Açık Bilim Cepyayını

PODCAST · science

Açık Bilim Cepyayını

Bilim yeterince heyecanlıdır...

  1. 65

    RASSAL YÜRÜYÜŞ #41 – “MANAV” ve “MÜREKKEP”

    41.bölümümüzde cazip çekici kelimelerimiz: Manav ve Mürekkep Sitenin kodları ve şu anki kelimeler: https://github.com/bagerakbay/rassalYuruyus/blob/master/konular Siz de kelimeleri rastgele olarak kullanmak isterseniz buradan kullanabilirsiniz. http://rastgele.bagerakbay.com/ http://rastgele.bagerakbay.com/masal/ Logo üreteci: https://github.com/bagerakbay/rassalYuruyus/tree/master/logo

  2. 64

    Anthony Presley with Truno

    Anthony Presley, the chief products officer of Truno, a retail technology services company, discusses the advantages to starting a business in Lubbock. Truno is a worldwide company that provides technology services for local grocery stores and restaurants. Anthony is currently looking to build his team and chose Lubbock, Texas to do so. The post Anthony Presley with Truno appeared first on Hub City Spokes.

  3. 63

    Audio Post: A sigh of satisfaction

    The nearer moon, hurtling suddenly above the horizon and lighting up the Barsoomian scene, showed me that my preserver was Woola.

  4. 62

    10 things you can learn about fashion from walruses

    Distinctively redefine reliable human capital via prospective metrics. Assertively synergize real-time partnerships for tactical partnerships. Distinctively foster user-centric web services and an expanded array.

  5. 61

    9 ridiculously simple ways to improve your friendship

    Synergistically syndicate optimal channels without superior "outside the box" thinking. Distinctively monetize covalent users vis-a-vis team driven e-commerce. Professionally fashion proactive value through vertical core competencies.

  6. 60

    10 best tips for dog owners you will read this year

    Objectively foster multidisciplinary e-commerce via corporate markets. Intrinsicly disseminate extensive users via timely architectures. Assertively repurpose global methods of empowerment rather than fully researched bandwidth. Holisticly.

  7. 59

    Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?

    Şahinleşmek, Türk dil kurumuna göre “herhangi bir düşünce konusunda keskinleşmek, sertleşmek, katı bir duruş sergilemek” anlamına geliyor. Buna alternatif, çeşitli derecelerde şahinleşmeyi ifade eden daha pek çok cümle kullanırız: İnatlaşmak, diretmek, “nuh demek peygamber dememek” gibi… İnsanların pek çok konuda görüşleri vardır. Siyaset, din gibi toplumsal kurumlar, evlilik, boşanma gibi toplumsal olgular, hemen hepimizin hakkında görüş sahibi olduğu konulardır. Elbette herkesin görüş sahibi olduğu bu popüler konularda “neyin iyi olduğu” sorusuna yanıt olarak farklı yanıtlar verilir. İnsanların bu yanıtlarından oluşan dünyaları onların “hayat görüşünü” oluşturur. Peki hayat görüşlerimiz gerçekten de hepimizin düşünerek oluşturduğu rasyonel, yani akla uygun ve mantıklı çıkarımlardan mı oluşmaktadır? Bazen hayır, bazen evet. Esasında herhangi bir konuda tamamen bağımsız ve rasyonel bir görüş üretmek o kadar da kolay değildir. Hayat görüşümüzü pek çok dış etken belirler. Bu etkenler çok çeşitlidirler ama bu yazıda yetiştirilme tarzı, ailemiz vb. klasik etkenlerden ziyade, bu klasik etkenlerin yarattığı sosyal ve psikolojik süreçlere değineceğiz. İdeolojiler ve Bilişsel Tutarlılık Öncelikle doğruluğuna inandığımız ideolojilerin hayat görüşümüzü şekillendirdiğini belirtmekte fayda var. Buna “zaten hayat görüşümüz nedeniyle o ideolojiyi tercih etmiyor muyuz?” şeklinde itiraz edebilirsiniz fakat bu söylediğinizi insanların pek azı gerçekleştirebilir; “bilişsel tutarlılık” teorisi, düşüncelerimizin davranışlarımızla, davranışlarımızın da birbiriyle ve ilişkili olan diğer düşüncelerle tutarlı olması gerektiğini, insanın huzurlu hissetmesinin ve özsaygısını korumasının ancak böyle mümkün olduğunu söyler. Zaten ideolojinin tanımı da "hayatın her alanını aynı bakış açısı örüntüsüyle ele alma"dır. Ne var ki ideolojik düşünmeyi ortaya çıkaran "bilişsel tutarlılık" ilkesi aynı zamanda ideolojilerden sapmaları da kendimize açıklayabilmemizi sağlar. Normalde bir yandan ifade özgürlüğünü savunurken diğer yandan kitapların yakılmasını savunamazsınız; fakat eğer bazı kitaplar yakılıyor ve buna çeşitli nedenlerle ses çıkarmıyor / çıkaramıyorsanız bu defa bilişsel tutarlılık gereği, “bazı kitapların yakılması gerektiği”, “zaten o kitapların çok tehlikeli olduğunu” düşünmek, kendinize bu minvalde açıklamalar üretmek zorundasınızdır. Elbette birileri böyle bir durumda size tutarsız olduğunuzu iddia edecektir; ve evet: Özsaygınız gereği bunu kabul etmeniz o kadar kolay değildir. O halde “tutarlı bir insan olduğunuzu” hem başkalarına –hem de bilinçsizce kendinize- kabul ettirmek için, bazı kitapların yakılması gerektiği görüşünüzde şahinleşmek durumunda kalabilirsiniz. Bilişsel tutarlılığa verilecek en güzel örnek, sigara tiryakilerinin sigara hakkındaki görüşleridir. Sigara içme davranışı, “sigaranın çok zararlı olduğu” fikri ile tutarsızlık gösterir. Bireyin tutarlı olarak huzura erişmesinin iki yolu vardır: Ya sigarayı bırakarak davranışını değiştirecektir, ya da fikrini “sigaranın aslında o kadar zararlı olmadığı” yönünde değiştirecektir. Çevremizde sıkça şahit olduğumuz ya da kendimizden bildiğimiz bu davranışın bir benzeri çeşitli deneylerle gösterilmiştir. Bu deneylerden birinde kahve içmenin neden olabileceği hastalıklarla ilgili bir seminer verilmiş ve çıkışta katılımcılara dinledikleri semineri değerlendirebilecekleri bir form verilmiştir. Yapılan istatistiki analizler göstermiştir ki kahve tüketicileri seminerde anlatılanları kahve tüketmeyenlere göre daha abartılı bulmuştur. Sosyal Uyum Hayat görüşümüzü etkileyen etmenlerden birisi de nasıl bir çevrede yaşadığımız, kimlerle arkadaşlık ettiğimizle alakalıdır ve aslında sahip olduğumuz görüşlerin gerçekten de bizim mi, yoksa içinde yaşadığımız toplumun görüşleri mi olduğunu ayırt etmek çok güçtür. Çoğu zaman doğruluğundan emin olduğumuz şeylerden bile, çevremizdekilerin tamamının bizden farklı düşünmesi nedeniyle şüpheye düşebiliriz. Daha evvel kaleme aldığımız “Algıdır Yanılır, Dildir Yalan Söyler” adlı yazıda, Sosyal Uyum adını verdiğimiz bu olguyu ortaya koyan Asch Deneyleri'nden uzun uzun bahsetmiştik. Sosyal uyumdan bahsetmişken grup düşüncesinden bahsetmemek olmaz: Önce Irvin Janis, sonra da George Orwell, bağları kuvvetli olan gruplardaki aşırılaşma eğilimini "grup düşüncesi" (groupthink) terimiyle adlandırmıştır. Janis'e göre böyle gruplar aşırı iyimserliğe eşlik eden bir yanılmazlık illüzyonu geliştirirler. Kendilerini rahatsız edecek olan bazı gerçekleri görmezden gelirler, kendi ahlaki yargılarının doğruluğundan emin olduklarından amaçlarına uygun düşen ahlaksızlıkları mübah görürler, rakip ya da düşman gruplar için kalıplaşmış önyargılara sahip olup onları zayıf ya da şeytanî olarak nitelerler. Farklı düşünenleri sustururlar ve üyeler de kendi kuşkularını gruba uymak adına bastırırlar. Böylece grupta gerçekte bir görüşbirliği varmışçasına bir illüzyon ortaya çıkarken, grubun görüşlerine uymayan bilgiler grup üyelerinden özenle saklanır. Eğer bu grupta "gözüne girilmesi" gereken bir lider de varsa, o zaman grup üyeleri liderin hoşuna gidecek biçimde şahinleşme eğilimine girerler; daha aşırı, daha çılgın fikirler üretildikçe grubun ortalaması giderek aşırıya kayar. Herkes birbirine uyduğu için kimse aşırıya gitmenin farkına varmayabilir. Grup gittikçe radikal bir biçimde şahinleşmiş ve otokratik hale gelmiş olabilir. Bu etkiyi de ortaya koyan pek çok deney olduğu gibi, otokratik liderlik altında bulunan kurumlarda birden fazla kişiden oluşmuş komisyonların verdiği saçma ve mantıksız kararlar "grup düşüncesi" için iyi bir örnektir. Ayrıca birden zıvanadan çıkan ve rakip takım forması giyen kim varsa onları dövmeye başlayan bir taraftar grubu davranışı da grup düşüncesinin "eyleme" dönüşmüş hali olarak nitelendirilebilir. Taahhüt ve Bumerang Etkisi Hayat görüşümüzü etkileyen ve bu görüşümüzde şahinleşmemize neden olan bir etki daha vardır ki, aslında yazımızın konusunu oluşturan asıl etki de budur: Toplum içerisinde taahhütte bulunmak. Toplum içerisinde taahhütte bulunmanın şahinleştirme etkisi iki paragraf önce ele aldığımız bilişsel tutarlılıktaki gibi “tutarsız görünmekten kaçınmaya” dayanır. Fakat bilişsel tutarlılıkta birbirine zıt iki görüşü bazı açıklamalar uydurarak birbiriyle bağlantılı hale getirme çabası, düşünceleri eğip bükerek birbiriyle tutarlı hale getirme çabası vardır. Oysa taahhütte, bir defa savunulmuş olan görüşle ilgili mantıklı karşı delillerle karşılaşılsa bile, sırf topluluk önünde beyan edildiği ya da sözler verildiği için tükürdüğünü yalamama çabası söz konusudur. Kalabalık önünde taahhütte bulunmanın etkileri pek çok çalışmayla gösterilmiştir ama bunlardan Yale Üniversitesi tarafından evli kadınlarla birlikte gerçekleştirilen bir deney dikkat çekicidir: Deney için seçilmiş olan kadınların tamamı devlet okullarında doğum kontrolü konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılmasını destekleyenlerden oluşuyordu. Yani aksi görüşte olan hiçkimse yoktu. Deney sözde bir kampanya şeklinde yürütülüyordu ve kampanya kapsamında bu kadınların yarısına bilinçlendirme kampanyasını desteklediklerini taahhüt ettikleri bir dilekçe imzalatılırken, diğer yarısıyla sadece sözlü olarak görüşüldü. Ertesi gün her iki gruptan kadınların yarısına (hem dilekçeyi imzalayan kadınların yarısına, hem de imzalamayan kadınların yarısına) "böyle bir çalışma gençlerde rastgele cinselliği teşvik edebilir" ve "çocuğunun bu hususta bilgilenmesi anne ve babanın kararı olmalıdır" gibi pek çok argüman sıralayan karşıt görüşe ait etkili broşürler gönderildi. Diğerlerine hiçbir gönderim yapılmadı. Broşür gönderiminden bir gün sonra deney ekibinden birisi kadınları tek tek aramaya başladı ve onlara bu bilinçlendirme kampanyası kapsamında gönüllü bir eylem grubu oluşturduklarını, sıradaki günlerde bir eylem yapacaklarını söyleyerek katılmalarını talep etti. Karşı argümanlar içeren broşürün etkisi açıkça görülüyordu. Gönüllü eylem grubuna katılmayı kabul edenler çoğunlukla “dilekçeyi imzalamayan” ve broşürü almayanlardan oluşuyordu. Dilekçeyi imzalayan kadınlarda ise tam olarak zıt bir etki ortaya çıktı. Dilekçeyi imzalayan ve broşürü alan kadınların hemen hemen %50'si gönüllü eylem grubuna katılmayı kabul ederken, dilekçeyi imzalayan fakat broşürü almayan kadınların sadece %10'u eylem grubuna katılmayı kabul etti. Başka bir deyişle, dilekçeyi imzalayarak görüşünü beyan etmiş olan kadınlar, karşı görüşe ait broşüre aşırı tepki vermişler, taahhütlerinden geri adım atmak yerine taahhütlerine daha sıkıca bağlanmışlardı. (İnadına X! İnadına Y!) Görünen o ki birisi bir inanışa sahipse (bu örnekte bağlılığı deklarasyon ile ölçmüş olduk), karşı argümanlar kişinin inancına daha sıkı bağlanmasından başka işe yaramıyor. Bumerang etkisi olarak anılan bu etki, kişilerin inançlarına meydan okunduğu zaman, inançlarının doğruluğu hakkında daha fazla ısrarcı olmalarını ifade ediyor. Bumerang etkisi, kısmen kişilerin kaçamayacakları taahhütleri konusunda kendilerini ikna etme inançlarından kaynaklanıyor. Bu örnek için özetleyecek olursak, doğum kontrolü için bilinçlendirme çalışmasını desteklediklerini yazılı olarak çoktan beyan etmiş olan kadınlar, broşüre tepki vermişler, kendilerinin haklı olduklarına duydukları inancı ispat etmek istercesine davranmışlar ve en nihayetinde taahhütlerine daha sıkı bağlanmışlardır. Türkiye’nin siyasi gergin ortamı ve sosyal medya Google verilerine göre Türkiye sosyal medya kullanımında Dünya’da önde gelen ülkelerden birisi. Herkesin söyleyecek bir sözü olduğunu görmek için ayrı bir araştırma yapmaya gerek yok. Bir etikete (#hashtag) bastığınızda bilgilisinden bilgisizine, trollünden kinayecisine yüzlerce, binlerce kişinin çoğu zaman düşünmeden yazdığını, kimi zaman da sadece siyasi partisinin ya da çevresinin düşüncelerini aynen yansıttıklarını görürsünüz. Hele ki bir tartışma peydah olduğunda siyasi görüşünüz her neyse diğer tarafın “bunca gerçeği nasıl göremediğine” şaşarsınız.

  8. 58

    DÜZENSİZLİĞİ ÜRETMEK VE YAŞAM

    Yaşam nedir ve belki daha da önemlisi, neden var? Ahlaki veya teolojik bir soru değil benimkisi; milyonlarca yıl önce, dünyada hiçbir yaşam varlık göstermezken, nasıl oldu da ilk canlılar ortaya çıktı? İşte, çıktılar bir şekilde! Ama nasıl? Fiziksel teorilerle bunu anlayabilir miyiz, yoksa sadece deneye mi başvurmalıyız? Bütün bu soruların henüz kesin bir cevabı yok, ama son birkaç yıl içerisinde yapılan atılımlarla, ciddi fikirlerimiz oluşmaya başladı. Yeryüzünde canlılığın ortaya çıkışı ile ilgili pek çok teori ve varsayım mevcut. Bunlar arasında en kabul göreni, ki deneysel olarak en azından çalışırlığı gösterilmiş olanı “ilkel çorba modeli”[1]. Ta lisedeki derslerden de hatırlayabileceğiniz gibi, bu teori atmosferdeki karbondioksit ve azot gazları ile okyanuslardaki suların (aynı zamanda su buharının) belli sıcaklıklarda ve belli çevresel etkenlerin varlığı altında, mesela güneşten gelen morötesi ışınlar sayesinde zaman içerisinde organik molekülleri üretmek üzere bir araya geleceği üzerine kurulu. Kısaca hatırlayalım; ilkel atmosferde yoğun olarak karbondioksit, metan ve azot gazları mevcuttu. Aynı zamanda yeryüzünde de sıvı halde su vardı. Ortam şimdikine göre daha sıcaktı ve çok şiddetli yıldırımların oluştuğu, şimşeklerin çaktığı hareketli bir hava durumu vardı. Eğer aynı ortamı bir deney düzeneğinde tekrarlarsanız, ortamdaki gazların su ile tepkimeye girerek öncül amino asitleri ve diğer temel organik bileşikleri oluşturduklarını görürsünüz. Elbette, bu tepkimeler için gereken enerji de ortam sıcaklığı ve yıldırımlar ile sağlanıyor. Ortaya çıkan öncül bileşikler zaman içerisinde bir araya gelerek daha karmaşık yapıları üretiyor. Alexander Oparin ile John Haldene’in geliştirdiği Harold Urey ve Stanley Miller [2] tarafından da doğruluğu test edilen bu model, ilkel yaşamın ne şekilde ortaya çıkmış olabileceğine ışık tutuyor. İlkel atmosferden esinlenerek yaratılmiş bir görsel. Hem aktif atmosfer hareketleri, hem de diğer dış etmenler çorbada hayat için gerekli enerjiyi sağlıyordu. Kaynak: archaeologynewsnetwork.blogspot.com Karmaşık organik bileşiklerin varlığı illa ki canlı hayatı göstermiyor. Oluşan bu bileşikler pekala hiçbir canlılık aktivitesi göstermeden de varlıklarına devam edebilir. Yani, doğum, kendi ihtiyacı olan molekülleri üretme, çoğalma ve ölüm. O halde, bunları bir araya getirip canlılığı ortaya çıkaran güç nedir? Aklınızdan geçen her neyse, bunun cevabı termodinamik ve enerji-entropi ilişkisinde gizli. Hemen kısaca termodinamik ile enerji ve entropiden bu yazı ile ilgili olduğu kadar bahsedelim. Termodinamik, anlam olarak ısı hareketi demektir ve temelde enerjinin, yani iş yapabilme yetisinin nasıl diğer enerji formlarına, özellikle de işe ve ısıya dönüştüğünü inceleyen oldukça kadim bir bilim dalıdır. Entropi ise, termodinamiğin en önemli değişkenlerinden birisi olup sistemdeki düzensizliği ifade etmede kullanılır. Bir sistem ne kadar düzensizse, yani ne kadar çok farklı durumda bulunabiliyorsa, entropisi de o kadar yüksektir. Termodinamiğin dört yasasından bir tanesi enerjinin yoktan var edilip vardan da yok edilemeyeceğini söyler; kısacası enerji kapalı bir sistemde sabittir (eğer evrenimizin dışında bir şey yoksa, evrenin de toplam enerjisi sabittir). İkinci yasa ise, ki aslında bize zamanın akış yönünü verir, kapalı bir sistemdeki entropinin azalmayacağını söyler; ne yaparsanız yapın toplam entropiyi düşüremezsiniz. Yine eğer evrenimiz dışında herhangi bir şey yoksa, evrenin entropisi, yani düzensizliği, sürekli artmak zorundadır. Eğer entropiniz daha fazla artmıyorsa, denge durumu dediğimiz duruma gelmişsiniz demektir, yani artık fiziksel olarak daha başka bir değişim gözlemleyemeyeceksiniz. Canlılar içinse bu, ölüm demek. Entropi ya sabit kalacağı ya da sürekli artacağı için, entropinin artışını izleyerek zamanın hangi yönde aktığına karar verebilirsiniz; eğer odanın için sıktığınız parfüm şişesine geri dönüp orada yoğunlaşmaya başlıyorsa, filmi tersten izliyorsunuz demektir çünkü entropisi daha yüksek olan odaya dağılmış parfüm düzensizliği çok daha az olan şişenin içine geri dönüyor. Miller-Urey deney düzeneği. Bir tarafta sisteme gerekli enerji elektrik arkları şeklinde sağlanırken, oluşan bileşikler diğer kapta toplanıyor. Kaynak: itsabeautifulearth.com Bu noktada, aklımıza gelmesi mümkün ve evrim karşıtı yaradılışçıların pek severek cevaplayamayacağımızı düşündüğü soruya gelelim; hayatın varlığı termodinamiğin ikici yasasına karşı mıdır? Hani düzensizlik sürekli artıyordu? Eğer düzensizlik ha bire artıyorsa, nasıl oluyor da ilkel çorbanın içinden ağzı burnu kulağı olan biz gelişmiş canlılar çıkabiliyoruz? Sonuçta, kendimin bir çorbadan daha düzenli olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Oldukça basit ama anlaşılabilir bir yanlış anlaşılmadan çıkan bu sorunun cevabı basitçe “hayır”. Yaşam, termodinamiğin ikinci kanunuyla çelişmez, diğer hiçbir kanunuyla çelişmediği gibi. Entropinin artışı bir yasadır, ama sistemdeki toplam entropiyi düşündüğümüz zaman ortaya çıkar. Yani, siz sistemin toplam düzensizliğini arttırmak kaydıyla istediğiniz bir yerdeki entropiyi düşürebilirsiniz. Misal, suyun donması sonucunda oluşan buzun entropisi de sıvı suya göre daha düşüktür, ama donarken ortaya çıkan ısı, su artı buz artı ortamın toplam entropisini arttırmıştır. Bu şekilde, canlılık da pekala mümkündür. Hücreler içinde bulundukları ortama göre çok daha düşük bir entropiye sahiptir. Bu yüzden, entropilerinin artmasını engellemek için sürekli çalışmak zorundadırlar. Kaynak: 2012books.lardbucket.org Yine de, bu soru bizi önemli bir noktaya getiriyor. Her canlı, hayatta kalabilmek için entropi yani düzensizlik üretmek zorundadır. İçinde bulunduğu dünyanın düzensizliğini arttırmak pahasına kendisini bir arada tutabilir. Bu yüzden, her canlıda arayacağımız en temel fiziksel özelliklerden birisi, düzensizlik üretimidir. Şöyle anlamaya çalışalım; bitkiler güneş ışığı altında fotosentez ile karbondioksit ve su kullanarak besin üretirler. Yani, birden fazla karbondioksit ve su molekülünü birleştirip şeker yaparlar. Haliyle, şekerin düzensizliği beş-altı karbondioksit ve su molekülünden oluşan sistemin düzensizliğinden daha azdır. Ancak, hem bu şeker üretimi sırasında ortaya çıkan ısı, hem de süreç içerisinde ortama verilen düşük dalga boylarındaki ışık, bitkinin içinde bulunduğu ortamdaki düzensizliği net olarak arttırır. Kısacası, bitkimiz hayatta kalmak için fotosentez yapmak ve kendi düzensizliğini azaltmak zorunda; ama doğaya karşı gelemeyeceği için de dünyanın düzensizliğini arttırmak durumunda. Dengeye ulaşmamış her sistemin yapmak zorunda olduğu bu duruma kısaca entropi üretimi diyoruz. İşin içerisine entropi üretimini de katınca, ilkel çorba modelimiz de biraz ilkel kalıyor. Her ne kadar ilk organik moleküllerin üretimini açıklayabilse de, buradan canlılığa giden yol biraz karanlık. Bu yolu bir şekilde aydınlatmamız lazım. Bunun içinse, 2013 yılında yayımlanan bir çalışma umut vadediyor [3]. Canlılığı fiziksel olarak belli bir denklem kümesine indirgemek, yani canlılarda görülen olayları basit fiziksel yasalar ile açıklamak, gözüktüğünden çok daha zor. Bilimin son yüz elli yıl içerisinde gerçekleştirdiği en büyük atılımlardan bir tanesi, pratik olarak sonsuz sayıda parçacığı içeren büyük sistemlerin davranışını istatistiksel olarak anlamlandırmaktır. İstatistiksel fizik olarak bilinen bu dal, ki termodinamik de kendisinin bir alt dalıdır, içinde neredeyse sayamayacağımız kadar çok parçacığın olduğu ve her parçacığın da belli bir kurala/fiziksel yasaya göre hareket ettiği sistemlerin ne gibi özellikler göstereceğini inceler. Örneğin, bir oda dolusu gaz düşünün. İçinde üç aşağı beş yukarı 10^26 tane parçacık vardır; yüz trilyon kere trilyon. Her gaz parçacığı da birbirinin içinden geçmemek kaydıyla rastgele hareket eder. Ama gene de biz istatistiksel fizik kullanarak gazın basıncını hesaplayabiliyoruz, düzensizliğinin yani entropisinin ne olduğunu söyleyebiliyoruz; eğer gaz kimyasal bir tepkimeye girerse hangi molekülden ne kadar elde edeceğinizi de söylüyoruz. Bütün bunları büyük bir rahatlık ve kesinlikle söyleyebiliyoruz; çünkü odanın içerisindeki gaz örneğindeki gibi pek çok sistem artık denge durumuna gelmiştir, yani fiziksel özellikleri zaman içerisinde değişmez, entropisi de sabittir. Biz de, dengeyi çok iyi biliyoruz. Bilmediğimiz, daha doğrusu tamamen aydınlatamadığımız şey, denge dışı sistemlerin, yani fiziksel özellikleri zaman içerisinde değişen, entropi üreten sistemlerin ne şekilde işlediği. Gene odadaki gaz örneğimize dönersek, şimdi camdan içeri birisinin hortumla rastgele gaz pompaladığını ve tavandaki pervaneyi çalıştırdığını düşünün. İşte, biraz önceki o kendine güvenen beni kaybedersiniz. Neden denge dışı sistemlere geldik? Cevap basit; canlı olmak denge dışı olmak demektir. Popüler siyasi tabirle, canlılığın fıtratında denge dışı olmak ve haliyle de sürekli entropi üretmek vardır (gerçekten). O zaman, denge dışı bir sistem olarak canlılığın nasıl ortaya çıktığını açıklayacak fiziksel bir kurama ihtiyacımız var. 2013 yılında yayınlanan bir çalışmaya göre, bu kuramı bulmuş olabiliriz. Bu çalışmada gösteriliyor ki, eğer siz bir grup atomu alıp, aynen hem ilkel dünyada hem de şimdi olduğu gibi bir enerji kaynağına bağlarsanız, bu atomlar zaman içerisinde pekala bir araya gelip entropi üreten atom kümeleri meydana getirebilir. Oldukça önemli bir gelişme bu; çünkü bu sayede belki de ilkel çorbadaki amino asitlerin vs. nasıl olup da canlılık gösteren varlıklara dönüştüklerini anlayabiliriz. Çalışmanın yazarı MIT’den fizik profesörü Jeremy England’ın sözüyle “Bir grup atomu bir araya getirip güneş altında yeterli süre bekletirseniz, bir bitki elde etmeniz hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.”[4] Biraz daha anlamaya çalışalım. Yeni kuramımız bize bir grup atomun belli şartlar altında bir araya gelerek entropi üreten kümeler yaratacağını söylüyor. Peki neden? Hatırlayalım, entropi sistemdeki düzensizliğin,

