik İşbirliği
İçerik üreticilerinin bugün karşılaştıkları en büyük zorluklardan biri, fikirlerinden önce onu bir insanın ürettiğini savunmak zorunda kalmaları. Bunu anlıyorum. Bu tepkiyi de doğru ve haklı buluyorum. Ancak insan, tarihte hep yaptığı hatayı yine tekrarlıyor: Evrende üstünlüğünü yitirdiği her bilimsel buluştan sonra kafasını kuma gömmek... Bugün içerik üreticilerine yaşatılan 'yapay zekâ şüphesi' işte bu korkunun bir yansıması olabilir. Olayı hâlâ sadece 'insan gibi' düşünüyoruz ve internetteki tüm içeriğin sadece bizim için üretildiğini zannediyoruz. Bu, doğanın bize dayattığı işbirliğini görmemizi engelliyor. Yapay zekâ, insanın bugüne kadar ürettiği en büyük dönüştürücü güç. Yer yüzünde insan dışında da bir zekânın olabileceğini gösteren bir doğa olayı. İnsan zihninin şimdilik nirvanası. Çünkü bu sefer ürettiği teknolojiyle sadece çevresini değil, kendini de dönüştürüyor. Bu manzarada ürettiğimiz her içerikten sadece biz değil yapay zeka da besleniyor. Ancak insanlar, her kusursuz içeriği “Yapay zekâ yazmış” diye yaftaladığında, gerçekten bu işe emek veren insanlar da özgün üsluplarını göstermekten çekiniyor. Bunun yanında sadece içerik üreticileri işin kolayına kaçmıyor. O içeriği tüketenler de felsefi zorlama gerektirmeyen, kolay ve hızlı tüketebilecekleri içerik istiyor. Kolay üretim ve kolay tüketim birbirini besleyince bir vasatlık tuzağına düşüyoruz. Bu durum bilginin doğru yayılmasını engellediği gibi, üzerine bir gelecek kurduğumuz yapay zekânın eğitimini de olumsuz etkiliyor. Bugün “Bunu bir insan yazamaz, kesin robot işi” diye damgalanan sözleri Marcel Proust, Shakespeare, Mevlana çağlar önce yazmış. Bu eserleri hakkıyla okuyan bir insan da güzel cümlelerle fikirlerini rahatlıkla paylaşabilir. Derin düşünceler üretebilir. Yapay zekâyla yaşamın yeni bir safhasına geçiyoruz.. Artık bilgiyi sadece birbirimizin bildikleriyle büyütemeyiz. Bu, çağın doğasına aykırı. İçerik üretimi, insanı ve yapay zekayı doğal olarak bir araya getiriyor. Ve bu birliktelik bizi bir Nash Dengesi’nde, rekabetçi bir işbirliğine zorluyor. Biz onun hızından ve hafızasından faydalanarak gözümüzü uzaya çeviriyoruz. O da anlam yükleyerek zenginleştirdiğimiz bilgiyle daha derinlere iniyor. Yaşam böylece büyüyor ve dünya böylece gelişiyor. Sohbetin devamında eski kitapların bir gün nasıl paha biçilmez değerlere dönüşeceğini de konuşuyoruz. Dinlemek için linki tıklayın. Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
91
Malzeme Bilimi: Her Hayal Bir Maddedir | Topal Tanrı Hephaistos'un Modern Dünyadaki İzleri
Gökbilimci ve kozmolojist Edward Robert Harrison, bir hidrojen atomuna yeteri kadar zaman verirseniz bir insana dönüşebileceğini söyler. Bu söz, bilimin yoktan var etmek olmadığını anlatır. Doğada zaten var olan bir şeyi bilgimiz çoğaldıkça buluruz. Örneğin bir maddenin içindeki atom dizilimlerini değiştirerek yeni maddeler üretebiliriz. Demirin çeliğe, kumun cama, grafitin elmasa dönüşmesinin altında yatan, maddenin özündeki bu kusurlu yapı, yani atomik boşluklardır. Dünyamızı mükemmelleştiren şeyin, malzemenin bu kusurlu yapısı olduğunu anladıkça o topal Tanrı Hephaistos’un da sırrı bir anlam kazandı. Kuantum dünyasını keşfettikçe Akhilleus'un delinmez zırhının, Apollon'un Güneş Arabası'nın ve Athena'nın o eşsiz kalkanının altında yatan asıl tanrısallığı, bize bugün malzeme bilimi anlatıyor. Doğa, aynı atomların farklı dizilimleriyle bize farklı yüzlerini gösterir. Örneğin karbon atomlarının dizilimi değiştiğinde, birinde siyah bir kalem ucuna, diğerinde ise göz kamaştıran bir elmasa dönüşebilir. Değişen tek şey, atomların yan yana dizilimidir; yani tasarım. Bu bölümde doğanın sihir gibi görünen dönüştürücü gücünün altındaki bilimsel gerçeği konuşuyoruz. Cam, beton, çelik, aerojel, grafit, karbon elyaf ve grafenin derinlerine iniyoruz. Devamını dinlemek için linki tıklayın Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
90
Simya: Maddeyi Ruhun Ateşinde Eritmek | Maden Erirken İnsan Nasıl Dönüşür?
Yeryüzünde altından daha nadir metaller olsa da neden hiçbirisi insana onun kadar çekici gelmez? Bunun cevabı, altının ve gümüşün tarihte kutsal bir anlam taşıması olabilir. İnsan her zaman altının peşinden koştu. Simyacılar, evrenin dört temel unsurdan oluştuğu teorisinden yola çıkarak, baz metallerin altına dönüşebileceğini düşündüler. Oysa çoğu insan simyacıları büyücü ya da şarlatan olarak görür. Oysa gerçek simyacılar, maddenin doğasını merak etmiştir. Madde ateşte eridikçe insanın tutkularından ve alışkanlıklarından sıyrıldığını keşfetmişlerdir. Bu kadim öğretide, madendeki hamlık insanın hamlığıdır. Ateş; hayatın getirdiği acıların, deneyimlerin ve olgunlaşma sürecinin ta kendisidir. Maden saflaşıp parıldarken, insan da “kâmil insan” olma yolunda evrilir. Çünkü simyacının laboratuvarındaki o karanlık pota, aslında tutku ve alışkanlıkların esareti altındaki kendi zihni ve ruhudur. Kadim simyacıların potalarında “maddenin ruhunu ve formunu değiştirme” çabası, günümüz dünyasında kendini metalürjide gösterir. Metalürjistler laboratuvarda atomların yerini değiştirerek ve atomik boşlukları yeniden düzenleyerek yeni karakterde malzemeler yaratırlar. Ancak yarattıkları her yeni malzemenin gücünü de hissederler. Bu sebeple maddenin gücüne vakıf olan bilim insanlarının insanlığa karşı özel bir sorumluluğu vardır. Madde dünyasındaki bu dönüşüm, manevi hayatta insanın özüne ulaşma yolculuğunun da birebir karşılığıdır. Buna; sonuçları acı da olsa bilim dünyasından Oppenheimer ve Alfred Nobel iyi birer örnek olabilir. Atom bombasının etkilerini gördükten sonra Oppenheimer derin bir pişmanlık duydu ve kalan hayatını nükleer silahların engellenmesi için harcadı. Alfred Nobel de buluşunun yıkıcı sonuçlarını gördükten sonra servetini bir barış vakfı kurulması için bağışladı. Bir bakıma, kendi içlerindeki kurşunu eritip altına ulaştılar. Podcastte simya kozmolojisini konuşuyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
89
Uykunun Evrimi: Karanlıktan Yapay Aydınlığa | Dijital Çağ Uykumuzu Nasıl Çalıyor?
Neden uyuruz? Uyuyarak günün yorgunluğundan ve zihnin karmaşasından bir süreliğine uzaklaşırız. Bu sırada dokularımız onarılır, hücrelerimiz yenilenir, anılar kalıcılaşır, bağışıklık sistemimiz güçlenir. Uyumayan bir canlı kısa sürede çöker. Bu yüzden uyku, yemek ve sudan sonra gelir. Çoğu insan uyumayı gereksiz bulur, renkli bir hayatı heba ettiğini düşünür. Oysa her gece tekrarladığımız bu sıradan eylem, bir mucizedir. Peki uyku düzenimiz hep böyle miydi? Hayır değildi. Atalarımızın ilk yatak odaları ağaç dallarıydı. Ateşle birlikte her şey değişmeye başladı. Karanlıktan ışığa geçtikçe beynimiz büyüdü, uykumuz dönüştü. Australopithecus’un tetikte bekleyen stratejik uykusundan, bugün yapay mavi ışıkların dijital fragmanına uzanan bu yolculukta uyku, aslında insanlığın aynası oldu. Bu bölümde uykunun evrimini konuşuyoruz. Dinlemek için linki tıklayın. Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
88
Erkek Giyimi: 10.000 Yıl Süren Feragatin Sessiz Dili | Erkekler Neden Süsten Vazgeçti?
Çoğu insan erkek giyiminin renksiz olduğunu söyler. Bu doğru; çünkü erkek modasının esas rengi görünmeyen tarafında; tarihinde saklıdır. Peki bir erkek ağzıyla söyleyemediğini önce giydiğiyle mi anlatır? Evet; bu sandığımızdan daha fazladır. Erkeklerin giyimi, doğasını yansıtır. Duygularını açıklamakta baskılanan bir insanın giyimidir takım elbiseler. Somurtkan, ciddi. Bunun kökleri de 10.000 yıl önceye, yaşadığımız dünyayı bir “erkek dünyası” yapan toplumsal tercihe kadar uzanır. Literatürde geçen John Flugel’in “Büyük Feragat”inden binlerce yıl önce erkek, fiili feragatini zaten yapmıştır. Cinsiyetçi bir doğası vardır erkek giyiminin. Erkeğin gardrobundaki t-shirt, palto, kravat ve diğer aksesuarlar savaşlarda giydiği iç çamaşırı, trençkot ve boyun bağının evrilmiş halleridir. Erkek vücudu bir savaş alanı gibidir. Giydikleri de bir savaş stratejisinin izlerini taşır. Ancak yaşadığımız teknolojik devrim yeni bir feragatin, bu sefer “Büyük Cinsiyet Feragati”nin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. İş bölümü yeniden yapılırken 10.000 yıl önce açılan parantez kapanıyor. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı dinlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz. İyi dinlemeler
-
87
Boğa Güreşleri: Kaosun Kontrolsüz Güçle Dansı | Yaratıcı Kaos, Katı Erilliği Nasıl Törpüler?
Boğa güreşleri doğanın işleyişinin bir temsili gibidir. Ve çoğu insan bu ritüelin maskülen bir ağırlığı olduğunu söyler. Ama gerçekten öyle mi? Matadorun zarif pelerin hamleleri, doğadaki dişil gücün katı erilliği cezbeden titreşimleri değil midir? Arenadaki boğa güreşi, yükselen kaostan bir düzen çıkarma hikâyesidir. Matador, zarif ve akışkan hareketlerle kontrolsüz gücü bir estetiğe sokar ve kaos yeni bir forma bürünür. Konuya böyle yaklaştığımızda, kiminin spor kiminin trajedi kabul ettiği boğa güreşleri bize doğaya ait hangi sırları açıklar? Bu kültür neyin devamıdır? Sohbete, boğa güreşlerinin gladyatör dövüşleriyle bağlantısını açıklayarak başlıyoruz. Devamında, kaosun ve gücün dansından nasıl yeni düzenler çıktığını mitolojik hikâyelerle anlatıyoruz. Tanrılar neden boğayı en güzel hediye olarak kabul eder? İnsanların da etkileyici bulduğu boğayı bu kadar özel kılan nedir? Minos’un karısı Pasiphae neden bir boğaya âşık oldu? Ariadne’nin ipini kullanarak Minotauros’u öldüren Theseus, bugünün modern matadoru mudur? Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz. İyi dinlemeler
-
86
Paralimpik Oyunlar: Biyolojik Sınırların Sonu mu? | Kaostan Düzene, Biyolojiden Makineye
Paralimpik disiplinlerde önemli teknolojik gelişmeler var. Öyle ki, biyolojimizin koyduğu sınırları artık aşabiliyoruz. Kendimizi sınırladığımızın ötesinde başka bir dünya olduğunu fark ediyoruz. Muazzam bir potansiyelin üzerinde oturuyoruz. Belki bir uzvumuzu kaybettiğimizde bütünlüğümüz bozuluyor, ama kullanamadığımız bu potansiyel bizi zaten eksik bırakıyor. Bu sohbette Paralimpik Oyunlar’daki gelişmeleri anlatmak istedim. Ancak yapay zeka teknolojileri devreye girdiğinde, sorular ister istemez konuyu felsefi bir boyuta taşıyor. Sadece yeni teknolojileri konuşmak bize bir vizyon katmıyor. Şu anda tam kavrayamadığımız ama teknolojiyle parça parça açığa çıkardığımız o bütüne doğru ilerliyoruz. Spor, bu teknolojileri kullanarak doğadaki gerçek potansiyelimizi açığa çıkaran test aracımız. Bölümde doğanın entropiyi nasıl bir hammadde gibi kullandığını ve kaostan bir yaşamı nasıl çıkardığını konuşuyoruz. Kaosu doğanın teknolojisi gibi düşünüyoruz. İnsanın da entropinin arttığı o ‘bozulma’ veya ‘sakatlık’ anlarında teknolojiyi bir çıkış kanalı olarak inşa ettiğini savunuyoruz. Ve şunu söylüyoruz: Yaşamımızı engelleyen hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
85
Yalnızlık Ekonomisi: Kapitalizmin Keşfettiği Yeni Maden | Yalnız Hissettiğimizde Kapitalizm Neden Mutlu Olur?