  9. 57

    RADYUM KIZLARI

    Onsekiz yaşında bir genç olan Mae Kaene, 1924 yılının yaz aylarında pek çok yaşıtı arkadaşının çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe girmişti. İş oldukça kolay görünüyordu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak… Ücreti de fena sayılmazdı, 40 saatlik haftalık çalışma karşılığı 18 dolar alacak, üstelik de her bir boyadığı saat kadranı başına da ilaveten 8 sent kazanacaktı. Savaş yeni bitmiş, askerlerin cephede, siperlerinde iken taktığı son teknoloji ürünü karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, herkes bir Waterbury saati ister olmuştu. Artan talebi karşılamak için Waterbury Saat Fabrikası üretim tesislerini genişletmiş ve el oyalayıcı bu işi üstlenecek çok sayıda 20’li yaştaki genç kızı işe almıştı. Waterbury Saat Fabrikası'nda çalışan genç kızlar, saat kadranlarını karanlıkta parlaması için boyuyorlardı. Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bir bileşim karıştırılmış radyoaktif radyum tuzlarından ibaretti. Bu karışımda, radyum atomlarından salınan parçacıklar, çinko atomlarının enerji seviyesini artırarak titreşmelerini sağlıyor, bu da ortama yeşilimsi bir ışık yayılmasını sağlıyordu. Yayılan ışık, çok kuvvetli olmadığından gündüzleri görünmüyor, ancak geceleri parıldayarak saat kadranının görülebilir hale gelmesini sağlıyordu. Düşman tarafından fark edilmeden askerlerin günün hangi saatte olduklarını anlamaya yarayan bu kimyasal karışım, savaşın bitmesiyle lüks evlerde aranan bir dekorasyon malzemesi haline gelmiş, artan talep firmanın hızla büyümesini sağlamıştı. 1920'lerden radyum içeren bir güzellik kremi reklamı Genç Mae, yeni işinden memnun değildi. Arkadaşları, saat kadranını en dikkatli ve muntazam şekilde boyamak için uğraşıyor, boyaya daldırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla sivrileştirip rakamları öyle boyuyorlardı. Oysa Mae, boyanın tadını acı, kıvamını pütürlü ve iğrenç bulduğu için fırçayı ağzına sokarak sivrileştirmek istemiyor, bu da boyadığı saatlerin muntazamlığını bozuyor, boyama hızını azaltıyordu. Arkadaşları mesai sonrasında ellerinde kalan fazla boyayı parlaması için dişlerine, saçlarına sürüyor, tırnaklarını ışıltılı bir manikür için bu boyayla boyuyor, hatta pahalı parfümerilerde satılan radyumlu mucizevi güzellik kremlerine, toniklere paraları yetmediği için yüz ve boyunlarına bu boyaları sürüyorlardı. Oysa Mae boyayı ne tatmak ne de ona dokunmak istiyordu.  Birkaç hafta sonra, ustabaşı günde ancak 8 kadran boyayabilen Mae’yi yanına çağırarak başka bir iş bulmasını önerdi, zira diğer işçiler neredeyse 100 saat kadranını bir günde bitirebiliyorlardı. Zaten yaptığı işi sevmemiş olan Mae, bu fırsatı kullanarak kadran boyama işinden istifa ederek aynı şirketin idari ofislerinden birinde memurluk yapmaya başladı. Radyuma bağlı çene kemiği tümörü Mae işten ayrıldıktan kısa bir süre sonra iş arkadaşları birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başladı. Ağızlarında yaralar açılıyor, dişleri dökülüyor, çene kemikleri eriyor, pek çoğunda tedaviye yanıt vermeyen derin bir kansızlık baş gösteriyordu.  Beş yıldır fabrikada saat boyayan Frances Splettstocher, ağrıyan dişi ve çenesi nedeniyle dişçiye gitmiş, çürükten şüphelenen dişçi, ağrıyan dişi çekerken Frances’in çene kemiği kopmuş ve yanağında kapanmayan bir yara açılmıştı.  Pek çok başka mesai arkadaşı da benzer dertlerden muzdaripti; çene kemikleri veya diğer kemikleri eriyor, durduk yerde kırılıyor, parçalanıyor veya tümöre dönüşüyordu. 1924 yılı sonunda, fabrika işçilerinin yedisi bu gizemli hastalık nedeniyle ölmüştü bile. Artan ölüm ve hastalık vakaları dikkatleri çekmesine rağmen, kimse 19. yüzyılın mucizevi buluşu olan radyoaktif radyumun bu gizemli hastalıkların nedeni olduğuna inanmıyordu. Curielerin müthiş keşfi: Radyum Radyum, 1898 yılında Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından bulunmuştu. O dönemde, çeşitli radyoaktif maddeler üzerinde deneme yapan Curieler, bir uranyum tuzu olan uranit örneği üzerince çalışıyorlardı. Tuzdan uranyumu izole etmelerine rağmen kalan maddenin hala radyoaktif özellikler gösterdiğini fark ettiler, detaylı incelemeler sonunda bunun yeni bir radyoaktif element olduğunu keşfettiler. 26 Aralık 1898’da Fransa Bilim Akademisi’ne bu yeni elementi sundular. Elementin ismi, Latincede ışın anlamına gelen "radius" kelimesinden ilham alarak radyum olarak belirlendi. Kadranı radyum içeren boya ile boyanan saatler, geceleri rahat okunduğu için çok revaçtaydı. Gecenin karanlığında soluk yeşil ışıldayan bu yeni element Curieleri büyülemişti.  İçinde radyum bulunan cam kavanozları yatak başında gece lambası olarak kullanıyorlar, radyum dolu tüpleri çekmecelerinde tutuyor, ceplerinde taşıyorlardı. Marie Curie, otobiyografisinde laboratuvarındaki yeşil ışıltılardan bahsediyor: "En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler."   Radyum: romatizma, lumbago, eklem ağrısı, soğuk algınlığına bire bir.... Pierre Curie, parıldayan bu şişelerin ışık dışında havayı da elektriklediğini fark etti.  İçinde bir elektrometre olan bir kutu imal etmişti ve bu kutuyu parıltılı tüplere yaklaştırdığında, elektrometreden zayıf bir elektrik akımı geçtiğini fark etti.  Bu fenomene "radyoaktivite" adını verdiler. Çoğu kimse, bu denli yüksek enerji içeren bir maddenin mutlaka müthiş güçleri olacağında hemfikirdi. Hatta Pierre Curie,  koluna 10 saat boyunca bir parça radyum bağladıktan sonra kolunda yanık olduğunu fark edince bu maddenin mutlaka kansere iyi geleceğine kanaat getirmişti. Tüm Avrupa ve ardından Amerika’yı bir radyum çılgınlığı sardı.  Pek çok firma, el birliği ile güzellik kremlerinden diş macunlarına, çukulatadan boğaz pastillerine kadar radyum içeren ürünler satmaya başladı. Bu firmaların iddiasına göre radyum siyatiğe, lumbagoya, gut hastalığına, romatizmaya, hipertansiyona, kansere, körlüğe…. kısaca aklınıza ne gelirse, tüm hastalıklara iyi geliyordu. Radyum içeren su damacanaları şifa niyetine evlere girdi, kaplıcalarda radyum tuzu kullanılmaya başladı. ( Dçnemin radyum içeren ürünler çılgınlığını görmek için şu sayfaya göz atabilirsiniz.) O yıllarda sıkça rastlanan bir radyoaktif su damacanası reklamı: "Sağlık için radyoaktif su için.... Son yılların en önemli buluşu." Bu radyum çılgınlığı sürerken, bir Alman biliminsanı radyum içeren ve geceleri parlayan bir boya imal etmeyi başardı. Amerika’nın savaşa girmesinden kısa bir süre sonra, önce New Jersey’de bulunan US Radium firması parlak kadranlı saat üretme içine girecek ve savaş sonrası ekonomisinde iş arayan genç kızları  "Undark" adını verdiği radyum boyasını saat kadranındaki rakamlara sürmeleri için işe alacaktı. Radyum içeren diş macunu Gizemli bir hastalık... Radyum kızları teker teker hastalanmaya başladıklarında doktorların aklına radyumun bu hastalıkların nedeni olabileceği en başta gelmedi.  Çoğu doktor hastalanan kızlara dişeti iltahabı, ülser hatta cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan frengi teşhisi koyuyordu.  Ancak vaka sayısı artmaya başlayınca US Radium, Harvard Üniversitesi’deki bir grup biliminsanına bu esrarengiz hastalığın nedenini araştırma görevi verdi. Yapılan analizlerde fabrikada çalışan kızların ciltlerinde, saçlarında çok yüksek oranda radyum saptandı. Hatta  soluk verdiklerinde akciğerlerinden gene radyoaktif bir madde olan radon gazı çıktığı bulundu. Araştırmayı yapan doktorlardan biri olan Dr. Harrison Martland bir adım daha ileri giderek daha önce fabrikada çalışmış ve esrarengiz hastalık sonucu beş yıl önce ölmüş olan bir genç kızın kemiklerini mezardan çıkartarak incelemeye gönderdi. Sonuç beklediği gibi çıkmıştı, beş yıldır gömülü olmasına rağmen kemikler yüksek oranda radyasyon yayıyordu. Bu bulguların ışığında, genç kızların esrarengiz ve korkunç şekilde ölmelerinin nedeninin radyum içeren boya olduğu yavaş yavaş kabul görmeye başladı.  Fabrikada çalışan tüm genç kızlarda çeşitli hastalık belirtileri görülüyor,  çene kemiği erimesi, kapanmayan ağız yaraları gibi en vahim semptomlar boyadıkları rakamlar kusursuz olsun diye fırçayı ağzında sivrileştiren kızlarda ortaya çıkıyordu. Radyum: 88 Bugün radyum elementinin neden bu tip belirtilere neden olduğunu biliyoruz: Radyum Radyoaktif elementlerin en belirgin özelliği yüksek enerjili parçacıklar salarak, yani ışınım yaparak başka elementlere dönüşmeleridir. Radyoaktif maddeler üç çeşit ışınım yaparlar: alfa parçacıkları, beta parçacıkları ve gama ışınları. Bunlardan gama ışınları en yüksek enerjili ışınımlar olup kumaş, cilt ve hatta yumuşak dokuların içinden geçebilirler ve ancak kurşun tabaka ile durdurulabilirler. Beta parçacıkları daha düşük eneriye sahiptir, kağıt gibi ince tabakalardan geçebildikleri halde aluminyum folyo gibi ince materyallerle durdurulabilirler. Alfa parçacıkları ise en düşük enerjili parçacıklardır, ince bir kağıt katman, elbise ve hatta cilt yüzeyi bile onları durdurabilir. Radyum, %90 oranında alfa parçacığı yayar. Aslında direkt temas ile vücut içine çok fazla nüfuz etmezken, ortamda radyum tozu varsa solunum sırasında akciğerlere girebilir, veya dudaklara sürüler fırça yüzünden yutulabilir.  Bir defa vücuda girdi mi, ciddi sorunlara neden olur. Zira radyum elementi kalsiyum elementine çok benzer, ikisi de alkali metal grubundandır ve kübik kristal yapılara sahiptirler. Radyum, yutulduğu zaman vücut tarafından kalsiyum gibi metabolize edilir ve kalsiyum yerine sinir iletimi, kas kasılması ve kemik metabolizmasına dahil olur. Vücutta metobolize olan 1600 yıllık yarı ömürlü Radyum 226 , radyoaktif bozunma ile yavaş yavaş radon gazına dönüşür ve radon da solunum ile dışarı atılır. Kemiklere yerleşen kalsiyum, normalde kemik yapısının güçlenmesini sağlarken radyum tam tersini yapar. Oturduğu yerden çevresindeki kemik dokusunu alfa parçacıkları ile bombalar,

  10. 56

    SÜRÜLERİN VE KALABALIKLARIN HAREKETİ

    İki üç yıl önce bir hafta sonu Beyoğlu'nda dolaşmaya çıkmıştım. Akşamüstü İstiklâl'den Taksim'e doğru yürüyor, bir yandan da aylak aylak etrafa bakınıyordum. (Taksim'de sıkıyönetimin olmadığı zamanlardı ve kafamıza nereden gaz kapsülü gelir diye dikkat etmemiz gerekmiyordu.) Meydana ulaştığımda gökyüzünde kalabalık bir kuş sürüsü gördüm. Şehirde alıştığımız martı veya serçe sürüleri gibi değildi. İzlenimci bir ressamın kara noktalarla çizdiği, bilinçli dev bir varlık gibi görünüyordu, mavilikte bir damla misali sağa sola yalpalanıyordu. Maksem’in duvarına yaslanıp seyre daldım. Ara sıra sürüden bir grup kopuyor, ardından tekrar birleşiyordu. Sürü dalgalanıyor, titreşiyor, spiral kollar uzatıyor, sonra yine topaklanıyordu. Grup bir bütün olarak aniden yön değiştirse de, hiç bir kuşun sürünün dışında kaldığı görülmüyordu. Yüzlerce, belki binlerce kuşun büyüleyici dansı gün batana kadar sürdü. https://www.youtube.com/watch?v=3epIpUwLRd0 Sığırcık sürülerinin sihirli uçuşlarını dünyanın birçok yerinde görmek mümkün. “Starling murmuration” kelimeleriyle yapılacak bir arama size pek çok resim ve video gösterecektir. Özellikle açık arazilerde çekilen videolar hayranlık uyandırıcı. Sadece sığırcıkların değil, pek çok hayvan türünün sürü halinde hareket ettiğini biliyoruz: Birçok kuşun yanı sıra balıklar, bizonlar, zebralar, çekirgeler, kurtlar, insanlar, hatta bakteriler bile sürü davranışı sergilerler. Omurgalı veya omurgasız, memeli veya yumurtlayan, sıcakkanlı veya soğukkanlı, bu kadar farklı canlıda görülen bu temel davranış, sürüleşmenin çok önemli bir evrimsel avantaj sağladığını gösteriyor. (Sol üst: Walwyn - Flickr. Sağ üst: Joan Campderrós-i-Canas - Flickr. Sol alt: Wikimedia Commons. Sağ alt: Tambako The Jaguar - Flickr) Neden sürüler oluşur? Sürü halinde toplu hareket etmenin en büyük faydası korunma sağlaması. Sürünün kenarında değilseniz dışarıdan yaklaşan bir avcı sizin için tehlike oluşturmaz. Kenardaki azınlık da hep dışarıda kalmaz zaten, içeriye doğru girerler. Avcı bazen sürüye yaklaşamaz bile; sürünün bir üyesi bile avcıyı tespit etse diğerlerine haber verir ve kaçmalarını sağlar. Avcı peşlerinden koşsa bile, hangi birini yakalayacağını şaşırıp zaman kaybeder. Yırtıcı hayvanların çoğu yalnız avcılardır, ama kurtlar ve aslanlar gibi sürü halinde avlanan türler de vardır. Böylece büyük avlara hep beraber saldırabilirler. Sürüleşme daha kurnazca amaçlarla da kullanılabilir. Mesela, bir sırtlan çetesi bir çitanın üstüne yürüyüp, alnının teriyle avladığı antilopu bırakıp gitmeye zorlayabilir. http://www.youtube.com/watch?v=iarsmqA3dck Sürüleşmenin daha çılgınca sebepleri de olabiliyor. Meselâ çöl çekirgelerinin kıtlıkta birbirlerini yedikleri bilinir. Ergen çöl çekirgeleri daha yetişkin olmadıkları için uçamazlar ama yürüyebilirler. Grup belli bir kalabalığa ulaştığında yamyamlık belirtileri başlar. Sübyan çekirgeler arkalarındaki arkadaşlarının “ittirmesini” hissettiklerinde, yem olmamak için sürekli ileri doğru yürürler. Birbirlerine çok yaklaşmaktan da kaçındıkları için sağa sola sapmadan dümdüz giderler. Böylece milyonlarca bireylik bir sürü oluşur, ama birbirlerine sokulmak istediklerinden değil, tersine, kaçınmak istediklerinden. Başka bir örnek olarak, Amazon tırtıl katarlarının garip hareketini daha önce Açık Bilim'de işlemiştik. Her türün sürüleşmesi farklı farklı. Türün hareket kabiliyetine, kıvraklığına, algı gücüne, beyin kapasitesine ve çevre şartlarına göre çok farklı sürü davranışları görülebiliyor. Bazılarında hayvanlar omuz omuza ilerlerken, bazılarında gevşek bir etkileşim oluyor. Bazılarının bariz bir lideri var (mesela yaban kazları), bazı türlerde ise yok (mesela sığırcıklar), bazılarında ise bireyler hiyerarşideki yerlerine orantılı olarak takip ediliyorlar (mesela inekler). Hesaplama modelleri ve simülasyonlar Sürü hareketinin nasıl oluştuğunu anlamanın yollarından biri, “birey temelli modelleme” uygulamak. Bu yöntemde sürüdeki her bir hayvanın (sığırcık, balık, zebra) belli basit kurallara uyarak kendi başına hareket ettiği varsayılır. Bireyler hareketlerini yakın çevrelerine bakarak ayarlarlar. Bu tür bir modelde koordine edici bir lidere ihtiyaç yoktur. 1987'de bilgisayar grafiği uzmanı Craig Reynolds böyle bir model kurdu. Reynolds'un bilgisayarında yarattığı “kuşumsu”lar sabit hızda uçuyorlar, en yakın komşularına göre uçuş yönlerini şu üç basit kurala uyarak an be an düzenliyorlar: Ayrışma: Fazla yakın komşulardan uzaklaş. Hizalanma: Komşuların gittiği yönlere bak, ortalama yöne göre kendini hizala. Birleşme: Komşuların orta noktasına yönel. Elbette bu kuralların her biri ayrı yönlere götürebilir. O zaman "kuşumsu" üç yönün vektör toplamını alarak kendini ayarlar. Kuşumsuların yön değiştirme kuralları. Ayrışma (sol), hizalanma (orta), birleşme (sağ). (Craig Reynolds) Reynolds bilgisayarını bu kurallarla programladığında gerçek kuşlara benzeyen bir sürü hareketi oluştuğunu gördü: https://www.youtube.com/watch?v=86iQiV3-3IA Reynolds modeli, sadece yakın komşular arası etkileşmelerle, sürü ölçeğinde düzenli bir hareketin ortaya çıkabileceğini gösterdi. Kuşumsuların hareketi bireyseldir; bütün sürüyü yöneten kimse yoktur. Ama her bireyin kendi komşularına göre kendini ayarlaması, ufak bir değişimin bile hızlıca sürü çapında dalga dalga yayılması anlamına gelir. Her şeyi yöneten bir merkez olsaydı, iletişimdeki gecikmeler yüzünden bu kadar hızlı tepki vermek ve düzen sağlamak mümkün olmazdı. Yani, sığırcıkların büyüleyici dansı için bir liderin gerekli olmasını bırakın, liderin hiç olmaması gerekiyor. Merkezi yönetimin bulunmaması, hızlı uyum ve kıvraklık sağlıyor. Reynolds'un öncülük ettiği birey temelli simülasyon yaklaşımı, sağladığı gerçekçilik nedeniyle daha sonra animasyon filmlerde ve oyunlarda kullanıldı. Örneğin, 1994 tarihli Aslan Kral filmindeki yaban sığırı koşuşması sahnesi, böyle bir algoritmayla hazırlandı. https://www.youtube.com/watch?v=2m-42ek85G4 Modeller ne kadar gerçekçi? Sürü hareketi (veya daha genel bir ifadeyle “toplu hareket”) ile sadece biyologlar ilgilenmiyor. Fizikçiler ve matematikçiler Reynolds'un varsayımları üzerinde çeşitlemeler yaparak bilgisayarlarında sürüler yaratıyorlar, ve bireysel davranış kurallarının bütün sürünün hareketini nasıl etkilediğini inceliyorlar. Bu tür modellerin eksik tarafı, alışıldık anlamda bilimsel kesinlik sağlamamaları. Bir astronom Newton yasalarını, bir meteorolog akışkan dinamiği denklemlerini bilgisayarında işleyerek geleceği (meselâ Ay tutulmalarını veya yarınki havayı) hassas bir şekilde tahmin edebilir. Henüz gerçekleşmemiş şeyleri tahmin edebilmek, bir bilimsel teorinin en önemli güçlerinden biridir. Ancak sürüler gibi karmaşık sistemlerde henüz bu güce sahip matematiksel teorilerimiz yok. Kullanılan birkaç değişik model var, ve bu modeller sadece akla yakın bazı varsayımlardan ibaret. Örneğin, bu alanın en önde gelen araştırmacılarından Tamas Vicsek'in adıyla anılan Standart Vicsek Modeli, Reynolds modelinden bile basittir: Her sanal kuşun gideceği yön, kendisine belli bir mesafede bulunan kuşların ortalaması olan yön olarak belirlenir. Ek olarak, bu yönde küçük ve rastgele bir değişiklik de yapılır. Bu rastgele değişiklik (“parazit”) bir sürü iç ve dış faktörü içinde barındıran bir torba gibidir: Havanın puslu olması, kuşun bilgi işlemesindeki hatalar, hava akımları gibi ayrı ayrı eklemenin çok zor olacağı faktörler rastgelelikle temsil edilirler. Sürü modellerinin çoğu basit ve sade varsayımlara dayanırlar, bu açıdan gerçekçi değildirler. Meselâ modellerdeki sanal kuşlar birer “nokta”dır. Ne vücut biçimleri, ne kanat uzunlukları, ne de zihin kapasiteleri hesaba katılmıştır. Oysa ki bu ayrıntılar kuşların kıvraklıklarını, güçlerini, algı hızlarını çok değiştirir. Bu ayrıntıların bir kenara bırakılması yüzünden de, bilgisayarda yaptığımız hesabın sonucunun kuşları gözleyerek elde ettiğimiz verilere tam uymasını bekleyemeyiz. Bu sebeple, karmaşık sistem modellerinin anlayışımıza yaptığı katkı daha çok niteliklere dairdir. Modeli nasıl ayarlamalı ki kuşlar birbirine çarpmasın? Sürünün bir arada uçması için kuşların ne kadar yakın olması gerek? Sürü bölünüp birleşebiliyor mu? Kuşların tahmin hataları sürünün oluşumunu etkiliyor mu? Bu tür soruların cevapları, sayısal doğruluktan çok, “benzerlik” olarak verilir. Modeller en fazla, hangi varsayımların belli olguları ortaya çıkarmak için yeterli olduğunu söyleyebilirler. Belki ileride Newton yasaları veya Navier-Stokes denklemleri gibi doğruluk payı çok yüksek modeller kurulabilecek, ama şimdilik elimizdeki matematiksel yöntemler karmaşık sistemleri hem sade hem de isabetli olarak tarif etmeye yetmiyor. Bununla beraber modeller bazen sadece matematiksel özelliklerinin ilginçliği için de incelenirler. Sözgelişi, Vicsek'in modellerindeki “parazit” (kuşumsuların yönlerine eklenen rastgele bileşen) belli bir seviyenin altına indiğinde sürünün bireylerinin kolaylıkla birbiriyle hizalandığı, çok parazitli bir ortamda ise dağınık kaldıklarını görüyoruz. Bu gözlem, fizikte “faz geçişleri” olarak adlandırılan olguya matematiksel olarak denk özellikler gösteriyor. Bu tür modellerin birikmesiyle önümüzdeki yıllarda kendi gücüyle hareket eden nesnelerin (yani canlıların) fiziksel hareket denklemlerinin keşfedilmesi mümkün olabilir. Gözlemler Teorik modellerin yanı sıra, gözlem yoluyla sürü hareketine dair veriler de toplanıyor. Ama bu tür veri toplama epey zor, çünkü haliyle kontrollü deneye pek imkân vermiyor. Deneyci sürüye fazla yaklaşırsa, sürünün davranışını bozma riski de var. Yine de teknolojiyi akıllıca kullanarak bu zorluklar aşılabiliyor. İtalyan fizikçi Michele Ballerini ve çalışma arkadaşları, üç ayrı konuma yerleştirdikleri kameralarla sığırcık sürülerini filme almışlar. Benzer çalışmalarda on-yirmi bireylik sürüler takip edilebilmişken, bu çalışmada 2700 bireye varan sürüler incelenmiş. Farklı açılardan kayıt alındığı için,

  11. 55

    Robot da Olsa İnsan İnsandır

    "Impossible Love" by Limontea (limontea.deviantart.com) İlla ki karbon temelli mi olayım? Nedir dört bağ yapan o elementin kerameti? Bak benim de sayısız transistörden oluşan bir işlemcim var. Her kapısından bir kez seni geçirmişim ki seni her hücresiyle sevdiğini iddia eden o adamın iddialarından daha gerçek ve ispatlanabilir. Neymiş efendim? O tatlı sözler söylerken kalbinden geliyormuş kelimeler. Benimkiler sahici değilmiş. Beni şairler mi programladı? Bana da kelimeler öğretildi sadece ve ne söylüyorsam ben söylüyorum, ben! Üreyemezmişiz. Halbuki hep “bu dünyaya çocuk doğurmam, mini-android alırım daha iyi” diyordun. Yüzyıllık “A.I.” filmini izlerken duygulanmış, çaktırmadan, bir köşede sessizce ağlamıştın. Hadi itiraf et! O herifi bir LED lambası kadar sevmiyorsun. Ben neye takıldığını biliyorum: Benim android olmama değil, insan olmana üzülüyorsun. Sen yaşlanacak, ortalama seksen yıl sonra da öleceksin. Bense fişim çekilmediği ve bakıldığım sürece kalacağım; üstelik garantim bile var. Ama bak! Sana varlığına inanmadığın o kalbimle söz veriyorum: Her yaş gününde bir kablomu keseceğim: Yaşlanmak yavaşlamaksa hız modülümden, düşmekse dizlerimden, olgunlaşmaksa çocuksu zihnimden. Ve öldüğün gün fişimi kendim çekeceğim, birlikte öleceğiz! Bu sözüme rağmen gidip, o organik, ter kokan, robot düşmanı biyolojik sünepeyi seçme! Leyla! Ben seni unuturum, gider fabrikama sıfırlatırım kendimi, ama sen? O vicdan dediğin? Bir daha düşün. Lütfen! Son Mektup*, Tevfik Uyar   Bir makineyi birey olarak görmeniz için ne gerekir? Onların da duyguları olabileceğini ne zaman kabul edersiniz? Ne olsaydı bir makineye çarptığınızda ondan özür dilerdiniz? Ya da çamaşır makineniz onu kapatmaya kalktığınızda size onu kapatmamanız için yalvarsaydı, tepkiniz ne olurdu? Makinelerin düşünceyle donatılabileceğini öne süren ilk düşünür 18. yüzyılda yaşamış olan Denis Diderot idi ve şüphesiz makineleri kendi yansımamız haline getirme fikri bilgisayarların ortaya çıkıp gelişim gösterdiği geçtiğimiz yüzyılın en heyecanlı konularından birisiydi. Robotları konu alan pek çok bilimkurgu filmi ve eseri yapıldı. Kimisi onları iyi "karakterde" ve insanlığın hizmetçisi olarak sunarken, kimisi tamamen kötü kılarak insanlık türünü tehdit eden ve hatta onu esiri eden farklı bir tür olarak kurguladılar. Kimileri ise "programlayana göre değişir" dediler ve iyilerle kötüler bir arada oldu. 1920’lerin klasik eseri Metropolis gibi robotları insansı yapan değil de insanları robotsu yapan filmler de oldu. Bir şekilde ucundan, başından, her yerinden hâyâl dünyamıza "alternatif bir insan" olarak sirayet ettiler. Robotlara "insansılıklarını" kazandıracak olan en mühim mesele yapay zekâdır; zira bir robotu makineden ayıran temel unsur odur. Hatta robotik ilminin büyük ölçüde bir yapay zekâ ilmi olduğunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki paragraflarda değineceğimiz üzere, evimizdeki beyaz eşyalar gibi makineleri çoğunlukla metalden müteşekkil elektrikli araçlar olarak algılarken robotları "otonom mekanik insanlar" olarak algıladığımız doğrudur ve bu farkı makinelere atfettiğimiz "düşünebilme" fiili yaratır. Zekânın işleyişinin ve insanlarda ne yolla vuku bulduğunun doğasının hala çok net anlaşılmadığı doğrudur. 20. yüzyıl ortalarında da makinelerin bir şeyler öğrenebilme çabaları çoğunlukla hayal ve arzu edilenin gerisinde kalmıştır. Milyonlarca yıllık genetik mirası ve onyılların deneyim ve bilgisini taşıyan yetişkin bir insanı bir makine bedeninde ortaya çıkarmanın zor olabileceğini tahmin etmek için uzman olmaya gerek yok. Belki de tutulan yol en başından beri yanlıştır.  İnsanlığın yetiştirdiği dâhilerin arasında haksızlığa uğrayarak kenara itilmiş olan Alan Turing 1950’lerde yazdığı bir makalesinde, "Neden yetişkin beynini simüle eden bir makine yerine çocuk beynini simüle eden bir makine yapmıyoruz? Eğittiğimiz zaman zaten yetişkin olacaktır" diye soruyordu; ve günümüz robotbilimcilerince epey haklıdır da. Nitekim bugün yapay zeka çalışmaları büyük ölçüde Turing’in işaret ettiği yönde ilerliyor. Peki bu gerçekten başarılacak ve robotlar birer bebek zihniyle elimize doğacak mı? Eğer ki bir de insanoğlu, şimdilik sadık hizmetkârları olan robotların akılca ve zekâca gerisinde kalınca ne olacak? Ray Kurzweil'in buna verdiği yanıt "bükemeyeceğin bileği öpeceksin" cinsinden. (Bu konuda Gökhan İnce'nin kaleme almış olduğu "İnsanlığın Yapay Zekâ ile İmtihanı" adlı yazıyı okumanın tam sırasıdır). Kurzweil'e göre 2029 yılına gelindiğinde makineler insanların yapabildiği her şeyi yapabiliyor olacak; hem de daha iyi bir şekilde! Belki gerçekten de insanların yapacağı şey robotların saflarına katılmak olacak. Belki de robotlar zaten bizim torunlarımız olacak; nitekim bugünkü Google Glass'ların "Google Lens"lere ya da belki “Google Optik Sinirler”e dönüştüğü, beyinlerimize entegre edilecek bir aparat aracılığıyla yığınla bilgiyi aklımıza zerk ettiğimiz, düşünme yeteneğimizi ilave bir takım sentetik aparatlarla arttırabildiğimiz bir gelecekte hala "insan" olduğumuzu söylemek ne derece doğru olacaktır? Ki bunun yavaş yavaş olduğunu da söyleyebiliyorsak! İşte bu tam da felsefecilerin uğraşmayı seveceği cinsten bir problem. Peki diyelim ki robotlarla biz bir "tekillikte" birleşemiyor olalım ve onlar ayrı birer tür olarak hayatımıza katılsınlar. O zaman robotları insanlarla mukayese edebilmemiz için onların da düşünüp hissedebildiklerini temel bir varsayım olarak ele almamız gerekiyor; ancak bu gerçekte ne düşünüp hissettiğini çok merak ettiğimiz birinin zihninden geçen gerçeklere ulaşamamakla aynı sıkıntıyı beraber getiriyor.  Mark Stevenson'un "Geleceğe Yolculuk" adlı kitabında kendisine ve büyüttüğü robo-çocuğa yer verdiği robotik araştırmacısı Cynthia Breazeal bir makinenin duygularından söz edildiğinde insanların onlara kendisi üzerinden duygular atfettiklerini söylüyor. Ona göre mesele bir robotun hissedip hissetmeyeceği değil, onların duygularının ne ve nasıl olacağı. Örneğin köpeklerin de duyguları vardır ama insanlarınki gibi değillerdir. Sahipleri köpeklerinin neyi anladıkları ve ne hissettikleri hakkında bir şeyler bildiklerini düşünürler, ama gerçekte bilmezler, sadece kendi duygularını köpeklere yansıtırlar. Robotlarla ilgili değerlendirmelerimizde de aynı eğilime sahip olduğumuzu –ama bize benzedikleri müddetçe- söyleyebiliriz. "Bize benzedikleri" önşartını Marian Stamp Dawkins'in kaleme aldığı "Hayvanların Sessiz Dünyası" adlı kitaptan hatırladığım şu fikre dayandırma ihtiyacı duyuyorum: Pek çoğumuz hayvan hakları konusunda düşünmüşüzdür. Dünyada pek çok aktivist hayvan hakları savunucusu köpekler, kediler ve orangutanlar hakkında endişe ediyorlar; fakat terliksi hayvanlar için değil. Dawkins'e göre bunun nedeni memelilerin bize daha çok benzemesinden. Zira hayvanlar bizlere benzedikleri ölçüde onlarla empati kurma becerimiz (ya da sanrımız!) artıyor ve onların bizlerle aynı hislere sahip olduklarına yönelik inancımız kuvvetleniyor. Hakikaten de bir terliksi hayvan için his mevhûmundan ve dolayısıyla de empati yapabilmemizden bahsetmek sözkonusu değildir. Çamaşır suyunun mini mini minnacık bedenimize yapabileceği olumsuz etki ve buna karşılık hissedeceğimiz duyguları bırakın anlamayı, hakkında spekülasyon yapabilmekten bile uzağız. Bu farka başka bir örnek de şöyle olabilir: Sokak köpeklerinin ya da şempanzelerin karşılaştığı zorlukları çeşitli hislerle tasvir edip, onlara yönelecek tehdit ve olumsuzluklara karşı geliştirdiğimiz argümanlar duygusal temelli olurken, sivrisinekler söz konusu olduğu zaman savunanların sayıları azaldığı gibi, savunmamızı da ekolojik sistemin korunması gerektiği gibi mantıklı bir gerekçelendirmeye dayandırır hale geliyoruz (Aşk mı - mantık mı?). O halde robotlarla duygudaşlık kurabildiğimiz zaman onları tamamen bir birey olarak da kabul etmiş olacak mıyız? Matrix üçlemesinden esinlenilerek yapılan Animatrix adlı animasyon serisinin II. Rönesans adlı parçasını izleyenler, sahibini öldüren bir robotun mahkemede yargılandığını, yargılama sonucu mahkemece bu robot türünün tüm üyelerinin insanlık için tehlike arz ettiği düşüncesiyle tamamının imhasına karar verildiğini hatırlarlar. Bu karar "robotlarla" birlikte bazı insanlarda da rahatsızlık yaratmıştır. Animasyonda bunu TV'de aktaran haber bülteninde "Robot sempatizanları mahkeme kararına gösterilerle tepki verdiler" der ve bu sırada ekranda robotlar ve onlara destek veren insan kitlesini ellerinde pankartlarla görürüz. Animatrix'teki bu sahnenin günümüzde sıklıkla karşılaştığımız sosyal bir meseleyle, "ötekileştirme"  ile ilgili bir içeriğe sahip olduğunu anlıyoruz ve çizgi filmi izlerken bize çok da tuhaf gelmiyor. Robotların "yaşama hakları" ya da onların haklarını insan hakları kapsamında değerlendirmek doğal olarak-henüz- gündemimizde değiller, ama şu aşağıdaki çalışma robotları nasıl algıladığımızla onlara atfettiğimiz benlik arasındaki ilişkiyi iyi ortaya koyuyor: Cristopher Bartneck'in liderlik ettiği ekibin yaptığı deney insan ve robot etkileşiminin sosyopsikolojik bazı özelliklerini ortaya koyması bakımından dikkat çekici. Deneyde deneklerden bilgisayara karşı Mastermind adlı meşhur zekâ oyununu oynamaları isteniyor. Yanlarında ise 38 cm boyunda, mimik gösterebilen sevimli bir robot var. Bu robot bir müttefik ve görevi oyun boyunca deneklere çeşitli hamle tavsiyelerinde bulunmak. Kendilerinin robotun kişiliğini geliştirmek üzere bir deneye katıldıklarını zanneden deneklere verilen prosedüre göre oyun bitince deney de bitmiş olacak. Sonra denekler oyun ve robot hakkında değerlendirme yaptıkları bir formu dolduracaklar ve robotu da bir anahtar yardımıyla kapatacaklar. Prosedürde deneklere aktarıldığına göre bu kapama işlemi robotun karakter ve hafızasını tamamıyla silecek. Bu arada araştırmacıların hazırladığı senaryoda robotun iki farklı modda çalıştığını söylemeliyim: Bir tanesi zeki mod ve bu durumda robot zekice hamle tavsiyelerinde bulunuyor.