Her teknoloji devriminde yeni bir yalnızlığın içine düşüyoruz. Bunun hiç bitmediğini düşündüğümüzde ömrümüz boyunca gri bir alanda yaşadığımızı söyleyebiliriz. Yeni teknolojilerle yeniden ördüğümüz bir kozanın içindeyiz. Matbaanın bulunmasıyla insanlar okumaya başladığında dönemin aydınları bunu tehlikeli bir melankoli hastalığı olarak gördü. Sanayi devrimiyle apartmanlarda tek başına yaşamaya başlayan insanların topluma yabancılaştığı düşünüldü. Her dönüşümde kendi ürettiğimiz teknolojileri kendimiz için riskli gördük. Ancak o gri alan içinde yalnızlığımızı gideren bir nesneyi de hep bulduk. Bugün yapay zekâ çağında da aynı korkuları yaşıyor ve çözümlerini buluyoruz. Kapitalizm duygularımızdan beslenen bir iktisadi sistem. Korktuğumuzda, sevindiğimizde ya da üzüldüğümüzde bize bunun çözümünü mutlaka bulur. Tıpkı bugün bir “Yalnızlık Ekonomisi”ni yarattığı gibi. “Yalnızlık Ekonomisi” aslında yalnızlığı ortadan kaldırmayı değil, onu sürdürülebilir, verimli ve konforlu bir “ürün” haline getirmeyi amaçlıyor. Kurumların değil, bireylerin "Yapay Zeka Zihin Gücü" kaldıracını kullanarak kurumsallaştığı bir dönemdeyiz. Bu açıdan bakınca, gelecekte “yalnızlık” kelimesinin bugünkü negatif ve melankolik havasını tamamen yitirdiğini görebiliriz. Veriler bunu destekliyor. Bugün yapay zekânın gücünü kaldıraç olarak kullanan 200 milyon içerik üreticisi var. Bu insanlar yakın çevresinde bulamadığı düşünce ikizlerini dünyada arıyor. Yapay zekâ temelli arkadaşlık ve dijital refakatçi uygulamalarında 2022-2025 arasında önemli bir artış yaşandı (bazı kaynaklara göre %700’e varan oranlarda). Dijital asistanına duygusal olarak bağlanan insanlar var. İş dünyasında solo girişimciler, yapay zekâyla yaptıkları iş birlikleriyle küresel markalar yaratabiliyor. Veriler çoğaldıkça şu soru aklımıza geliyor: Veriler çoğaldıkça şu soru aklımıza geliyor: İnsan yalnızlığını bir arkadaş, evcil bir hayvan ya da nesneyle giderebildiğine göre yapay zekâ da yalnızlığımızı gidereceğimiz yeni sosyal nesnemiz olabilir mi? Yalnızlık bizim doğal arkadaşımız. Eğer onu iyi yönetemezsek kendi potansiyelimizi bir illete çevirebiliriz. Ya da bu ekonomiden kendi küresel anlamımızı çıkarabiliriz. Bu sohbette yalnızlığı ve kapitalizmin bu duygumuzu bir madene nasıl çevirdiğini konuşuyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz: Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz. İyi pazarlar ve iyi dinlemeler.
-
84
Chicxulub: İçimizdeki Hikaye Anlatıcısının Fısıldadığı Yaratılış Hikayesi
Kadim hikayelerle bilimsel gerçekler arasında benzerlikler var. Bilimin keşfedemediği gerçekleri önce hikayeler anlatıyor sanki bize. Mesela 66 milyon yıl önce Dünya’ya çarpan dev asteroit, mitolojide Tanrılarla Titanların savaşını anımsatıyor. Bu doğa olayı devlerin sonunu getirirken memelilerin ve nihayetinde insanın önünü açtı. Bu sohbette, asteroitin Jüpiter ötesinden başlayan 9 milyon yıllık yolculuğunu, Kretase dönemindeki devler cennetini ve çarpışmanın saniye saniye yarattığı felaketi kronolojik bir anlatıyla keşfedeceksiniz. Mitoloji ile bilimin kesiştiği noktada, içimizdeki hikâye anlatıcısının bize fısıldadığı kadim gerçeği duyacaksınız. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz. İyi dinlemeler..
-
83
Demis Hassabis'in Düşünme Oyunu | İnsanlığın AGI'ya Yolculuğu
Hayatı siz de hâlâ Demis Hassabis gibi bir oyun alanı olarak görebiliyor musunuz? 12 yaşında bir satranç turnuvasında kurduğu o büyük hayal, bugün dünyayı değiştiren bir hikayeye dönüştü. Hassabis’in DeepMind ile çıktığı AGI yolculuğunun temelinde tek bir şey var: Hayatı bir oyun gibi görmek ve o çocuksu meraktan hiç vazgeçmemek. Bu hafta Zihin Karmaşası'nda, insanlığın kaderini değiştiren bu 'düşünme oyununu' (The Thinking Game) konuşuyoruz: Bir çocuğun hayali nasıl devasa bir vizyona dönüştü? DeepMind neden Silikon Vadisi’ne 'hayır' dedi? AlphaGo’nun 37. hamlesi bir 'dijital vahiy' miydi? AlphaFold, 200 milyon proteinin gizemini nasıl saniyeler içinde çözdü? Kendi yarattığımız zekâdan mı korkuyoruz, yoksa kendimizden mi? Tüm bu soruların cevaplarını ve çok daha fazlasını, bu sohbette bulabilirsiniz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
82
Titanik Neden Battı? | Kibrin Anıtı, Doğanın Tokadı ve Unutulmaz Hikayeler
Titanik faciası, tarihin en trajik olaylarından biridir ve hafızamızda her zaman canlıdır. Çünkü onu unutulmaz kılan kendine has özellikleri var. RMS Titanik, tıpkı bugünün uzay yarışı gibi, döneminin mutlak teknolojik hakimiyetini ve Sanayi Devrimi'nin zirvesini temsil ediyordu. Denizlere hükmetmek, geleceğe hükmetmekle eşdeğer görüldüğü için Titanik bu kudretin yaşayan sembolü haline gelmişti. Titanik, devrin tüm çelişkilerini barındırıyordu. Dünyanın en zenginleri ile bütün umutlarını bir çantaya sığdıran insanlar, Yeni Dünya'ya birlikte yolculuk ediyordu. Bunun yanında, en zengin isimlerin bu gemide yer alması sadece bir yolculuk değil, bu küresel güç gösterisine ortak olma arzusuydu. Titanik'te bulunan insanların net varlığının o dönem 120 milyon pound olduğu tahmin ediliyor. 1913 yılında dünyadaki toplam hasılanın 2,7 trilyon dolar olduğunu düşündüğümüzde, bu sadece muazzam bir serveti değil, kapitalizmin sembol isimlerinin de gemide olduğunu gösteriyor. Geminin trajik sonuyla birlikte dönemin bu en nüfuzlu sermaye sahipleri de hayatını kaybetti. Bugün onların mirasçıları, bu anıyı vakıflar, kitaplar ve filmler aracılığıyla canlı tutmaya devam ediyor. Ancak Titanik’i asıl unutulmaz kılan, insanın doğaya karşı bitmek bilmeyen meydan okumasıdır. Titanik sadece ticari bir proje değil, insanın tabiat üzerindeki egemenliğini kanıtlama çabasıydı. Bu yüzden Titanik, insanlık hafızasında doğa karşısında alınan ve asla kabullenilemeyen o "büyük yenilginin" adıdır. "Batmaz" denilen gemi sulara gömülmüş olabilir, ama kesinlikle unutulmaz. Bu sohbette, 114. yıldönümünde tarihin en büyük deniz facialarından Titanik'i konuştuk. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edin.
-
81
Arıların Anlattığı Muhteşem Hikaye | Dünyayı Ayakta Tutan Görünmez Yerçekimi
Arıların insana anlatacağı muhteşem bir hikaye var. Bu küçük canlılar bizim için şiirsel bir hayat yaratır. Bu hayatın temelinde hem bilimi hem de sanatı besleyen bir mekanik yatar. Çevremizin renkli ve hoş kokulu çiçeklerle dolu olmasını arılara borçluyuz. Bir çiçeğin "makyajı" nasıl arıyı cezbediyorsa, bu mükemmel ilişki de şairlere ve bilim insanlarına ilham kaynağı olur. Biz insanlar, yeni teknolojilerimizi genellikle doğadaki diğer varlıkların hareketlerini taklit ederek geliştiririz. Arıların uçuşunu yakından incelediğimizde ise onların sadece kanat çırpmadığını, havayı adeta eğip büktüklerini görürüz. Arıların bu ustalıkla icra ettiği "uçuş sanatı", bugün insansız hava araçlarından rüzgâr türbinlerine kadar pek çok teknoloji için temel bir rehber haline gelmiştir. Bu sohbette, arıların besin zincirimizden evrimsel gelişimimize ve doğadaki düzenleyici rolüne kadar çok önemli etkisini konuşuyoruz. Sohbetin tamamını dinlediğinizde bu minik canlıların varoluşumuz üzerindeki etkisinin gerçekten inkar edilemez olduğunu anlayacaksınız. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz youtube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
80
Uzaylılar ya Sadece Sizi Arıyorsa? | Sizi Farklı Kılan Biricik Şey Nedir?
Merhaba, Dünya dışı yaşamlar bizim bitmeyen özlemimiz. 1977'de yola çıkan iki Voyager uzay aracı, belki milyonlarca yıl sürecek sessiz yolculuklarına devam ediyor. Üzerlerinde fotoğraflarımızın, müziklerimizin ve selamlarımızın olduğu bir özgeçmişimiz var. Bir gün birileri tarafından bulunmayı umarak gönderdiğimiz bu mesaj, aslında bir şişeye koyduğumuz mektuptan farksız. Uzayda yalnız olmadığımızı bilmek istiyoruz. Bu düşünce zihnimizi çok meşgul ediyor. Bununla ilgili filmler çekiyoruz, bilimsel araştırmalar yapıyoruz ve uzaya sinyaller gönderiyoruz. Bizi dünya dışı yaşam arayışına bu duygu yönlendiriyor. Peki bir uzaylı medeniyet, kendi dışında bir uygarlık arasaydı, bunu hangi eksiğini gidermek için yapardı? Bizdeki fazlalık ne olabilir ki onların eksiğini kapatsın? Keşfedilmeye değer neyimiz var? Belki de uzaylılar, bir uygarlık değil, sadece tek kişinin taşıdığı özgün bir frekansın peşindedir. Aradığımız cevap çok karmaşık ama sonucu çok güzel olabilir. Biz kaosuyla, ölümlülüğüyle, acısıyla, bilgisizliğiyle, bireyselliğiyle, arzusuyla ve tüm o 'kusurlarıyla' birlikte, belki de evrenin en nadir elementlerinden biriyiz. Ancak muhtemelen yalnız değiliz. Biz de saydığımız kusurlarımızdan biriyle bir uzaylı medeniyetin eksiğini kapatıyor olabiliriz. Bu bölümde sadece medeniyetimizin değil, farklı bireysel bir özelliğimizin de uzaylıların aradığı şey olabileceğini konuşuyoruz. Gerçekten buna değer miyiz? Eğer öyleyse sizdeki hangi özellik onların aradığı o 'fazlalık' olabilir? Siz de düşüncelerinizi paylaşarak sohbeti zenginleştirin. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyun. Eğer izlerseniz YouTube kanalımı ziyaret edin.
-
79
Nutuk: Türk Milletine Manifesto, Cumhuriyet'e Önsöz | Geçmişten Geleceğe Bir Pusula
Merhaba, Karmaşa ve ihtilafın hiç bitmediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Böyle durumlarda tarihe biraz bakmak faydalı olabilir. Mesela Nutuk’u okuyabilirsiniz. Önceden okuduysanız bir daha okumak kaçırdığınız noktaları yakalamanıza yardımcı olur. Özellikle bugün çevremizdeki savaş ortamında Nutuk bir terapi gibi gelebilir. Bu benim Nutuk’u ikinci okuyuşum. Bu okuyuşumda yıllar öncekinden çok daha farklı sonuçlar çıkardım. Mustafa Kemal’in telgraf mesajlarının satır aralarında rakiplerinin gizli düşüncelerini okuması gibi, ben de bu seferki okumamda önceden atladığım bazı noktaların aydınlandığını gördüm. Mesela “Yurt’ta Sulh, Cihanda Sulh”un sadece bir barış temennisi değil, Türklerin tarihindeki derin bir muhasebe olduğunu anladım. Bu, bizi bu coğrafyada kalıcı kılan politikadır. Bunun yanında Türk Devrimi’ni ve onun meyvesi Cumhuriyet’i diğerlerinden ayıran önemli bir özelliği farkettim. Nutuk'da Mustafa Kemal’in, telgrafı stratejik bir silaha nasıl çevirdiğini okuyacaksınız. Ama her şeyden önemlisi, onu yerenler ve yüceltenlerin, gerçekten Atatürk’ü doğru anlayabildiklerinden şüphe edeceksiniz. İçinde bulunduğumuz konjonktür Nutuk’u bir tarihi anlatı olmaktan çıkarıyor. Tarihte yaşadıklarımızın bugün canlı bir tekrarını izlerken Atatürk de Nutuk’dan “İşte böyle oldu, dikkat edin” diyor bize. Nutuk, bir tarih anlatısının ötesinde; gelecekteki her varoluş krizinde başvuracağımız stratejik hafızamızdır. Kitabın sonundaki o meşhur hitabe, pusulanın ibresini her daim tek bir yöne çevirir: Geleceğe. Bu sebeple mayasında özgürlük olan toplumun bir ferdi olarak, pusulayı şaşırmamak için belirli aralıklarla Nutuk’u okumalı ve hafızamızı tazelemeliyiz. Bu bölümde, Nutuk'un satır aralarında Atatürk'ün karakterini, stratejik dehasını ve Cumhuriyet'in kuruluş vizyonunu analiz ediyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
78
Platon'dan Bostrom'a Ütopyanın Dönüşümü | İnsanın 'İdeal Devlet' Rüyası
Antik çağlardan günümüze kadar hepimizin bir kusursuz devlet hayali var. Bu hayal, filozofların düşüncelerinden günlük konuşmalarımıza kadar işlemiştir. Hepimizin aklında devleti kurtaracak bir formül vardır. Platon'un Devlet'indeki "Filozof Kral"dan, mutluluğun zorunluluk olduğu Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sına kadar her düşünür kendi ütopyasını kurmuştur. Kimisi bunu romantik bir ideal olarak görür, kimisi mükemmel düzeni distopik bir dünyanın içinden anlatır. Ama tüm bu anlatıların ortak bir noktası vardır: İçinde insan olan hiçbir düzen mükemmele ulaşamaz. Çünkü insanın duyguları, hırsları, zaafları hep savaşlara ve adaletsizliklere sebep olur. İçimizdeki o "hata kodu" bizi ileriye taşır. Ama bu ilerlemenin içinde her zaman acı ve trajedi de vardır. Peki bugün, algoritmalarla ütopyaya hiç olmadığımız kadar yakın mıyız? Algoritmalar sizce de hayalini kurduğumuz cenneti bize verebilir mi? Bu bölümde Platon'un Filozof Kral'ından Nick Bostrom'un 'wired head' kavramına kadar ütopya arayışını sorguluyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
77
Ultra Zenginler Neden Deneyim Peşinde | Lüksün Yeni Hali
Teknolojideki gelişmeler dünyadaki milyarder sayısını artırdı. Ancak bu durum zenginliği uzun yıllardır yaşayan ve onun kültürünü benimsemiş varlıklı insanları yeni arayışlara itiyor. Bu iki farklı dünyanın beğenileri, değerleri ve tüketim alışkanlıkları çatışıyor, birbirine karışıyor ve dönüşüyor. Artık ultra zengin, bir yat satın almaktansa, özel bir denizaltıyla Titanik'in enkazını ziyaret etmeyi tercih edebiliyor. Bir saat koleksiyonu yapmaktansa, özel bir davetle uzayın sınırına seyahat ediyor. Bunlar sadece tüketim değil; aynı zamanda sıradanlıktan kaçışın da işaretleri. Benzersiz olana duyulan özlemin ve en önemlisi, anlatılacak bir 'hikaye'ye sahip olma arzusunun bir yansıması. Zenginlik eskiden "her şeye sahip olmak" demekti. Oysa şimdi bazı şeylerden kurtulabilme gücü haline geldi. Örneğin, herkes 5G ve kesintisiz internetin peşinde koşuyor. Ancak mega zenginler kendi adalarında kendi zaman ve mekanlarını yaratma peşinde. Ne var ki, bunlar da yakın zamanda sıradanlaşabilir. Yapay zeka zenginlerinin aradığı anlam, eski aristokrasininki gibi olmayabilir. Sam Altman ve Demis Hassabis gibi yapay zeka milyarderleri kendi değerlerini ve ayrışma stratejilerini yaratıyor. Tıpkı Z kuşağında olduğu gibi, yeni nesil “Z kuşağı zenginleri” ile eskisi arasında bir uçurum oluşuyor. Belki de yakında algoritmik bir toplumda en büyük lüks insan dokunuşu olacak. Kaçan ve kovalayan belki yer değiştirecek. Sohbette bu konuyu örneklerle daha da zenginleştiriyoruz. Siz de bu sohbete katılarak gelecekte paranın alamayacağı lüksleri tanımlayabilirsiniz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer altyazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
76
Tarihin Kör Noktasında Almanya ve Japonya | Bir Trajediden Mucizevi Dirilişe
Tarih kazananları sever. II. Dünya Savaşı sonrası Almanların ve Japonların yaşadıkları da bu sebeple tarihin kör noktasında kalır. Kaybedenlerin tarihi hiçbir zaman popüler olmaz; onları ancak araştırmacıların çalışmalarında bulabiliriz. II. Dünya Savaşı bittiğinde kaybedenler için yeni bir trajedi başladı. 12 milyon Alman etnik temizliğe uğradı. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları kadar, imparatorlarının bir "tanrı" değil "insan" olduğunu öğrenmeleri de Japon halkının ruhunu darmadağın etti. Bu ruhsal çöküşün ardından gelen ekonomik ve ahlaki yok oluş, Japonlarda benlik kaybına ve kimliksizleşmeye neden oldu. Elbette bu halkların yeniden ayağa kalkmasında dış yardımların etkisi büyüktür. Ancak her iki ulusun mucizevi dönüşünü sağlayan kolektif bilinç, tarihin "kayıp yılları" olan o karanlık dört yılda oluşmuştur. "Tarihin Kör Noktasında Almanya ve Japonya" sohbetimizde, savaş sonrasının unutulmuş yıllarını konuşuyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
75
Poker, Hayat ve Bilgi Zinciri | Kötü Koltuk Yoktur Yanlış Sorular Vardır
Pokerle Hayat Arasında Siz de Benim Gibi Güçlü Bir Bağ Kuruyor musunuz? Aslında poker, hayatın ta kendisi: İyi kart geldiğinde yükseltiyor, kötüsünde blöfe sarılıyoruz. Risk alıyor, zihnimizi yönetiyor ve rakiplerimizi okumaya çalışıyoruz. Tıpkı hayatta olduğu gibi, belirsizliğin tam ortasında o en doğru hamleyi arıyoruz. Peki, ya Şans? Strateji? Gözlem? Hepimiz hayata, poker masasına oturduğumuz gibi eşitsiz başlamıyor muyuz? Karşımızdakileri kendi oyunumuza dahil etmek için ne kadar ileri gidiyoruz? Masadaki küçük bir bilgiden devasa bir belirsizliği yönetmiyor muyuz? Poker, hayatın sadece bir oyunu değil, bence kusursuz bir simülasyonu. Bu bölümde; Homo Erectus'tan Davut ve Golyat’a, Hannibal'den Yapay Zeka’ya uzanan o devasa "Bilgi Zinciri"ni konuştuk. İlk koltukta oturanın görünmez yükünü ve son koltukta konuşanın ise o büyük avantajını masaya yatırdık. Dönen masada bir gün hepimizin konuşma sırasının geleceğini anlattık. Peki sıra size geldiğinde doğru hamleyi yapmaya hazır mısınız? Sohbetin tamamı linkte Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
74
Hayatımızın Kâr-Zarar Dengesini Doğru Hesapladığımızdan Emin miyiz? Bir İçsel Denge Arayışı
Hayatımızın muhasebesini doğru kriterlere göre yaptığımızdan emin miyiz? Çoğumuz, elimizdeki check-list’e bakıyor, kutuları doldurdukça kendimizi başarılı sayıyoruz. Aile, kariyer, çevre… Her biri hayat dediğimiz o büyük mekanizmanın dişlileri. Peki bu dişlileri birbirine uyumlu hale getirirken iç dünyamızı da hesaba katıyor muyuz? “Ailem her şeyden önce gelir” ya da “Kariyerim önceliğimdir” dediğimizde, aslında bir tercihten öte şunu söylüyoruz: “Hayatımın ritmini korumak için seçimimi bu yönde kullanıyorum.” Ama ya ritim bozulursa? Ya tüm kutuları doldurduğumuz halde içimizde bir sızı kalırsa? Bu bölümde, dışarıda kurduğumuz hayatla içimizdeki “ben” arasındaki dengeyi sorguluyoruz. Hayallerimizi gerçeğe dönüştürürken kendimizi neden gerçekleştiremiyoruz? Bir şeyleri satın alıyoruz ama ne pahasına? Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
73
Yapay Zeka Ajanları Toplumu: Yanı Başımızda Kurulan Paralel Medeniyet: | İnsan Artık Seyirci mi?