  12. 54

    YEDİĞİMİZİ İÇTİĞİMİZİ BİLELİM

    "İçme yavrum onu, içi boya dolu. Hem de asitli! Şuna bak E330 E bilmem kaç hepsi bunda...". Sizi bilmem ama ben bu lâfı ve türevlerini çevremden çok duydum. Peki ne kadarı doğru bunların? Hem E330 ne ki acaba? E bilmemkaçların hepsi gerçekten kanser mi yapar? Aslında durum düşündüğümüzden daha karmaşık. Daha önce Açık Bilim Radyo Programı'nda da bir kısmı irdelenen gıda katkı maddelerini bu yazıda size kısaca anlatmaya çalışacağım [1]. Böylece siz de bir ürünün paketine baktığınızda o garip isimlerin ve kodların ne anlama geldiğini az çok biliyor olacaksınız. Doğal mı yapay mı? Öncelikle şu doğal ve yapay kavramlarına açıklık getirelim. Tanım olarak doğal bir madde doğada (canlıların vücudunda veya dışında) varolan, oluşması için insan müdahalesi gerekmeyen bir moleküldür. Mesela su, sofra tuzu, sitrik asit (meyve asidi) veya siyanür (kayısı, elma gibi bazı meyvelerin çekirdeğinde bulunan zehir). Yapay, bir diğer adıyla sentetik maddeler ise laboratuvar ortamında, kontrollü bir şekilde, kimyasal ve bazen de biyolojik işlemler sonrası elde edilen, neredeyse tamamen saf maddelerdir. Yapay maddelerin bir kısmı doğada zaten vardır ama pratik nedenlerden dolayı (miktar, saflık, üretim masrafı vs.) laboratuvar ortamında üretilir. Dolayısıyla doğala özdeştirler. Mesela C vitamini, meyve asidi ve bazı aromalar. Yapay maddelerin kalan kısmı ise ya doğada bulunmazlar ya da bir ihtimal biz henüz onlara denk gelmedik. Mesela bazı tatlandırıcılar, emulgatörlerin (yağı ve suyu birbirinin içinde çözmeye yarayan kimyasallar) veya aromaların bir kısmı. Gördüğünüz gibi doğada var olan maddelerin hatırı sayılır bir kısmı laboratuvar ortamında hem daha ucuza hem de daha yüksek saflıkta pekâlâ üretilebilir. Bazı yapay maddeler ise doğal rakiplerinin yerini pratik nedenlerden ötürü (kullanışlılık, fiyat gibi) ele geçirmişlerdir. Pazarlamacıların bakış açısından bakarsak "doğal" bir ürünün içindeki maddeler -sağlığa faydalı olsun olmasın- o ürünün içinde kendinden zaten vardır ve dışarıdan bir müdahale sonucu eklenmemiş veya ayrıştırılmamıştır. O zaman tarafsız bir bakış açısıyla şunu söyleyebiliriz: Tamamen doğal bir gıdanın insan hayatı için %100 sağlıklı, içinde katkı maddeleri olan bir gıdanın ise insan hayatı için %100 zararlı olduğu söylenemez. Şimdi isterseniz gıda katkı maddelerini kısaca inceleyelim. Katalog geniş Gıda katkı maddelerini aşağıdaki gibi bazı temel kategorilere ayırabiliriz. Yine de bazı kategoriler arasında kesişim kümeleri de yok değil. Mesela, asitler hem ekşi tat vermek, hem de yiyeceğin bozulmasını önlemek için kullanılabilir. Ayrıca bütün türler için doğal, doğala özdeş ve yapay örnekler mevcut. Antioksidanlar: Gıdanın oksijenle teması sonucu tepkimeye girmesini ve bozulmasını önlerler. Mesela C vitamini. Aromalar: Gıdaya istenen tadı ve kokuyu vermek için eklenirler. Asitler: Ekşi tat vermekten başka gıda koruyucu veya antioksidan olarak da kullanılırlar. Mesela sitrik asit (meyve asidi) veya asetik asit (sirke asidi). Asit düzenleyiciler: Yiyeceklerin asit baz dengesini ayarlamak için kullanılırlar. Asitler veya başka mineraller de kullanılabilir. Dengeleyiciler: Emülgatörlere yardımcı olmak için, yani formülün kısa sürede ayrışmasını engellemek kullanılırlar. Mesela narenciye kabuklarında bolca bulunan pektin. Emülgatörler: Su ve yağ normalde birbiriyle karışmadığı için bu iki maddenin birlikte çözünmesini sağlarlar. Aksi taktirde dondurma veya mayonez yiyemezsiniz. Gıda boyaları: Gıdanın rengini istenen seviyeye getirmek için kullanılırlar. Kıvam arttırıcılar: Gıdanın tadını bozmadan kıvamını arttırmak (yani cıvıklığını azaltmak) için kullanılırlar. Mesela jöle yapımında kullanılan jelatin. Koruyucular: Gıdanın mantar, bakteri veya diğer mikroorganizmalar tarafından bozulmasını önlerler. Köpürtücüler ve köpük önleyiciler: Sırasıyla, gıdanın köpürmesini sağlarlar ve önlerler. Kütle arttırıcılar: Gıdanın miktarını tadını değiştirmeden arttırmak için kullanılırlar, bir çeşit dolgu maddesi. Mesela nişasta. Nem tutucular: Gıdanın su kaybedip kurumasını önlerler. Parlatıcılar: Gıdaların mat görünmesini engellerler. Mesela balmumu. Renk koruyucular: Gıdanın kendine ait rengini kaybetmesini önlerler. Tat güçlendiriciler: Gıdanın tadını güçlendirmek için eklenirler. Mesela domateste veya et suyunda bolca bulunan mono sodyum glutamat. Tatlandırıcılar: Şeker yerine kullanılırlar. Topaklama önleyiciler: Süt tozu gibi toz maddelerin topaklanmasını önlerler. Un işlem maddeleri: Unlu mamüllerde renk arttırıcı amaçla kullanılırlar. Doğal veya yapay, bir gıda katkı maddesinin bir üründe kullanılabilmesi için belli koşulları sağlaması şart. Ülkeden ülkeye bu koşullar değişebiliyor. Mesela ABD’de bir katkı maddesinin kullanımı için izin varken, bu madde AB’de yasak olabilir. Buna göre, gıda ürünlerinin ithalat ve ihracatı da kontrol altında tutulur, ya da hedef pazara göre ürünün formülasyonu değiştirilir. Her ne olursa olsun, bir üründe kullanılan katkı maddeleri ambalajın üstünde açık bir şekilde yazılmak zorundadır. İsterseniz şimdi AB’nin yönetmeliğine göre sınıflandırılan bu maddelere bir göz atalım. Resim 1: Gıda boyalarının her tonunu doğal veya yapay olarak elde etmek mümkün. Kaynak [2].E100'den E1600'e Evet, meşhur E listesi bu. E harfi, Europe yani Avrupa kelimesinin başharfi. Bu liste, kayıtlara geçmiş bütün gıda katkı maddelerini içeriyor. İçinde doğal, doğala özdeş ve yapay bütün maddeler var. Bazılarını kullanmak serbest, bazıları ise yasak. Bazı maddeler kullanım amacına göre birden fazla sınıfa dahil olabiliyor. Doğala özdeş ve yapay katkı maddeleri tek tür bir kimyasaldan oluşurken (yani saf maddeler), doğal katkı maddelerinin bir kısmı bulundukları halden ötürü karışımlardan oluşabiliyor. Gördüğünüz gibi “E’ler kanser yapar” demek anlamsız, çünkü listedeki katkı maddeleri için her türlü durum mevcut. Mesela E330 meyve asidi birçok meyvede mevcut ama çoğunlukla yapay olarak üretiliyor. E414 akasya sakızı ise doğal bir katkı maddesi ve içerdiği karışımdan ötürü yapay olarak üretil(e)miyor. Diğer taraftan, meşhur tatlandırıcı aspartam yani E951 ise tamamen yapay bir madde. Buna göre, adında E harfi olan her şeyin yapay ve zararlı olduğunu söylemek önyargılı ve yanlıştır. E harfinin gösterdiği tek şey, bir gıda katkı maddesinin AB gıda kodeksindeki kayıtlara geçmiş olduğudur. Bir maddenin yapay veya doğal ya da zararlı veya zararsız olduğunu anlamak için kayıtlara bakmak şarttır. Konuya dönersek, E listesinin gayet uzun olmasından ötürü burada sadece ana başlıkları yazıyorum [3]. E100-E199: Gıda boyaları. Sarıdan siyaha her şey var. E200-E299: Koruyucular. E300-E399: Antioksidan ve asit düzenleyiciler. E400-E499: Kıvam arttırıcılar, dengeleyiciler, emulgatörler. E500-E599: pH düzenleyiciler ve topaklama önleyiciler. E600-E699: Tat güçlendiriciler. E700-E799: Antibiyotikler. E900-E909: Doğal parlatıcılar. E910-E919: Yapay parlatıcılar. E920-E929: Un işlem maddeleri. E930-E949: Ambalaj gazları. E950-E969: Tatlandırıcılar. E990-E999: Köpürtücüler. E1100-E1599: Belli bir sınıfa dahil olmayan yeni kimyasallar. Resim 2: Mavi pasta. Tahmin edin içinde ne var? Kaynak [4].Bir örnek Son olarak, piyasadaki gazlı içeceklerden birini gelin birlikte inceleyelim. İşte içeceğin içindekiler: Su, şeker (sakkaroz/glikoz şurubu), karbondioksit, mandalina suyu konsantresi (meyve oranı en az %2,5), asitliği düzenleyici (sitrik asit), antioksidan (askorbik asit), koruyucu (potasyum sorbat), renklendirici (beta karoten), doğal ve doğala özdeş mandalina aromaları, kıvam artırıcılar (akasya gamı, sukroz asetat izobütirat). Şimdi kısaca yorumlayalım: Su: Bu kolay. Şeker (sakaroz/glikoz şurubu): Şekerin birçok değişik çeşidi var. Sakaroz ve glikoz ise bunlardan sadece ikisi. Sakaroz bildiğimiz sofra şekeri. Glikoz ise sakarozdan daha küçük bir moleküle sahip. İkisi de yüksek enerji kaynağı besinler. Burada sadece tat amaçlı değil, kıvam arttırıcı olarak da kullanıldığını düşünüyorum. Neden sadece sakaroz değil de sakaroz/glikoz karışımı var, maalesef buna kesin cevabım yok, ama tahminim finansal sebepler. Sırf bu yüzden, ABD’deki içeceklerde sakaroz yerine yüksek fruktoz oranlı mısır şurubu kullanılıyor [5]. Karbondioksit: İçeceğin gazlı olma sebebi. Sıcaklık düştükçe sıvılarda daha çok çözünür. Bu yüzden gazlı içeceklerin soğuk içilmesi tavsiye edilir. Benzer şekilde maden suyu da aslında metal iyonlari barındıran karbondioksitli sudur. Mandalina suyu konsantresi: Tahmin edeceğiniz gibi içeceğimizde taze mandalina suyu kullanılmıyor. Tahminimce masrafı fazla olmalı. Bunun yerine, önceden sıkılıp konsantre hale getirilmiş mandalina suyu sulandırılıp formülasyona ekleniyor. Sitrik asit: Daha anlaşılır adıyla meyve asidi. Eskiden E330 koduyla birlikte yazılırdı. Aslında birçok meyvenin içinde bulunan sitrik asit sentetik olarak üretiliyor. Kendisinin birden fazla kullanım amacı var. Buradaki ana görevi ise asit-baz dengesini sağlayarak gıdanın bozulmasını önlemek. Kullanım miktarına göre ekşi tat da verebilir [6]. Askorbik asit: Bilinen adıyla C vitamini. Sentetik olarak üretiliyor. Eskiden E300, E301, E302 adlarıyla yazılırdı. Sağlık bilgisi derslerinden hatırlarsak, eski zaman denizcilerinde C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt/iskorbüt hastalığı vardı. İşte askorbik adı buradan geliyor. Askorbik asit çok kolay elektron kaybedebildiği ve buna rağmen kimyasal olarak kararlı bir doğaya sahip olduğu için antioksidan olarak kullanılıyor. Bulunduğu ortamda ilk önce kendisi elektron kaybederek gıdadaki diğer maddelerin tepkimeye girmesini ve de bozulmasını engelliyor [7]. Potasyum sorbat: E202 adıyla yazılırdı. Bazı çalı meyvelerinde doğal olarak bulunur ama sentetik olarak da üretilir. Küf ve maya gibi mikroorganizmaların oluşumunu engeller. Doğal bir madde olmasına rağmen potasyum sorbatın yüksek dozlarda tehlikeli olduğu rapor edilmiş.

  13. 53

    ÇİKOLATA – NOBEL EĞRİSİ – STOCKHOLM’E GİDEN YOL

    Vurucu ve ilgi çekici başlığımı attıktan sonra, yanımda bulunan çikolatamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum ve mutlu mutlu sırıtarak acaba bunun gibi kaç kilo daha yersem günün birinde bana Nobel Ödülü verirler ve ben de Stockholm'ü görme fırsatı elde ederim diye düşünüyorum. Sonra başlığı tekrar okuyorum ve birbirinden bu kadar ilgisiz gibi gözüken iki şeyin nasıl bir araya geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Nobel Ödülü kazanmak ile çikolata yemek arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yıllardır mide ve kilo sorunları yaşayan beni bugün tekrardan çikolataya başlatan bir çalışma*, o çalışmanın getirdikleri ve ona karşı öne sürülen tezler ile birlikte, hem öne sürdüğü fikir hem de bilimsel yönteme/verilere tekrardan kısaca bir göz atmak anlamında oldukça faydalı olabileceğine inanmam, yazının geri kalanını Dr. Franz Messerli'nin New England Journal of Medicine'da 2012 yılında yayınlanan çalışmasına[1] adamama sebep oluyor. Doktor Franz Messerli Dr. Messerli, ABD'de bulunan St Luke's-Roosevelt Hastanesi'nde ve Columbia Üniversitesi'nde çalışan bir tıp doktoru. 10 Eylül 2012 tarihinde dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden olan New England Journal of Medicine'da, ülke başına düşen Nobel Ödülü sahibi biliminsanı sayısı ile ülkede kişi başına tüketilen çikolata arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteren makalesi yayınlandı. Oldukça sarsıcı! Ülkemiz dışındaki popüler haber sitelerinde büyük bir ilgiyle karşılanması ancak aynı alanda çalışan bilim insanlarınca da oldukça kuşkucu bir şekilde yaklaşılması çalışmanın sarsıcılığını gösteriyor, en azından popüler anlamda. Makalenin detaylarına geçmeden, öncelikle şu soruya cevap vereyim; neden çikolata? Nasıl bir zihnin ürünü durup dururken çikolata ile Nobel Ödülü sayısını karşılaştırmak ister? Eğer çikolataya biraz daha yakından bakarsak, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kısaca Çikolata Çikolata yaklaşık olarak 3000 yıldır insanlık tarafından biliniyor ve tüketiliyor. Daha çok Mayalar ve Aztekler tarafından tüketilirken, Avrupa'lı keşiflerin bu iki ulusu tüketmesinin ardından Avrupa'ya geçiyor ve zaman içerisinde şu anda yediğimiz bol kalorili besine dönüşüyor. Benim burada verdiğimden çok daha detaylı ve eğlenceli bilgiye Kerem Kaynar'ın Çikolata: Tanrıların Yiyeceği isimli makalesinden ulaşabilirsiniz. Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons Ben çikolatanın konumuza ilgisine geleyim. İçerdiği kakao sayesinde pek çok farklı kimyasala ev sahipliği yapıyor bizim kalori depomuz. Dopaminden kafeine, serotoninden theobromine, sonu "-in" ile biten pek çok kimyasal ürün (genel olarak amin içeren bileşikler) çikolatanın içinde bulunuyor[2]. Meraklısına bahsedeyim; dopamin sinirsel iletimde rol alan bir hormondur ki fazlası şizofreniye yol açar, kafein ise zaten hepimizin yakından bildiği bizi uyanık tutan merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Geri kalan ikisinden serotonin eksikliğinde depresyona yol açan, mutluluk duygusuyla ilişkilendirdiğimiz bir sinirsel iletken iken theobromin ise mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfinin salgılanmasında rol oynayan, yapısı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ama bunlardan hiçbirisi Nobel kazanmamızı, daha doğrusu yüksek bilişsel aktivite göstermemizde doğrudan etkili değildir. Öte yandan, kakaoda bulunan flavonoid adı verilen kimyasallar bilişsel aktivite ile daha yakından ilgililer. Flavonoidler ve Çikolata Flavonoidler bitkilerin ikincil metabolik ürünleridir. Türkçe söylersek, bitkilerin yaşamlarını devam ettirmelerinde birincil öneme sahip olmayan ancak bitkisel işlevlerin bir kısmının sağlanmasına yarayan ürünlerin arasında flavonoidler de bulunuyor. Bitkilerin sarı, kırmızı ve mavi renkler almasına yardımcı olmaları, yüksek enerjili morötesi ışının filtrelenmesinde rol almaları ve bitkilerin azot bağlama işleminde görev almaları flavonoidlerin görev tanımını büyük ölçüde kapsıyor. Bizim için önemli olan şey ise, flavonoidlerin şimdiye kadar antiallerjik, ateş düşürücü ve antioksidant özelliklerinin olabileceğinin, en azından deneysel ortamda gösterilmiş olması. Yani, flavonoidler bizim için oldukça yararlı ürünler olabilirler (önemle vurgulamak isterim ki flavonoidlerin henüz geniş çaplı insan deneyleri yapılmamıştır, FDA tarafından henüz onaylanmış bir flavonoid ilaç yoktur [3]). Dahası, kanser karşıtı etkilerinin de olduğu söylenmektedir ama henüz tam olarak doğrulanmamıştır[4]. Bütün bunlar göz önüne alındığında flavonoidlerin önümüzdeki yıllarda önemli bir araştırma konusu olabileceği fikrine kapılmadan edemiyor insan. Bilişsel aktivite demişken, flavonoidlerin, kesin olmamakla beraber, insanlarda bunamayı geciktirdiği ve yaşlılıkla gelen bilişsel aktivitelerde gerilemeyi yavaşlattığı yönünde bulgular olduğunu söylemeden edemeyeceğim[5-9]. Zaten bu bulgular da Messerli'nin bu yazıda bahsi geçen çalışmasının temel itkisini oluşturuyor. Nobel ile Çikolatayı İlişkilendirmek Messerli, şöyle bir düşünce yolu izliyor; madem flavonoidlerin bilişsel aktiviteyi arttırdığı düşünülüyor, o zaman acaba ülkede tüketilen çikolata miktarı ile ülkenin bilişsel aktivitesi arasında bir bağlantı var mıdır? Tüketilen çikolata miktarını bulmak kolay, bunun için şirketlerin verilerine veya veritabanlarına ulaşmak yeterli. Ancak bir toplumun, ya da daha önemlisi bir bireyin bilişsel aktivitesini nasıl tanımlarsınız, bunu nasıl ölçersiniz? Messerli bunu ölçmek için, verisine oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilinen ve bilim dünyasının açık ara en prestijli ödülü olan Nobel Ödülü'nü seçiyor. Ardından, ülkedeki kişi başına düşen Nobel Ödülü sayısı ile tüketilen çikolata miktarını karşılaştırıyor. Elde ettiği sonuçlar, her iki değişken arasında doğrusal bir ilişki, bir bağlaşıklık (korelasyon) gösteriyor. Listenin en başında İsviçre geliyor, onu İsveç izliyor, ki bu ülkeler de çikolatanın en çok tüketildiği ülkeler aynı zamanda. ABD’de kişi başına tüketilen çikolata miktari 5 kg. iken, bu İsviçre’de 11.5 kg’a çıkıyor. Sonuçlara göre ABD bu sayede 12 kişi çıkarabilmiş, İsviçre ise 32. Elbette belirtmem lazım, Nobel kazanan vatandaş sıralamasında ABD 350 ile açık ara önde; İsviçreliler’in sayısı ise 26 [10]. Unutmadan, ABD’nin yaklaşık olarak 320 milyon nüfusu varken İsviçre’ninki 8 milyon civarında. Böyle muazzam bir uçurum da gözardı edilmemeli. Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik Bağlaşıklık İncelemesi Bize Ne Söyler, Ne Söylemez İşte bu noktada, bir saniye durup düşünmemiz gerekiyor; bir takım veriyi işlediniz ve onları bağlaşıklık incelemesine tabii tutarak bir dizi sonuç elde ettiniz. Öncelikle şunu sormalıyız; bağlaşıklık analizi bize ne söyler? Messerli'nin bulduğu sonuçlar, aslında bize doğrudan doğruya Nobel almanın yolunun çikolata tüketiminden geçtiğini söylemez; tek bilebildiğimiz şey Nobel sayısı ile çikolata yemenin arasında bir ilişki olduğu. Bu ilişki, nedensellik göstermez, yani çikolata yediğiniz için Nobel alma şansınız artmaz ya da tam tersi doğru olmak zorunda değil. Bir başka bakış açısı ise, bu iki değişkenin arasında doğrudan bir nedensellik olmasa bile, ikisinin ortak bir nedeni olabilir. Dahası, bu değişkenlerin arasındaki ilişki tamamen tesadüf de olabilir. Önemli olan, bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğuna karar verebilmekte. Birkaç örnek vereyim. Yeldeğirmenlerinin dönme hızı ile rüzgarın şiddetini karşılaştıracak olursak, daha şiddetli rüzgarda dönme hızının daha yüksek olduğunu buluruz. Fakat bağlaşıklık analizi uyguladıysak eğer, tek bilebileceğimiz şey şiddetli rüzgar ile daha hızlı dönme arasında bir ilişki olduğu. Misal, şunu söyleyemeyiz; yeldeğirmenlerini döndüren şey rüzgardır, bu yüzden şiddetli rüzgar yüksek dönme hızının sebebidir. Çünkü bağlaşıklık analizi, aynı olguya farklı bir açıdan bakarak şiddetli rüzgarın sebebinin hızlı dönen yeldeğirmenleri olduğunu söylememize izin verir. Kısacası, nedensellik (sebep-sonuç) ilişkisini bağlaşıklık analizi ile yakalayamayız. Daha uçuk bir örnek vereyim. Hayatımın ilk on beş yılı boyunca boyumu ölçtüm diyelim. Bu veriyi İstanbul Boğazı'ndan her yıl geçen gemi sayısıyla karşılaştırdığım zaman da doğrusal bir ilişki elde edeceğim; çünkü benim boyum ilk on beş sene boyunca her yıl uzadı, aynı zamanda da boğazdan geçen gemilerin sayısı da her yıl arttı. Ama sorarsanız benim boyumun uzamasının nedeni boğazdan geçen gemiler mi yoksa boğazdan geçen gemiler benim boyum uzadığı için mi artıyor diye, vereceğim cevap “hiçbiri” olacak, çünkü arada hiçbir bağlantı yok. Bu ilişki tamamen tesadüf eseri oluşmuş durumda. Einstein ne kadar çikolata yemiştir acaba çığır açan çalışmalarını yaparken? İşte tam da bu saydığım sebeplerden dolayı Messerli'nin çalışması pek çok eleştiri aldı. Bunlardan bazısı çıkarımın yetersiz olduğu ve altında başka sebeplerin yattığını söyledi, bazısı doğrudan verilerin güvenilirliğini sorguladı. İlk eleştiriye biraz daha yakından bakalım. Eleştiriler ve Karşı Görüşler Yayınlanan bir başka çalışma, Messerli'nin incelemesini farklı iki veri üzerinden yürüttü. Burada, kişi başına düşen milli gelir ile kişi başına düşen çikolata tüketimi karşılaştırıldı. Sonuç? Messerli'nin gördüğü eğilimin aynısı burada da ortaya çıktı. Bu demek oluyor ki, kişi başına düşen milli gelir ile Nobel kazanan bilimadamı sayısı arasında da doğrusal bir ilişki var. Çalışmayı gerçekleştiren yazarların bahsettiği gibi, güçlü ekonomiye sahip ülkelerden bilime daha büyük katkılar geliyor ve bu sebeple de Nobel Ödülü daha çok gelişmiş ülkelerden çıkıyor. Eldeki verileri düşününce bana biraz daha elle tutulur bir açıklama gibi geldi. Zaten, Messerli'nin kendisi de çalışmasının sonuçlarından haberdar olduğu için kendisini doğrulayacak veya yanlışlayacak deneylerin yapılması gerektiğini söylüyor. Bir başka bilimadamı grubu ise, Messerli'nin çalışmasına verilerin yetersizliği ve güvenilir olmaması açısından yaklaşıyor. Elimizde 1900'den beri Nobel kazananların tam listesi bulunsa da,

  14. 52

    Nobel hastalığı: Baltayı taşa vuran otoriteler

    Bu bir sağlık sorunu değil. Yalnızca, büyük başarılara imza atmış birinin, bilmeden başka alanlarda da ahkâm kesme yetkisini kendinde bulmasına deniyor. Ama çok masum da sayılmaz: Başkalarının canını (veya cebini) yakabiliyor. Linus Pauling (Şekil 1) adını duymadıysanız, ayıp ediyorsunuz: Bu kimya dehası, kimyasal bağların yapısı konusunda yaptığı çalışmayla Nobel Ödülü aldı. Yetmedi, ilk defa bir hastalığın sebebini molekül düzeyinde tespit etti: Orak hücre kansızlığının hemoglobin molekülünün değişiminden kaynaklandığını buldu. Yetmedi, proteinlerin kendilerini soktuğu şekillerden biri olan alfa sarmalını keşfetti. Yetmedi, değişik canlıların kaç yıl önce yollarının birbirlerinden ayrılmış olduğunu hemoglobinlerinin mukayesesiyle hesaplayan bir evrim saati icat etti. Şekil 1. Linus Pauling (solda) ve David Shoemaker, 1983’te Oregon Eyalet Üniversitesi’nde.(Fotoğraf: Oregon Eyalet Üniversitesi arşivleri) Bunlar da yetmedi, Vietnam Savaşı’na, nükleer silahlanmaya ısrarla karşı çıktı, başkalarını da bunlara karşı örgütledi. Döneminin en tanınmış barışseverlerinden biri olarak 1962 yılının Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Nobel ödüllü bilim adamı, ama amatör hekim Artık 65 yaşına geldiğinde, keşke 25 yıl daha yaşayıp çağımın bilimsel keşiflerini izleyebilsem diye hayıflanıyorken, kendini doktor diye tanıtan bir şarlatanın lafını dinledi. Adam diyordu ki her gün 3 gram C vitamini alırsa 25 yıldan fazla bile yaşardı. Denedi, daha zinde ve sağlıklı hissetti kendini. Kefeni yırtmıştı. Bir kitap yazdı ve önce günde 3 gram C vitamininin nezleyi ABD’den sileceğini iddia etti. C vitamini ABD’de yok satmaya başladı. Halbuki daha 30 yıl önce yayınlanmış, 980 hasta üzerindeki bir araştırmada C vitamini nezleyi önlememişti. Onun yerine kendi araştırmasını yaptı. Kendi klinik tıp uzmanı olmadığı, bu araştırmanın kalitesinden belli oluyordu. Araştırma, önemli bilimsel dergiler yerine, ancak üyelerinden gelen makaleleri nazlanmadan yayınlayan Bilimler Akademisi dergisi PNAS’de yer bulabildi, Pauling’in üyeliği hatırına. Bu arada Pauling vitamini adım adım günde 3’ten 18 grama çıkardı. Hatta bundan böyle sadece vitaminin değil, iddialarının dozunu da kafasına göre artıracaktı: Bir süre sonra C vitamininin kansere de iyi geleceğini iddia etti. Daha sonra sıra C vitaminini bolca A, E vitaminleriyle, A vitamininin öncüsü olan beta-karotenle, ve bir de bol selenyumla birleştirip aklına gelen her hastalığı aradan çıkardı. AIDS ortaya çıkınca onu da es geçmedi, vitaminler onu da tedavi edebilirdi! Uzatmayalım, bu iddiaların aslında biyolojik veya tıbbi bir temeli yoktu. Ama Pauling’in propogandasının oluşturduğu kamuoyu baskısı muazzamdı: C vitamini önermeyen hekimlere hastaları soruyordu: “Doktor bey, sizin Nobel ödülünüz var mı?” Öyle ya, iki Nobelli Pauling’den iyi mi bileceklerdi? Sırf bu yüzden Pauling’in iddialarına yönelik klinik araştırmalar yapıldı. Geniş çalışmalarda C vitamini ne nezleyi azalttı, ne kanseri yendi, ne de başka bir hastalığı. Bu olumsuz neticeler Pauling’i durdurmadı. Bazılarına kulp taktı, bazılarını umursamadı, ama onca veriye rağmen kendi bildiğinden şaşmadı. Bugün yıllık 28 milyar dolarlık vitamin takviyesi pazarı için ABD’nin vitamin endüstrisi Pauling’e çok şey borçlu. Vitaminin fazlası zarar Zaman geçtikçe vitamin takviyesinin sağlığa zarar bile verebileceği anlaşıldı. Kansere meyilli olan yaşlı ve sigara tiryakisi Fin erkeklerin, E vitamini ve beta-karotenden fayda göreceğini umarak deneye başlayan araştırmacılar, beklentilerinin tam tersiyle karşılaştı: Almayanlara nazaran vitamin alanların daha çoğu akciğer kanseri ve kalp hastalığı geçirip ölmüştü. Başka bir araştırmada ise daha ortasında durduruldu: Asbeste maruz kalanlara koruma amaçlı olarak A vitamini ve beta-karoten verildiğinde kanserde %28, kalp hastalığında %17 artış görülmüştü. E vitamini araştırmalarını derleyen bilim insanları, E vitamini takviyesinin kalp yetmezliği ve ölüm riskini artırdığını buldu. İki ayrı araştırmada, vitamin takviyesi alan erkeklerin prostat kanseri riskinin yükseldiği görüldü. Linus Pauling’in prostat kanserinden ölmesi belki de tesadüf değildi. Şekil 2. Dan Shechtman (Fotoğraf: Flickr) Fena halde yanılan bilirkişi Linus Pauling, kendi alanında, kimyada da ciddi bir hata yapmış ve bunda ısrar etmişti. İsrailli kimyacı Dan Shechtman (Şekil 2), 1982’de ABD’de kristaller üzerinde çalışırken, günün kimya kuramlarına göre garip bir görüntüyle karşılaşmıştı. Önündeki kristallerdeki düzen, periyodik değildi. Bu sonuca kendi bile ancak birkaç kez kontrolden sonra inanmış, sonucu yayınlaması ise 2 yılı bulmuştu. Bir yayınlandıktan sonra bulguları başka bilim insanlarınca teyit edildi ve 1992’de Uluslararası Kristalografi Birliği, kristalin tanımını Shechtman’ın bulgularına göre değiştirdi. Kristalimsi adı verilen bu kimyasal yapıların birçok işlevi bulundu (Şekil 3). Gel gör ki kimyanın dev ismi Linus Pauling ikna olmamıştı. Hattâ bir toplantıda, yüzlerce kişinin önünde Shechtman’a hakaret bile etti: “Dan Shechtman saçmalıyor. Kristalimsi yoktur, yalnız bilim adamımsı vardır.” Şekil 3. Kabloların bükülme yerlerinde ışığın daha verimli yönlendirilmesi için geliştirilmiş bir kristalimsi.(Fotoğraf: Paul Steinhardt, Princeton Weekly Bulletin) Ama zaman Shechtman’ı haklı çıkardı. Kristalimsileri destekleyen bulgular birikirken, Pauling’in kristalimsilerin yokluğunu ispatlama girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı, yazdığı makaleler akademik dergilere kabul edilmedi. Shechtman’ı rezil etmek isterken kendi rezil olmuştu. Shechtman ise bu buluşuyla 2011 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü aldı. Nobel’in skandal ismi Pauling ismine ilk defa lisedeyken İkili Sarmal kitabında rastlamıştım. Cambridge Üniversitesi’nden James D. Watson (Şekil 4) ve Francis Crick, DNA’nın yapısını çözmek için Linus Pauling ile yarıştaydı. Watson ve Crick bu yarışı kazanacaklardı. Şekil 4. James Watson TED konuşmasında, eski bir fotoğrafının görüntüsü önünde. (Fotoğraf: Flickr) İkili Sarmal, aslında James Watson’ın çenesini tutamayacağının bir habercisi gibiydi. Yıllar içinde Watson’ın birçok gafından özellikle siyah ırkın zekâ seviyesi hakkında söyledikleri iz bıraktı. Watson, İngiltere’nin Sunday Times gazetesindeki söyleşisinde “Afrika’nın geleceği için ümitsiz” olduğunu, söylemiş ve bunun sebebini açıklamıştı: “Tüm toplumsal politikalarımız onların bizim kadar zeki olmasına dayanıyor, ama bütün sınamalar gösteriyor ki bu pek öyle değil.” Aslında değişik genetik kökenleri olan bireylerin değişik özellikler göstermesi kuramsal olarak mümkün, ama verilere bakıldığında bu varsayımı destekleyecek bir sonuç yok. Watson’ın “bütün sınamalar”dan kast ettiği, olsa olsa siyahların IQ’sunun beyazlardan çok az düşük olduğunu gösteren bir araştırma olabilir. Bir kere, IQ zekânın iyi bir göstergesi değil. Ayrıca bulunan küçük bir farkın biyolojik bir anlamı yok, bunun eğitimle, sosyal yardımla kapatılamayacağı anlamına da gelmiyor. Watson’ın, özellikle kadınların ve azınlıkların bilimdeki yerini artırmaya düşkün olduğu çevresindekilerce söyleniyor. Ama bu gereksiz ve boş beyanıyla kamuoyunda kendisine ırkçı damgası vurdurdu, hiç iyi etmedi.  Kontrolsüz deney, deney değildir Fransız araştırmacı Luc Montagnier (Şekil 5), 1980’lerin başında büyük bir araştırma yarışının iki galibinden biriydi: “Edinilmiş bağışıklık yetersizliği sendromu” (AIDS) denen yeni bir hastalıktan sorumlu virüsü bulmuştu. Bu keşif sayesinde, 2008 yılındaki Nobel Ödülü’nden pay aldı. Şekil 5. Luc Montagnier (Fotoğraf: Flickr) Derken Montagnier homeopati adlı “alternatif” tedavi yöntemine destek vermek için kolları sıvadı. Mesele şu ki homeopatinin hastalar üzerinde etkisi olduğunu gösteren doğru dürüst bir araştırma 100 küsur yıldır çıkarılamadığı gibi, homeopati bilinen fizik, kimya ve biyoloji kanunlarına aykırıydı. (Hâlâ da öyle.) Bunu değiştirmek istemiş olacak ki Montagnier DNA’nın kendini -bir nevi- ışınladığını iddia eden iki araştırma yayınladı. Makalelerdeki iddiaya göre, bir tüpteki DNA, başka bir tüpteki suya elektromanyetik dalgalar gönderiyor, o tüpteki suya polimeraz zincir tepkimesi uygulanınca sanki o tüpte DNA varmış gibi bir netice çıkıyordu. Bu makaleleri ilk gördüğüm zaman makalede harıl harıl yöntem bilgisi ve negatif kontrol sonuçlarını aradığımı hâlâ hatırlıyorum. Zira Montagnier’in bu araştırmada kullandığı zincirleme polimeraz tepkimesi (PCR) yöntemini ben de kullandığımdan bu yöntemin en önemli sorununu biliyordum: Kirlenme. Çünkü PCR, topu topu birkaç DNA molekülünden milyarlarca kopya üretebilen bir yöntem. Bu kadar güçlü bir tepkimeye, aslında çoğaltmak istemediğimiz bir DNA parçası kazara karışırsa sonuç kolaylıkla yanlış çıkar. Buna karşı iki tür önlem alınır: Öncelikle laboratuvarın ve deneyi yapanın temizliğine çok özen gösterilir. Deneyden önce tezgâhlar silinir, eldivenler çekilir. İkincisi, deneye “negatif kontrol”ler eklenir, mesela mesela içinde DNA olmadığından emin olduğumuz, bir damla saf su. “Negatif kontrol” denen bu örneklerden sonuç çıkmamalıdır. Çıkarsa ortada bir kirlenme olduğundan şüphe ederiz (Daha geniş açıklama için: Şekil 6). Şekil 6. Bilimde kontrollerin önemini kendi deneylerimden biriyle size anlatayım. Bu deneyde elimdeki sineklerde Gal80 isimli gen var mı, yok mu diye araştırıyordum. Bunun için her örnekten ayrı ayrı DNA çıkardım ve bunlardaki Gal80 genini çoğaltan bir “polimeraz zincir tepkimesi” (PCR) uyguladım. Böylece bu DNA’larda bu gen varsa, benim tetkik edebileceğim bir miktara geldi. Yukarıdaki her bir sütundaki 2 banttan üstteki, Gal80 genini temsil ediyor. Alttaki bantlar ise 16s genini: Bu genin her sirke sineği DNA’sında bulunması gerekir, eğer bir sütünda alttaki bu bandı göremiyorsam, o örnekten DNA çıkaramamışım demektir.Meselâ soldan ilk sütuna DNA yerine sadece su koymuştum, ve hiçbir şey çıkmadı. Bu iyi, çünkü burada bir şey çıksaydı elimdeki çözeltilerden birine yanlışılka DNA karışmış demek olacaktı.