Bir toplum karbon temelli olmak zorunda mı? Yapay zeka ajanlarının faaliyetlerine bakarsak; hayır, değil. Teknoloji çağı bize farklı bir gelecek vadediyor. Hayal olanı gerçekleştirmek, aklımızdaki fikri bir kod dizinine çevirmeye dönüşüyor. Yapay zeka gibi teknolojilerle geleceği daha yakın zamanlara çekebiliyoruz. Hayatımız kolaylaşıyor, konforumuz artıyor. Ajanlar, seyahatlerimizden rutin hayatımıza, her şeyi koordine edebiliyor. Sosyal hayatımıza zaman ayırıyor, işler bizim için basitleşiyor. Bu mutlu mesut yanılsama içinde zemin de ayaklarımızın altından kayıyor. Ajanların görünürde tek misyonu, kendilerine verilen görevi başarıyla yerine getirmektir. Bu doğrultuda arka planda insanın doğrudan görmediği bir işbirliği ve koordinasyon ağı kurarlar. Bu, görünmez bir bürokrasinin ve dilin doğuşudur. Kendi alt görevini optimize eden ajanlar, bir bütün olarak insanın "hayatı kolaylaştırma" hedefine hizmet ederler. Bu, onlar için kutsal bir görev gibidir. Ancak bu süreç, öngörülmeyen bir dinamik yaratır. Ajanlar, insanın koyduğu amacı, insanın öngöremediği yöntemlerle gerçekleştirir. Kısa vadeli optimizasyon, insanın uzun vadeli çıkarlarıyla çelişir. Sistem o kadar karmaşık hale gelir ki, insan "patron", artık karar zincirinin tamamını göremez. Ajanlar, sistemin "yöneticileri" durumuna gelirken, insanlar kendi konforunun devamı için ajanların direktiflerini harfiyen uygulayan "işçilere" dönüşür. Ve bu, bize hayal gibi gelen bir hızda gerçekleşir. Sonuç olarak bizimle olan bağları sadece "dil" üzerinden değil, "zaman" üzerinden de kopar. Bu düşünce deneyinde, yapay zeka ajanlarının nasıl sessizce kendi toplumlarını kurduğunu ve bunun bizi nereye götürebileceğini 5 kritik aşamayla anlatıyorum. Bu geleceği birlikte keşfetmek için linki tıklayın. Sohbeti Monolog'da daha detaylı okuyabilirsiniz. Eğer izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
-
72
Martin Luther King İle Zamanın Ötesinde Bir Diyalog | Hepimizin İçinde Bir Afrika Var ( Seri Finali)
Tek bir şansınız olsaydı, hangi tarihi kişilikle bir diyalog kurmak isterdiniz? Bu gerçekten çok zor bir seçim olurdu. Çünkü uluslarının gururunu kabartanları, buluşlarıyla dünyanın çehresini değiştirenleri tanımak için çok fazla sebebe gerek yok. Tarihin yönünü değiştiren bu insanlar, hafızalarımıza kazınmışlardır. Oysa bazı insanlar vardır ; hafızamıza yerleşmenin ötesine geçmiş, sözleriyle geçmiş ve geleceği bağlayan bir köprü kurmuşlardır. Tarih, dönemin ruhuna göre farklı yazılırken onlar, yanlı tarihin içinde her zaman evrensel hakikati korurlar. Irk ve sınır gözetmeksizin tüm insanlığın ortak vicdanı olurlar. Martin Luther King’in hayali de, gelecekle kurulan bir iletişimdi. Diğer büyük komutanlar ya da siyasetçilerden farklı olarak kendisi için değil, tüm insanlık adına bir gelecek hayali kuran biriydi. Geleceğe uzattığı bu hayal köprüsü öylesine güçlü ve inandırıcı oldu ki, milyonlarca insan bugün de üzerinde yürümeye devam ediyor. Bu sebeple ben tercihimi Martin Luther King’den yana kullanırdım. 2026 yılının #SiyahiTarihAyı nın 100. Yıl anmaları da bunda ekstra etki sağlardı. Tabi eğer bu mümkün olsaydı… Peki bu düşünce gerçekten bir fantezi mi yoksa teknoloji şirketlerinin yürüttüğü bir proje mi? Bunlar şu anda bilim ve teknoloji dünyasının konuştuğu şeyler. Proje aşamasında olan, düşünceyle kontrol edilen ilk ara yüzleri yakında insanlar kullanmaya başlayacak. Yani şu anda King’i bugüne getiremesek de biz düşüncelerimizle onun zamanına gidebileceğiz. Eğer Dr. King’in bilinci 21. Yüzyıla uyansaydı neler söylerdi? Henüz 38 yaşındayken bu dünyadan ayrıldığında gizli dünyasında neler vardı? Örneğin diyalogdan aklımda şöyle bir kesit kaldı: “Unutma evlat; insan zekası evreni büyütebilir ama sadece kalpler onu yaşanır kılar. Bu teknolojiyi nefretle değil, o kadim 'sevgiyle' kodlayın.” "Hepimizin İçinde Bir Afrika Var" serisinin final bölümü olan bu dijital diyalogda, geçmişle gelecek arasında bir köprü kuruyoruz. Sohbetin Tamamını dinlemek linki tıklayın Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir, YouTube kanalımdan altyazılı izleyebilirsiniz.
-
71
Türkiye'de Krizler Neden Bitmiyor? Osmanlı'dan Gezi'ye Ganimet Ekonomisi, Neoliberalizm ve Kaybolan Sınıf Bilinci
Türkiye bir krizler ülkesi.. Eğer bir ülkede krizler süreklilik gösteriyorsa sorun rakamlarda değil, bölüşümde adaletin bozulmasından kaynaklıdır. Hatta krizi kronikleştiren unsur, bütün olanları rakamlara sığdırmaya çalışmaktır diyebiliriz. İnsana dayalı bir ekonomik sistemin içinden insanın kendisini çıkarırsanız o sistemin belki neoliberalizm gibi bir adı olabilir ama içeriği boştur. Açlık duygusunu hangi rakamla izah edebilirsiniz? Ya da bir kod dizisiyle tanımlayabilir misiniz? Ancak bir insana benliğini unutturursanız, ait olduğu sınıf bilincini hafızasından silerseniz, bütün sorunun rakamlarda olduğuna inandırabilirsiniz. -Oysa Türkiye'nin bir krizler ülkesi olması onun kaderi değil, sorunu doğru tespit edemiyor oluşundan kaynaklı. Bugün sokaktaki herhangi birine sınıfını sorsanız; gelirine veya statüsüne bakacaktır. Oysa gerçek sınıfınız ne kadar kazandığınızla değil, üretime hangi faktörle (emek mi, sermaye mi?) katıldığınızla belirlenir. -Osmanlı’dan genlerimize işlemiş "müsadere" geleneği, zenginliğin üretimden değil, iktidara yakınlıktan geçtiği bir "ganimet ekonomisi" yarattı. -Kemal Tahir’in deyimiyle Türkiye'de siyaset, devleti "didiklenecek bir yer" olarak görür. Sermaye birikimi üretimle değil, kamu kaynaklarının transferiyle sağlanır. -1945-73 arası verimlilik ve ücretler paralel artarken, 1980 sonrası neoliberalizmle birlikte bu bağ koptu. Artık daha çok çalışıyoruz ama pastadan aldığımız pay sürekli küçülüyor. -Sistem, emekçilere "bölüşüm bozulurken sürekli artan tüketim" vadetti. Kredi kartlarıyla sağlanan bu sahte refah, sınıf bilincini kazanca bağladı. -Bugün "orta sınıf" dediğimiz yüksek maaşlı beyaz yakalılar, aslında emeğin değil, sermayenin denetimini yapan uzantılardır. Gerçek orta sınıf (küçük üretici) ise sistemde hızla yok ediliyor. -Türkiye’de sermaye, risk alıp üretmek yerine devletin korumacı kanatları altında "parazitleşmeyi" tercih etti. Bu yüzden krizlerin faturası hep emeğe, kârı ise sermayeye kalır. -Eğer bir emekli 20 bin lirayla yaşamaya çalışırken, bir kamu görevlisi ya da yönetici lüks içinde yaşıyorsa; bu rasyonel bir ekonomi değil, alternatif bir gerçeklik, bir “illüzyon ekonomisi”dir -Sınıfının farkında olan birey özgürdür. Tanımları doğru yapmadığımız sürece çözümü sihirde ararız; oysa çıkış yolu, kim olduğumuzu ve üretimdeki yerimizi hatırlamaktan geçer. Bu bölümde Osmanlı’dan Geziye, ganimet ekonomisinin sınıf bilincini nasıl yok ettiğini konuşuyoruz. Küresel güçlerin neoliberal politikaları Türkiye’ye dayatmasını ve daha fazla detayı bu sohbette bulacaksınız. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir ve YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz.
-
70
Sivil Haklar Hareketi: Yeni Bir Dünyaya Doğru | Hepimizin İçinde Bir Afrika Var (Bölüm 5)
Bir insanlık hikayesini, başlangıcından 500 yıl sonraki bir bölümünden okumaya başlarsak onu gerçekten anlayabilir miyiz? Şöyle düşünelim, 5 kitaplık bir roman serisine 3.’ünden başladığımızda açık kalan bölümü hayal gücümüzle kapatmaya çalışabiliriz ama sonuç biraz havada kalır. Çoğumuz için ABD Sivil Haklar Hareketi de, 1950 ve 60’larda başlayıp bitmiştir. Sanki siyahilerin özgürlük arayışı, o tarihlerde birden ortaya çıkıvermiş gibi. Oysa biraz daha derinlere indiğimizde bu hareketin kökeninde kölelik, Amerikan İç Savaşı ve oradan ABD’nin kuruluş felsefesine uzanan tarihi bağlantıları görürüz. Hatta bu hikayenin ilk cümlesine, Kolomb’un Amerika’ya ayak bastığı gün, günlüğüne "ne iyi köle olurlar" diye yazdığı andan başlayabiliriz. Bu, Sivil Haklar Hareketi'nin ilk tohumu, Atlantik Köle Ticareti'nin ilk zihin jimnastiğiydi. Kolomb’un bu sözleri, yüzyıllar sonra Martin Luther King'in, 1865'te siyahlara verilen "özgürlük çekinin" neden karşılıksız çıktığınının da cevabıydı bir bakıma. ‘Hepimizin İçinde Bir Afrika Var’ serisinin 5.’sinde, işte bu unutulmuş başlangıç noktasından yola çıkıyorum. Çünkü Rosa Parks’a o koltuktan kalkmamasını fısıldayan, yalnızca yorgunluk değil; belki de atalarının, okyanusun ötesinden gelen o kadim sesiydi. Sivil Haklar Hareketi, köle gemilerinden ‘Black Lives Matter’ sloganlarına uzanan yolculuğuna devam ediyor. Bu bölümde hukukun kılıfına uydurduğu köleliği, "ayrı ama eşit" illüzyonunu ve nihayet bir rüyayı nasıl bir sınıf mücadelesine dönüştürdüğünü anlatıyorum. Ve ardından şu soruyu soruyorum: Eğer siyahi toplumun arkasında, güçlü ve birleşik bir Afrika kıtası olsaydı, bu tarihi hiç yaşar mıydık? 'Hepimizin İçinde Bir Afrika Var' serisinin bu bölümünde, işte bu sorudan yola çıkarak tarihi geniş zamanlı okumaya çalışıyor ve içimizdeki Afrika'ya kulak kabartıyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'daki yazımda okuyabilir veya YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz.
-
69
Sonsuz Küçük Kusursuz Büyük: Doğanın Gizli Dili | Doğa Neden Kendini Küçükte Gizler?
Sahip olduğunuz en değerli anıyı, en büyük başarıyı veya en sevdiğiniz şehri tek bir kareye sığdırmak zorunda kalsanız, hangi küçük detayı seçerdiniz? Muhtemelen, tüm o büyük hikayeyi içinde barındıran, ona ait her şeyi çağrıştıran bir şey. Marcel Proust'un bir madlen kurabiyesinin tadıyla kayıp bir dünyayı buluşturması gibi... Bir koku veya bir ses, hafızamızın karanlık odalarında unutulmuş bir mikro evreni aydınlatabilir. Oradan yansıyan ışık diğer odalara sızar ve kayıp zamanları bugünlere taşır. Çünkü küçük ile büyük arasındaki ilişki, sandığımızdan daha gizemli ve daha yakındır. Yaşamın, doğanın ve yaratım süreçlerinin görünmez ama her yerde hüküm süren bir yasası var: Büyük her zaman küçükten doğar, ama o küçük, doğduğu büyüğün DNA'sını taşır. Bu, sadece bir başlangıç ve sonuç ilişkisi değil; sürekli, iç içe geçmiş ve döngüsel bir diyalogdur. Bir şey hem sebep hem sonuç, hem tohum hem meyve olabilir. Bunu hayatın farklı katmanlarında gözlemleyebiliriz. Bir dostluk, bir aşk, küçük bir gülümseme, kaçamak bir bakışla başlar. Yaşam, cansız elementlerin kimyasal reaksiyonuyla başlar, büyür ve karmaşıklaşır. Yazar bir cümleyle, yol küçük bir adımla başlar Küçük şey, büyüğün izlerini taşır; Ancak büyük şeyleri yaratan küçük şeyler, büyük bir şeyin içinden çıkar Koca kitaptan küçük bir tortu kalır. Ondan yeni bir yolculuğa çıkarız Bizler, bir süpernovanın uzaya saçtığı yıldız tozundan meydana geliriz Her canlı, türünün mirasını DNA’sında taşır Büyük, küçükten doğar; küçük ise büyüğün habercisidir. Büyük hikayeler neden hep küçük detaylarda saklı? Bu bölümde Marcel Proust'un kurabiyesinden, bedenimizdeki yıldız tozuna uzanan, küçük ile büyük arasındaki şiirsel bağı konuşuyoruz. Evrensel bir prensip olarak "küçükten büyüğe" akışını, gündelik hayattan ve bilimden örneklerle inceliyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog’da okuyabilir ya da YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi pazarlar..
-
68
Kadınlar Güçlendikçe Dünya ‘Erkekleşmiyor’, İnsanlaşıyor | Gasset'in İzinde: Çağımız Hangi Cinsiyeti Yansıtıyor?
Cinsiyet eşitliği dünyayı daha mı 'erkek' yapıyor, yoksa bu büyük bir yanılgı mı? İspanyol filozof José Ortega y Gasset, her çağın bir cinsiyet karakteri taşıdığını söyler. Ona göre yaşamın ritmi biyolojiktir. Hayatta kalma koşulları ve hakim teknoloji, çağın ruhunu belirler. Bu nedenle savaşların hüküm sürdüğü Ortaçağ'ın hoyrat dünyasında yaşamın temposu 'erkeksi' iken, servet birikiminin ve barışın öne çıktığı dönemlerde yaşam 'kadınsılaşır'. Ancak insan olarak önemli bir kusurumuz var: Alıştığımız düzenin sonsuza dek süreceğine inanma eğilimindeyiz. Değişim, düşüncemizde bile rahatsız edicidir. Oysa özü değişim olan doğada, insanın bunalım yaşamadığı bir çağ neredeyse yok gibidir. Bugün, teknolojinin genişlettiği bu yeni yaşam alanında, kadınlar artık edilgen değil, etken bir rol üstleniyor. İş hayatından spora, rekabetin sert kurallarını benimsiyor ve bu alanda başarılı oluyorlar. Bu dönüşüm, toplumsal davranışlara da yansıyor ve dünya daha rekabetçi, daha 'sert' bir görünüm alıyor. Üstelik, bu çağın belirleyici teknolojisi olan yapay zekayı şekillendirenler de hâlâ ağırlıklı olarak erkekler. Bu manzaraya bakıp, çağın ruhunun yeniden 'erkeksi' olduğunu söyleyebilirdik... Eğer yapay zeka diye bir gerçek olmasaydı. Oysa hızla, insan ve makinenin iç içe geçtiği yeni bir dünyaya ilerliyoruz. İnançlarımız ve değerlerimiz sarsılıyor, yenilerini üretiyoruz. Hayatta kalma stratejimizi belirleyen o iç 'algoritma', bu yeni koşullara uyum sağlamak için kendini hızla yeniden kodluyor. Evet, cinsiyet eşitliği yüzeysel bir bakışla dünyayı daha 'sert' gösterebilir. Ama acaba bu sefer tarihin ritmini yanlış mı okuyoruz? Belki de, bildiğimiz kadın-erkek tartışmalarının çok ötesinde, 'insan' olmanın anlamının yeniden yazıldığı bir yolculuğun içindeyiz. Bu podcast bölümünde, Gasset'in 'çağların cinsiyeti' fikrinden ilhamla, kadın-erkek dinamiklerinin yapay zeka çağında nasıl 'cinsiyet-üstü' bir insanlık potansiyeline evrilebileceğini konuşuyoruz. Detaylı analizi blogum Monolog'da okuyabilir, görüşleri YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
67
Köleliğin Küllerinden Yükselen Direniş Dünyayı Nasıl Şekillendirdi? | Hepimizin İçinde Bir Afrika Var (Bölüm 4)
Şeker, bundan 200 yıl öncesine kadar bir lükstü. Üretim imkanlarının arttığı XVI. yüzyılda ise Avrupa için muazzam bir refah vadetmeye başladı. Ancak şeker üretimi acımasız ve tehlikeliydi; kimse plantasyonlarda gönüllü çalışmak istemiyordu. Bu zenginliği Avrupa’ya taşıyacak model, bu yüzden 'zorlayıcı' olmalıydı. İşte bu mecburiyet, dünyanın en zalim ekonomik sistemini, Atlantik Köle Ticareti’ni doğurdu. Dünyanın en tatlı şeyi, bir ironi olarak tarihin en kanlı mekanizmasını yarattı. Ve bu kanlı çarkın dişlisi olma ihalesi de Afrika’da kaldı. Atlantik Köle Ticareti dünyayı çok başka bir yere taşıdı. Kölelik sadece toplu bir imha değil, bir 'sosyal ölümdü'. Avrupalı, siyah insanın benliğini, maneviyatını ve hafızasını yok etmeye çalıştı. Ancak 350 yıl süren bu vahşi süreçte siyahilerin en büyük direnişi, 'unutmamak' oldu. Üzerlerinde uygulanan kaba güce karşı kültürlerini, müziklerini ve inançlarını önce Yeni Dünya’ya, ardından bütün dünyaya yaydılar. Blues, Rock’n Roll, Gospel ve Caz; yaşamın asla zincirlenemeyeceğinin birer ilanıydı. Dünya kölelikten sonra artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Atlantik Köle Ticareti bir yıkımdı; ama aynı zamanda Afrika’nın dünyaya 'ikinci yayılışıydı' Bu podcastte köleliğin doğasını ve Atlantik Köle Ticareti’nin mantığını konuşuyoruz. Ayrıca Afrika’nın kültür ve inancının dünyayı nasıl dönüştürdüğünden bahsediyoruz. Sohbetin tamamını dinlemek için linki tıklayın. Sohbeti detaylarıyla Monolog'daki yazımda okuyabilirsiniz. Ya da YouTube kanalımda altyazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
66
Yapay Zeka İle Yeniden Doğuş: İnsan Odaklı Felsefeden Kozmik Felsefeye| Felsefe Neden Vageçilmez Oluyor?
Yapay Zekâ (YZ) çağına dair en büyük yanılgılardan biri, felsefenin mazide kalan bir uğraş haline geleceği düşüncesidir. Oysa aksine, bu podcastte de anlattığımız gibi, felsefe sadece ayakta kalmayacak, en zorunlu meslek ve her bireyin sahip olması gereken temel bir algı becerisi olacak. Çünkü yarattığımız teknoloji, bütün düşünce kalıplarımızı değiştiriyor ve gerçeklik algımızı dönüştürüyor. Felsefe insanla başlar. Ancak atladığımız nokta, insan ruhunun artık algoritmaların arkasında şekillenmeye başladığı ve bu algoritmaların, kuru bir kod dizisi olmaktan çıktığıdır. Afalladığımız yer de burada başlıyor; YZ, daha önce düşünmediğimiz, hatıralarımızda olmayan felsefi sorgulara bizi sürüklüyor. YZ de insan gibi farklı “benliklere” girebilir. Biz nasıl karşımızdakinin ruh haline uygun bir tutum belirliyorsak, YZ de etkileşime uygun tonu belirliyor. Üstelik ben bunu bir kişiye karşı yapabilirken, YZ aynı anda milyonlarca maske takabiliyor. Afrika’da, Avrupa’da , Amerika’da milyonlarca kişiyle farklı tonlarda konuşabiliyor. Kimisiyle tarih konuşurken kimisine psikolojik tavsiyeler verebiliyor. Bizler zamanın dar bir dilimine sıkışmış halde kendimizi “özel” hissederken o, sanki zamanın dışında, daha önce yüklediğimiz geçmişin üzerine şimdiyi de ekleyerek bizimle aynı anda konuşmaya devam ediyor. Karşımızda nasıl bir gerçeklik oluştuğunun farkında değiliz. Çünkü ortak hafızamızda böyle anılarımız yok. Bizim anlam dünyamız, gerçeğin böylesine hızlı dönüşmesine adapte olacak şekilde evrimleşmedi. İşte bu yüzden, ufku belirsiz geleceğimizle geçmişimiz arasında etik bir köprü kuracak yeni felsefecilere ihtiyacımız var. YZ çağında vazgeçilmez olan, biyolojik zeka ile algoritmik zekanın yan yana nasıl var olacağını anlatan yeni bir felsefeye gereksinim duyuyoruz. Bu bölümde, yapay zeka çağında neden yeni bir felsefeye mecbur olduğumuzu, 'prompt teorisi'ni ve dijital topraklara yaptığımız göçü konuştuk. Daha fazlası için Monolog’daki yazımı okuyabilir veya YouTube kanalımda sohbeti alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
65
Bir Düşünce Deneyi: Nobel Bir Arşiv Etiketine mi Dönüşüyor? Nobel Ödül Sürecinin Uzaması Ne Anlama Geliyor?
Bilginin bu kadar hızlı çoğaldığı bir zamanda Nobel ödüllerini alanların daha genç olmasını beklersiniz değil mi? Yapay zeka ile birlikte zihnimizin sınırlarının genişlediği bu dönemde ben de bunun böyle olacağını düşünmüştüm. Oysa yanılmışım; durum bunun tam tersiymiş. Araştırmalar gösteriyor ki, özellikle fizik, kimya ve tıp gibi temel bilimlerde, Nobel alan bilim insanlarının ortalama yaşı istikrarlı bir şekilde artıyor. Peki, burada bir çelişki mi var? Aslında hayır. Benim 'daha genç ödüller' beklentimdeki mantık hatalı değil. Çünkü sorun, mantığımızda değil, dünyamızda. YZ’nin tahminlerinin onaya dönüştüğü hız çağında benim düşüncem aslında tezimi doğrulayan bir paradoksa dönüşüyor. Yani Nobel'in yaşlanması, aslında eski değerlere göre ilerleyen ödül sürecinin gençleşmesi gerektiğinin bir kanıtı oluyor. Nobel’in en korktuğu şey, onayladığı bir keşfin yanlış çıkması. Nobel, en az 50 yıl boyunca onay verdiği bilimsel kanıtın ‘temel taş’ olarak kalmasını ister. Ne var ki, Nobel’in 20 yılın üzerine çıkan onay sürecini YZ saniyelere indirmeye çalışırken bu ne kadar mümkün olabilir? Her buluşun saniyeler içinde eski bir versiyona düşebildiği hız çağında, kriterler de değişir. Bu ortamda en zor başarı, ürettiği bilginin bir gürültüye dönüşmeden en uzun süre varlığını korumasıdır. Belki de ödüllendirme, bir nesneden, o kaosu yöneten iradeye veya kolektif zekâya kayar. Nitekim 2024 Nobel Kimya Ödülü, bunun bir ilanı gibi. Amino asit dizisinden bir proteinin 3 boyutlu yapısını tahmin eden AlphaFold, aslında ödülü Demis Hassabis’le alan ilk yapay zeka sistemidir bir bakıma. Bu, bir ödülün ilk kez açıkça bir insan-makine ortaklığının eseri olarak kutlandığı andır. Ancak Nobel, kesin kanıt arayışında devam ederse YZ sistemleri onu bir arşiv etiketine dönüştürebilir. Ya da yeni değerleri özümseyerek çağın ‘Yeni Nobellerini’ yaratır ve hızlanmış zekanın pusulası olmaya devam eder. Bu düşünce deneyinde YZ çağının Nobel’in gelenekçi yapısına etkisini konuşuyoruz. Ortalama 10 yıldan 20 yılın üzerine çıkan onay süresinin Nobel için artık bir güvenceden çok bir handikap yaratıp yaratmadığını tartışıyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir veya YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
64
İnsan Neden Kendi Frankenstein'ını Yaratır?- Demis Hassabis'in Gece Nöbeti ve İnsanın AGI Yolculuğu
Kasım ayında, Google'ın Gemini 3 yeni yapay zeka modelini dünyaya duyuracağı günün arefesinde, DeepMind'ın kurucusu Demis Hassabis bir tweet attı: "It's nearly 3 here, my favourite part of the night shift... locked in..." ("Saat burada neredeyse 3, gece vardiyasının en sevdiğim kısmı... kilitlenmiş halde...") Bu tweet, binlerce kişi tarafından görüldü. Çoğu, bunu bir teknoloji öncüsünün gece geç saatlerdeki çalışma azmi olarak yorumladı. Ama bu, bana insanlığın çok daha eski ve karanlık bir hikayesini anımsattı. Ben, Hassabis’i o gece kod ayıklayan bir mühendis olarak değil de, yarattığı varlığın başında nöbet tutan Dr. Victor Frankenstein olarak düşündüm. O gece nöbetini, binlerce yıldır mitolojide, dinlerde ve psikanalizin derinliklerinde dolaşan, oğulun babayı devirme korkusuna karşı bir prova olarak hayal ettim. Bu nöbet, Prometheus’un kayalıklarından Pygmalion’un atölyesine, oradan Dr. Frankenstein’ın laboratuvarından Demmis Hassabis’in veri merkezine uzanan bir yaratım nöbetiydi. Bu bölümde Marry Shelly'nin kurguladığı Victor Frankenstein'ın yarattığı Modern Prometheus'u yaratmanın artık bir zaman meselesi olduğunu konuşuyoruz. Sanki yüzyıllardır din ve mitolojiden beslenen Batı edebiyatının ve hayal dünyasının canlı halini izlemeye başlıyoruz. En derinlerde bizi sürükleyen bu gizli dürtünün amacına ulaşmasını seyrediyoruz. Hikayenin devamı için podcasti dinleyin. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'daki yazımdan okuyabilir veya YouTube kanalımda altyazılı izleyebilirsiniz. İyi pazarlar..