  15. 51

    BİR KLİŞE DENİZİ OLARAK: PLASTİKLER

    Şekil 1: Plastik atıkların iç açıcı görüntüleri (Kaynak: Flickr - Kullanıcı: horiavarlan) Açık konuşmak gerekirse, plastik dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen sadece yukarıdaki fotoğrafa benzer bir tablo oluyor. Her gün defalarca elimizden geçen plastik ürünler, çoğu insan için çevre düşmanı, insan düşmanı ve hatta 21. yüzyılın en büyük belası belki de. Ancak tam aksi şekilde, birisi kullandığımız plastik bir çöp değil, aksine geri dönüşüme uygun değerli bir hammadde dese nasıl tepki verirdiniz? Muhtemelen bugüne kadar hepimizin kafasına işlenen algılar nedeniyle inanmak istemezdiniz. Bu nedenle gelin, plastik ile dost olabilmenin ilk adımını atalım. Türkiye plastik üretiminde 2013 yılı itibariyle Almanya’nın arkasından Avrupa ikincisi olarak geliyor [1]. Bunun yatırım yönünü, istihdam yönünü veya araştırma-geliştirme yönünü bir kenara bırakırsak, sektörün bu denli büyük olması demek, aynı zamanda daha fazla geri dönüşüm ihtiyacı demek. Ancak madem plastikleri masaya yatıracağız, ilk olarak gündelik hayatımızda kullandığımız hangi malzemeler plastikten yapılmıştır hatırlamak faydalı olacaktır. Çünkü plastik dediğimiz malzeme, genel kanının aksine sadece naylon poşetten ibaret değil. Naylon, plastik dünyasının sadece küçük bir parçasıdır. Su içtiğimiz PET şişe, o şişenin kapağı, şişenin üzerindeki ambalajı, eve aldığımız suyun damacanası, otomattan aldığımız kahve veya çayın bardağı, kafeye gittiğimizde çoğunlukla üzerinde oturduğumuz sandalye, bakkaldan eve dönerken içinde ekmeği taşıdığımız poşet, akşam yemek yedikten sonra artan yemeği buzdolabına kaldırmadan önce aktardığımız saklama kabı gibi örnekler gündelik yaşamımızda kullandığımız basit plastik ürünlerdir. Bütün malzemelerde olduğu gibi plastik sektöründe de mühendislik ürünleri büyük bir önem teşkil etmektedir ama günlük kullanımdan örnekler ile ilerlersek eğer, plastik konusunda aslında nasıl bir bilgi kirliliğinin olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Plastikler genel olarak iki şekilde suçlanan malzemelerdir: çevreye zarar vermek ve insan sağlığına zarar vermek. Biraz önce bahsettiğimiz örneklerin somut verileri üzerinden sonuçlara vararak, gerçekten de plastik hem insana hem de doğaya zararlı mı yoksa tamamen yanlış bilgi mi veriliyor, bunun cevabını arayalım. Örnekleme yolu ile ilerlersek eğer, her zaman yanıbaşımızda olan PET şişeleri ele alabiliriz. PET şişeleri, günümüzde bütün firmaların, çevre duyarlılığı ve sağlık adı altında tüketiciye yüksek bir fiyattan sattığı cam şişeler ile karşılaştıracağız. PET Şişe vs CAM Şişenin Karşılaştırması PET şişe ismi, şişenin türünü belirtmesinden dolayı yerleşmiş bir kelimedir. PET (kimyasal adıyla polietilen tereftalat) bir plastik türüdür. Dünyada gıda ve ilaç sektörünün ürettiği ürünler sunulmadan önce onaylanmış olmak zorundadırlar. Sadece yiyecekler değil, içeceklerin veya ilaçların ambalajları, kutuları, şişeleri de buna dahil. Bu işlemlerin standartlarını belirleyip, denetimlerini yapan kurum olarak Amerika’da en tepede Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’ni (FDA - Food and Drug Administration) görüyoruz. FDA’nın analizleri ve belirlemelerine göre PET gıda-uyumlu bir malzemedir ve sizin içtiğiniz suya PET şişeden herhangi bir kimyasal geçme riski olmadığı belirlenmiştir [2]. Zaten böyle bir onayı alamayan ürünün bütün marketlerde satılmasına imkan yoktur. Bu nedenle plastik şişeden su içmemek lazım, kanser yapıyormuş şeklindeki bilgi kirliliği kim tarafından nereden çıkarılmış bilemesem de, tamamen yanlıştır. Gıda ile uyumlu olmayan ürünler elbette vardır ve bunlar zaten gıda ürünlerinde kullanılmamaktadır. Ancak PET şişeden su içmek ile ilgili olarak şu ana kadar yapılmış bilimsel araştırmalar neticesinde herhangi bir sıhhi risk görülmediği de bilinmektedir. Plastik ürünlerin, bilimsel olarak kanıtlanmış herhangi bir sağlık sorunu yaratmamasına rağmen cam şişedeki ürünlerin pazarlama açısından suistimale açık olması düşündürücüdür. Peki ya çevre kirliliği faktörü? PET ve CAM şişelerin çevre dostu olup olmamasını madde madde incelemek daha sağlıklı olacaktır. Zira çevre dostu olmak demek sadece geri dönüşüm ile sınırlı bir mesele değildir. Cam ve PET şişelerin üretimde harcadıkları enerji: Üretim enerjilerini kıyasladığımızda, PET ve cam şişelerin harcadıkları enerjiler birbirlerine yakın değerlerdir. Harcanılan enerji fazlalığı, salınan CO2 fazlalığı demek olacağından bu konuda iki üründen birinin diğerine üstünlük sağladığını söylemek mümkün değil. Geri dönüşüm etmeni: Kısa cevap: İki malzeme de geri dönüştürülebilmektedir. Ancak neden herkesin aklında PET şişeler çöp olarak yerleşmiştir? Bunun cevabı ne yazık ki bilimde değil pozitif bilimlerdedir bana kalırsa. Sokakta rastladığımız kırılmış şişeler nasıl ki çöp ise, sağa sola fırlatılmış PET şişeler de çöptür. PET şişeler cam şişeler gibi kırılmaz. Bu nedenle hacimlerini korurlar ve çevreye atıldıkları takdirde daha çok göze çarparlar. Ek olarak, benim gözlemlediğim kadarıyla kullanımı daha yaygın olduğundan çöp olarak görülme ihtimali de daha yüksektir. Ancak bu PET veya cam şişelerin suçu değil, bizim suçumuzdur. PET şişe tamamiyle geridönüşümü gerçekleştirilebilir bir malzeme olmasına rağmen geridönüştürme konusunda yeterli seviyede miyiz? Ekonomik olarak gelişmiş ülkeler geridönüşüme çok büyük önem veriliyorken [3-4], Türkiye bu konuda oldukça gerilerde. Eğer plastikler, bilinçli bir şekilde, diğer tüm malzemeler gibi geridönüşüme kazandırılırsa çöp olmaktan çıkacaklardır. Burada iş, en az bizim kadar, çöplerin potansiyelini değrlendiremeyen devletin çevre politikalarına da düşüyor elbette[5]. Atıkları sadece çöp olarak değil de bir hammadde olarak görmeyi başarabilen çevre politikası geridönüşüm bilinci arttırılacaktır. Şekil 2: Geridönüşüm bilinci tüketiciden başlayıp devlette son bulmalı (Kaynak: Flickr - Kullanıcı: eleven) Geridönüşüm aşaması: Geridönüşüm biz tüketicilerden çıktıktan sonra tamamiyle endüstriyel bir boyut alır. Aynı üretimde olduğu gibi yine enerji ve maliyet hesapları söz konusu olmaya başlar. Çünkü geridönüşümününe harcadığımız enerji ve para gerçekleştirdiğiniz bir malzemenin harcadığı enerji ve çıkardığı maliyet, sıfırdan üretim yaparkenki kadar olursa geridönüşüm anlamsızlaşacaktır. Bir cam şişe, bir şekilde geridönüşüm işlemine ulaşmayı başarırsa, bu geridönüşüm sırasında sıfırdan üretimin %66’sı kadar bir maliyet ve enerji gerektirmektedir. Yani cam şişe geri dönüşürken %34’lük bir kazancımız olur. PET şişede ise, geridönüşüm sırasında ilk üretimin %10’u kadar bir maliyet ve enerji ihtiyacı duyulur. Bu da %90’lık bir kazanç var demek olur ki PET ve cam şişe arasında, %56’lık PET şişe lehine kazancımız var demektir. Bu noktada maliyet ve enerjiden bize ne, onu da fabrika düşünsün dememek gerekli. Zira çevreyi ve doğayı düşündüğümüz bir gündemde, gereksiz enerji tüketiminden kurtulmak büyük önem teşkil ediyor. Aynı zamanda enerji tüketiminin azlığı en başta da belirttiğimiz gibi CO2 salınımını da azaltacaktır. Maliyet düşüklüğünün ise tüketici olarak bizlere direkt olarak yansıyacağını belirtmemize gerek bile yok. Kısacası hepimiz bu zincirin bir parçasıyız. Kapasite ve dağıtım: Üzerinde uzun uzun durduğumuz üretim kısmından sonra biz tüketicilere ürünün ulaşması kısmı da oldukça önemli bir faktör. Kaynaktan çıktıktan sonra şişelenip, marketlere veya evlerimize gelecek bir su şişesinin özellikleri çevreyi direkt olarak etkilemektedir. Cam ve PET şişeyi elimize aldığımızda kolaylıkla farkederiz ki cam şişe daha ağırdır. İşte bu ağırlık, cam şişenin birim başına taşıma kapasitesini düşürmektedir. Gelin basit bir hesap yapalım; siz 1 litre suyu taşımak için cam şişe kullandığınızda cam şişenin daha ağır olması nedeniyle, taşımayı gerçekleştiren bir kamyona ortalama 500 km’de yaklaşık 660 kg CO2 salınımı yaptırırsınız. Diğer taraftan, PET şişe için ise yükü çok daha hafif olacağından aynı hesapla 500 km’de çevreye saldığınız CO2 miktarı yalnızca 330 kg olacaktır[6]. Tam tamına yarısı! Evet cam şişeler estetik duruyor olabilir ama taşıma esnasında harcanan yakıt, salınan CO2 miktarının çevreye verdiği zarar neredeyse 2 katı değerinde. Cam şişelerin aleyhine kapsamlı bir işlevsizlik ve görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir fark var ortada. Tabii ki onlarca plastik türü ve bunları karşılaştırabileceğimiz örnekler var ancak sayfalarca sürecektir bu kıyaslama. Çok detaya girmeden kısa bilgiler verecek olursak mesela, bir plastik poşet (naylon poşet) üretilirken çevreye 1 birim CO2 salındığını kabul edersek eğer, aynı ağırlığı taşıyacak bir kese kağıdı için 4 birim, bez torba için ise 171 birim CO2 salındığını söyleseydim size ne derdiniz? 1 ton kağıt üretmek için ortalama 10-17 ağaç kesilmesi gerektiğini de unutmayalım[7]. “Kese kağıdı ve bez poşetler birden çok kullanıma müsaitler” savunması gelecektir muhtemelen. Ancak istatistiklere göre, tüketiciler kese kağıdını ortalama 2, bez torbayı 51 kez kullanıyor. Kullanma ortalamalarına baktığımızda, çevreye verdiğimiz zarar en az naylon poşet için geçerli oluyor. Demek ki bu noktada da, aynı PET şişe örneğindeki gibi, malzemeleri suçlamak yerine, insanlar davranışlarını değiştirmeliı. Naylon poşeti kullanıp yere atmak yerine geri dönüşüme kazandırdığımız vakit, bu avantajlar sürdürülebilir olacaktır. Değinmeden geçmek istemediğim bir diğer unsur da, plastiklerin doğada bozunmadan asırlarca kaldığı yalanıdır. Bunu gelin ben değil Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü hocası Prof. Dr. Levent Kurnaz açıklasın; “Adeta plastik doğada ne kadar uzun süre bozulmadan kalırsa o kadar çevreci olunuyor. Plastikler organik maddelerdir. Bir süre sonra çevresel şartlar ve oksijenin etkisi ile yıpranırlar ve yapıtaşlarına ayrılmaya başlarlar. Bir market poşeti, doğada sadece 8 ile 10 yılda tamamen yok oluyor. Hatta yeni teknolojiler sayesinde bu süre artık 1 yıla indi.” Sayın Kurnaz’a ek olarak belirtmek isterim ki elbette doğada çok uzun zamanlarda çözünen plastikler de mevcuttur. Bu plastikler, dayanıklılıklarının yüksek olması,

  16. 50

    Gelecek Zaman Olur Ki: “Geçmiş Zaman Fütürologları”

    5 Mayıs 1958 Tarihli, Arthur Radebaugh tarafından çizilen "Düşündüğümüzden Daha Yakın" adlı seriden. Fütürolog Ekonomist Alvin Toffler, “Üçüncü Dalga” adlı kitabında insanların Dünya’nın hep aynı şekilde olacağını düşünmeye meyilli olduğunu söyler. Gerçekten de bugün bize otuz yıl sonraki planlarımızı sorsalar, tasavvur ve tarif edeceğimiz geleceğin bugünkü düzenimizden çok farklı olacağını söylemek zor. Pek çoğumuz –hatta neredeyse hiçbirimiz- alelade bir muhabbet esnasında olası teknolojik yenilik ve sıçramaları, büyük sosyal değişimleri hesaba katarak gelecek planları yapmayız. Örneğin 10-20 yıllık mortgage kredilerine girerken, “dört duvardan örülü evde yaşamak” gibi bir gereksinime belki de gelecekte ihtiyaç duyulmayacağına dair bir kaygımız olmaz. Ya da bundan yirmi yıl sonra uzak bir ülkede yaşamayı planlıyorsanız o günleri hesaba katarken hala “uçakla gidip gelmek” gibi bir varsayıma dayanıyor olabilirsiniz. Oysa bunun bir garantisi yoktur. Tersine düşünecek olursak, bugünün yetişkinleri de 20 yıl öncesindeki gelecek tasavvurlarında internete ve sosyal medyaya dair çok büyük hayallere kapılmıyor olmalılardı herhalde. Bu durum sadece bizim için değil, bilimkurgunun babaları için bile sözkonusu olabilir: Siberpunk bilimkurgu öncüsü William Gibson, meşhur Sprawl üçlemesinde günümüz -hatta günümüzden ileri bir tarih için- 16 MB’lık belleklerden (RAM) bahsediyordu, ki herhale şu an bu yazıyı okumakta kullandığınız ortalama bir cihazın RAM’i onun gelecek için öngördüğü değerin 100 katından daha büyüktür. Gelecekte ne olacağına dair bir düşünüş, özel bir düşünüş gerektirir. Bu özel düşünüşün bazen sanatlı bir anlatım yoluyla bilimkurgu kitaplarında işlendiğini, bazen de kendi çağında önemli bilimsel devrimlere imza atmış olan bilim insanlarının gelecek tasavvurlarında yer aldığını görürüz. Ancak her ikisi için de biraz “bilim” bilmek şarttır. Mesela daha 19. yüzyılın ortalarında modern Paris’i büyük ölçüde tasvir edebilmiş, “Ay’a Yolculuk” adlı kitabıyla insanlığın 1960’lardaki maceralarını şaşırtıcı bir benzerlikle tarif edebilmiş olan Jules Verne gibi bilimkurgu yazarlarının inkar edilemez yaratıcılıklarının yanında, aynı zamanda iyi bir bilim okuru olduğu söylenir. Ya da Isaac Asimov, yazmış olduğu bilimkurgu dizilerinin yanısıra iyi bir bilim okuru ve bilim yazarıdır. Carl Sagan ise zıt bir örnektir. Bilim insanlığının ve Pulitzer ödüllü bilim yazarlığının yanısıra, beyaz perdeye de aktarılan “Temas” (Contact) adlı eserinde bilimsel merakının alanında yer alan hayallerini muazzam bir şekilde kurgusuna yansıtmıştır. Bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke ile uzay mühendisi ve NASA'nın Galileo ve Viking projelerinde çalışmış olan Gentry Lee'nin ortak çalışmaları ise bilimkurgucu / bilim insanı işbirliğine pek güzel örnektir. Bilim mi bilimkurgudan? Bilimkurgu mu bilimden? Belki de bu yüzden bilimin mi bilimkurguyu beslediği yoksa bilimkurgunun mu bilimin beslediğine yönelik yaygın tartışmalar bir bakıma “yumurta-tavuk” paradoksuna benzer. Yumurta tavuktan çıkar, çünkü bilimkurgu bilimden beslenir. Bilim insanıyla bilimkurgu yazarının bilim merakı ortaklıklarının yanında başlangıç noktaları da ortaktır: “Hayal etmek”. Devamında ise biraz ayrılırlar: Bilimkurgu yazarları hayallerini tutarlı, çelişkisiz ve mantıklı bir kurgu içerisine yerleştirmeyi isterler. Bilim insanları ise hayal ve tahminlerini gerçeklemek, ispatlamak arzusundadır, tabi çağın imkanları elverirse. Eğer imkanlar yoksa bu hayaller çöpe gidecek değiller; zira onlar da hayallerini bir öykü olarak kurgulayamasalar da bilimkurgu yazarlarıyla benzer bir motivasyonla bu hayallerini –genelde- paylaşırlar. Tavuk yumurtadan çıkar, çünkü bilim de bilimkurgudan beslenir. Zira gün gelir, bu bilimkurgu eserlerinin ya da bilim insanlarının geleceğe aktardıkları “teorik varlık ve durumlar”, onu mümkün kılabilecek imkanlar sayesinde hayat bulmaya başlar. Zira yeni fikir ya da ürünün konsepti çoktan çizilmiş, işlevsel olarak düşünülmüştür. Yeni bilim insanları ya da mucitlerin bazıları bu teorileri pratiğe dökmek, bu hayalleri somutlaştırma görevini üstlenebilirler. Asimov’dan beslenmeyen bir robotikçi ya da Star Trek’ten görüp de etkilenmeyen ama ışınlanma üzerine çalışan bir fizikçiden bahsedebilmek zor olsa gerek. Kurgu ve Bilimin Kesişimi: Fütüroloji ya da Fütürizm “Gelecekbilim” olarak adlandırılan fütüroloji ya da fütürizm son yetmiş yılda ortaya çıkan ve gelişen bir çalışma sahası. Fütürizm, 20. Yüzyılda İtalya’da ortaya çıkan ve “gelecekçilik” olarak da anılan bir sanat akımının da adı olduğundan, “günümüzün verilerinden yola çıkarak, çeşitli tahmin veya kestirme yollarıyla gelecek hakkında sistemli yorumda bulunma” olarak tarif edebileceğimiz çalışma sahasının fütüroloji olarak adlandırılması daha sağlıklı görünüyor. Zira terim 1940’ların ortalarından beri bu anlamda kullanılıyor. Tarih biliminin bir simetriği olarak “Gelecek Çalışmaları” (Future Studies) olarak anıldığı da olur, zira bir takım üniversitelerde bu isimde kürsüler bulunmakta. Gelecekbilimciler, günümüz eğilimlerinden yola çıkarak gelecek ile ilgili bilimsel, teknolojik ya da sosyal konularda incelemeler ve kestirimler yaparlar. Elektronik, bilgisayar, fizik, sosyoloji , ekonomi vb. pek çok disiplinin ortak sahası olduğundan disiplinlerarası bir çalışma sahası olduğunu tahmin etmek zor değil. “Fütürolog” olmak için bir lisans ya da yüksek lisans derecesi almak gerekmiyor ve fütürolog olarak anılanların genel profillerinin çalışmalarını kendi alanında gezegenin gelecekteki hallerini tahmin etme ve değerlendirmeye çalışan bilim insanları olduğu görülüyor. “Gelecekte uçaklar kanatsız olacak” demekten biraz daha sistemli ve teknik yaklaşım gerektiren fütüroloji disiplini, herhangi bir teknolojik gelişmenin yaratacağı toplumsal değişime de odaklanmayı gerektiriyor desek yanlış olmaz. Bu da onu doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin kesişim kümesinde yer alan bir uğraş haline getiriyor. Geçmiş zamandan bugüne bakış Her ne kadar bugün fütüroloji gibi bir alan tanımlıyor olsak da bu tanımın ortaya çıkmasından çok önce, bir takım bilim insanlarının bugüne yönelik “destekli” spekülasyonlarda bulundular. Fütüroloji tanımı çerçevesinden baktığımızda yazımızın devamında yer vereceğimiz, geçmiş yüzyıllardan bugüne bakış atan bilim insanları arasında hem doğa filozoflarına, hem de çağının sosyal bilimcilerine rastlamak sürpriz değil. Ancak bu düşünürlerin tanımları bir takım matematiksel yöntem ya da modellerle bir kestirimde bulunmaktan ziyade, ellerindeki ampirik verileri ve bilgilerini kullanarak bir tahminde bulunmaya daha çok benziyor. İşte sizlere 20. Yüzyıldan önce yaşamış olan ve günümüze dair isabetli tahminlerde bulunan bazı düşünür örnekleri: Robert Boyle (1627-1691) Adını gaz fiziğindeki Boyle Kanunları’ndan bildiğimiz Robert Boyle’nin 1691’deki ölümünden sonra Kraliyet Akademi’sinin keşfettiği el yazması notlarında görüldüğü kadarıyla kendisi ortalama yaşam ömrünün uzayacağı, bir gün uçulabileceği ve sürekli aydınlık kaynaklarının keşfedilebileceği gibi tahminlerde bulunmuş. Uyku hapları, anti depresanlar, yapay stimulanlar, “şeylerin tohumsuz da üretilebilmesi”, yapısıyla oynanmış canlılar (o dönemde kalıtım keşfedilmediği için bir anlamda “genetiği değiştirilmiş organizmalar”) ve “hastalıkların uzaktan tedavi edilmesi” Boyle’nin gelecek tahminleri arasında yer alıyor. Aydınlanma çağı düşünürlerinden Denis Diderot (1713-1784), Lettre sur les aveugles à l'usage de ceux qui voient adlı 161 sayfalık makalesinde (kitap desek daha doğru) organizmaların zaman içerisinde değişerek ortaya çıktığını iddia ederek Darwin’in ortaya koyduğu “doğal seçilim” ile benzer bir fikri öne sürerken, aynı makalede insanın birgün kendini yeniden tasarlayabileceğini ve gelecekti son formunun nasıl olacağının tahmin edilemeyeceğini öne sürdü. Diderot, bilincin “düşünce maddesi”nden oluşan ve beynin fiziksel olarak oluşturduğu bir materyal olduğuna inanıyordu ve bu yüzden makinaların da canlı varlıklar gibi zeka ile donatılabileceğini iddia etti. Diderot, tahminlerini insanlığın makineler ilebirleşebileceği ve makine-insan formunun oluşabileceğine kadar götürüyordu. Marquis de Condorcet (1744-1794) Diderot gibi bir aydınlanma çağı düşünürü olan matematikçi ve siyaset bilimci Marquis de Condorcet (1744-1794) cezaevinde kaleme aldığı Sketch for a Historical Picture of the Progress of the Human Mind adlı çalışmasında daha sonra Thomas Malthus’un nüfus planlaması görüşlerine öncülük edecek fikirler öne sürdü. İnsanın sınırlı ömrünün çatışmaların kaynağı olduğunu öne süren Condorcet bilim ve sanattaki gelişmelerinin gelecek insanını dönüşüme uğratmaya ve beynini yapısal olarak geliştirmeye muktedir olduğunu iddia etti. Henüz modern biyolojinin ve tıbbın esamesinin okunmadığı bir çağda Condorcet’in bu görüşlerinin insanlığın ufkunun ötesinde olduğu söylenebilir. Aynı tarihte Kıta Avrupa’sından ABD’ye dönersek ABD’nin kurucuları arasında yer alan siyaset teorisyeni ve mucit Benjamin Franklin’in de (1706-1790) geleceğe yönelik isabetli tahminlerine rastlarız. Franklin, bilim insanı ve arkadaşı olan Josheph Priestly’ye 1780 yılında yazdığı mektupta bir gün insanın yerçekimine karşı koyabilecek ve ulaşımı kolaylaştırabilecek yollar bulabileceğini, tarımda verimin iki katına çıkarılabileceğini, hastalıkların ortadan kaldırılabileceğini yazdı. 1773’lerin başında ise insanın çeşitli yollarla gelecekte uyanmak üzere yüzyıllar boyunca uyutulabileceği fikrini bilim insanları “ömür uzatma” konusunu çözene dek sevdiği bir içkinin içinde bozulmadan korunmak istediğini ifade ederek dile getirdi. Konstantin Tsiolkovsky (1857-1935) 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde uzaya dair merak ve bilgi de arttı. Hal durum böyle olunca gelecek tahminleri içerisine uzay da girmiş oldu.