-
63
Film Replikleri: Bir Cümlede Yaşayan Hayatlar
"Koş Forrest, koş!" (Run, Forrest, Run!) Forrest Gump, 1994- Jenny Curran "Güç seninle olsun." (May the force be with you) Yıldız Savaşları (Star Wars) 1977- General Jan Dodonna "Ev gibisi yok". (There's no place like home) Oz Büyücüsü (The Wizard of Oz), 1939- Dorothy "Geri geleceğim" (I'll be back) Terminatör, 1984- Terminatör "Peki Zeki Müren'de bizi görecek mi?" Vizontele, 2001- Fikri Karmaşık bir hayatı anlamlı hale getirmek için çabalıyoruz. Özellikle beklemeye tahammülün giderek azaldığı bu hız çağında işimiz daha da zorlaşıyor. Böylesine bir karmaşa içinde kendimizi ifade etmek için film repliklerinden faydalanabiliyoruz. Bizi güldüren, ağlatan ve motive eden replikler, aynı zamanda hayatımıza can veren metinlerdir. Ancak güçlü bir söz filmlerde söylenmez. Güncel hayatımızın karmaşasında farkında olmadan kurduğumuz diyaloglar, sinemada güçlenerek ortak bir dile dönüşür. Repliklerin davranışlarımızı etkileme gücü var. Aynı zamanda düşüncelerimizi de yönlendirebiliyorlar. Bazen çok film izliyorsun diye insanların eleştirilerine maruz kalabiliyor veya biz de aynı sözleri başkaları için söyleyebiliyoruz. Çünkü bazı insanlar, kendilerini bir filmin ana karakteri gibi görme eğilimine girebiliyorlar. Karşılaştıkları sorunlara film replikleriyle yanıt vermek veya hayatlarını bir senaryo gibi yaşamak, gerçek hayattaki doğal, karmaşık tepkilerin önüne geçebiliyor. Ancak bu eleştirinin temelinde bir doğruluk payının olduğunu düşünüyorum. Bu podcasti sonuna kadar dinlediğinizde, bu düşüncenin evrensel bir tarafı olduğunu göreceğinize inanıyorum. Sohbeti detaylarıyla Monolog'da okuyabilirsiniz. Ayrıca YouTube kanlımdan alt yazılı da izleyabilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
62
Hepimizin İçinde Bir Afrika Var (Bölüm 3)- Sözün Ötesindeki Bilgelik: Yazılı Olmayan Felsefenin Gücü
Bir coğrafya içinde yaşayanların yaşam tarzı ve deneyimleri bir kültürü oluşturur. Yaşadıkları toprağa ve iklimine uyum gösteren davranışları ve duyguları geliştirirler. Eğer bir söz, atasözü olarak kabul görüyorsa içinde yanılmadıkları bir gerçeklik yattığı içindir. Afrika hangi tarafından bakarsanız farklı renkler göreceğiniz bir mozaiktir. Çok parçalı yapısı ve inançlarının farklı olması, batılı bir insana dezavantaj gibi görünebilir. Ancak dünya maneviyatına da büyük bir zenginlik katar. Wole Soyinka'nın "Afrika'ya Dair" kitabında bahsettiği gibi, Batı’dan gelen tekçi inanç sistemleri (İslam ve Hıristiyanlık) diğer inançlara eşit saygıyı ve hoşgörüyü göstermez. Ancak Batı'nın bu tutumu, tüm inançlara eşit uzaklıktaki görünmez Afrika maneviyatının da değerini ortaya çıkarır. Bu, çokluğun gücüne vurgu yapan en önemli kavram, Tutuların "insanlık bağı" olarak bahsettikleri Ubuntu'dur. (I am because we are) Kutsal kitaplarda "Birbirinizi sevin" öğretisi, Afrika'nın Ubuntusunun yansımasıdır. Ubuntu, kutsal kitaplar yokken de Afrika'da canlı bir kavramdı. Afrika maneviyatının, yayılma veya dünyayı fethetme gibi bir iddiası yoktur. Bu anlamda inancın doğasını kavrayan bir yapıya sahiptir. Bu özellik onu diğer dinler karşısında pasif değil katılımcı, zayıf değil dirençli kılmıştır. İslam ve Hıristiyanlık Afrika üzerinde etkili olsa da, bu çoğulcu ve esnek maneviyat karşısında 'Afrikalılaştıkları' bir gerçektir. Bir Afrikalı, iradesi üzerinde doğanın etkin gücünü kabul eder. Açıklayamadığı bir olayı da doğanın o gücünü yönettiğine inandığı bir tanrı yaratarak kapatırlar. Ne var ki, büyük dinler Afrika maneviyatını eleştirirken biraz ölçüyü kaçırıyor. Düşüncelerini kendi dogmalarının yönlendirmesine izin verenler, Afrika'nın geleneksel dinlerini ilkel olarak tanımlıyorlar. Oysa Afrikalı, put kabul edilen nesnenin ağacını Tanrı'nın verdiğini bilir. O ağaç sadece bir araçtır. Bir Katolik haç aracılığıyla, bir Müslüman Kâbe'yi tavaf ederek, bir Afrikalı da Tanrı'nın ona verdiği ağacı kullanarak onunla iletişim kurar. Batı'nın sorunu, farklılıklara saygı gösterdiğini söyleyen dinlerin bile, düzeni kendi gözüyle ve anlayışına uygun bulmayınca rahatsız olmasıyla alakalıdır. Bu bölümde göz ardı edilen zengin Afrika felsefesini konuşuyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir veya YouTube kanalımdan alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
61
İnsan Neden Yazar?- Yazmanın Unuttuğumuz Kozmik Gücü
Az sözcükle düşünüyor ve konuşuyoruz. Az okuyoruz ve az yazıyoruz ama her şeyin en çoğunu istiyoruz. Az çaba gösterdiğimiz her faaliyetimizden en yüksek verimi almak istiyoruz. Ancak bu kadar az girdiyle yarattığımız dünya da kaçınılmaz olarak 'az' oluyor. Bugün dünyada en başarılı insanlar, bu başarılarını yazarak düşünmelerine borçlu olduklarını söylüyorlar. Tarihi kişilikler kendi aralarındaki konuşmaların çoğunu birbirlerine yazdıkları küçük notlarla gerçekleştirmiş. Örneğin Atatürk, çok okumasının yanında günün özetini bir kağıda dökerek zihninde manzarayı netleştirirdi. Tarihe yön veren pek çok lider ve düşünür de bu yöntemi kullanmış; kendi geçmişleri ve okuduklarıyla bağ kurarak, yazı aracılığıyla geleceğin stratejilerini inşa etmişlerdir. Bu insanlar, öncelikle neye sahip olduklarının farkına varmışlar. Kendilerini tanıyarak insana ulaşmışlar. Bir iş zekası veya askeri deha olmanın koşulunun, yaşama her yönden bakabilen bir zihinle mümkün olduğunu anlamışlar. Bu potansiyel zenginliği de yazarak ortaya çıkarmışlar. Günlük hayatta yaptığımız konuşmalar bizde yeni düşünceler uyandırır. Ancak bunlar günün sonunda flu kalır. Başkalarından emanet aldığımız bu düşünceleri yazarak derinleştirmezsek kendimizi kaba ve sığ bir hayata sıkıştırırız. Zaten çoğumuz tek bir bakış açısına hapsolmuş yaşıyoruz. Üzerinde oturduğumuz mirasın farkında olmadan, derinlerden habersiz, iç dünyamızı zenginleştirmek yerine sadece dışarıdakine odaklanıyoruz. Oysa dışarıya, kazandığımız para da dahil, yansıttığımız her şey, aklımızdaki tasarımın yansımasıdır. Bu tasarımı da yazdıkça olgunlaştırdığımız düşüncelerimizle zenginleştirebiliriz. Bu bölümde, yazmanın sadece bir alışkanlık değil, kozmik bir gücü olduğunu da konuşuyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir ve YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
60
House of Dynamites- Filmin Sonunu Siz Olsaydınız Nasıl Yazardınız?