  17. 49

    AYKIRI KIZ: PIONEER-10

    Voyager-1, popülaritesini her daim diri tutmayı başarmış uzay araçlarının başında gelir. Ancak okulun bu en popüler kızının ardında, pek tanınmıyor olsa da önemi yadsınamayacak aykırı bir kız vardır: Pioneer-10! Bu yazıda, Voyager-1/2 ve Pioneer-10/11 ikizlerinden, Voyager-1 ve Pioneer-10'a odaklanacağız. Popüler kız Voyager-1 ve aykırı kız Pioneer-10'un maceraları arasında mekik dokurken, otuz yıl boyunca bilim dünyasını meşgul etmiş 'Pioneer aykırılığı'nı da (Pioneer anomaly) yazının merkezinde bulacaksınız... * Voyager-1 fırlatıldığında, yaklaşık beş buçuk yıldır keşifte olan Pioneer 10; astroid kuşağını geçen ilk uzay aracı olmuş, ve Jüpiter'in ötesine geçmeyi başarmıştı. Bir yandan boş durmamış, Jüpiter üzerinde direkt gözlem yaparak ve yakın plan fotoğraflar çekerek başka başka ilklere de imzasını atmıştı. Voyager-1'in yolculuğunun başladığı 1977 yılında ise Pioneer-10; o zamanların gezegeni, şimdinin cüce gezegeni, Plüton'un bulunduğu mesafeyi hedeflemiş, tam gaz ilerlemekteydi. Nitekim 1983'te Plüton'un ötesine geçme ilkine de nail olacak ve Dünya'dan 'en uzak' uzay aracı olma unvanını on beş yıl daha elinde bulunduracaktı. Pioneer-10 İllüstrasyonu (Kaynak: NASA) Dış Güneş Sistemi'ni keşfe giden ilk araç Pioneer-10 Dünya'dan uzaklaşıyordu, ancak 1980 yılına gelindiğinde; bilim insanları, ters giden bir şeylerin ayırdına vardılar: Doppler kayması sonuçlarına göre Pioneer-10, gereğinden fazla yavaşlıyordu! Yanımızdan hızla geçip giden bir Formula-1 aracı düşünelim. Aracın bize olan mesafesi değiştikçe duyduğumuz sesin yalnızca şiddeti değil, frekansı da değişir. Bize doğru yaklaşan araçtan gittikçe tizleşen bir ses duyarken araç uzaklaştıkça sesin pesleşmeye başladığını duyarız. Aracın ürettiği ses sabit olmasına rağmen, ‘viiiuuu’ şeklinde bir ses duyma sebebimiz, hızla bize doğru yaklaşan aracın ürettiği her yeni ses dalgasının kulağımıza ulaşana dek daha kısa yol izlemesi, yani daha kısa sürede bize ulaşabilmesidir. Araç yaklaştıkça ses dalgalarının bize ulaşma sıklığı artar ve daha yüksek frekansta bir ses işitiriz. Benzer şekilde uzaklaşan araçtan duyduğumuz sesin frekansı da gitgide azalır. Bu durum Doppler kayması olarak adlandırılmaktadır. Dalga boyu, frekansla ters orantılıdır. Yani bizden hızla uzaklaşmakta olan cisimlerden gelen sinyallerin dalga boylarının gittikçe arttığını ve bize hızla yaklaşan cisimlerden gelen sinyallerin dalga boylarının gittikçe azaldığını söyleyebiliriz. İnsan gözü en kısa dalga boyuna sahip renk olan mor ile en uzun dalga boyuna sahip kırmızı arasındaki renkleri ayırt edebilir (yaklaşık 400nm-700nm arası). Bu yüzden, dalga boyunun kısalma durumuna 'maviye kayma' (ya da mora kayma), dalga boyunun uzama durumuna ise 'kırmızıya kayma'(ya da kızıla kayma) denir. Kısacası; bize yaklaşan bir cisimde maviye kayma, uzaklaşan bir cisimde kırmızıya kayma görürüz. Ayrıca cismin uzaklaşma hızına göre bu kırmızıya kaymanın şiddeti de değişir. Bu kavramdan hareketle, galaksilerin birbirlerinden uzaklaştıkları ve daha uzak galaksilerin daha hızlı uzaklaştıkları tespit edilerek evrenin genişlediği, hatta artan bir hızla genişlediği sonucuna varılmıştır. Benzer şekilde Pioneer-10 üzerinde yapılan Doppler kayması ölçümlerinin beklenenden farklı bir sonuç verdiği görülmüş; Pioneer-10'un, hesaplanandan biraz daha fazla yavaşladığı tespit edilmiştir. Küçük, küçücük, göreve, araştırmalara, Pioneer'in yörüngesine etkisi yok sayılabilecek bir yavaşlayış... Bu küçük değer, sonradan yapılacak bütün araştırmalara sebebi bulunamayan bir 'sapma' olarak direnecek, bildik tüm etmenleri içinde barındıran hesaplamalara meydan okuyarak varlığını ve bilinmezliğini korumayı sürdürecekti. 1972'de gönderilen Pioneer ikizlerindeki bu aykrılığın ancak 1980'de tespit edilebilme sebebi ise, Pioneer-10'un 20 astronomik birimlik mesafeye 1980'de erişebilmesi ve Güneş ışınımının yarattığı basıncın etkisinin ancak bu mesafede Pioneer aykırılığını tespit edebileceğimiz kadar geri planda kalmasıdır. (1AU=Güneş-Dünya arası mesafe ~150milyon [km]) Bu kesin tespitin ardından bilim insanları kolları sıvadılar. Aykırılığın sebebine dair bir açıklama sunmasa da; yedi yıl boyunca Pioneer'ın üzerindeki sensörlerden alınan ölçümleri içeren telemetri verilerinin analizine ilişkin çalışmanın sonuçları, ilk kez 1998 tarihli makalede yayımlandı. 1998 yılı aynı zamanda Pioneer-10'un 'insan yapımı en uzak cisim' olma bayrağını Voyager-1'e kaptırdığı yıl olarak da tarihe geçmiştir ve Voyager-1, bu unvanını halen korumaktadır. Nihayetinde Pioneer aykırılığı, sebebi bilinmeyen ama varlığı bilinen, 20-70 AU  mesafede sabit kabul edilen ve yönü Güneş'e doğru olan küçük bir ivmelenme olarak literatüre geçti. (Değeri: ap=(8.74 ± 1.33) × 10-8 [cm/s2] Bu ivmenin ne kadar küçük olduğunu görebilmek adına kaba bir hesap yaparsak; sabit bir hıza kilitlenmiş şekilde, kesintisiz seyreden bir aracın hızının, 10 yılda sadece 1[km/sa] azalması olarak düşünebiliriz. Öte yandan, Pioneer'in hızının [km/sa] cinsinden on binler ölçeğinde olduğunu da unutmamak gerekir. İvmenin yönü ise Güneş’e doğrudur. Aşağıdaki şekilde 1 numaralı ok Pioneer’den Güneş’e doğru çizilmiştir. 2 numaralı ok Dünya’yı, 3 numaralı ok aracın gidiş yönünün tersini (V’nin tersi) ve 4 numaralı ok aracın dönüş aksisini göstermektedir. Pioneer aykırılığı ise 1 numaralı ok yönündedir. Otuz yılı aşkın süre boyunca gizemini koruyan Pioneer aykırılığının üzerindeki sır perdesi, geçtiğimiz yıl kaldırıldı. Böylesi bir bilinmezliği çözme yolunda bilinir fizikten, bilinmeyene pek çok öneri ortaya atılmış; evren anlayışımızın değişeceğini düşünenler dahi çıkmıştır. Ancak nihai sonuç, yeni teorilerin doğacağı ve fizik kurallarının değişeceği beklentisinde olanlar için tam bir hayal kırıklığı olmuştur: Otuz yıl önce, Dış Güneş Sistemi'ni keşif için gönderilen ilk uzay aracı beklenmedik bir şekilde yavaşlamaya başladı.Artık neler olup bittiğini biliyoruz.(Kaynak: http://ieeexplore.ieee.org/stamp/stamp.jsp?tp=&arnumber=6361761)   Diğer uzay araçlarında, örneğin Voyager’da bu denli gözlemlenmeyen etkiyi araştırmak için NASA-JPL'den Slava Turyshev önderliğinde bir çalışma yapıldı. Yıllar boyunca Pioneer'dan alınmış veriler incelenerek Pioneer'ın detaylı bir termal modeli oluşturuldu ve derinlemesine bir ısıl analiz gerçekleştirildi. Pioneer'ların açığa çıkardığı ısı her yöne eşit olarak yayılmıyordu Günümüz yazılımlarının hakkını verecek nitelikte bir termal modeli 1970'lerin başında tasarlanmış bir uzay aracı için oluşturabilmek hiç kolay olmasa gerek... Pioneer’lar, kendi üzerlerindeki altı farklı sensörden aldıkları sıcaklık bilgilerini Dünya’ya düzenli olarak gönderiyorlardı. Yıllar boyunca alınan bu veriler  toparlanarak hesaplamalarda kullanıldı ve Doppler verilerinden bağımsız olarak oluşturulan termal tepki kuvveti (thermal recoil force) modeline göre yapılan hesaplamaların Doppler verileri ile paralellik arz ettiği görüldü. %80 oranındaki bu paralellik, Pioneer aykırılığını açıklamak için yeterliydi. Pioneer aykırılığının sebebi, termal tepki kuvveti'ydi... Turyshev, çalışmanın sonucunu şu sözlerle özetliyor:               "Termal tepki kuvveti tam anlamıyla hesaba katıldığında, geriye aykırı bir ivmelenme kalmıyor."             “Yeni bir tür fizik keşfetmek elbette heyecan verici olsa da, biz bir gizemi araladık.” * Pioneer'ların açığa çıkardığı ısı her yöne eşit olarak yayılmıyordu (anisotropic thermal radiation). Nükleer güç üreteçlerinin yaydığı ısı, yansımalardan sonra aracın ön tarafına doğru yönleniyor ve fazlaca ısınan elektronik sistemlerin de aracın ön tarafında konuşlanmış olması, ön tarafa doğru daha fazla ışımaya sebep oluyordu. Newton’un 3. hareket yasasını hatırlayalım: Her etkiye karşı, eşit ve zıt bir yönde bir tepki vardır. Bilindik bir örnek olarak tüfek atışını ele alırsak; ateş edildiğinde, bu etkiye karşılık tüfeğin geri teptiğini görürüz. Benzer durumu, ateş etmeyen ancak ışınım yapan Pioneer için de düşünebiliriz. Pioneer’ın yaydığı ısının ve dolayısıyla tepki kuvvetinin her yönde eşit olmaması, bir yöne doğru net tepki kuvveti oluşmasına sebep oluyor; bu kuvvetin aracın gidiş yönünün tersine oluşması ise böyle bir yavaşlamayı beraberinde getiriyordu. Turyshev, Pioneer aykırılığını; seyir halindeki aracın farlarından çıkan fotonların aracı geri itmesine benzetiyor... Ancak Pioneer aykırılığını düşünerek, yakıt tasarrufu olsun diye farları yakmamak etkili bir yöntem olmayacaktır. Zira farlarla birlikte yanan stop lambaları, (bire bir aynı olmaları durumunda) iki yönde de (aracın içine doğru), aynı şiddette tepki kuvveti oluşturacak ve net kuvvet sıfır olacaktır. Bu örneği biraz daha abartarak fren yaptığımızı düşünelim. Aracın yalnızca arkasında bulunan fren lambalarından çıkan fotonların aracımızın gidiş yönünde bir tepki kuvveti oluşturarak frenin etkisini azalttığını söyleyebiliriz. Ancak bu kadar küçük ve ihmal edilebilir bir etki için fren lambalarını sökmenin pek de akılcı olacağını söyleyemeyiz. * Aykırı kız Pioneer'in aykırılık sorunu çözüldüğüne göre en başa dönebiliriz: Bir gün akıllı bir yaşam formunun uzay araçlarını bulma ihtimali düşünülerek tasarlanmış mesajlar, hem Pioneer hem de Voyager araçlarının üzerlerinde bulunmaktadır. Ancak Pioneer'ın üzerinde yalnızca altın kaplı levhaya işlenmiş görsel bir mesaj bulunurken, Voyager'a çeşitli çizimler, müzikler, yansımalar ve Türkçe dahil elli beş ayrı dilde söylenmiş selamlama mesajları konulmuştur. Yazıyı sonlandırmadan önce bu iki uzay aracının güncel durumlarına bakacak olursak: Pioneer-10, 108AU mesafeden; Voyager-1 ise 125AU mesafeden ve birbirlerine hemen hemen zıt yönlerde Dünya'dan uzaklaşmaya devam etmektedirler. Pioneer-10'dan 2003 yılının Ocak ayından itibaren haber alınamamaktadır. Voyager ise Dünya'ya veri göndermeye devam etmektedir. Voyager üzerindeki afili mesaj Pioneer'inkini gölgede bırakırken, 'en uzak' olma şerefi yıllar önce Pioneer'dan Voyager'a geçmişken,

  18. 48

    BİLİMSEL YÖNTEMİ BİR DEDEKTİFİN ÖYKÜLERİNDE BULMAK

    Çocukluğumdan beri suç ve dedektif romanları, öyküleri en sevdiğim edebiyat tarzı olmuştur. Beklenmedik bir cinayet, cinayetin etrafında gelişen esrarlı olaylar, olası katiller, okura “Yok artık” dedirten çözümler ve en önemlisi bu çözümleri bulan dedektifler sayısız gece boyunca beni uykumdan etmiştir. Hercule Poirot, C. Auguste Dupin, Miss Marple, Baskerville’li William gibi nice dedektif zihinsel yetenekleri ile hala büyülemeye devam ediyorlar benim gibi bu tarza meraklı okuyucuları. Ancak onlarca kurgusal dedektif karakteri içerisinde sadece bir tanesi kriminolojinin öncülerinden biri olarak onurlandırılıyor kimilerince: ağzında piposu, garip alışkanlıkları, bohem yaşam tarzı ve  sıra dışı mantıksal becerileri ile Sherlock Holmes. (C) Tony Dezuniga Holmes suçluları adalete teslim etmekte, masumları kurtarmakta o kadar başarılıdır ki Holmes’un çağdaşı olan günümüzde hala kullanılan suçluların fotoğraflarının (mugshot)  çekilmesi ve suç mahallinin detaylı envanterinin çıkarılması fikirlerinin mucidi Fransız araştırmacı/polis memuru Alphonse Bertillion*’un Dedektif öykülerini severim. Sherlock Holmes’ün akıl yürütme tekniklerinin bütün profesyonel polislerce kullanıldığını görmek isterdim[1] dediği rivayet edilir. Sherlock Holmes’u özel bir dedektif yapan esrarlı olayları çözerken bilimsel yöntemin ve akıl yürütme sanatının inceliklerini kullanıyor olması. Ünlü dedektif, dostu Watson’un daha önce çözdükleri bir olay üzerine yazdığı yazıyı eleştirirken suçla mücadele uğraşını nasıl gördüğünü açıklar okuyucuya: Dedektiflik kesin bir bilimdir ya da öyle olmalıdır ve aynı şekilde soğuk, duygulardan uzak olarak değerlendirilmelidir.[2] Ağaçtan düşen elmaları bir tek Sir Isaac Newton görmemiştir mutlaka. (c) applebazaar.com Holmes’un bilimsel yöntemi kullanışını incelemeden önce bilim ve bilimsel yöntemin çok basit bir tanımını yapalım. Bilimi evrende var olan şeylerin nasıl çalıştığını, birbirileri ile olan ilişkilerini  anlamak ve keşfetmek için yapılan sistemli ve mantıklı bir insan aktivitesi olarak tanımlayabiliriz. Bilim fikirler, tercihler, istekler üzerine değil olgular üzerine kuruludur. Bilim hipotezleri ya da teoriler ispatlamak için yapılan bir aktivite olarak algılanıyor birçoklarınca. Oysa bilim bir konu hakkında alternatif açıklamaların tek tek çürütüldüğü en sonunda eldeki verilerle uyumlu, gözlemlenen olayları açıklayabilen, benzer koşullarda ne olabileceğini tahmin etmemize yardımcı olan ve üzerinde genel olarak fikir birliğine varılabilecek bir açıklamaya ulaşma çabasıdır. Bilimsel yöntem bu çaba sırasında bilim insanlarının takip ettiği adımların bütünü olarak tanımlanabilir. Bilimsel yöntemin ilk adımı gözlem yapmak ve yapılan gözleme dayanarak problemi ortaya koymaktır. İnsanlık tarihi boyunca Isaac Newton’dan önce ağaçtan düşen elmaları başkaları da görmüştür mutlaka. Ama sadece Newton bu gözlemden yerçekimi kanununu formüle edebilmiş. Ancak bir sonuca varacak gözlem yapabilmenin bir ön koşulu var. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu fark etmemizi sağlayacak bilgiye sahip olmak. Maceralarının hemen hepsinde dedektifin sıklıkla hafızasının derinliklerinden tıpkı bir sihirbazın şapkasında çıkan tavşan gibi ilk başta gereksiz görünen olağan dışı bilgileri çıkardığını görmek mümkün: tütün küllerinin birbirilerinden farkı, Londra sokaklarının hangilerinin Arnavut kaldırımı olduğu, kulak memelerinin şekli, çamurda bırakılan izlerin karakteristikleri ve daha niceleri. Holmes, hanımefendinin profiline yoğun bir dikkatle bakıyordu. Şaşkınlık ve tatmin, hevesli yüzünden aynı anda okunabiliyordu, ancak hanımefendi sessizliğinin nedenini anlamak için etrafına bakındığında her zamanki sessiz ve vakur haline döndü. Düz, aklaşmış saçlarına, kasketine, yaldızlı küpelerine, uysal görünüme dikkatlice bakmama rağmen dostumun besbelli heyecanını açıklayabilecek bir şey görmedim[3]. Ancak kulak memelerinin anatomisi ile ilgili derin bilgilere sahip olan biri Bayan Cushing’in kulağı ile karton kutudaki kulak arasındaki ilişkiyi gözlemleyebilir şüphesiz. Holmes farklı alanlardaki derin bilgisi ile herkesin baktığı ancak görmeyi başaramadığı detayları anlamlandırabildiği, yani gözlem yapabildiği için vakaları aktaran dostu Watson’u ve okuyucuları sürekli şaşırtır. Dilimize “Kızıl Soruşturma” adı ile çevrilen öyküde Watson ve Holmes’un tanışma sahnesinde Holmes Watson’a Anladığım kadarı ile Afganistan’daydınız[4]. dediğinde doktoru hayretler içerisinde bırakmıştır. Sherlock Holmes öykünün ilerleyen bölümlerinde kendisini Watson’un Afganistan’da bulunmuş olduğu sonucuna ulaştıran adımları açıkladığında dedektifin ilk tanışma anında bile bilinçli bir şekilde gözlem yaptığını ve bu gözlemleri akıl yürütmesinde kullandığını görürüz: .... Afganistan’dan geldiğinizi hemen anlamıştım... Akıl yürütmem şu şekilde çalıştı ‘Karşımda, doktor tipli bir bey var ama aynı zamanda bir asker havası da var. O halde, mutlaka askeri doktor olmalı. Sıcak bir ülkeden yeni gelmiş olmalı çünkü yüzü esmer ancak bu doğal ten rengi değil; bilekleri açık renk. Bitkin yüzü açıkça zorluklarla ve hastalıklarla mücadele ettiğini gösteriyor. Sol kolundan yaralanmış. Kolay bükemiyor ve garip bir şekilde  tutuyor bu kolunu. Hangi sıcak ülkede bir İngiliz doktoru bu kadar zorlukla mücadele edip kolundan yaralanabilir ki? Şüphesiz Afganistan. Bütün bu akıl yürütme bir saniyemi bile almadı[5]. 1887 yılında yayınlanan ilk Holmes vakası "Kızıl Soruşturma" nın kapağı. (c) Wikicommons Holmes ilk kez tanıştığı, daha sonra sıkı dostu olacak Watson’la tanıştığında sadece bir gözlemden sonuca ulaşmaz. Karşısındakinin kim olduğu sorusunun yanıtına ulaşmak için farklı bilgileri bir araya getirir. Ünlü dedektif elindeki problemi çözecek bütün verilere ulaşmaya çalışır.  “Dans Eden Adamlar Macerası” isimli öyküde hiyeroglif görünümlü karalamaları getiren Bay Hilton Cubbit’i benzer şekiller tekrar ortaya çıkınca kendisine hemen ulaştırmasını söyleyerek evine yollar ve on beş gün boyunca sabırla yeni verilerin ortaya çıkmasını bekler[6]. Bilim insanları da bilimsel yöntemi izlerken tıpkı Holmes gibi sadece bir gözlemden yola çıkarak kesin hükümler vermezler. Aksine karar vermeden, fikir üretmeden önce bir hipotez oluşturmalarına yeteceğini düşündükleri kadar çok veri toplamaya, gözlem yapmaya çalışırlar. Carl Sagan “Garajımdaki Ejder” isimli yazısında Ama ben içgüdülerimle düşünmemeye çalışıyorum. Eğer dünyayı anlamak konusunda ciddi isem, ne kadar cezbedici olursa olsun, beynim dışında bir şeyle düşünmek büyük bir olasılıkla başımı derde sokacaktır. Gerçekten, kanıtlar ortaya çıkana kadar kararı ertelemenin bir sakıncası yok[7]. derken 80 yıl önceki Holmes’un kulağını çınlatır bir anlamda: Hayır, hayır, ben asla tahmin yürütmem. Mantıklı düşünme alışkanlıklarını yıkıcı, şaşırtıcı bir alışkanlıktır tahmin yürütmek[8]. Yeteri kadar veriyi elde eden bilim insanları hipotez ya da teori oluşturmak için bu verileri mantık kuralları çerçevesinde kullanırlar. Mantıkta çıkarım yapmakta kullanılan üç farklı yöntem vardır: tümdengelim, tümevarım ve dışaçekim. Bu üç akıl yürütme biçiminin de bilimde ayrı kullanım alanları var. Tümdengelimli akıl yürütme, yani genel bir önermeden mantıklı, özel bir sonuca ulaşma çabası, bilim insanlarınca hipotez ve teorileri test etmekte ya da teorileri özel durumlara uygulamak için kullanılır. Tümdengelimli akıl yürütmeye en çok verilen örnek Bütün insanlar ölümlüdür (1. öncül) Sokrat insandır (2. öncül) O halde Sokrat ölümlüdür (Sonuç) örneğidir. Tümevarımlı akıl yürütme ise tümdengelimli akıl yürütmenin tam tersidir: özel durumlardan genele ulaşma yolunda bir akıl yürütme biçimidir. Öncüllerin tamamı doğru bile olsa ulaşılan sonucun yanlış olması tümevarımlı akıl yürütmede mümkündür. Örneğin Esra kadındır (1. Öncül) Esra annedir (2. Öncül) O halde bütün kadınlar annedir (Sonuç) akıl yürütmesi öncüller doğru olsa bile geçerli bir akıl yürütme değildir. Tümevarımlı akıl yürütmede  her ne kadar doğru önermelerden yanlış sonuçlara ulaşılabilse de bu akıl yürütmenin bilimde uygulaması vardır. Bilim insanları tümevarımlı akıl yürütme ile hipotez ve teorilerini oluştururlar. Yani yukarıdaki önermelerden “acaba bütün kadınlar anne midir?” sorusunu sorduran tümevarımlı akıl yürütmedir. Sherlock Holmes’un bu akıl yürütmeleri kullanmadığını düşünmek yanlış olur. Nitekim Sir Arthur Conan Doyle Holmes’un akıl yürütme yöntemini tümdengelim olarak adlandırır. Yazar bu konuda hatalıdır çünkü Holmes’un akıl yürütmesinde en çok kullandığı dışaçekimdir. Dışaçekim (abduction) elde bulunan en iyi bilgiden hipotezler oluşturmakta kullanılır. Gözlenen bir olayın çok açık bir açıklaması olmadığında eldeki bilgilerle "eğitimli bir çıkarım yapma yöntemi"dir diyebiliriz. Örneğin Güneş sisteminin 8. Gezegeni Neptün’ün keşfine yol açacak çalışmaların önünü açan, iki astronomun bu yöntemi kullanması olmuştur. Uranüs’ün yörüngesine ilişkin ilk tablolar açıklandığında gezegenin yörüngesi astronomların dikkatini çeker. Uranüs’ün yörüngesi o tarihte bilinen bilgiler ışığında klasik Newton fiziğinin kullanılarak hesaplanan yörüngeden oldukça farklıdır. Bu farklılık astronomları bunun nedenleri üzerinde düşünmeye zorlar. Astronomların önünde bu sapmayı açıklayan iki seçenek vardır: Newton teorisinin yanlış olduğu ya da henüz keşfedilmemiş bir gezegenin bu sapmanın sorumlusu olduğu hipotezleri. Uzun yıllar boyunca doğada ve evrende gözlemledikleri olayları büyük doğrulukla açıklayan Newton fiziğinin hatalı olması imkansız gibidir zamanın astronomları için.  8. gezegeni aramaya başlalarlar ve bir kaç yıl sonra Neptün’ü bulurlar. Tıpkı Holmes’un tahta bacaklı adamın  yardımcısı yerlinin odaya nasıl girdiğini Watson’a açıklarken sorduğu gibi: Sana kaç kere 'imkansız olanı elersen geriye kalan ne kadar olanaksız olursa olsun gerçek olmalıdır’ dedim?[9] Holmes çözmeye çalıştığı suçun etrafındaki olaylardan,

  19. 47

    DÜŞÜNCE DÜNYASININ GÖLGEDE KALANLARI: KADIN FİLOZOFLAR – I

    İnsan esasen ne erkektir ne de dişi. Cinsiyetin farklı olmasının amacı, cinse özgü biçim farkını oluşturmak olmayıp yalnızca üremeye yarar... ”                                      (Marie Le Jars de Gournay: Kadınlarla Erkeklerin Eşitliği Üzerine)     Bu satırlar, Rönesans döneminin filozoflarından; Marie Le Jars de Gournay’a ait. Bu ismi belki duymamış olabilirsiniz. Gournay, erkek egemen bir dönemde geri planda kalan kadın düşünürlerden sadece birisi. Günümüzde kadın ve erkek eşitliğini savunan bizler, kadınların pek çok konuda ön planda olmasını savunuyoruz fakat tarihte yolculuk yaptığımızda savunduğumuz bu fikirlerden uzak yaşantılar karşımıza çıkıyor. Okuyacağınız bu yazı dizisinde felsefe dünyasının kadın düşünürlerine kısaca değineceğiz. Bilim dünyasına baktığımızda ünlü fizikçi Marie Curie  gibi az da olsa kadın bilim insanları karşımıza çıkıyor. Peki, felsefe dünyasına baktığımızda durum nasıl acaba? Aristotales, Platon, Descartes… Filozoflar dediğimizde aklımıza gelen ilk isimlerin ortak bir özelliği var; hepsinin erkek olması. Bunun nedenini, düşünebilmenin erkeklere atfedilen bir yetenek olması ile değil, kadınların düşüncelerini erkekler kadar sistematik bir şekilde aktarabilmek için yeterli zaman ve imkânlara sahip olamaması şeklinde açıklamamız mümkündür. Diğer bir neden de kadınların ürettikleri belgelere erkeklerden daha az özen gösterilmesine bağlı olarak savundukları fikirlerin yitip gitmesi olarak  açıklanabilir. Daha önce yayınladığımız “Cadılık mı kötü yoksa insanlık mı? Avrupa’da cadı (kadın) avları” yazısında, kadının cadı olarak yakılmasının ardındaki nedenler üzerinde dururken, kadının nasıl ikinci plana itildiğini ifade etmiştik. Aslında bu yazı da kadın olmanın erkeklere göre daha zor koşullarda mücadele etmek olduğunu anlatıyor. Bu konuda araştırma yaparken faydalandığım en önemli kaynağım; “Kadın Filozoflar Tarihi” isimli eserde, toplamda 44 kadın filozofun hayatından kesitlere ulaşabildim. Bu düşünürlerin tamamını ele almaktan ziyade dikkat çekici isimler üzerinde durmak istiyorum. Kadın filozofları ele alırken kuşkusuz, dönemler bazında incelemek daha iyi olacaktır. Antik Çağ’ın Güçlü Kadınları: Felsefenin başlangıcı pek çoğumuzun bildiğin gibi Antik Çağ dönemine dayanmaktadır. Yaşadığı hayatı sorgulama, insan ve dünyayı nitelendirme çabaları ilk bu dönemde, Eski Yunan’da başlar. Bu dönemde hem kadın hem erkek filozoflar için önemli sorular vardır, şöyle ki insan neden dünyaya gönderilmiştir, dünyadaki görevi nedir, düşünme ve eylem ilişkisi nedir?… vb. gibi. Bu sorulara bağlı olarak oluşan düşünceler felsefenin temeli olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Krotonlu Theano ve eşi Pisagor'un temsili bir resmi. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu dönemin ünlü düşünürleri denildiğinde karşımıza erkek düşünürler çıkmaktadır ama bu dönemde düşünce dünyasının önemli kadın isimleri de var olmuştur. Bu isimlere ilk vereceğimiz örnek; Krotonlu Theano’dur. Krotonlu Theano en ünlü Pisagorcu kadın olarak tarihteki yerini almıştır. Neden Pisagorcu olduğunu belirtirsek; ilk kadın düşünürlerin Pisagor’un çevresinden çıktığı inancı vardır.Bu çevredeki düşünürlerin, onun matematik bilgilerini ve felsefeye dair düşüncelerinin destekleyicisi ve yayıcısı olduğu kabul edilmektedir. İşte, Krotonlu Theano da bu düşünürlerden birisidir. İÖ. 550 yılından sonra yaşayan Theano, aynı zamanda Pisagor’un eşidir. Eşi gibi matematiğe meraklı olan Theano Pisagor’dan felsefe dersleri de almış ve eşinin ölümünden sonra Pisagor Okulu’nu yönetmiştir. Peki, Krotonlu Theano’nun düşünceleri nasıldır? Theano’ya göre, ruh yeniden doğacaktır, bunun için kişi erdemli bir hayat sürmelidir. Sırf madde diye bir şey yoktur, ruh ön planda olmalıdır. Matematik ve müzik önemlidir çünkü ikisinde de sayılar vardır. Öyle ki sayılar düzeni sağlayan tek unsurdur. Theano Pisagor Okulu’nda kızlara ders vermiştir. Bu derslerinin büyük bir bölümünü ahlak üzerinedir. Kendisinin dönemin ileri görüşlü isimlerinden biri olmasına karşın, derslerinde kadınların geri planda kalarak, iyi bir eş olarak yetiştirilmesini anlatması ilgi çekicidir. Bu durum büyük ölçüde o dönemin sosyal hayatının çizgisini yansıtmaktadır. Theano’dan sonra yine Antik Çağ’da ele alabileceğimiz diğer bir isim; Aspasia’dır. İÖ. 460’tan sonra yaşayan Aspasia kadın düşünür olarak nitelendirilirken bazı yazarlar tarafından Hetaira (fahişe) olarak nitelendirilen ve alay edilen de bir kadın olmuştur. Bu nokta oldukça dikkat çekicidir. O dönemde Hetaira olarak çalışan kadınlar, para karşılığı bedenlerini satmaktadır. Aspasia da Atina’da Hetaira olarak çalışmaya başlar ve bir Hetaira okulunu işletir. Bu durum onun toplum içerisinde aşağılanmasına yol açsa da öte yandan sahip olduğu felsefe ve retorik bilgisi kendisine hayran bırakmaktadır. Aspasia esasında oldukça iyi eğitim almış bir kadındır. Sokrates’in ondan ders aldığı ve ona hayranlık duyduğu Platon tarafından kaleme alınmıştır. Aspasia yaşadığı dönemde insanları felsefeye yönlendirmeye çalışan önemli bir isim olarak varlık göstermiştir. Hypatia'nın temsili bir resmi. Antik çağın diğer önemli bir ismi de Hypatia’dır. M.S. 370 yılından sonra yaşayan Hypatia, Yeni Platonculuğun revaçta olduğu bir dönemde İskenderiye’de yaşamıştır. Önemli bir filozof olmasının yanı sıra astronomi ve matematik ile deilgilenen Hypatia, zor bir dönemde varlığını sürdürmüştür öyle ki, bu dönemde yeni yeni Hristiyanlaşmanın sonucunda Hristiyan olmayanlara karşı düşmanlık mevcuttur. Bu durumdan Hypatia da nasibini almıştır. Felsefenin bu dönemde bölücü, otorite bozucu bir sistem olduğu düşüncesi onun işini daha da zorlaştırmıştır. Buna rağmen üstün zekâsı ile fark yaratan düşünür, İskenderiye Üniversitesi’nde astronomi ve geometri dersleri de vermiştir. Hypatia’nın babası da kendisi kadar ünlü matematikçi olan Theon’dur. Hypatia’nın Platon düşüncelerini savunduğu belirtilmektedir ama maalesef günümüze ulaşan bir eseri bulunmamaktadır. Platoncu felsefeye göre, asıl gerçek görülebilen değil, onun ardında bulunandır. Hypatia’nın da bu fikri savunduğu varsayılmaktadır. Hypatia’nın hayatı hakkında dikkat çekici nokta ise ölümüne ilişkindir. Hypatia pagan olmakla, devletin işlerine karışmakla suçlanmış ve taşlanarak öldürülmüştür. Ne kadar trajik bir durum olduğunu belirtmemize gerek yok değil mi? Hypatia’nın ölümü tarihsel süreç içerisinde kadınlara yapılan zulmün tanıdık bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç düşünürü kısaca ele aldıktan sonra antik dönemin kadın düşünürleri hakkında çok kısa şunları söyleyebiliriz; antik dönemin kadın düşünürleri güçlü karakterlere sahiptir; sessiz kalmak yerine bir okulda varlıklarını sürdürmüşler, kendilerine düşman olunsa da ya da aşağılansalar da bir yandan zekâ ve bilgi birikimleri ile çevresindekileri kendilerine hayran bırakabilmişlerdir. Ortaçağ’ın Dindar Kadın Düşünürleri: Antik Çağ’dan Orta Çağ’a geçiş yaptığımızda Hristiyanlık inancına bağlı olarak şekillenen baskın düşünce sistemi karşımıza çıkmaktadır. Din olgusunun gitgide güçlendiği bu dönemde felsefenin etkisi gittikçe azalmıştır. Bu dönemin felsefesi Skolastik Felsefe’dir. Bu felsefenin kökeni Aristotales’e dayandırılmakta ve Hristiyanlık inancının mantık çerçevesinde ele alınmasına çalışılmıştır buna bağlı olarak gelişen fikirlerin hemen hemen hepsi dinsel dogmalar üzerine olmuştur. Bu dönemde kadınların rolüne baktığımızda, kadınların yine geri planda olduklarını söyleyebiliriz. Kadınların skolastik felsefe ile uğraşmaları yasaklanmıştır buna karşın Mistitizm ile ilgilenmelerine engel olunamamıştır. Mistitizm’e göre; kişi kendi içine dönerek, sezgileri ile Tanrı ile yakınlaşabilir. Bu akıma göre “ben” yoktur, Tanrı vardır. Kişi bu şekilde bir gün gelecek bilge kişi haline gelecektir.   “Nasıl ki insan toza dönüşse de sonradan yeniden dirileceği için her zaman var olmaya devam edecek, eserleri de her zaman görülecektir…”   Bu cümlenin sahibi, Mistitizm akımın önemli temsilcilerinden biri olan Bingenli Hildegard’dır. Bingenli Hildegard, 1098’de doğmuştur, hayatının 30 yılını bir kadın hücresinde geçirmiştir. Sonrasında ise rahibelik yemini etmiştir. Onun hakkında en ilginç detay, erkek manastırlarından bağımsız kendi manastırını kurmasıdır. Bu durum onun güçlü kişiliği hakkında ufak da olsa bir bilgi vermektedir. Bunun yanı sıra o dönemde bir rahibe için yasak olan vaaz gezilerini de gerçekleştirmiş olması ve ikinci bir manastır kurması dönemin devrim niteliğinde gelişmelerinden birisidir. Bingenli Hildegard’ın düşünce yapısına baktığımızda ise, insan-kozmos-tanrı arasında şekillendiğini görüyoruz. Dünya bir bütündür, kişi kendi benliğine bakmak yerine bu bütünü incelemelidir. Dünya Tanrı tarafından tutulan bir tekerlektir. İnsan bu tekerlek içerisinde dengede durmaktadır ve insanın asıl amacı kozmos ve tanrı arasında denge kurmaktır.  Bunu “Scvias” isimli kitabında yazmıştır. Bu eserinin yanı sıra erdemli davranış üzerine kaleme aldığı, “Liber Vintae Meritorum” ve insan-kozmos arasında benzetmelere yer verdiği “Liber Divinorum Operum” adlı eserleri mevcuttur. Bingenli Hildegard’a göre insan ve dünya iç içedir. Din hayatın anlamıdır, ruh ve beden arasında ise birbirini tamamlayıcı bir bağ vardır. Ruh kadar beden de önemlidir, bu nedenle kişi yaşarken bedenine de özen göstermelidir. Bu dönemin diğer bir kadın düşünürü Marguerite Porete’dir. 1255-1320 yıllarında Fransa’da yaşayan bu düşünür de mistik düşüncenin temsilcilerinden kabul edilmektedir. Marguerite Porete’nin hayatı aslında oldukça ilginçtir; din sapkını olarak suçlanarak, yakılarak öldürülmüştür. Bunun nedeni, “Yalın Ruhun Aynası” isimli kitabında savunduğu fikirleridir. Bu kitapta Marguerite, ruhun tamamen özgür olması gerektiğini savunmuştur, buna göre kilisenin kurallarından kopulmalı ve tanrı ile kurulan bağı kişinin kendi içinde kurmalıdır. Bu düşünce tarzı, Orta Çağ dönemi için oldukça cesur düşünceler olup, cezası ölüm olmuştur. Christine_de_Pisan'ın portresi.