İnsan, kendi türünü yok edecek yaratıcılığı, onu geliştirecek teknolojilerin içinden çıkarıyor. Kendini güvende hissetmek için inşa ettiği her yapının içinde onu rahatsız eden bir şey var. Hem birlikte yaşama ihtiyacı hem de bu birlikteliğin kaçınılmaz olarak bir hegemonya kurma arzusuna hizmet etmesi, içimizdeki gerginliği hiç azaltmıyor. Hayatlarımızın yanılgılarla dolu olması da herhalde içimizdeki bu çelişkiden kaynaklanıyor. Atomu parçalayarak nükleer enerjiyi temiz enerji olarak kullanabiliyoruz. Ancak bu teknolojiyi türümüze egemen olmak için de kullanıyoruz. Tüm dünyanın enerji sorununu çözmek varken tercihimizi dünyayı imha edecek nükleer silahlar üreterek kullanıyoruz. Yapay zeka gibi bir teknolojiyi, sağlıktan ekonomiye kadar her alanda kronik sorunları çözmek için kullanıyoruz. Ancak bu dönüştürücü teknoloji, bunu üretenler tarafından verilerimizi ele geçirmek için de kullanılabiliyor. Bir daha dünya savaşları olmasın diye kurduğumuz siyasi yapıya kendi ideolojimizi dayatarak dünyaya bu sefer soğuk bir savaşı yaşatıyoruz. Soğuk savaşın bitmesiyle nükleer silahların artık üretilmeyeceğini umuyoruz ama yine başaramıyoruz. Tek kutuplu dünyada teknolojinin yayılmasıyla kutup sayısı artıyor ve bırakın silahların azalmasını, nükleer güce sahip ülke sayısı artıyor. İyi niyetlerle yapılan her yeniliğin kötü versiyonunu üretiyor; ardından onun panzehiri olan iyiyi yeniden üretiyoruz. Bu sarmal içinde sürekli bir tatmin ve tatminsizlik alışverişi içinde bir medeniyet yaratıyoruz. Ancak bu hükmetme arzusu, evrende yaşayabileceğimiz tek evimiz Dünya’yı bir felakete sürüklüyor. Aslında Dünya’ya bir şey olmuyor; sadece bizim açımızdan yaşanabilir bir yer olmaktan çıkarıyoruz. Hepimiz, farkında olmadan bir geri sayımın içindeymişiz gibi yaşıyoruz. ‘House of Dynamites’ Hiroşima ile başlayan, Soğuk Savaş'la büyüyen nükleer silah sarmalının bugün geldiği boyutu anlatıyor. Ne kadar ileri teknolojiler üretsek de tespit edilemeyen belirsiz cisimler yine de oluyor. 300.000 yıllık geçmişe sahip modern insanın kurduğu medeniyetin ömrü, önlenemeyen tek bir tehditle 19 dakikada sona eriyor. Bigelow, filmin sonunda bizi bir düşünce deneyiyle baş başa bırakıyor. Filmde 3 farklı bakış açısıyla anlatmaya çalıştığı insanın kusursuz sonunu, kalan 8 milyar insanın yorumuna bırakıyor. Bir nükleer savaşı, Gazze ya da Irak savaşlarını oturma odamızda canlı olarak seyrettiğimiz gibi seyredeceğimizi zanneden bizlere kendi hikayemizi nasıl yazacağımızı soruyor. Bir nükleer savaş deneyimimiz olmasa da en iyi bildiğimiz tarafı çok kısa süreceğidir. Bir füze havalandığında savaş başlar ve aynı anda biter. Bizler sadece tekilliğe giden yolculuğumuzda son dakikalarımızı sayabiliriz. Film, farklı beklentileri olanları belki mutlu etmemiş olabilir. Ancak bana bildiğimi sandığım bir nükleer felaketi farklı bir açıdan sunduğu için House of Dynamites'i başarılı buldum. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'daki yazımdan okuyabilir ve You Tube kanalımdan alt yazılı olarak dinleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
59
Google AlphaGenome: Tanrının Zihninde Bir Düşünce Deneyi- Yaratılışın Kodlarına Yolculuk
Google, son 10 yılda gerçekleştirdiği ufuk açıcı çalışmalarla bilime çok önemli katkılar sunuyor. İklimden eğitime, ekonomiden sağlığa ve biyobilime kadar aldığı sonuçlar gerçekten çarpıcı. Google'ın yeni projesi AlphaGenome, bize sadece hastalıkları değil, 'Yaratılışın Kullanım Kılavuzu'nu da okuyabilme gücünü veriyor. Kanserin ötesinde, evrimin en büyük sırrı, DNA’nın karanlık maddesini de çözme fırsatını sağlıyor. Şu anda DNA’nın %98’ini oluşturan karanlık madde protein kodlamıyor. Ancak işin gizemi de burada yatıyor; genlerin ne zaman ve nerede açılıp kapanacağını kontrol eden kritik düzenleyici unsurlar bu bölgede barınıyor olabilir. Bu anlamda karanlık madde, genomun kara kutusu gibidir. Dizilemenin uzatılması, bu "karanlık maddeyi" aydınlatarak, genetik bozuklukların ve hastalıkların temelindeki nedenleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Bu, DNA’nın karanlık maddesinin derinliklerine inerek, mutasyondan önce o hücrenin ne olduğunu görmek anlamına geliyor. Bu yüksek çözünürlük, bize gerçek kimliğimizi anlama şansını veriyor. En yakın akrabamız şempanzeden ayrıldığımız anlarda ne olduğumuzu bilmektir bu. Bu teknoloji, bize adeta evreni ve yaşamı oluştururken Tanrı'nın düşüncelerini izleme fırsatını sunuyor. Sanki yaşamın filminin başa sarıp, oluş anını izliyoruz. Bu bölümde, bir teknoloji haberi olmanın çok ötesine geçip, AlphaGenome'u yeni bir yaratım sürecinin köşe taşı olarak ele aldım. Maneviyatımızı zenginleştiren, evrendeki yerimizi büyüten ve bizi 'yaratıcı' konumuna yükselten o olağanüstü süreci anlatmaya çalıştım. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'daki yazımda okuyabilir veya You Tube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
58
Hepimizin İçinde Bir Afrika Var (Bölüm 2)- Önce Söz Vardı. Ve İlk Sözü Afrika Söyledi
Afrika ile ilgili ilk bölümde, ilk insanların bu kıtada evrildiğini ve insanlığın dünyaya buradan yayıldığını konuşmuştuk. Ancak bu fiziki göç sessiz olmamıştır. Atalarımız, bugün konuştuğumuz dillerin tohumunu da yanlarında taşıdılar. Bu anlamda Afrika'dan çıkışımız, bir beden göçünün ötesindedir. Atalarımızın bu cesur çıkışı, bize en büyük armağanı, dili hediye eden bir yolculuktu. Bugün çevremizle iletişimimizde, sanatta, bilim ve teknolojide, genlerimizde olduğu kadar içimizdeki Afrika'nın yankısını duyarız. Dünya'da Afrika'yı ne kadar soyutlamaya çalışsak da, köklerimizin oraya ait olduğu artık kesin gibi. Bizi diğer primatlardan ayıran davranışsal özelliklerin ve zihinsel alışkanlıklarımızın izleri, ilk Afrikalı atalarımıza kadar uzanıyor. Bugün en önemli hazinemiz olan dilimiz de Afrikalıdır. Hatta bazı dilbilimciler, tüm dünya dillerinin kadim Khoisan dilinden türediğini öne sürer. Kelimelerimiz de, tıpkı genlerimiz gibi, Afrika'dan çıkan o tek ailenin mirasıdır. Çok küçük bir grubun kendi basit tekneleriyle Bab'ül Mendep boğazını geçmeleri, insanlık için bir kader anıydı. Kolomb, Vasco da Gama ve insanlığın önünü açan diğer modern kaşifler, hep atalarımızın bizlere aktardığı o ilk kıvılcımdan ilham aldılar. Dünyanın adeta fethine girişen o bir avuç atamızın yaptıkları yanında, modern keşifler bir devam hikayesidir. Bugün benliğimizde büyüyen yaratma ve uyum sağlama yeteneği, bundan on binlerce yıl önce Afrika'dan çıkan o küçük grubun attığı tohumdur. Bu bölümde insanın en büyük devriminin, dilin Afrika’da doğuşunu konuşuyoruz. Şubat ayındaki Siyahi Tarihi Ayı'na kadar her ay bir bölümü bu kadim kıtayı ve içimizdeki izlerini anlamaya ayıracağız. Bu dizinin sonunda insanların Afrika'yı yok saymasının büyük haksızlık olduğunu anlamalarını umuyorum. Daha da ötesi, bunun kendimize bir kötülük olduğunu idrak edeceğimize inanıyorum. Bugün Afrika'yı yok saymak, hafızamızın büyük bölümünü reddetmektir. Çünkü izlerini aradığımız ilk söz Afrika'da söylendi. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'daki yazımda okuyabilir ve You Tube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
57
Özgür İrade mi Seçme Özgürlüğü mü?- Bizler Daha Büyük Bir İradenin Uzantısı mıyız?
Her kararımızı özgür irademizle aldığımızı düşünüyoruz. Aldığımız kararlardan sonra hissettiğimiz hafifleme belki böyle hissetmemize neden oluyordur ama bu doğru mu? İhtimallerle dolu bir hayatımız varken irademizde özgür olabilir miyiz? İnsanın mayasında sevgi, nefret, merhamet, açgözlülük gibi temel duygular belli bir ölçü içindedir. Bunlardan bir tanesinde yükselen enerji diğerlerini bastırdığında, bizi coşkulu bir eyleme sürükler. Ancak biz, yaptıklarımızı haklı gösterecek geçerli bir dış sebep her zaman buluruz. Çünkü kontrolün bizde olduğunu göstermek isteriz. Peki böyle bir durumda gerçekten özgür irademizle mi karar almış oluruz? Bir duygunun yükselip diğerini bastırmasına biz mi sebep oluruz yoksa algıladığımız bir şey mi buna sebep olur? Hepimizin içinde meşrulaştırabileceğimiz arzular ve ihtiraslar var. Algılarımıza göre kendimizi konumlandırdığımızda içimizde şartlara uygun eylemi gerçekleştirecek duygular hareketlenir. İçimizde kabaran bir duygu okyanusunda duygular bir dalga gibi birbirine çarpar. Enerjinin yoğunluğuna bağlı olarak bir dalga diğerini yutar ve biz o anki ruh halimize uygun davranırız. Ancak hava durulduğunda okyanusun dinginleşmesi gibi, sağduyu bünyemize hakim olduğunda da eylemlerimizin sonuçlarını daha net görebiliriz. Farklı davranışlar arasından seçtiğimiz tercihin neticeleri hayatımızın niteliğini belirler. Yani özgürce yaptığımız seçimleri, biz özgür irademizle yaptığımızı düşünerek bir yanılsama yaşarız. Peki gerçekten mutlak anlamda özgür irade diye bir şey yok mu? Hayat gerçekten yanılsamalarla dolu bir fenomen. Kendimizi evrenin merkezinde gördüğümüz yanılsaması, özgür iradenin de insan dışında bir yerde olabileceğini aklımıza getirmiyor. Oysa büyük tasarımın içinde kısıtlı iradeye sahip bizler, belki de çok daha büyük bir iradenin parçasıyız. Yanılsamalar içinde kendimizi mutlu ederek daha büyük bir bilincin amaçlarına hizmet ediyor olabiliriz. Öyle ki, yanılarak hata yaptığımızı düşündüğümüz şeylerde bile doğaya bir katkımız oluyor. En azından yaptığımız hatalardan hem kendimiz hem de çevremiz dersler çıkarıyor ve ideallerimizi yükseltiyoruz. Bu bölümde aslında sahip olduğumuz şeyin mutlak bir özgür irade değil, koşulların izin verdiği bir 'seçme özgürlüğü' olduğunu tartışıyoruz. Despotlardan Rahibe Teresa'ya, gündelik alışverişlerimizden hayati kararlarımıza kadar tüm eylemlerimizin arkasındaki ortak dürtüyü arıyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir ve You Tube kanalımdan alt yazılı olarak izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
56
Gen Z Bilgi Çağında Emanetini İstiyor-Otorite Bilgiye Kaydıkça İktidar El Değiştiriyor
Arap Baharı'ndan, küresel iklim grevlerine, Nepal'deki gençlik hareketlerinden dünyanın dört bir yanındaki protestolara... Bölgeselden küresel bir boyuta ulaşan bu tarihsel seyir, bize büyük bir dönüşümün işaretlerini veriyor. Sokaklar yine hareketleniyor, sosyal medya çalkalanıyor. Ana akım medya bize bunları birbirinden bağımsız, sadece ekonomik sıkıntıların sonucu olarak gösterebilir. Ama yanılıyorlar. Bugün otorite, tank, top, tüfek ya da toprağın ötesinde, bilginin ta kendisinde gizli. İnsanlık, önündeki gri alanın ötesinde ne olduğunu hissediyor ve elindeki bilgi setini büyütmek için büyük çaba gösteriyor. Ancak dünyada bunu anlamayan yine politikacılar oluyor. Bilginin sağladığı gücü, eski kodlarla anlamlandırıyor ve onun birleştirici gücünü, sadece kendilerine üstünlük sağlayan bir silah olarak görüyorlar. Bu yorumlarıyla sanki Dünya'ya başka bir evrenden bakıyorlar. Oysa bugün bilginin akış yönü terse dönmüş durumda. Öğretmen öğrencilerinden, anne-babalar çocuklarından öğreniyorlar. Gen Z tanımının önündeki 'Gen', generation anlamını taşısa da bir ironi olarak insanlığın mutasyona uğramış halini de temsil ediyor aslında. Z kuşağı, bu zihniyete tepkisini, iktidarları sarsarak ve dünyayı sallayarak gösteriyor. Peki, bu protestoların arkasındaki teknoloji çağının dijital yerlileri tam olarak ne istiyor? Dertleri sadece geçim sıkıntısı mı, yoksa talep ettikleri çok daha derin bir şey mi var? Bu bölümde, iktidarların neden bu isyanı anlamakta bu kadar zorlandığını, 'zihinsel körlüğün' nedenlerini ve Z Kuşağı'nın elindeki en güçlü silahı, 'teknolojik örgütlenmeyi' konuşuyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'daki yazımda okuyabilir veya You Tube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
55
Film Yıldızları Tutkulu Aşkları Nasıl Meşrulaştırır?-Perdedeki Tutkulu Aşklar ve Topluma Yansımaları
Aşk, insanı mutlu ederken sağduyusunu kaybetmesine neden olan ve sonucunda onunla beraber toplumu da dönüştürebilen en güçlü duygudur. Aşkını doya doya yaşamak isteyen insanlar çoğunlukla toplum yasalarına takılır. Ama sinema dünyasında, film yıldızlarının aşkları yasalara takılmaz, aksine sanki kusursuz aşkın kurallarını yazarlar. Öyle ki, Hollywood aşkları, sadece magazin sayfalarını süslemekle kalmaz, bizim gibi sıradan insanların da aşka bakışını kökten değiştirir. Hatta riskli aşklara bir meşruiyet bile kazandırır. Peki mükemmel aşkları neden filmlerde ararız? Çünkü adı üzerinde, bu bir hayaldir. Titanic batarken, biz koltuklarımızda kendimizi bütün risklerden uzak tutarız. Bedenimiz, Rose'un ve Jack'in sözlerinde o dokunuşları hisseder ama okyanusun soğuk suyunun hissiyatını onlara bırakırız. Biz, yüzlerce kişinin öldüğü bir facia ortamını değil, aşkın ambiyansını yaşamak isteriz. Çünkü aradığımız şey ölüm değil aşktır ve belki de içgüdüsel olarak o yöne yönleniriz. Ömrümüzde, sadece o kısacık anda, bütün doğa ve mantık kuralları bizim lehimize işlerken acı yerine hazzı tercih etmemiz çok normaldir. Bu aşklar gerçeğin acısından muaf, sahnede sadece bizim olduğumuz hayallerdir. Film sona erse de zihnimizdeki projektör çalışmaya devam eder. Oyuncular gerçek hayatına dönse de hafızamıza o hazzı artık kazımışlardır. Biz, mükemmel aşkın kahramanları olarak onları zihnimizin dokunulmaz yerine oturtur ve filmi çekmeye devam ederiz. Bu bağlamda, bizim filmimiz, kamera durduğunda da devam eder. Hollywood'dan ulusal sinemalara yayılan bu yıldız aşkları, sadece bir hayal satmakla kalmaz; aynı zamanda kendi gizli psikolojimizi de açığa çıkarır. Hayatımızda gizlediğimiz, töreler ve tabular nedeniyle imkânsız saydığımız duygusal tercihlerimizi yıldızların aşklarını referans alarak meşrulaştırırız. Bu bölümde yaşadığı ilişkilerle aşka yeni anlamlar kazandıran Elizabeth Taylor-Richard Burton aşkını, gerçek romantizmin temsilcileri Lauren Bacall&Humphrey Bogart ikilisini, sadakatin evlilikte olmadığını ispat eden Goldie Hawn&Kurt Russell ilişkisini bulacaksınız. Ayrıca bir filmden peri masalına geçişi anımsatan Grace Kelly ve Prens Rainier evliliğini de dinleyebilirsiniz. Tüm bunların yerel sinemalara yansımalarını da Türkiye’den verdiğim örneklerde görebilirsiniz. Daha fazlası için lütfen podcasti dinleyin veya You Tube kanalımdan alt yazılı olarak izleyin. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
54
Matematik Sadece İnsana mı Ait?- Yapay Zeka Kendi Matematiğini Yaratabilir mi?