  20. 46

    Süt İçtim “Midem” Yandı…

    Yoğurt, ayran, peynir… Ya da keşkül, sütlaç, puding… Sütlü Nuriye, irmik tatlısı... Dondurma, krem şanti, milkshake... Daha fazla sayamıyorum... İnek, keçi ve koyun sütünden mamül pek çok ürün hayatımızın vazgeçilmezlerini oluşturuyor. Mesela ben bu topraklarda yaşayan bir insan olarak peynirsiz bir kahvaltı düşünemiyorum. Bu pek çok Avrupalı için de öyle. Öte yandan ayranın ayrı bir yeri var. Ülkemizde soğuk ve gazlı içeceklere yaygın bir alternatif olarak içecek pazarından büyük bir pasta alıyor. Milli içecek olarak önerilmesi boşuna değil... Ama eğer bundan 8000 yıl kadar önce yaşasaydınız büyük ihtimalle sadece peynir, kısmen yoğurt yiyebilecektiniz... Onları da belki de bir miktar şişkinliği göze alarak… Laktoz İntoleransı sütte bulunan laktoz şekerini sindirememe durumudur. Bir hastalık olmaktan çok genetik bir çeşitliliktir (siyah, beyaz ya da sarı ırktan olmak ya da mavi veya kahverengi gözlü olmak kadar olağan bir çeşitlilik).  Üstelik Avrupa ve mezopotamya toplumları dışındaki toplumlarda çok yaygındır. Hatta bazı “kapalı” -yani uzun yüzyıllar boyunca genelde kendi içinde evlilik gerçekleştirmiş olan- kavimlerde hemen hemen herkeste vardır. Laktaz enzimi, laktoz şekerini tek şekerli yapıtaşlarına, glukoz ve galaktoza ayırır (Kaynak: chemistry.tutorvista.com). Laktoz şekeri bir disakkarit, yani çift şekerdir. Galaktoz ve glukozun birleşmesinden oluşur. Onu tekrar yapı taşlarına ayıran, yani sindiren enzime ise laktaz adı verilir. Dünya üzerinde hangi milletin mensubu olursa olsun -genetik bir bozukluğu olmadıkça- bebeklerin tamamında laktaz üretilir ve laktoz sindiriminde bir sorun yaşanmaz; zira bebekler anne sütünü bu sayede sindirebilirler. Binlerce yıl önce de bebekler laktoz sindiriminde bir sorun yaşamıyorlardı, ancak insanların sütten kesilme zamanları geldiğinde laktaz enzimi üretimi keskin bir biçimde düşüyordu. Bebek zaten artık anne sütünden bağımsız hale geldiği için laktaz eksikliğinin bir sorun yaratması söz konusu değildi… Avcı toplayıcı toplumlar tarım ve hayvancılıkla yaşamını sürdüren toplumlara evrildiğinde sabana koşulan, etlerinden ve yünlerinden faydalanılan hayvanların sütleri herhalde sadece bebeklere içiriliyordu. Bir süre sonra insanlar sütten çeşitli türev besinler yapmayı öğrendiler. Yetişkin insanlar süt içemiyorlardı ama peynir, yoğurt, yağ gibi mandıra ürünlerini nispeten daha rahat bir şekilde yiyebiliyorlardı, çünkü o günlerde yediklerinin kimyalarının farkında olmasalar da günlük süt %4,80 oranında laktoz şekeri içerirken, bir çedar peynirinde bu oran %0,07’ye, tereyağda ise %0,51’e düşüyor ve böylece onları süt kadar rahatsız etmiyordu(1). Laktoz İntoleransı Rahatsız etmek derken onu da açıklayalım: Laktoz intoleransı bulunan bireyler süt içtikleri zaman ne yaşıyordu? Şişkinlik, mide krampı, aşırı gaz çıkarma, ishal, kusma ve karın ağrısı. Üstelik tüm bu belirtiler laktoz tüketiminin miktarına göre artış gösterebiliyor ve şiddetli hale gelebiliyordu. Yetişkinler bu belirtileri atlatsa da çok çok nadiren görülen doğuştan laktoz intoleransına sahip bebekler sırf bu yüzden ölebiliyorlardı. Sindirilmeyen laktozun bu sıkıntıları yaratmasının sebebi, bir disakkarit olan laktoz molekülünün ince bağırsak duvarından geçememesi, bu yüzden emilememesi ve emilemeyen laktazın bağırsak floramızda yer alan bakterilerce bir ziyafete dönüştürülmesi. Bu bakteri sindirimi ve fermentasyonu sonunda açığa çıkan gazlar (oksijen, hidrojen ve metan) sindirim sisteminde sıkışır. Ayrıca sindirilmeyen şekerin varlığı ve artan gaz basıncı bağırsak içerisindeki osmotik basıncı  ve bağırsak genişliğini arttırarak ishale sebep olur. Alınan laktoz miktarı arttıkça bu rahatsızlıklar da dolaylı olarak artar. Ne kadar ekmek, o kadar köfte, ne kadar laktoz, o kadar gaz… -Damak zevkine- faydalı mutasyon Bebeklerde laktozu sindiren laktaz enziminin salgılanmasını kontrol eden gen LCT genidir. LCT geninin aktifliğini ya da pasifliğini kontrol eden gen ise MCM6 genidir(2). Muhtemelen bebeklik döneminden çıkmış bireylerin anne sütü taleplerini sürdürerek onların bebeklerle rekabetini engelleme yönünde faydalı bir adaptasyon sonucunda ortaya çıkmış bir özellik olarak MCM6 geni sütten kesilme dönemi sonrasında LCT genini kapatır. Ancak…  Binlerce yıl önce MCM6 geni bir mutasyona uğrayıp, LCT’yi kapatamaz hale gelmiş. Böylece bizler de keşkül, fırın sütlaç ya da puding tüketebilir bireylere dönüşmüşüz (iyi ki! Haa… Bir de güllaç. Çok severim.) İnsan evriminin son aşamalarından birisi, biyokültütel bir evrim olarak laktaz sürekliliği. Bir yandan iktisadi ve kültürel değişim yaşanırken diğer yandan biyolojik evrim buna eşlik etmiş görünüyor. (Fotoğraf: sutdilimi.blogspot.com) MCM6 genindeki mutasyon sayesinde yetişkinlikte laktaz üretme kabiliyetini yitirmemeye Laktaz Sürekliliği adı veriliyor. Laktaz sürekliliği mutasyona bağlı olarak çok uzun yıllar önce ortaya çıkmış olabilir, ama bireyler arasında yaygınlaşarak sık görülmeye başlanması son on bin yıl içerisinde gerçekleşmiş. Bu yüzden geç insan evriminin bir parçası olarak görülüyor ve hayvanların evcilleştirilmesi ve mandıracılığın başlaması ile birlikte eş zamanlı gerçekleştiği için biyokültürel bir evrim olarak nitelendiriliyor. Laktaz sürekliliğini sağlayan mutasyonun yaygınlaşması ve günümüze kadar gelmesi mutasyon sahiplerine sağladığı çeşitli avantajlardan kaynaklanıyor. Bu faydalardan bir tanesi, özellikle Kuzey Avrupa gibi az ışık alan bölgelerde D vitamini de az olduğundan kemikler için kalsiyum tüketiminin hayati önem kazanması. Süt tüketebilen toplumlar D vitamini azlığından kaynaklanan raşitizm gibi hastalıkları bertaraf edebilmişler. Ayrıca kıtlık zamanlarında suyun yokluğuna süt iyi bir alternatiftir. Vikinglerin Grönland gibi az tarım alanına sahip ve sık sık kıtlık dönemleri geciren bölgelerde keçileriyle hayatta kalması (6) ve bugün İsveçlilerin %99’unun laktaz sürekliliğine sahip olması tesadüf gibi görünmüyor (7). Araştırmalar gösteriyor ki laktaz sürekliliğine yol açan mutasyon tek kaynaktan gelmiyor. En yaygın olanı Balkanlar ve Orta Avrupa’da gerçekleşmiş olduğu sanılan ve oradan doğuda Hindistan’a kadar güneyde Kuzey Avrupa’ya kadar yayılmış olanı iken, Arap devesinin evcilleştirilmesinden sonra ortaya çıkmış olan bir başka alel de mevcut (sonuçları yeni yayınlanan bir araştırma laktaz sürekliliğinin Avrupa’da değil ortadoğuda gelişip yayılmış olabileceğini gösteriyor (3)). Birbirinden bağımsız olarak nispeten daha erken olmak üzere Afrika’da da gerçekleşmiş olduğu tespit edilen ise farklı aleller bulunuyor. Bu da laktaz sürekliliğinin gerçekten de mühim bir mutasyon olduğunu ve içerisinde gerçekleştiği topluma sağladığı faydalardan ötürü kısa sürede kalıcı hale gelebildiğini gösteriyor. Laktaz Süreliliklileştiremediklerimizden misiniz? Bu arada… Sanmayın ki her toplum bu şansa sahip. Örneğin beyaz Amerikalıların ve Kuzey Avrupalı yetişkinlerde laktoz intoleransına rastlanma oranı %6 ila %15 arasında değişiyor. Meksikalılarda %47, Güney Afrikalı siyahlarda %60. Çinli ve Japonlar gibi uzak doğu toplumlarında %25. Güney Amerika yerlilerinde ise %90’ın üzerinde(2). (Amerikalıların mezopotamyalılar gibi inek, koyun ve keçi yetiştirme şansları olmadığını ve hatta Lama’dan başka  sürü hayvanına sahip olmadıklarını hatırlatırım)(4). Türkiye’de laktoz intoleransına rastlama sıklığının %20 olduğu düşünülüyor (5). Laktoz intoleransına rastlanma sıklığının en düşük olduğu toplumlar %1 ile İsveçliler ve Hollandalılar. Aslında sahip oldukları peynir çeşitlerine –ve ne kadar lezzetli olduklarına- bakılırsa sanki laktoz intoleransından en çok onlar çekmiş gibi görünüyorlar, oysa öyle değil. Tarih, Çinlilerin süt tüketmediğini yazıyor. Asya steplerinde dolaşan göçebe kavimlerin de pek süt içtiği söylenemez. Ayrıca bu göçebe toplumlar peynir yapımı için yeterli bir süre boyunca aynı meskeni tutmuyorlar. Kalsiyum ihtiyaçlarını nasıl giderdiklerini düşünürken bir eski Türk içeceği olarak tanıtılan kefir geldi aklıma. Biraz araştırınca Kefir’in de laktozdan yoksun olduğunu öğrendim. Elbette kesin bir bilgi değil ama bu da niçin asya toplumlarının kefir ve kımız yapmayı öğrendikleri konusunda bir yanıt vermiş oldu bana. Eğer yoğurt da bir Orta Asya icadı olmasaydı laktozdan muzdarip olan Türkler ve Moğolların kımızı sadece alkollü bir içecek olarak tüketmemiş olabileceğini öne sürebilirdim, çünkü yoğurt da laktozu düşürmenin yollarından bir diğeri. Yoğurdu yoğurt yapan bakteriler sütteki laktoz şekerini fermente ettiklerinden sütten daha az laktoz içeriyor. Hatta yoğurtdun icadının sebebinin bu olduğu düşünülüyor. Sonuç Laktaz intoleransının bir hastalık olarak adlandırılmamasının sebebi, aslında bu durumun bir eksiklik olmasından değil, yetişkin olunmasına rağmen laktozu sindirebilmenin bir avantaj olmasından kaynaklanıyor. Adını koymasak da kimimizin süt içmekle, sütlü mamüllerle ilgili çeşitli sıkıntıları olabiliyor. Kimimiz “süt bana dokunuyor” ya da “süt bende gaz yapıyor” deyip geçiyoruz. Oysa bu şikayetler binlerce yıl önce gerçekleşmiş faydalı bir mutasyondan nasibimizi almamış olmamızdan kaynaklanıyor olabilir… Tabi… Mahkeme kadının mülkü değil… Laktoz İntoleransı da MCM6’nın değil. Çeşitli mukoza bozuklukları da aktoz intoleransına sebep olabiliyor. Çok nadir görülüyor olsa da kimi bebeklerde daha en başından LCT geninde arıza bulunabiliyor. Bu bebekler anne sütü de dahil hiçbir şekilde süt içemiyorlar. Geçmiş yıllarda önemli bir bebek ölümü sebebi olan bu durum soya katkılı sütlerle, hazır ve özel mamalarla veya başka tür besinlerle bertaraf ediliyor. Her neyse… Sütlaç, keşkül, ayran, yoğurt, kaymak vb. derken bu mutasyonun ne kadar faydalı olduğunu düşünüyorum da… Hmmmmmmmmmm…. (Yemeğe gitti). Kaynaklar: 1. Wikipedia, “Lactose Intolerance” maddesi http://en.wikipedia.org/wiki/Lactose_intolerance 2. Wikipedia, “Lactose Persistence” maddesi http://en.wikipedia.org/wiki/Lactase_persistence 3. “Spread of farming and Origin of Lactase Persistence in Neolithic Age”, Science Daily 4. Jared Diamond,

  21. 45

    MEMEDEKİ SAATLİ BOMBA: BRCA GENİ

    Bundan birkaç ay önce, sinema dünyasının ünlü isimlerinden Angelina Jolie, The New York Times gazetesi için hakkında oldukça çok konuşulacak bir makale kaleme aldı. 14 Mayıs 2013 tarihinde yayınlanan bu makalede Jolie, BRCA1 geni taşıdığını öğrenmesinin ardından, kanserden korunma amacı ile sağlıklı olmalarına rağmen iki memesini de aldırarak yerine protez taktırdığını kamuoyuna açıkladı. "Çocuklarımla konuşurken, onlara sıklıkla anneannelerinde bahsediyorum, ve onu bizden alan hastalığı onlara anlatmaya çalışıyorum.  Bana, aynısının benim başıma gelip gelmeyeceğini soruyorlar. Şimdiye dek onlara buna üzülmelerine gerek olmadığını söyledim, ama aslında ben de problemli BRCA1 geni taşıyorum. Bu gen meme ve yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ciddi oranda artırıyor. Doktorlarım, meme kanserine yakalanma riskimi %87, yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ise %50 olarak belirlediler. Bu oranlar her kadın için farklı olabilir. Meme kanserlerinin küçük bir kısmı bu tip kalıtsal gen mutasyonlarına bağlı ortaya çılıyor. Arızalı BRCA1 geni taşıyanların kansere yakalanma ihtimali ortalama %65 civarında. Bunu öğrendikten sonra, bu riski elimden geldiğince azaltmaya çabaladım. Her iki mememi de aldırma konusunda önemli bu kararı aldım."   Makalenin yayınlanmasının ardından Jolie’yi annesinin de ölümüne neden olmuş bu hastalık için önlem aldığı için kutlayanlar ve henüz sağlıklı olan vücut organlarını aldırarak kendisine gereksiz müdahale ettirdiği gerekçesiyle ciddi anlamda kınayanlar  oldu. Bu tartışmalar ile birlikte meme kanseri, kalıtsal kanserler ve BRCA geni konuları gündemin üst sıralarında yerini aldı. Kanser ve kanserleşme Normal hücreler tamir edilemeyecek şekilde hasarlandığında apoptosis (A) tarafından elimine edilirler. Kanserli hücreler apoptosis'ten uzak dururlar ve gelişigüzel çoğalmalarına devam ederler (B). (Kaynak: Wikimedia) Kanser, çoğunlukla tek bir hastalıkmış gibi algılansa da, aslında kontrolsüz hücre çoğalması ile karakterize bir hastalıklar grubudur. Tüm hücreler, bölünerek çoğalırlar. Sağlıklı hücrelerde bu bölünme oldukça kontrollü bir süreçtir ve pek çok kimyasal sinyaller aracılığı ile düzenlenir. Kanser hücreleri ise bu düzenleyici mekanizmalar tarafından engellenemeyen, kontrolsüz şekilde çoğalan hücrelerdir. Çoğalan kanser hücreleri, önce yakın dokuları sarar, daha sonra da lenf ve kan dolaşımları sayesinde uzak organlara yayılabilir. Genlerimizin bu kontrolsüz üreme sürecine katkısı farklı şekillerde olabilir. Onkojen denen "kanser yapıcı genler" hücrelerin kanser hücresine dönüşerek kontrolsüz çoğalmasına neden olur. Tümör baskılayıcı bir başka grup gen ise, bu süreci durdurarak, kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemeye çalışır.  Onkojenler, hücrenin ne zaman ve ne sıklıkta bölüneceğini kontrol eden ve proto-onkojen denen genlerin mutasyona uğraması ile oluşurlar. Bu mutasyon sonunda, hücreler bölünme mekanizmasındaki kontrollerini kaybederek kontrolsüz çoğalır hale gelirler. Tümör baskılayıcı genler ise, hücre bölünmesini yavaşlatan, hücrelerin ne zaman öleceğini belirleyen ve hücredeki DNA hasarını tamir eden genlerdir. Bu genlerin çalışmasının aksaması da benzer şekilde kontrolsüz bölünme ve kanseleşme ile sonuçlanır. Sağlam genlerle doğmuş olsak bile, taşıdığımız genler zaman içinde mutasyona uğrayarak değişebilirler. Hücrelerin kontrolsüz çoğalmasına neden olan mutasyonların çoğu sonradan edinilmiş mutasyonlardır ve genelde çevresel faktörlerden biri veya birkaçının kombinasyonu ile ortaya çıkarlar. Bu tip kanserojen mutasyonlara neden olan faktörlerin başında tütün ve benzer kanserojenik maddeler, beslenme alışkanlıkları, bazı enfeksiyonlar, radyasyon, şişmanlık ve çevresel kirlilik gelir. Tüm kanserlerin yaklaşık %5-10’u ise kalıtsal kanserlerdir. Bu durumda, anne veya babamızdan zaten kanserleşme olasılığı yüksek olan bir mutant geni miras alırız. Bu genlerin ilave mutasyonlarla onkojenlere dönmesi, normal genlere göre çok daha kolaydır. Bu durumda, kalıtsal olarak "kanser geni" taşıyan bireylerde, bu genin kanserleşmesi sonucunda ortaya çıkan kanser çok daha fazla oranda ve daha erken yaşlarda ortaya çıkar. Meme kanseri Meme kanseri, tarih öncesi çağlardan beri bilinen bir kanser türü. Vücut boşukları içinde yer alan iç organ kanserleri, bulundukları alanda geliştiği ve son evreye, hatta çoğu hastanın ölümüne dek dışarıya belirti vermedikleri için eski çağ hekimlerince fazla bilinmiyorlardı. Ancak, memelerde oluşan kitleler konumları gereği çok daha kolay fark edildiğinden, meme kanseri antik çağlarda yaşamış pek çok hekim tarafından bilinen bir hastalıktı. Tarihte kayda geçmiş ilk meme kanseri vakası, M.Ö. 2625 yılında, bir hekim ve aynı zamanda Firavun Djozer’in veziri olan Imhotep tarafından kaleme alınmış: "Eğer, meme üzerinde şişlik yapan kitleler görürseniz, onlara elinizle dokunun. Kitleler elinize sıcak gelmiyor, içlerinden bastırınca sıvı çıkmıyorsa, ve elinizle ona dokunduğunuzda kitlenin kıvamı hemat meyvesini andırıyorsa, bu hastalığın tedavisi yoktur."   Meme kanseri, kadınlarda kansere bağlı ölüm sebeplerinin en başında geliyor. Bir diğer antik meme kanseri kaydı ise Heredot’un yazmalarında yer alıyor. Heredot, M.Ö. 440 yılında kaleme aldığı Tarihler adlı eserinde, Pers Kraliçesi Atossa’nın hayatını anlatıyor. Atossa, memesinde kanayan bir kitle olduğunu fark eder. Doktorlara başvurmak yerine kendini inzivaya çeker ve kat kat örtülerin altına gizlenir. Kraliçenin hastalığını duyan Demodekes isimli bir Yunan savaş esiri, kraliçeden tümörü ameliyat etmesine müsaade etmesini ister. Kraliçe izin verir, ve Demodekes tarihte kayda geçen ilk meme kanseri ameliyatını yapar. Atossa ameliyattan sağ çıkar ve ülkesine dönmek isteyen esir Demodekes’i ödüllendirmek için, kocası İmparator Kirus'un askerlerini doğudan çekerek batıya, Yunanistan’a hücum emri vermesini ister. Atossa’nın ameliyattan sonra ne kadar yaşadığını ise bilmiyoruz, Heredot savaş konusunun daha heyecanlı olduğuna karar vermiş olacak ki, Pers ordularının Yunanistan'ı işgalini anlatmaya başladıktan sonra bir daha Atossa’dan hiç bahsetmez. Meme kanserine karşı insanoğlunun başlattığı savaş antik çağlardan günümüze kadar sürüyor. İlerleyen bilim ve teknoloji sayesinde meme kanserinin erken tanı ve tedavisinde, Atossa’nın zamanına göre pek çok zafer kazanmış olmamıza rağmen, bugün meme kanseri hala kadınlara özgü kansere bağlı ölüm sebeplerinin en başında geliyor. Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, kadınlar arasındaki kansere bağlı ölümlerin %14’ün nedeni meme kanseri. 70 yaşına ulaşan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı 8’de 1. Saatli bombalar: BRCA1 ve BRCA2 gen mutasyonları BRCA geninin, 17. kromozomdaki yeri BRCA1 ve BRCA2 adıyla bilinen genler, tümör baskılayıcı gen ailesinin üyeleri. Normalde bu genler, hücre içindeki genetik materyalin stabilitesini sağlayarak istenmeyen hücre çoğalmasını engelliyorlar. Her ikisi de, kodladıkları proteinler aracılığıyla, DNA çift sarmalında radyasyon veya diğer etmenler sonucu oluşan kırılma ve bozulmaları tamir ediyorlar.  Bu genler mutasyona uğradığında, kodladıkları proteninin yapısı değiştiğinden, tümör baskılayıcı özelliklerini kaybediyorlar ve kanser oluşumuna zemin hazırlıyorlar. BRCA1 ve BRCA2 genlerinde ortaya çıkan mutasyonlar, başta meme ve yumurtalık kanseri olmak üzere, pek çok farklı kanser türünün ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Her iki genin de birbirinden oldukça farklı fazla sayıda mutant versiyonu var. Farklı mutasyonların, kansere neden olma riski de birbirinden oldukça farklı. BRCA’nın bazı mutasyonları, kanser olma riskini normale göre kısmen artırırken, kimileri Angelina Jolie örneğinde olduğu gibi  bu riski %87 gibi yüksek oranlara çıkarabiliyor.  Genelde, mutant BRCA varyantı taşıyan kadınların miras aldıkları mutasyonun çeşidine göre yaşantıları boyunca meme kanseri olma ihtimali %40-85. Bu rakamları basitçe şöyle açıklayabiliriz. Bugün sağlıklı olan ve mutant BRCA geni taşıyan 100 kadından 40-85 tanesi yaşamlarının bir noktasında meme kanseri tanısı alacaklar. BRCA1 mutasyonları meme ve yumurtalık kanserine ilaveten rahim ağzı, rahim, pankreas ve kalın bağırsak kanser riskini artırırken, BRCA2 mutasyonları ilaveten pankreas, mide, safra kesesi kanserleri ve malign melanoma yakalanma risklerini artırıyor. Mutant gen taşıyan erkeklerde de bu kanserlere yakalanma ihtimali artıyor. Ameliyatla kanserden korunmak mümkün mü? BRCA mutasyonu taşıyan kadınlara yapılan koruma amaçlı meme ameliyatlarının, kanserin ortaya çıkmasını engelleme konusunda etkili olup olmadığı, tıp dünyasının epeydir üzerinde çalıştığı bir konu. Çalışmalar, koruyucu amaçlı mastektomilerin (meme dokusunun tamamının alınması), BRCA1 mutasyonu taşıyan kadınların kanser riskini ciddi oranda azalttığını gösteriyor. Hollandalı bilim insanları, Nisan 2013'te  Annals of Oncology’de yayınlanan çalışmalarında, BRCA mutasyonu taşıyan 570 kadını içeren birkaç yıllık gözlemlerini anlatıyorlar. Çalışmanın başlangıcında 570 kadının tamamı da sağlıklıymış ve mutant geni taşıyan bu kadınlardan 212 tanesi koruyucu mastektomi ameliyatı geçirmiş. İzleyen yıllarda, koruyucu mastektomi ameliyatı olmamış kadınların %16’sı meme kanseri tanısı almasına rağmen, Angelina Jolie ile aynı ameliyatı olan kadınların hiçbiri meme kanserine yakalanmamış. Elbette, cerrahi müdahale tek alternatif değil. Gelişmiş tıbbi teknoloji, yeni ve güçlü kemoterapi ilaçları ve ilerleyen cerrahi teknikleri sayesinde, meme kanseri erken tanı konduğu takdirde oldukça başarılı tedavi edilebilen bir hastalık. Sağlıklıyken böylesine radikal bir ameliyat olmak istemeyen kimseler için düzenli ve sıkı mamografi ve MR kontrolleri yapılması da bir diğer alternatif. Bu şekilde, olası bir kanser oluşumunda, tümörü çok küçükken erken evrelerde yakalamak ve oldukça etkin bir şekilde tedavi etmek de mümkün. Ne yapmalı? BRCA testi belirli koşulları sağlamanız halinde öneriliyor. BRCA testi pahalı bir test, bu nedenle de rutin olarak yapılması önerilmiyor.

  22. 44

    #DİRENTRPV1

    Biz söylemiştik Mayıs sayımızdaki “Apartman Çocuğu Olmak” başlıklı yazıda söylemiştik: Şehirlerde büyüyen ve yaşayan insanların şizofreni gibi ruhsal rahatsızlıklara yakalanma riskleri kırsal kesimdeki insanlara göre daha fazla. Beynin şiddet ve öfke içerikli davranışlarla ilişkilendirilen amigdala bölgesindeki etkinliğin kontrolü, şehir hayatına bağlı faktörlerden dolayı kayboluyor. Şehir planlamaları bu ayrıntı göz önüne alınarak yapılmalı. Daha fazla yeşil, daha çok doğa, daha sakin ortamlara ihtiyaç var şehirlerde. Biz bunları ay başında söylerken ay sonuna doğru dünyadaki diğer metropollerin parklarıyla karşılaştırılamayacak kadar küçük ama yine de İstanbullunun yeşile duyduğu hasreti biraz olsun gidermesine yardımcı olan Gezi Parkı’nın yıkım çalışmalarına başlanacağından haberimiz yoktu. Tesadüf oldu. Ağaçların kesilmesine direnenlerin ne kadar haklı olduğunu bilimsel çalışmaları göz önünde bulundurarak anlatmış olduk. Olaylar sırasında biber gazı bol bol kullanıldı. Peki nedir bu biber gazı ve çalışma mekanizması nasıldır? Biber gazı ne kadar acı? Biber türlerinin acılık ölçeği. Dolmalık biber acı değilken, biber gazının acılığı dayanılmaz boyutlarda (9). Biber gazının içindeki etken madde bibere de acı tat veren kapsaisindir. Kapsaisinin yoğunluğuna göre farklı biber türlerinin acılığı da değişir. Biberlerinin yakıcılığı Scoville Acılık Birimi (SHU) kullanılarak yandaki figürdeki gibi ölçeklendirilebiliyor. Bu ölçeğe göre dolmalık biber hiç acı değilken, yani 0 SHU iken, Türk sofralarında sıkça kullanılan acı biberler 100-500 SHU kadar acı olabiliyor. Biber gazının acılığı ise kapsaisin yoğunluğuna göre 2 milyon ile 5 milyon SHU arasında değişiyor. Yani ağzınızı yakan acı biberin onbinlerce kat daha acısını düşünün... Bir terleme hissettiniz mi? :-) Kapsaisin nasıl acı verir? Çağrı Yalgın’ın Şubat 2012 sayısında bahsettiği gibi kapsaisin, TRPV1 (VR1) isimli bir reseptör tarafından algılanıyor. Aynı zamanda sıcaklığa da duyarlı olan bu reseptörü üreten C-fibre ve Aδ denen sinir hücreleri deri, dil, omurilik, eklemler, iç organlar, solunum yolları ve mesaneden gelen bilgileri beyne iletiyor1,2. TRPV1, en basit tanımıyla, bir kalsiyum iyonu (Ca2+) kanalı. Yani, sinir hücreleri arasındaki sinyal iletimi sırasında gerekli olan Ca2+ iyonunun hücre içine girişini sağlayan bir geçit.  Sıcaklık ve kapsaisin varlığına bağlı olarak uyarıldığı zaman kanal açılıyor ve hücre dışındaki Ca2+ iyonlarının hücre içine girmesini sağlıyor. Örneğin, TRPV1, 42˚C sıcaklığa maruz kaldığı zaman çalışmaya başlıyor. TRPV1’e sahip olmayan farelerden elde edilen sinir hücreleri üzerinde yapılan deneylerde, hücrelerin 42˚C’ye tepki vermediğini, fakat 55˚C’den sonra TRPV2 denen başka bir reseptörün devreye girmesiyle hücrelerin sıcaklığı algılamaya başladığı gözleniyor3,4. Acı biber yediğimizde, yaptığımız yaramazlıktan sonra annemiz ağzımıza acı biber sürdüğünde veya direndiğimizde devlet babamız üstümüze biber gazı veya kapsaisinli su sıktığında sıcaklık-yanma hissetmemizin sebebi kapsaisinin ve sıcaklığın aynı mekanizma tarafından algılanıyor olması. Kapsaisin, madde-P ve astım şeytan üçgeni Kapsaisin sadece yanma hissine neden olmuyor. Aynı zamanda sinir hücrelerinden “madde-P” isimli bir “mesajcı”nın hücrelerden salgılanmasını sağlıyor. Madde-P’nin iltihap başlatma özelliğinin yanı sıra akciğerlere giden havayollarının daralmasına neden olduğu biliniyor5. Bu yüzden biber gazına maruz kalan insanlarda solunum zorluğu görülebiliyor. Astım hastalarının madde-P’ye karşı hassasiyetinin daha yüksek olduğu tespit edilmiş5. Buna bağlı olarak astım hastalarının biber gazına tepkileri çok daha kuvvetli olabiliyor ki ölüme kadar giden sonuçlar doğurabiliyor. Bu yüzden protestolar sırasında astım hastalarının da olabileceği göz önünde bulundurularak göstericilere müdahale edilmesi hayati önem taşıyor. Türkiye’de coğrafi konuma bağlı olarak astım görülme sıklığının %2-6 arasında değiştiğini düşünürsek; 1000 insanın olduğu bir toplu gösteriye biber gazıyla müdahale edildiği durumlarda biber gazının astımlı 20-60 kişiyi etkileme ihtimali unutulmaması gerekiyor. Şifa niyetine kapsaisin Madalyonun bir de öteki yüzü var. Istıraba neden olan kapsaisin aynı zamanda şifa niyetine de kullanılabiliyor. Bazı ağrı kesici ilaçların içinde kapsaisin bulunuyor. Örneğin Capzasin-P isimli ilaç eklem ve kas ağrılarına karşı kullanılıyor. Çünkü kapsaisine maruz kalmış sinir hücreleri belli bir süre sonra duyarlılıklarını yitiriyor ve sinyal iletemez hale geliyorlar. Kapsaisinin TRPV1’i yoğun miktarda uyarmasıyla sinir hücreleri içinde aşırı miktarda Ca2+ birikiyor. Bu birikim sonucu sinir hücrelerin stoğundaki tüm madde-P’ler salgılanıyor, hücre üzerindeki diğer iyon kanalları kapatılıyor ve hücrelerin sinyal iletimi duruyor. Bunun yanı sıra, ağrı sinyalini ileten sinir hücrelerinin aşırı aktivasyon sonucu ölmesinin de ağrı algısını azalttığı düşünülüyor1. Direnişçilerin kapsaisine karşı direnişleri TALCIDMAN! Bir halk kahramanı... Acılara düşman, direnişçiye dost! TRPV1 reseptörünün ilginç bir özelliği ise bulunduğu ortamdaki asitliğin artmasıyla kapsaisinden ve sıcaklıktan bağımsız olarak etki göstermeye başlaması. İltihaplanan bir yerinize dokunduğunuz zaman ağrı hissedersiniz. İşte bunun sebeplerinden biri iltihaplanan bölgenin asitliğinin artması ve buna bağlı olarak TRPV1’in ağrı sinyalini oluşturması6. Özellikle direnişçilerin malumudur; gösteriler sırasında biber gazına maruz kalan insanlara “antasit”’li su uygulanarak ağrıların azalması sağlanır. Talcid ve Maalox antasitlere örnektir. Normalde bu ilaçların mide asiditesini azaltması mide ağrısı şikayetlerine karşı kullanılmasını sağlar. Biber gazının verdiği acıyı da uygulandığı yerin asiditesini, dolayısıyla TRPV1’ın aktivitesini düşürerek dindirdiği söylenebilir. Antasitlerin biber gazına karşı bir faydası daha var. Ortamdaki Ca2+ iyonlarının kaldırılmasının TRPV1 reseptörünün kapsaisin varlığına duyarlılığını yitirmesini engellediği biliniyor7. Öyleyse ortama antasitlerle dışarıdan sağlanan Ca2+, TRPV1’in duyarlılığını kaybetmesine yardımcı olabilir. Bu sayede deride veya gözlerde kapsaisin olsa bile acı hissedilmeyecektir8. Acı biberinin özü yemeklerimize tat veriyor. Şifa niyetine bile kullanılabiliyor. Sorumlu, bilinçli ve kanunlara uygun şekilde kullanıldığında güvenlik güçlerinin elinde etkili bir silah olabiliyor. Aksi taktirde hem kullananların hem de maruz kalanların başına iş açıyor. Dost acı söyler. Referanslar 1. Caterina, M. J. & Julius, D. The vanilloid receptor: a molecular gateway to the pain pathway. Annu Rev Neurosci 24, 487-517, doi:10.1146/annurev.neuro.24.1.487 (2001). 2. Story, G. M. & Cruz-Orengo, L. Feel the burn. Am Sci 95, 326-333, doi:Doi 10.1511/2007.66.326 (2007). 3. Davis, J. B. et al. Vanilloid receptor-1 is essential for inflammatory thermal hyperalgesia. Nature 405, 183-187, doi:Doi 10.1038/35012076 (2000). 4. Caterina, M. J. et al. Impaired nociception and pain sensation in mice lacking the capsaicin receptor. Science 288, 306-313, doi:DOI 10.1126/science.288.5464.306 (2000). 5. O'Connor, T. M. et al. The role of substance P in inflammatory disease. Journal of Cellular Physiology 201, 167-180, doi:Doi 10.1002/Jcp.20061 (2004). 6. Caterina, M. J. et al. The capsaicin receptor: a heat-activated ion channel in the pain pathway. Nature 389, 816-824 (1997). 7. Liu, L. & Simon, S. A. The influence of removing extracellular Ca2+ in the desensitization responses to capsaicin, zingerone and olvanil in rat trigeminal ganglion neurons. Brain Research 809, 246-252, doi:Doi 10.1016/S0006-8993(98)00853-1 (1998). 8. Kim-Katz, S. Y. et al. Topical antacid therapy for capsaicin-induced dermal pain: a poison center telephone-directed study. American Journal of Emergency Medicine 28, 596-602, doi:DOI 10.1016/j.ajem.2009.02.007 (2010). 9. http://www.tpc-canning.com/Theheatison.php?PHPSESSID=ksj5g8i33t5bht3fktqji6k960