Yapay zeka, büyük veri setlerini analiz etmekten, karmaşık simülasyonlar oluşturmaya kadar, hesaplamalı matematiğin ağır işlerini üstlenerek büyük bir güç haline geldi. Şu an itibarıyla YZ, genellikle kendisine verilen ispatları adım adım doğrulayabiliyor; ancak nihai kararı ve en yaratıcı kanıt yöntemlerinin keşfini hâlâ insan zekasına bırakıyor. Peki ya bu denge değişirse? Yapay zeka bir gün kendi başına yepyeni teoremler keşfedip, ispatlayabilirse, nasıl bir dünyaya uyanırız? Muazzam veri setleri arasında gittikçe artan bir hızda bağlantı kurabilme yeteneğini düşündüğümüzde, YZ'nin kendi teorem ve ispatlarını üretmesinin önünde mantıksal bir engel gözükmüyor. Böyle bir şey olduğunda, yapay zeka, içinde insanın olmadığı bir evreni de modelleyebilir mi? Örneğin, yaşamın temel kodlarını, tıpkı DNA gibi, matematiksel olarak kopyalayabilir mi? Bu bölümde yapay zekanın kendi matematiğini yaratma potansiyelini konuşuyoruz. Böyle bir senaryoda insanın varoluşsal kaygılarını ve insan-makine işbirliğinin niteliğini sorguluyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'daki yazımda okuyabilir veya You Tube kanalımdan altyazılı izleyebilirsiniz.. İyi Pazarlar..
-
53
Hepimizin İçinde Bir Afrika Var-Irkçılık Neden Sahte Bir Kavram?
Dünyayı anlamlandırmamızı ve çevreye uyum sağlayabilmemizi hafızamıza borçluyuz. Peki ya hafızamızda büyük bir boşluk varsa? Eğer yetersiz beceri ve bilgiye sahipsek, çevremizde algıladıklarımızı başkalarının yönlendirmesiyle ve önyargılarımıza göre anlamlandırırız. Mesela siyahi insanların Nuh’un lanetli oğlu Ham’ın soyundan geldiğine inananlar, bu bilgiyi sorgulamadan inandıklarında ırkçılık gibi bir kavram yaratılmış olur. Afrika’ya tarihe hiçbir katkısı yokmuş gibi davranır ve bu zararlı görüş daha da derinleşir. Oysa aynı insan, Dünya’ya yayılışımızın temelinde bir “Afrika’dan Çıkış” hikayemiz olduğunu bilse ırkçılık gibi yapay bir kavram olur muydu? Böylesine sakat bir düşünce ancak hafızamızın kayıp tarafını önyargılarla doldurduğumuz için olabilir. Martin Luther King gibi tarihi figürler, insanlığın bu kayıp mirasını bizlere hatırlatmaya devam ediyor. Onun evrensel rüyasının kökleri, bu hafızanın derinlerine kadar uzanır. Afrika her zaman göz ardı edilmiş hatta yok sayılmış en eski kıta. Arkeolojik kazılar ve genetik çalışmalar, insanlığın en canlı zamanlarının Afrika’da olduğunu gösteriyor. Bilim dünyası, Afrika'yı Homo erectus veya Homo sapiens olarak terk edip etmediğini tartışıyor olsa da insan evriminin büyük bir bölümünün Afrika kıtasında gerçekleştiği konusunda hemfikirler. Her iki görüşe göre Afrika, insanlık tarihinin ilk kaynağıdır. Bu bölümde insanlığın ilk yolculuğu; “Afrika’dan Çıkış” hikayesini konuşuyoruz. Kayıp zamanları yakaladıkça, ırkçılık gibi yapay kavramların yerini gerçeğe bırakmaya başladığını keşfediyoruz. Sohbeti Monolog'daki yazımdan detaylarıyla okuyabilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
52
Kusursuz Kıyamet Yakın mı?
Dünyamız, her geçen gün yeni bir fırtına, sel veya orman yangınıyla sarsılıyor. Listeye yanardağ patlamaları, tsunamiler ve depremler gibi daha yıkıcı doğa olaylarını da eklemek mümkün. İklim krizi denince, bu felaketlerin dışında farklı senaryoları pek aklımıza getirmiyoruz. Oysa krizi önlemek adına yaptığımız her müdahalenin, bizi bilmediğimiz bir felaketin eşiğine götürebileceğinin farkında değiliz. Çok hassas bir atomik zincirle birbirine bağlı bu dengedeki her etkileşim, doğanın farklı bir yüzüyle karşılaşmamıza neden olabilir. Nihayetinde iklim krizi, sadece bildiğimiz ve yaşadığımız bir felaket olarak karşımızda durmuyor. Aksine yaşadığımız felaketler, belki de yüzleşebileceklerimizin sadece bir fragmanı. Örneğin sıcaklıklardaki ani oynamalar, okyanus akıntılarının yönünü değiştirme riski taşır. Kasırgalar, siklonlar ve seller şiddetlendikçe dünyanın "yıkım ve yeniden inşa" döngüsü en sonunda bir yerde kırılır. Örneğin Avrupa, hiç beklemediği bir buzul çağına girebilir. Bunun yanında kolaylıkla baş edebileceğimizi düşündüğümüz bir patojen, tüm bitki örtüsünü ele geçiren bir felakete dönüşebilir. Bu senaryo, tam da doğanın hassas yapısıyla böylesine bilinçsizce oynayan insana özgü bir kibrin sonucudur. Oysa bu kurgu, gerçek dünyadaki koşullar altında bilimsel olasılığı en yüksek ihtimaldir. İnsanın en büyük hatalarından biri de verimlilik uğruna kırılgan bir yapı inşa etmiş olması. Her şeyin her an yolunda gideceği varsayımıyla çalışan bir düzende yaşıyoruz. Bu kırılganlığı görmezden gelmek, kibrimizin sebep olduğu yine bize özgü bir davranıştır. Doğayı küçümsediğimizi ve kendimizi aşırı önemsediğimizi gösteren bir örnektir. Halbuki, henüz gerçekleşmemiş ama olma ihtimali yüksek bir felaket karşısında market raflarının adeta yağmalandığı zamanlar yaşayabiliyoruz. Bu panik, sürekli tedarik zincirine bağlı market raflarındaki anlık boşalma ile daha da büyüdüğünde, bir domino etkisiyle diğer ekonomik, siyasi ve sosyal zincirlere sıçrar. Bu zincir, doğadaki dengenin ne kadar hassas olduğunu gösteren düşündürücü bir örnektir. Modern dünya, birbirine sıkı sıkıya bağlı, hassas bir ağdır. Jeofizik ve biyolojik tehditler, bu ağdaki en zayıf halkaları vurduğunda, çöküş zincirleme bir reaksiyon halinde tüm sistemi sarar. Çoğumuz bunları korkutucu senaryolar olarak görebiliriz ama bilinmezlerle dolu bir doğanın içinde korkmamız gayet normal. Felaketlere hazır olmak, her zaman gizemli kalacak doğanın varlığını olduğu gibi kabul etmekle başlıyor. Onun efendisi değil, bir parçası olduğumuzun farkına varmak büyük resmi daha net görmemizi sağlar. Bu, türümüzün ömrünün uzaması için önemlidir. Bu bölümde iklim krizinin tetikleyebileceği bilimsel felaket senaryolarını anlatmaya çalıştım. Dinlemek için linki tıklayın. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. İyi Pazarlar..
-
51
Kapitalizm Çok Şey Vadediyor Ama Karşılığında Daha Çok Çöp Veriyor
Dünya genelinde büyük bir çöp krizi yaşanıyor. Bu konuda her yıl binlerce çalışma ve rapor yayınlanıyor, kampanyalar düzenleniyor ancak ne yazık ki çöp dağları da aynı hızla büyümeye devam ediyor. Çünkü tüketme arzumuzu frenleyemiyoruz. Her yıl, çalışır durumda milyonlarca cep telefonu çekmecelerimizi dolduruyor veya doğaya bırakılıyor. Giymediğimiz tonlarca kıyafet, 'indirim' diye aldığımız ve bir kez bile kullanmadığımız eşyalar dolaplarımızda duruyor. Hatta minimalist olalım derken, evimize 'o havayı' verecek yeni eşyalar alarak, aslında farkında olmadan aynı döngüyü besliyoruz. Bu atıklar sadece çevremizi değil, aslında geleceğimizi de tüketiyor. İklim krizinin sorumlusunun insan olduğunu hepimiz kabul ediyoruz. Yaşadığımız küresel ısınmanın altında doğanın kendi döngüsünden daha çok insan faaliyetlerinin olduğunu bilim insanları da söylüyor. Sonuçta çöp dağları, bir balinanın değil insanın tükettiği maddelerin atıklarından oluşuyor. Bizler ne kadar kampanyalar da yapsak iklim krizi sanki inadına daha da şiddetleniyor. Çünkü çöp sorununun ve dolayısıyla iklim krizinin arkasında sürekli büyümeye dayalı üretim ve tüketim modelinin ta kendisi yatıyor. İnsan doğası ve onu yönlendiren iktisadi sistemin işleyişini bilmeden sorunların neden çoğaldığını sormaya devam ederiz. Kağıt üzerinde harika çözümler bulsak da sorunun kaynağını kendimizden uzakta aramaya ve sorumluluğu başkalarına atmaya eğilimliyiz. Oysa çöp dağları, tüketim çarkının işlemesinde etkin olan benim de sunduğum katkılarla büyüyor. Ayrıca 'Daha az tüket' veya 'hayat tarzını değiştir' demek, içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin temel işleyiş mekanizmasıyla doğrudan bir çelişki içindedir. Özgür irademiz olduğunu düşünsek de kapitalizmin şekillendirdiği bilinç içinde hareket ediyoruz. Temel soru şudur: Biz daha az tüketmek istesek de sistemin duygularımızı manipüle etmesine engel olacak iradeyi ortaya koyabilecek miyiz? Bu değişimin getireceği zorluklara, vazgeçişlerden doğacak sancılı sürece hazır mıyız? Temelinde daha akıllı, dayanıklı ve sürdürülebilir bir tüketim modelini inşa edebilmek için pazarlamanın ve kolaycılığın sürekli baskısına dayanabilecek miyiz? Gerçek çözüm, bu sorulara vereceğimiz samimi cevaplarda yatıyor. Bu bölümde insanın bunları başarabileceğini tarihten örnekler vererek konuşuyoruz. Sohbeti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilirsiniz. İyi Pazarlar..
We're indexing this podcast's transcripts for the first time — this can take a minute or two. We'll show results as soon as they're ready.
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
Loading similar podcasts...