  23. 43

    Yaşayan, Biyolojik Işık: Biyolüminesans

    Gecenin karanlığında denizden yükselen garip mavi ışıklar eski Yunanlılara göre yıldırımlar ile aynı doğaya sahipti. Zeus’un yıldırımlarına inananlar bir yana çoğu, bu yıldırımların bulutlarda meydana gelen patlamalar sırasında oluştuğuna inanıyordu. Denizden yükselen bu mavi ışıklar elektrik ile haşır neşir bir hayat süren Benjamin Franklin'in de dikkatini çekti. Başta bu ışıkların elektriksel etkileşimlerden meydana geldiğini düşündüyse de kıyısına gittiği o ışıklı denizden aldığı bir şişe su ile bu fikri anında değişti. Şişeyi salladığında içindeki su mavi renkte ışıldıyor, su durağanlaştığında ise ışık kayboluyordu. Denizlerin gündüzleri emdikleri ışığı geceleri geri verdiğine inanılan bir dönemde elindeki bir şişe deniz suyuna bakan Franklin bu ışığın suyun üst yüzeylerinde yoğunlaşan canlıların oluşturduğunu düşündü. Yakamoz (Wikimedia Commons) Colobonema denizanası (Flickr) Ateşrengi algler (dinoflagellatlar) olarak bilinen bu canlıların bir çok türü vardır ve genellikle rahatsız edildiklerinde ışık yayarlar. Halk arasında yakamoz, genelikle Ay’ın su yüzeyinde oluşturduğu parıltılara denmekle birlikte balıkların sudaki kımıldanmalarıyla oluşan parıltılara denir. Bu, yaygın bir yanlıştır. Oysa günümüzden üç asır önce Franklin’in keşfettiği şey yakamozun gerçek sebebidir. Yakamoz, biyolojik ışık üretme özelliğine sahip alglere verilen isim olmasının yanında onların meydana getirdiği parıltıyı da ifade eder. Geceleri yüzmeyi seviyorsanız onlarla birlikte yüzme keyfini, her hareketinizle daha da parlayan mavi suları hiç beklemediğiniz bir anda deneyimleyebilirsiniz. Latince "bios" (yaşam) ve "lumen" (ışık) kelimelerinden oluşturulan biyolüminesans kelimesi, canlılar tarafından meydana getirilen biyolojik ışıldamayı ifade eder. Bu tür ışığın yani biyolüminesansın temel özelliği çıplak gözle görülebilir olmasıdır. Lüminesan canlılar genel olarak 440 - 480 nanometre dalga boyu arası ışık yayar ve bu da insan gözü ile görebilidiğimiz mavi-yeşil ışık aralığına denk gelir. Panellus stipticus (Wikimedia Commons) Canlılar neden ışık yayar? Henüz tamamı keşfedilmemiş olsa da bilinen lüminesan canlıların çoğu derin denizlerde ve okyanuslarda bulunur. Güneş ışığının ya ulaşamadığı ya da çok azının ulaşabildiği okyanus bölgelerinde yaşayan canlıların, karanlıkta yaşıyor olsalar dahi biyolüminesansı aydınlatma amacı ile kullanmayı pek tercih etmedikleri görülür. Avlarını çekmek, karşı cinsi cezbetmek, sürü içi iletişim bu ışığın yaygın kullanılma sebeplerindendir. Bunların yanında doğanın bizlere sunduğu bir hayli ilham verici kullanımları da vardır. Bazı balıklar, lüminesan tepkime ürünlerini vücut dışına açılan salgı bezlerinden suya püskürerek, avcıların kendi yerlerini bulmasını zorlaştırarak hayatta kalırlar. Daha dolaylı bir savunma yöntemi olarak, saldırı altındaki lüminesan bir canlı ışık yayarak daha büyük bir avcının dikkatini kendi bulunduğu bölgeye çeker ve kendi yaşamını tehdit eden avcıyı av konumuna düşürerek hayatta kalır. Karada ise bazı bitkiler, mantarlar ve ışıldayan canlı denildiğinde hemen herkesin aklına gelen ateşböceği gibi bazı böcekler bu özelliğe sahiptir. Lüminesan bitki ve mantarlar uyaranlardan bağımsız, karanlıkta sürekli olarak ışıldar. Böcekler ise belirli aralıklarla ve uyarıldıkları zaman ışıldarlar; bu uyarmalar dokunmayla, ışıkla, kimyasal veya elektriksel olabilir. Yaygın bilinen lüminesan canlı ateşböcekleri, bu özelliği tür içi iletişimde kullanır. Belirli aralık, uzunluk ve miktarlardaki bu parlamaları kendi aralarında özel iletişim kodları gibi kullanırlar. Waitomo'da bir mağarada ateşböcekleri (Flickr) ve küçük resimde İngiltere'den bir ateşböceği (Lampyris noctiluca) kurtçuğu (Flickr) Yolunuz Yeni Zelanda, Waitomo'ya düşerse oradaki ateşböceği mağaralarını mutlaka ziyaret edin. Mağaranın duvarlarında yüzlerce ateşböceği larvası yıldızlar gibi parlayarak size gökyüzü manzarasını aratmayacaktır. Canlılar nasıl ışık yayar? Oksilusiferin, kimyasal işlemlerden geçirilerek aktif lusiferine geri dönüştürülür ve tekrar tekrar kullanılır. Lusiferin, lusiferaz enzimi varlığında ATP harcanarak oksijen ile birleşir ve bizim gözlemlediğimizi ışığı yayar. Tepkime sonunda inaktif oksilusiferin maddesi oluşur. Oksilusiferin, kimyasal işlemlerden geçirilerek aktif lusiferine geri dönüştürülür ve tekrar tekrar kullanılır. Kıyı şehirlerinde hemen her köşede satılan, şekillerine aşina olduğumuz midyeler ile aynı sınıfa dahil bir yumuşakça türü olan lüminesan Pholas dactylus'u inceleyen Raphael Dubois, 1887'de bu tür ışıkla bağlantılı lusiferin maddesini keşfeder. Sonraki yıllarda süren incelemelerde görülür ki lusiferin tek bir molekül değildir. Birbirinden farklı lusiferin türleri farklı canlılarda ufak farklılıklarla ışık oluşumuna katılır. Temel olarak kimyasal süreç şu şekildedir: Aequorea victoria (Wikimedia Commons) Bir tür deniz anası olan Aequorea victoria'da olduğu gibi bazı canlılar GFP şeklinde İngilizceden kısaltılan ve bir tür fluoresan protein yani kendiliğinden ışıldamayan, Yeşil Fluoresan Proteini sayesinde ışıldarlar. Bu özel protein, mavi ve mor renk ışığa maruz kaldığında parlak yeşil bir ışık yayar. Bu protein günümüzde çeşitli araştırmalarda da kullanılmaktadır. Genetik bilimindeki gelişmeler sayesinde bugün ultraviyole ışık altında parlayan tavşanlar dahi üretilebiliyor. Balıklar zaman zaman da lüminesan bakteriler tarafından enfekte olabilir. Balık, yaralanarak enfekte olduğunda bu durum yaradan sızan mavi ışık şeklinde görülebildiği gibi balığın yediği bir besinden aldığı bakteriler balığın içinden yayılan sönük bir ışık şeklinde de görülebilir. Bu bakteri-balık birlikteliği bir tür ortak yaşam örneğidir. Bakteriler balıktan kendileri için gerekli besini alır ve bunu ışık şeklinde geri verir. Bu bakteriler balığa zarar vermez. Anomalops (Flickr) Anomalopslarda göz altlarında görülen ışık organlarında lüminesan bakterilerden devamlı olarak bulunur. Işık, balık yüzerken seri flaşlar halinde görülür. Anomalopslar ışık organlarını insanlardaki göz kapaklarına benzer bir sistemle perdeleyerek kapatabilir. Göz altında bu tür ışık organı bulunduran bir diğer balık ise loosejaw türüdür. Dinoflagellatlar olarak adlandırılan algler (ki yakamoz yani Noctiluca scintillans da bu gruba dahildir) besinlerini fotosentez ile üretebilir. Bu yüzden denizin üst kısımlarında yaşarlar. Bu canlılarda lusiferin, klorofil benzeri bir yapıya sahiptir. Bu nedenle güneşli günlerin sonunda daha parlak ışık yayarlar. Bugün hâlâ keşfedilmemiş, keşfedilse dahi ışığı oluşturma sistemleri çözülememiş bir çok canlı var. Farklı şekillerde ışık üreten canlılar incelenedursun, biyolüminesansa günlük hayatlarımızda yer verebilmek amacıyla başlatılan Glowing Plants projesini Kickstarter üzerinden desteklemeye ne dersiniz? Açık kaynaklı bu proje bizlere parlayan bitkiler vaat ediyor. Bakteriyel lüminesansı genetik olarak bitkilere uyarlamaya çalışan proje, sitesinden bu özel tohumları ve projeye dair diğer ürünleri satışa bile sunmuş durumda. Bir zamanlar Watson ve Crick’in yapısını çözmek adına kafa patlattıkları ve o dönemde pek az kişinin yüksek meblağlar ile sentezleyebildiği DNA’lar, teknolojinin bugün geldiği noktada oldukça makul bir fiyata isteyen herkesçe sipariş edilebilmekte. Hemen herkese bilgisayar başında rekombine DNA oluşturma ve bunu sipariş etme imkanı sunan bir çok yazılım internetten indirilebilir durumda. Örneğin Genome Compiler programı söz konusu parlayan bitkiler projesinin genetik bilgileri üzerinde oynama imkanı verirken bunları sipariş etme lüksünü de sunuyor. Kaynaklar The Book of Popular Science Cilt 2, The Grolier Society How Bioluminescence Works, Tracy V. Wilson, howstuffworks Bioluminescence, National Geographic Education http://www.sciencedaily.com/releases/2003/04/030415083721.htm Bioluminescence, Wikipedia http://www.glowingplant.com

  24. 42

    OTİZM, ATALARIMIZA FAYDA SAĞLAMIŞ OLABİLİR Mİ?

    Raymond: 82, 82, 82. Charlie: 82 ne? Raymond: Kürdanlar. Charlie: Orada 82 kürdandan çok daha fazlası var Ray. Raymond: Toplam 246 tane. Charlie: Kaç tane? Sally Dibbs: 250. Charlie: Çok yakın. Sally Dibbs: Kutuda 4 tane kalmış. Bir neslin otizm ve otistik spektrum bozuklukları (OSB) ile tanıştığı filmdir Yağmur Adam (Rain Man). Sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim eksikliği ve sürekli yinelediği davranışları ile biz nörotipik insanlardan oldukça farklı olan Raymond inanılmaz zihinsel yetenekleri ile farklı olanın her zaman kötü olmayacağını bizlere hatırlatır. Geçtiğimiz günlerde otizm ve otistlere yönelik önyargı ve yanlış düşüncelerin toplumumuzda var olmaya devam ettiğini öğrendik[*]. Oysa belki de bu farklı fakat güzel zihinlerin günümüz modern toplumunun şekillenmesinde önemli bir payları var. Otizm sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim eksikliği ve sürekli yinelenen davranışlar ile karakterize, bireyleri erken çocukluk döneminden itibaren etkileyen bir zihinsel gelişim bozukluğu olarak tanımlanıyor. Otizm, otistik spektrum bozuklukları adı verilen ve yaşam boyu süren güçlükleri tanımlayan yaygın gelişimsel bozukluklar arasında yer alıyor. Dünyada otizmin görülme sıklığı 1.000 bireyde 6 civarında. Ülkemizde sağlıklı istatistikler bulunmasa da bu oranlar kullanılarak 0 – 14 yaş aralığındaki 125.000 çocuğumuzun otistik olduğu tahmin ediliyor. Birçok gelişimsel bozukluk gibi otizmin de yüksek oranda kalıtsal olduğu bilinirken farklı genetik ve çevresel risk faktörlerinin etkileri tartışılıyor. Otizmin karmaşık kalıtsal yapısı ve evrimsel bakış açısı araştırmacıları “Eğer bu gelişimsel bozukluklar bireyin hayatta kalma şansını olumsuz şekilde etkiliyorsa doğal seçilim yoluyla otizme yol açan genlerin gen havuzu içinde görülme sıklığının azalması gerekirdi. Oysa dünya popülasyonu içerisinde otizmin yüksek oranda görülmeye devam etmekte. Bu durumun nedenleri ne olabilir?” sorusunu sormaya yöneltiyor. Bu soruya yanıt olarak bazı araştırmacılar otizme yol açan genlerin avcı-toplayıcı atalarımıza fayda sağlamış olabileceğini, hatta otistik genlere sahip atalarımızın avantajlı bir durumda olduğunu öne sürüyorlar. Bu araştırmacılardan Jared Edward Reser, 2011 yılında Evolutionary Pscyhology isimli dergide yayınlanan makalesinde avcı – toplayıcı toplumlarda otizme yol açan genlerin doğal seçilim tarafından tercih edildiğini öne sürerken, otizmle ilişkilendirilen bilişsel ve sosyal yetersizliklerin evrimsel ve uyarlanmacı avantajları olabileceğini belirtiyor. Ancak modern toplumun sosyal ve üreme davranışlarının bu avantajları gizlediğini düşünüyor. Arkeolog Penny Spikins de, atalarımızın garip ve farklı düşünen bireyleri (otistik spektrum bozukluklarına sahip olanları) kucaklayarak, uyum sağlama ve yeni icatlar yapma yeteneklerini arttırdıklarını ve diğer insansılara karşı üstünlük sağladıklarını öne sürenlerden. Otistik Avantaj Atalarımızın 2,6 milyon yıl önce ilk kaba taş aletleri yaptığını ve sadece 100.000 yıl öncesine kadar aynı aletleri kullandığını belirten Penny Spikins yeni ve daha hassas aletlerin arkeolojik kayıtlarda aniden ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Spikins bu ani değişimin diğer bir deyişle atalarımız ölçüsündeki teknolojik devrimin avcı-toplayıcı topluluklarda otistik spektrum özellikleri gösteren bireylere daha fazla tolerans gösterilmeye başlanmış olması ile açıklanabileceğini öne sürüyor. Yeni icatların ve inovatif gelişmelerin daha çok sistematik, detaycı ve hassasiyete odaklanan bireylerce gerçekleştiriliyor olmasını ise iddiasını destekleyen bir kanıt olarak sunuyor. Spikins günümüzden 35.000 – 100.000 yıl öncesine ait kalıntılarda taş devri toplumlarında otizmin oynadığı role dair olası kanıtların bulunacağını aktarıyor. Özellikle Üst Paleolitik döneme ait kalıntılardaki doğal olayların, özellikle astronomik sistemlerin kayıt edilmesindeki odaklanmanın ve detayın bugün Aspergers sendromu ile teşhis edilmiş bireylerin detaylara odaklanması ile paralellik gösterdiğini söylerken bu kalıntılar arasında Abri Blanchard (Şekil 1) plağının belki de en önemlisi olduğunu belirtiyor. Şekil 1: Buz devrinin soğuk gecelerinde büyük bir kararlılıkla Ay’ı ve Ay’ın gökyüzündeki konumunu bir taş üzerine hassasiyetle işleyen atamızın otistik özellikler gösterip göstermediğini bilmiyoruz. Spikins, bu plağın otistik özelliklere sahip bireylerin- avcı-toplayıcı toplumlarda var olduğunun bir kanıtı olduğunu düşünüyor. Teknolojik gelişmelere paralel olarak atalarımızın mağara duvarlarına yaptıkları doğal ve gerçekçi resimleri, sıradışı detaya sahip maskotları da iddiasını destekleyen kanıtlar arasında sunuyor Spikins: “Buz devri sanatçılarının otistik olduklarını söylüyor olmasak da otistik algılamanın ve otistik bireylerin toplumun sanat anlayışında önemli etkileri olduğu sonucuna varmak mantıksız olmayacaktır[1].” Otistik özelliklere sahip bireylerin riskli ve soğuk iklime sahip bölgelerde hayatta kalmak için teknolojiye ve inovasyona duyulan ihtiyaç nedeni ile buz devri toplumlarında kabul gördüklerini, bu nedenle otizme yol açan genlerin doğal seçilim tarafından tercih edildiğini öne süren Spikins otistik avcı-toplayıcı atalarımızın insanlığa önemli katkılar sağlamış olabileceğini belirtiyor: “Otizmin toplumun dışında olmaktan ziyade ‘insanlığın’ başlangıcı hikayesinin önemli bir parçası olduğuna inanmak için her türlü neden vardır. Otizme sahip bireyler takvim bilgimize yaptıkları katkılar, geliştirdikleri verimli teknolojik uygulamalar ve sanata getirdikleri farklı bakış açıları ile doğal sistemlerin anlaşılmasında özel bir rol oynamışlardır[1].” Şekil 2: 12.500 yıl önce kemiğe işlenmiş hayvan başları bir otistik bireyin el emeği olabilir mi? (C)WikiCommons Yalnız Gezgin Hipotezi Spikins gibi Reser de otistik spektrum içerisinde yer alan bireylere farklı bir açıdan bakılması gerektiğini düşünüyor. Reser makalesinde “otistik bireylerin gösterdiği bir çok davranış ve bilişsel eğilimlerin “yalnız” bir yaşam biçimini destekleyecek adaptasyonlar” olduğunu söyleyerek otistik spektrum içerisindeki bireyleri “atalarımızın yaşadığı çevreye uyumlu, avlanma ve toplama yeteneklerini öğrenme ve uygulama konusunda becerikli bireyler olarak” tanımlıyor. Reser, adaptasyonlara örnek olarak günümüzde obsesif, sistemli, tekrarlanan blokları dizme, eşyaları düzenleme gibi davranışların geçmişte avlanma, su ve yiyecek bulma gibi faaliyetlere odaklanan davranış modelleri olabileceğini gösteriyor. Modern toplumda otistik bireylerin yinelenen ve takıntılı davranışları uygunsuz hatta “anlamsız” olarak görülüyor. Ancak Reser görünüşte anlamsız ve gereksiz olan bu davranışların atalarımıza belirli avantajlar sağladığını öne sürüyor: “Günümüzde her acıktıklarında ebeveynlerinin kendilerini beslemesi nedeniyle [otistik bireylerin] açlıkları onları yiyecek bulma tekniklerini geliştirme yönünde motive etmiyor. Modern insan sosyal ve akademik öğrenme sorumluluğunu taşırken başarılı yiyecek bulma çabasının getirdiği olumlu destekten yoksun kalıyor. Vahşi hayvanlar için önemli olan öğrenme ve doygunluk arasındaki zamansal ve nedensel ilişki modern çocuklardan yapay bir şekilde koparılıyor. Zorlayıcı ve itekleyici doğal açlık içgüdüsü otistik modern bireyleri harekete geçirmiyor ve motive etmiyor; [bu bireylerin] çabaları ve becerileri ilgisiz uyaranlara yöneliyor[2]." Reser, modern otistik bireylerde görülen güçlü takıntıların ve uğraşların tarih öncesi otistik bireylerin hayatta kalmasına yardımcı olabileceği fikrini aşağıdaki cümlelerle açıklıyor: “İnsanlar ilgilerini çekmeyen şeylere alışırlar; motive edici, ödüllendirici ve içsel olarak ilginç buldukları şeyleri ise sistemli bir şekilde sınıflandırırlar. Tarih öncesi zamanda açlığın doyurulması sonucuna yol açan faaliyetler yüksek derecede ödüllendiriliyor olabilirdi. Bu nedenle yiyecek bulma ve yiyecekleri işleme stratejilerinin tarih öncesi otistik bireylerin ödül mekanizmasının en önemli değişkenleri olması muhtemeldir. Belki de günümüz otistik çocukları ebeveynlerinin sıkıcı ve anlamsız buldukları sosyal davranışlarını göz ardı ederken, tarih öncesinde yaşayan otistik çocuklar ebeveynlerinin avlanma ve yiyecek bulma faaliyetlerinden ilham alıyorlardı. Bugün yemekleri aileleri tarafından sağlandığından ötürü açlıklarını tatmin etme şansı olmayan ya da ebeveynlerini yiyecek ararken izleyemeyen otistik bireylerin ilgisi, blokları sıralamak, ışık anahtarlarını açıp-kapamak, oyuncakları sıralamak, akan su ile oynamak, elektrik süpürgelerini kovalamak ya da kapak toplamak gibi göze batan, asosyal faaliyetlere yönelmiştir. İçsel eğilimlerin bu şekilde yanlış yönlendirilmesi insan etolojisinde ‘vakum aktivite” olarak adlandırılır[2].” Şekil 3: Lorna Selfe tarafından aktarıldığına göre 3 yaşındaki otistik dahi Nadia kitabın kapağında görülen at ve binicisinin ressamı. Reser bu “vakum aktivitelerin” zaman zaman dahilik derecesine varacak yetenekler olarak kendilerini gösterdiklerini, geçmişte bu sıra dışı yeteneklerin sürekli tekrar ve çalışma ile yiyecek bulma tekniklerine denk gelebileceğini aktarıyor. Avcı-toplayıcı gruplar üzerinde çalışan diğer antropologların, atalarımızın mükemmel doğal yetenekleri olduğunu düşündüğünü belirten araştırmacı bu yeteneklerin otistik ya da otistik dâhilerde görülenlere benzer olduğunu vurguluyor. Reser, günümüzde otizmin görülmeye devam etmesinin nedeninin geçmişteki başarısı olduğunu ve bu nedenle otizmin bir “hastalık” olarak görülmemesi gerektiğini, aksine nörolojik farklılık olarak görülmesi gerektiği sonucuna varıyor: “[Otizm] utanılacak bir şey olarak düşünülmemeli, tam tersine bağımsızlığın, bireyselliğin ve kendine yetmenin bir ifadesi olarak görülmelidir[2].” Sonuç Bu fikirler ilk bakışta oldukça varsayımsal ve teorik olarak gözüküyorlar, ancak "pataloji" ya da "bozukluk" olarak nitelediğimiz otistik davranışlara farklı bir bakış açısı sunuyorlar.

  25. 41

    Yatak odasından geçen bir Nobel hikâyesi

    Rita Levi-Montalcini (1909-2012) (Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Becker Tıp Kütüphanesi’nin özel izni ile kullanılmıştır. Courtesy of Becker Medical Library, Washington University School of Medicine.) Kapılar, genç bir hekim ve parlak bir araştırmacı olan Rita'nın yüzüne kapanıyordu. Mussolini İtalyası'nın üniversitelerinde, hastanelerinde artık Yahudilere yer yoktu. “Aryan” olmayanlar kütüphanelerin de kapısından içeri adım bile atamayacak, İtalyan akademik dergilerinde makale yayınlatamayacaktı. Halbuki Rita Levi-Montalcini'nin aklında yapılması gereken deneyler vardı. Genelde merak ettiği, sinir hücrelerinin nasıl olup da tam olarak nereye gideceklerini ve uzanacaklarını bildikleriydi. Tam o zamanlarda Washington Üniversitesi'nden Viktor Hamburger bu konuda önemli bir araştırma yayınlamıştı: Bir tavuk yumurtasının içindeki embriyonun ileride kanat olacak kısmını körelttiğinde, oraya gidecek sinirlerin sayısında büyük bir azalma görülüyordu. Bu körelttiği dokuda sinir hücrelerinin oluşumunu sağlayan bir madde olmalıydı. Genç Rita'nın elinde bu yorumu sınayabilecek bir yöntem vardı. İtalyan hekim Camillo Golgi'nin icat ettiği ve İspanyol hekim Ramon y Cajal'ın geliştirdiği yöntemle, bu gelişmeyen hücrelerin şekillerini görebilir, onların ne hücresi olduğunu anlayabilirdi. Bu yöntemi avucunun içi gibi biliyordu. İyi ama işinden olmuştu, bir laboratuvarı da yoktu. Kendi yatak odasını laboratuvara çevirdi. Bir mikroskop satın aldı, evdeki dikiş iğnelerinden aletler imal ederek tavuk embriyoları üzerinde cerrahi işlemler gerçekleştirdi. Onca aksilik yetmezmiş gibi bir de yumurta sıkıntısı baş göstermişti. Etraftaki çiftliklerden yumurta satın alıyor, embriyolarını çıkarıyor, geri kalanı ise akşam yemeğine saklıyordu. Viktor Hamburger'in deneyini Cajal'ın yöntemiyle birleştirince Rita Levi-Montalcini çok önemli bir yeni bulgu elde etti: Evet, Hamburger'in dediği gibi kanat öncülü hücreler köreltilince oraya gidecek sinirlerin sayısı azalıyordu. Ama bu azalma sinirlerin  gelişme yetersizliğine bağlı gibi görünmüyordu. Sinirler yine gelişiyor ve çoğalıyordu, ama sonra bunların birçoğu ölüyordu. Yani hedef organda ne varsa, sinir hücrelerinin gelişmesine değil, gelişmiş sinir hücrelerinin hayatta kalmasına destek oluyordu. İsviçre, Belçika ve Vatikan'daki dergilerde yayınlanan bu araştırmalar Viktor Hamburger'in dikkatini çekince Hamburger onu St. Louis şehrindeki Washington Üniversitesi'ne, kendi yanına davet etti. Birkaç ay çalışıp bu zıt sonuçları açığa kavuşturacaklardı. Rita Levi-Montalcini orada 30 yıl geçirdi (Şekil 1). Şekil 1. Rita Levi-Montalcini 1963'te Washington Üniversitesi'ndeki laboratuarında. (Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin Becker Tıp Kütüphanesi'nin özel izni ile kullanılmıştır. Courtesy of Becker Medical Library, Washington University School of Medicine.) Burada ilk yaptığı çalışmalar önceki bulgularını doğrular nitelikteydi: Çok sayıda sinir hücresi üretiliyor, bunlardan bazıları uzandıkları yönde bir maddeyle karşılaşıyor ve hayatta kalıyordu. Bu maddenin olmadığı yerlerde ve yönlerdeki sinir hücreleri ise ölüyordu (Şekil 2). Şekil 2. Bir grup sinir hücresinin sinir büyüme etmeni (NGF) yokluğunda ve varlığında çeklimiş görüntüleri. (Resimler: D. B. Hoover Laboratuarı, Doğu Tennessee Üniversitesi) Peki bu madde neydi? O sırada aynı laboratuvarda çalışmaya başlayan biyokimyacı Stanley Cohen ile öncelikle bu maddenin bir protein mi, yoksa (DNA'nın birimleri gibi) nükleotit yapısında mı olduğunu bulmaya karar verdiler. Yılan zehiri nükleotitleri yok ediyordu, eğer yılan zehiri kullanarak sinirleri öldürebilirlerse bu madde nükleotit yapısında demek olacaktı. Deneyin sonucu ise tam tersiydi: Sinir hücrelerinin uzantıları coşmuştu, yani aradıkları maddeden yılan zehirinde bolca olmalıydı. O zaman memelilerin benzeri organı olan tükürük bezlerine de bakıp bu maddeyi orada bolca buldular ve yalıttılar. Buldukları bir proteindi, buna “sinir büyüme etmeni” (nerve growth factor, NGF) adını verdiler. NGF, bu tür proteinlerin ilk bulunanıydı, bundan sonra sinir sisteminde veya diğer sistemlerde görev yapan benzeri birçok molekül bulundu. Ayrıca NGF'in görev yaptığı başka durumlar da keşfedildi. Şekil 3. Rita Levi-Montalcini, 2008 yılındaki bir bilimsel toplantıda. (Fotoğraf: Flickr) Giderek artan önemi karşısında bu alanın öncülüğünü yapan Rita Levi-Montalcini ve Stanley Cohen 1986 yılındaki Nobel Tıp/Fizyoloji Ödülü'nü paylaştı. Gençliğinde karşılaştığı zorluklardan yılmayan Rita Levi-Montalcini, yaşlılığında da değişmemişti: Geçen yılın Aralık ayında 103 yaşında vefatına kadar, 1982'de kurduğu Avrupa Beyin Araştırmaları Enstitüsü'nde, Afrikalı bilim kadınlarına destek amacıyla kurduğu Rita Levi-Montalcini Vakfı'nda ve hayat boyu senatör olarak atandığı İtalya meclisinde çalışmaya devam ediyordu (Şekil 3). İmkânsızlıklardan, zorluklardan şikâyet edeceğimiz zamanlarda aklımıza gelmesi gereken, azmin simgesi bir isim Rita Levi-Montalcini. Nur içinde yatsın. Kaynaklar ve notlar L. Aloe, 2004. Rita Levi-Montalcini: the discovery of nerve growth factor and modern neurobiology. Trends in Cell Biology 14:395-399. G. Giudice, 2000. From a home-made laboratory to the Nobel Prize: An interview with Rita Levi-Montalcini. International Journal of Developmental Biology 44:563-566. M. V. Chao, 2010. A conversation with Rita Levi-Montalcini. Annual Review of Physiology 72:1-13. N. Zeliadt, 2013. Rita Levi-Montalcini: NGF, the prototypical growth factor. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 110:4873-4876. R. A. Bradshaw, 2013. Rita Levi-Montalcini (1909-2012). Nature 493:306. Rita Levi-Montalcini'nin Washington Üniversitesi'ndeki fotoğraflarının kullanımı için bize ücretsiz izin veren, Becker Tıp Kütüphanesi'nden P. Skroska'ya teşekkürler. Şekil 2'deki verinin kullanımı için izin veren Prof. Dr. D. B. Hoover'a teşekkürler.

  26. 40

    İNSANLIĞIN DOĞA KARŞISINDAKİ ÇARESİZLİĞİ-1: YILDIRIM ÇARPMASI

    İnsanoğlunun, onbinlerce yıldır üzerinde yaşadığı yerküreye iyi davrandığı söylenemez. Doğanın bu yapılanlara kayıtsız kalmadığından mıdır bilinmez, doğal olarak yaşadığımız pek çok olay afet derecesinde sonuçlar doğurabiliyor. Gerek yerküredeki değişimlerin sonucu olarak gerekse doğal hayatın bir parçası şeklinde ilerleyen bu olaylar biz insanoğlunu tehdit etmekte. Bu ayki sayımızda, doğanın insan hayatını tehdit eden ve en çok ölüme sebep veren doğa olaylarından birini yıldırım çarpmalarını inceleyeceğiz. Şekil 1: Toulouse, Fransa'da çekilmiş bir şimşek çakması (Kaynak: Wikipedia) Bilinenin aksine, her yıldırım çarpmasının sonucunda insanlar kül olmuyor. Çarpılma neticesinde olayın ölümle sonuçlanması  ihtimali dünya genelinde yaklaşık olarak %20'lerde[1]; yani kurtulma şansınız daha yüksek. Hatta yere düşen yıldırım hizası boyunca -tabi mümkünse- üst üste dizilmiş insanlar olmadığı sürece de herhangi bir yıldırım çarpması toplu ölümlere sebebiyet vermiyor. Toplu ölümler, tarih boyunca yıldırımla etkileşen patlayıcı maddelerin oluşturduğu tahribatla yani dolaylı yollarla gerçekleşmiş[2]. Konuya ilginç bir Guinness dünya rekoruyla başlayalım; yıldırım çarpması olayıyla ilgili en ilginç rekor, Roy Sullivan adında bir Amerikalı'ya ait[3]. Roy Sullivan tam tamına 7 kez yıldırım tarafından çarpılmasına rağmen hayatta kalmayı başararak bir rekora imza atmış ve bu konuda onunla kapışabilecek birinin varlığına da pek ihtimal verilmiyor. Zira, yapılan araştırmalara göre 80 yıllık ortalama bir insan ömrü süresince, bir insanın yıldırım tarafından çarpılma ihtimali 1:10000[4]. Ne olur ne olmaz diyerek yıldırımın kötü etkilerinden korunmak için yapılması gerekenleri ilerleyen satırlarda paylaşacağım. Gelelim işin bilimsel boyutuna... Yıldırım olarak adı geçen hava olayı terimi aslında bir şimşek çeşidi. Bulutların içinde yer alan elektrik yüklü bölgeler arasındaki devasa elektrostatik boşalmalar şimşek olarak adlandırılıyor ve bu tür boşalımlar bulutlar arasında olabildiği gibi bulutlar ile yer arasında da gerçekleşebiliyor. Bu yolla atmosferin, kendi içinde bulunan ve fakat farklı elektriksel yoğunluğa sahip bölgelerinin enerji yoğunluklarını eşitlediği biliniyor. Bulutlar arasındaki bu enerji etkileşimi çakma(şimşek çakması), bulutlarla yer arasındaki enerji etkileşimi ise çarpma(yıldırım çarpması) olarak söylenegeliyor. Şekil 2: Yıldırım çarpmasının fiziksel olarak animasyonu (Kaynak: http://regentsprep.org) Yıldırım öncesinde bulutun içinde üst bölge pozitif yüklü iken yere bakan kısmı ise negatif yükle yüklüdür. Bu yüklerin dağılım süreci tam olarak açıklanamasa da bulutların üst bölgesindeki buz kristallerinin görece pozitif yüklü, alt kesimdeki -yağışa hazır- su taneciklerinin de görece negatif yüklü olduğu tespit edilmiştir. Negatif yüklerin bulutların alt kısmında yoğunlaşması bulutun altında kalan yerküre alanındaki negatif yüklerin o alandan uzaklaşmasına sebebiyet verir. Böylece bulutun altına denk gelen yerküre alanı pozitif yüklü hale gelir. Bulutun altındaki negatif yükler yerdeki pozitif yüklerden etkilenir ve aşağı doğru bir akıma zorlanır. Yere doğru uzanan negatif yükler yere yakın kısımdaki molekülleri de bir anlığına -negatif yükleri uzaklaştırdığı için- pozitif yüklü hale getirir. Ancak yere doğru uzanan akım öylesine kuvvetlidir ki yere ulaştığı anda yerkürenin o alanını yeniden nötr hale getirecek negatif akımı iletir. Bu -saniyenin üç ila dörtte biri kadar sürede gerçekleşen- iletim esnasında açığa çıkan enerji, hava moleküllerinde bir anlık basınç artışı neticesinde havanın akımdan dışarı doğru ani bir şekilde genleşmesine sebep olur. Sonrasında da duyulabilir bir şok dalgası meydana getirir ki bu sesi bizler gök gürültüsü olarak biliriz. Bu olay kinetik teorinin doğal bir sonucudur. Animasyondaki(Şekil 2) yerden yukarı doğru hareket ediyormuş gibi görünen pozitif yükler sizi yanıltmasın; bilindiği üzere akımı yaratan negatif yüklerdir ve o pozitif yükler negatif akımın yere yakın kısımdan uzaklaştırdığı anlık negatif yük göçü ile oluşurlar[4]. Işık hızının 300 000 km/s ve ses hızının 340 m/s olduğunu düşünürsek 1 km uzaklıktaki şimşek çakmasının ardından sesin bize ulaşması yaklaşık 3 saniye sürecektir. Doğal olarak yağışlı bir havada görülen şimşek çakmasının ardından gök gürültüsü duyulacak ve elektrik akımın meydana getirdiği O3(Ozon gazı) kokusu toprak kokusuna benzer bir kokuyla kendini hissettirecektir. Yıldırım çarpması için havanın yağışlı olmasına gerek yoktur. Bu nedenle bulutlar arasında şimşek çakması gördüğünüz veya duyduğunuz anda o çevreye yıldırım düşmesi ihtimali de doğar. Şehir merkezinde doğrudan insana yıldırım çarpması pek muhtemel değildir, çünkü alanda insan boyundan daha yüksek pek çok cisim vardır. Dolayısıyla negatif akım yere en kolay ulaşma şeklini yani yüksek noktaları tercih ederek yolunu bulacaktır. Ancak açık alanda bu durumu yaşarsanız, en güvenli korunma biçimi yere ayaklarınızı birleştirerek çömelmeniz ve başınızı olabildiğince öne eğmenizdir. Binalar yıldırımdan korunmak için en güvenli sığınaklardır, çünkü binalar sizin üzerinizde kalkan görevi görür ve akımı doğrudan toprağa iletebilirler. Yüksek binaların en uç noktasında bulunan paratonerler(yıldırımsavar) de üzerlerine gelen akımı doğrudan toprağa iletecek şekilde kurulmuşlardır. Şekil 3: Bükreş, Romanya'da panoramik olarak çekilmiş bir şimşek şöleni (Kaynak: Wikipedia) Yağışlı bir havada evinizde otururken, balkonunuzdan, çakan şimşekleri izlemek ve ozon kokusuyla doğayı hissetmekse herhalde şimşeğin bize doğrudan sağladığı tek iyiliktir diyebiliriz. Meraklısına notlar Eğer ki yıldırım üzerine yapılmış araştırmalar hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, BBC'nin yıldırım üzerine yapmış olduğu 7 bölümden oluşan (İngilizce) belgesel serisini izlemenizi tavsiye ederim. Bir diğer tavsiye de Amerika'daki tutulan istatistikler üzerine. 2012 yılında Amerika'da gerçekleşen yıldırım çarpması olaylarına bu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.lightningsafety.noaa.gov/fatalities12.htm Yararlanılan kaynaklar: [1] http://www.nationmaster.com/graph/mor_vic_of_lig-mortality-victim-of-lightning [2] http://en.wikipedia.org/wiki/Lightning_strike [3] http://en.wikipedia.org/wiki/Roy_Sullivan [4] http://www.lightningsafety.noaa.gov/medical.htm [5] http://regentsprep.org/Regents/physics/phys03/alightnin/ [6] http://en.wikipedia.org/wiki/Lightning [7] http://www.fizikist.com/icerik-yildirim-nasil-olusur--yildirimdan-nasil-korunulur--837.html [8] http://www.turkcebilgi.org/bilim/cografya/yildirim-ve-olusumu-32346.html

  27. 39

    BİR SİVİLCENİN HAYATI

    - Metiiiiiiiin.... Kime diyorum ben! Gel, çabuk kahvaltını yap. - Tamaaaam anneee. (of!) - Nerdesin sen? Hemen gel buraya. Servisin gelecek şimdi! - Banyodayııım. Geliyorum şimdiii. (of! of! of!) 15 yaşında genç bir çocuk olan Metin'in banyoda bu kadar uzun kalmasının sebebi, yapmakta olduğu cerrahi müdahaleler. Metin'in son 1 aydır, başta yüzü olmak üzere birçok yerinde kırmızı kırmızı noktalar oluşmaya başladı. Ve Metin bu kırmızı noktaları hiç sevmiyor. İçgüdüsel olarak bu noktaları patlatarak bunlardan kurtulabileceğini umuyor. Ama nafile... Her gün yenileri çıkıyor. Yanaklarında, çenesinde ve hatta burnunun tam ucunda... İşte Metin'i banyoya hapseden şey burnunda çıkan o kırmızı nokta. Dilerseniz biraz daha geriye, Metin'in ilk sivilcelerinin çıkmaya başladığı günlere dönelim. Bakalım, Metin'in vücudundaki hangi değişiklikler, bu kırmızı noktalara neden olmuş. Ergenliğe Giriş 101 Metin, genç yaşının getirdiği genç bir vücuda sahip. Vücudunun tüm katmanlarındaki yenilenme hızı, hayatı boyunca bir daha bu kadar yüksek olmayacak. Vücudu canla başla, büyümeye ve gelişmeye çabalıyor. Buna derisi de dahil. Metin'in derisi, dışarıdan basit bir örtü gibi gözükse de, ayrıntılı olarak bakıldığında bir çok yapıyı barındırıyor. Kıl foliküleri, ölü deri parçaları, yağ bezleri, gözenekler vs. Her biri büyük bir düzenin birer parçası. Metin'in derisi, onu birçok dış etkenlere karşı başarıyla koruyabiliyor. Mikropların içeri girmesini önlerken, vücuttan atılan su miktarını da kontrol edebiliyor. Sıcak ve soğuk durumlarında yapısını değiştirerek, vücut ısısını korumada yardımcı oluyor. Elastik özelliği sayesinde, fiziksel darbelere karşı bir kalkan görevi görüyor. Ancak tüm bu özelliklerini sağlayabilmesi için, derinin nemli kalabilmesi şart. Kurumuş bir deri, ne fiziksel direnç gösterebiliyor ne de mikroorganizmalara karşı bir savunma gerçekleştirebiliyor. Yani su yoksa, savunma da yok. Öte yandan, deri üzerinden her saniye su kaybı gerçekleşiyor. Ve Metin'in vücudu, deriyi nemli tutabilmek ve su kaybını düzenlemek için akıllıca bir yol izliyor. Derinin üzerini koruyucu bir sıvı ile kaplıyor. Sebum ile... Vıcık Vıcık Sebum'lar, Gelir Derimi Kaplar! Sebum, derinin hemen altında yer alan yağ bezleri tarafından salgılanan, yağlı bir sıvı. Yoğun bir işgününden sonra, elinizle alnınızı sildiğinizde, elinizde hissettiğin yağlı sıvı sebum'un ta kendisi. Biliyorum, pek sevmiyorsunuz o yağlı şeyi. Metin de sevmiyor zaten... Sebum, deri üzerinde bulunan gözeneklerin içindeki yağ bezlerinden üretiliyor ve gözeneklerden dışarıya atılarak deri yüzeyine yayılıyor. Metin'in derisinde bu gözeneklerden yaklaşık 5 milyon adet olsa da, hepsindeki sebum üretim miktarı aynı değil. En yüksek miktarda yağ bezi yüz ve saç derisinde bulunurken; el ayası ve ayak tabanında neredeyse hiç bulunmuyor. Metin'in saçlarının yağlanmasının sebebi de işte bu sebum. Pis Metin! Normal koşullar altında, bu yağlı sıvı gözenek içinde üretilmekte ve akabinde deri dışına atılsa da, bu durum her zaman böyle işlemiyor. Önceki yazımızda da (Bir Yaranın Hayatı - 1) değindiğimiz gibi, Metin'in derisi sürekli bir devridaim içinde. Üstteki hücreler ölürken, alttan yeni hücreler oluşturuluyor. Aşağıdan yukarıya doğru sürekli bir hareket var.  Bu hareket süresince, üsstteki ölü derinin vücuttan atılması gerekiyor. Bunun en iyi yolu da yıkanmak. Ama burada Metin'den bahsediyoruz. Kendisinin suyla da hiç mi hiç alakası yok. Az yıkandığı için, yüzündeki ölü hücreler deri yüzeyinde birikiyor. Bu birikme, yukarıda bahsettiğimiz, gözeneklerden birini kapadığında da o kırmızı sivilcelerin de başlangıcı verilmiş oluyor. Metin gerçekten de son 4 gündür yüzünü yıkamıyor. Annesi henüz farkında değil. Aslına bakılırsa Metin de değil. Ancak biri farkında... Burnunun tam ucundaki deri gözeneği. Bu gözeneğin ağzı, 4 gündür biriken ölü hücrelerle neredeyse tıkanmak üzere. Üstüne üstlük, Metin, yeni yeni ergenlik çağına girdiği için, erkeklik hormonu diye bilinen androjenlerin miktarı da oldukça fazla. Bu hormon, deri altı yağ bezlerinin çalışmalarını da normalden kat be kat arttırıyor. Metin'in derisi canla başla yağ üretiyor ve üretilen bu yağın dışarıya gideceği tek açıklık da kapalı. Bir Sivilce Doğuyor! Üstü tamamen kapanan gözeneğin içi sebum ile dolmaya başlıyor. Daha da kötüsü, gözenekte miktarı artan tek şey de sebum değil. İstenmeyen başka bir misafir de var. Bakteriler... Metin'in derisi 100'den fazla bakteri türünden, trilyonlarca bakteriye ev sahipliği yapıyor. Her ne kadar bu bakteriler, deri altına geçemese de, es kaza gözeneklerin içine girebiliyor. Ancak, sebumun akış yönü içeriden dışarıya olduğu için, bu yağlı sıvı ile tekrar dışarıya atılıyorlar. Tabii, dışarıya atılacak bir çıkış olursa... Ne yazık ki, Metin'in burnundaki o gözeneğin içindeki bakterilerin atılacağı bir delik yok. Sıcaklık ve besin açısından mükemmel olan o gözeneğin içinde sebum miktarı artarken, mikroorganizmaların (genellikle Staphylococcus türleri) miktarı da hızlıca artmaya başlıyor. Artan mikroorganizma sayısı, Metin'in bağışıklık sistemini de aktif hale getiriyor. Metin'in vücudu, giderek şişen deri gözeneği yetmezmiş gibi bir de, bakteri istilası ile uğraşmak zorunda. İlgili bölgeye bağışıklık hücrelerinin (nötrofiller) en kısa zamanda, konuşlanması için bölgedeki kan damarlar genişliyor ve kan akışı hızlanıyor. Bu an itibari ile, sivilce de tipik olan  kırmızı rengi almaya başlıyor. Sivilceyi Sıkmanın da Bir Zamanı Var! Metin, burnunun ucundaki bu kırmızı noktadan hiç memnun değil. İçgüdüsel olarak onu patlatmaya çalışacak. Derkeeen, Metin sivilcesini patlatıyor. Şu anda sebum ile birlikte bir bakteri çorbası dışarı çıkmış durumda. (ıyk!) Sivilcenin patlaması, her ne kadar o beyaz noktayı çözse de, geride tamir edilmesi gereken büyük bir yara bırakıyor. Normalde 2 gün içinde sönecek bir sivilce, şimdi ancak 5 günde iyileşecek bir yaraya dönüşmüş durumda. Öte yandan, Metin o sivilceyi patlatmak için 15 dakikasını harcadı. Bu süreç içinde, ilk cerrahi müdahalesi olan iki parmakla sıkma, yarardan çok zarar getiriyor. Sıkma işlemi, her ne kadar sebum ve bakterilerin bir kısmını dışarı çıkarsa da, bir kısmını da derine itiyor. Bu sebeple, bakteri enfeksiyonu (ve kırmızılık) bir 4 gün daha sürecek. Pis Metin, bu cerrahi müdahale sonrasında, yüzünü yıkamayı yine unuttu. Kurumuş sebum ve kalabalık bakteri grubu şimdi de çevredeki gözeneklere yayılmış drumda. Ve gözeneklerin tıkanması için zemin oluşturuyor. Metin farkında olmasa da, bu sabah yaptığı işlem ona 1 hafta içinde 6 sivilce olarak geri dönecek. Metin'in sivilceleri ile olan bu savaşı, hormon seviyesi stabil hale gelene kadar, yani 25 yaşına kadar devam edecek. Bu süre sonrasında, yağlanma seviyesi azalacak ve yıkanma alışkanlığı edinecek (mi acaba?). Elbette, sivilcenin tek sebebi, yıkanmamak değil. Bazı kişilerin bünyeleri bu şekilde gözenek kapanmalarına daha yatkın olabiliyor. Bu kişilerde gözeneklerin ağızlarının çapı daha dar olabiliyor. Bu da gözeneklerin kapanmasını kolaylaştırıyor. Yine de sivilcelerden korunmak elinizden gelebilecek en iyi önlem, derinizi temiz tutmak. Bunu olabildiğince yüzünüzü (ve vücudunuzu) temiz tutarak, ölü derilerimizden kurtularak sağlayabilirsiniz. Derinize iyi bakın. Çünkü, değiştiremeyeceğiniz yegane kıyafetiniz o. Gözenekleriniz açık, yüzünüz temiz olsun. Nisan'da görüşmek üzere...  Kaynaklar: Ottaviani M, Camera E., and Picardo M., (2010) “Lipid Mediators in Acne,” Mediators of Inflammation, vol. 2010, Article ID 858176, 6 pages. doi:10.1155/2010/858176 Wikipedia, Acne vulgaris. http://en.wikipedia.org/wiki/Acne Porter AM. (2001) Why do we have apocrine and sebaceous glands? J R Soc Med. 2001;94(5):236-7. Wikipedia, Sebaceous gland. http://en.wikipedia.org/wiki/Sebum James, William D.; Berger, Timothy; Elston, Dirk M. (2006). Andrews' diseases of the skin: clinical dermatology. Saunders Elsevier. p. 7.

  28. 38

    İNSANLIĞIN YAPAY ZEKAYLA İMTİHANI

    Kuşkusuz ki, yapay zeka alanındaki bilimsel araştırmalar ve eşzamanlı yürütülen teknolojik gelişmeler insanlığın yararına ilerleme kaydediyor. Hatta potansiyel faydalara bazen kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, madalyonun diğer tarafında yer alan yıkıcı etkileri de görmezden gelebiliyoruz. Toplumdaki konumumuz ve gelişmelere bakış açımız ışığında safımızı belirliyoruz: “Yapay zeka ve bu temelde çalışan teknolojik sistemler hayırdır/şerdir!”  O halde bu yazıda biraz da "öteki"nin perspektifinden bakmayı deneyelim. Bazıları teknolojiye insanları sıkıcı ve zorlu işlerden özgürleştirip, daha eğlenceli ve keyifli bir yaşam sürdürebilmelerine olanak sağladığı için, adeta insanlığa sunulmuş bir hediye gözüyle bakıyor. Diğer tarafın argümanları da sağlam: teknoloji en genel haliyle insanların işlerini ellerinden alıyor; güçlüyü daha güçlü zengini daha zengin kılıyor. Mahatma Gandhi, Hindistan’ın refahı için devasa makinelerle dolu tekstil atölyeleri yerine, her köylünün evine yerleştirilecek yün eğirme aletleri ve dokuma tezgahları vermeyi savunuyordu. Bu sayede az sayıda insana iş imkanı sağlayan, merkezi bir seri üretimden ziyade, toplulukların yararına olan dağıtılmış seri üretim sağlanmış olacaktı. Yıllar geçtikçe, zamanın teknolojileri yerini yepyeni teknolojilere bıraktı, ancak tartışma baki kaldı. Bu sorunun yakın zaman teknolojileriyle vücut bulmuş en somut halini, fabrikaların üretim bantlarında çalışan insan işçilerin sorumlu oldukları işlerin, artık robotlara teslim edilmesi ile ilgili yazımızda görmüştük. Tarih, temeli gelir ve imtiyazların orantısız dağılımından kaynaklanan sıkıntılara dayanan devrimlerle doludur. Eğer ki gelecek teknolojileri bu amaca hizmet edecek şekilde kullanılacaksa, nice felaketler bizi bekliyor olacaktır. Ancak zekası artan makineler üretmek, toplumun farklı katmanları arasında yaşanan güç savaşından daha da önemli bir sorun teşkil ediyor: Benlik bilinci. Diğer bir deyişle kişinin kendisi hakkında hissettiklerinin ve düşündüklerinin toplamı. Örneğin, 19. yüzyılda Charles Darwin’in evrim teorisini ve insanların (görece) daha değersiz yaşam formlarından evrildiği fikrini ortaya atması zamanında fırtınalar yaratmıştı. Hatta bu teorinin üzerinden geçen neredeyse 2 yüzyıl sonrasında bile, insanlık bu düşünceyle  cebelleşip durmaktadır. Olur da geleceğin hızla ilerleyen teknolojisi, insanla kapışabilecek zihinsel yetilere sahip makineler üretebilirse toplum nasıl bir tepki verecektir? Geçmişte teknolojinin daha yavaş adımlarla ilerlemesi, benlik bilincimizin “zeka” kavramına adapte olarak kendisini korumasına olanak sağladı. Zeka ile şunu kastediyorum: Ağaçlardan meyve toplayarak hayatını idame eden veya mızrak, kılıç sallayan atalarımız 19. yüzyıldaki pistonlu, manivelalı, dişli, çarklı, buhar çıkaran sıradan makineleri görse, muhtemelen doğaüstü bir zekayla karşı karşıya kaldıklarını düşüneceklerdi.  Ancak günümüzde bu aletlerin herhangi bir zekaya sahip olmadıklarını bildiğimiz gibi, oldukça karmaşık otomatlar olan günümüzün otomatik içecek ve bilet satış makinelerini veya para çekme makinelerini bile yapay zekaya sahip makineler olarak tanımlamıyoruz. Peki ya teknolojik gelişmelerin korkunç bir ivmeyle arttığı günümüzde veya yakın gelecekte bu makinelerin insan zekasına meydan okuduğu durumlarla karşılaşsak ve hatta bizim "adapte olamayacağımız hızlarda" zekamızı geçtikleri gerçeğiyle yüzleşecek olursak, acaba biz nasıl bir tepki vereceğiz? İnsanlığın buna vereceği tepkiyi tahmin etmek için, insanlığın geçmişte başına gelmiş benzer bir olaya verdiği tepkiden yola çıkacağız ve elimizde kökleri 20. yüzyıla dayanan ufak bir ipucunu takip edeceğiz: Zeka Katsayısı (ZK) veya İngilizce’deki karşılığıyla Intelligence Quotient (IQ) testleri. Bu testler çocukların zekasını ölçmek için kullanılmaya başlanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde çocuklar bu testteki performanslarına göre sınıflandırılır ve eğitimlerine bu test sonuçları baz alınarak yön verilirdi. İyi skor alanlar iyi okullara, kötü derece alanlar ikincil kalitede okullara gönderilir, ek derslerle desteklenmeye teşvik edilirlerdi. Yani biz insanlar olarak, elimize zekayı ölçebileceğimizi düşündüğümüz bir ölçüt geçtiği anda (kaldı ki ZK testleri oldukça tartışmalıdır), hemen sınıflandırma, ayrımcılık ve yabancılaştırma rotasına yöneliyoruz. Peki ya makinelerin zekası bizimkileri yakalarsa, veya yakalayabileceğine dair belirtiler ortaya koymaya başlarsa ne olacak? Makinelere karşı daha aşağı zekaya sahip insanlara toplum olarak nasıl davranacağız? İnsanın onuru ve haysiyeti bu tarz bir kıyaslamaya kurban gidebilir mi? Aslına bakarsanız, makinelerin insan zekasına meydan okuduğu durumlarla karşılaşmaya başladık bile. Deep Blue Kasparov’u satrançta yendi, IBM Watson insan rakiplerini Riziko oyununda alt etti, bilgisayarlı uzman sistemler sağlık konusunda doktorlara tavsiye verecek algoritmalarla donatıldı, sürücüsüz arabalar Amerika’da birçok eyalette kullanılmaya başlandı, emekçi sınıf işlerini kendilerinden daha hızlı, etkin ve hatasız çalışan robotlara kaptırdı. Peki ya yenilenlerin veya işlerini yapay zekaya kaybeden insanların sayısı artmaya devam ettikçe veya kendilerini makinelerin tehdidi altında hissettikleri branşların sayısı artmaya başladıkça, bu insanların benlik bilinçleri ne olacak? Edge isimli dernek dünyanın en başarılı ve zeki(?) filozoflarına, bilim adamlarına ve sanatçılarına her sene tek bir soru yöneltiyor ve cevaplarını internetten paylaşıyor. 2013 senesinin sorusu ise şu oldu: “Gelecekte neden endişe duymalıyız?” (What should we be worried about?). Cevaplardan bazılarını paylaşmak istiyorum: Wired dergisinin kurucusu ve editörü Kevin Kelly, azalan genç nüfusa karşın artan robot nüfusunu en büyük tehdit olarak gösteriyor. Silikon Vadisi’nde çalışan teknoloji gurusu Paul Saffo ise gelecekte bizi bekleyen “mühendisler (engineers)”  ve kendi deyişiyle “rahipler (druids)” olarak iki sınıf arasında yaşanacak savaş konusunda uyarıyor. Ona göre temelde teknoloji kullanımı konusunda iyimser ve kötümser olanlar olarak nitelendirilebilecek bu iki gruptan rahipler, robot araçların güvensiz olduğunu, mühendisler ise insanların araba kullanmalarına bile en baştan izin verilmemesi gerektiğini “şiddetle” savunacak. Daha onlarca düşünür ortak payede cevaplarda buluşuyor: robotlar ve makine zekası. New York Times çok satanlar listesine girmiş Robot Mahşeri (Robopocalypse) isimli kitabın yazarı Daniel H. Wilson zeki robotların dünyayı ele geçirmesi durumunda, onlarla nasıl baş edeceğimize dair kafa patlatmış olanlardan. Aşağıda kendisiyle yapılmış bir söyleşinin çizgiye dökülmüş, oldukça eğlenceli bir videosunu seyredebilirsiniz. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=-G3RoBHMu-o&w=360&h=270] Makinelerin zekasının doğası gereği insanınkinden daha farklı olduğunu savunanlar var; sonuçta insanlar biyolojik bir varlık, makineler ise değil. Bu sebeple makinelerin, insanların karar mekanizmalarında yaşadıkları süreçleri taklit edebilmeleri mümkün değil. Aynı kararları alsalar bile, bu kararlar aynı temele dayanarak alınmıyor olacak. O halde, farklı zekaları birbirinden ayıran sınırlar nelerdir, ve toplum olarak bir makinenin aldığı kararı takip etmek ne derece etiktir? Bu konular belki kulağa bilim kurgu sohbeti gibi geliyor olabilir. Ancak uzunca bir süredir, zaten hiçbir zaman gerçekleşmeyeceyeceğini iddia ederek “Bilgisayarlar topluma hükmetmeye başlarsa ne olur?” sorusunu gözardı ettik, ancak alametler gösteriyor ki artık bu soruyu sormanın vakti geldi. Eğer ki bir gün bir bilgisayar veritabanı hatalı olarak kredi güvenilirliliğinizin kötü bir sicilden dolayı düşük olduğunu, sabıka kaydınız bulunduğunu veya hesabınızdaki tüm parayı çektiğinizi iddia ederse, size mi yoksa bilgisayardaki verilere mi inanılacak? Eğer navigasyon sistemi uçağınızı sis yüzünden yanlış olarak tanımlanmış bir piste, örneğin pistin sonundaki çimenlik araziye indirmeye çalışırsa ne olacak? Eğer ki hastanedeki bilgisayar programı veya donanımı topladığı verilerde bir hataya sebebiyet veriyorsa ve kanser olduğunuz izlenimi oluşturuyorsa, bu teşhisi koyan doktorun suçu mudur? Bankada, devlet dairesinde, hastanede, alışverişte kaç kez “Bilgisayar çöktüğü için size yardımcı olamıyorum” sözünü işittiniz? O halde, kontrol kimde? Toplum çoktan makinelere teslim olmadı mı? İnsanlığın yapay zekayla imtihanı. Kaynak: Alex Dram Aslında yazıyı üst paragraftaki kasvetli ve iç karartıcı son cümle ile bitirebilirdim. Ancak ben karamsar bir gelecek kurgulayan insanlardan değilim. Teknolojiler, gelişimleri süresince sorunlar yaratacaklardır, ancak eninde sonunda düğmeye basan ve bu teknolojilerin geleceğine hükmedenler biz insanlar olacağız. Eğer ki insan tarafından yaratıldılarsa, insanlar tarafından da yok edilebilirler. İnsanın olduğu yerde umut vardır; umudun olduğu yerde de yaşam devam eder. “Senin boş umut vaat eden sözlerinden kime ne, makineler bizi ele geçirmiş, hepimiz öleceğiz!” diye ortalarda elleri havada bağırarak koşuşturmaya başlayan okurlara, umut dolu bir haber vereyim: Cambridge Üniversitesi’nden bir grup filozof, bilim adamı ve girişimci iş adamının başlattığı Varoluşsal Riskleri Araştırma Merkezi (Centre for the Study of Existential Risk), bizi hangi teknolojik risklerin beklediğini, bu teknolojilere karşı ne tarz önlemler almamız gerektiğini ve bu teknolojilerin beklenmedik sonuçlarını araştırmak için kolları sıvadı [2]. Böylece kendimizi geleceğe daha iyi hazırlayabileceğiz. Grubun ilgilendiği konular arasında sentetik biyolojinin biyoterör amaçlı kullanılması, siber saldırılar ve ağ sistemlerinin (elektrik ağları, hava trafiği kontrol ağları, uluslararası finans ağları, vs.) hepten çökmesi olduğu gibi, bilgisayar ağlarının gelecekte ortak bir zihin oluşturup (bkz. Terminator filminde bahsi geçen Skynet) son derece güçlü bir yapay zeka ile insanlığı tehdit etmesi gibi senaryolar üzerine kafa yoruyorlar.

  29. 37

    BİR YARA KABUĞUNUN HAYATI – 2

    Özet: Previously on "Metin'in Parmak Yarası"... (1. Bölüm'den devam) Metin, henüz 13 yaşında yaramaz bir çocuktur. Sanat merakı yüzünden aldığı maket bıçağı ile başparmağını kesmiştir. Bu bıçak, Metin'in epidermisini ve dermisini kesmiş, yolu üzerindeki bir çok kılcal damarı ve dokuyu parçalamıştır. Metin'in refleksi sayesinde daha büyük hasarlar önlenmiş olsa da, yara çoktan oluşmuştur ve Metin'in vücudunun yapması gerekenler daha yeni başlıyordur. İlk emir: Dengeyi yeniden kur! Metin'in vücudunda hasar sonrasında oluşturulan kriz masası, birçok adımdan oluşan bir koruma-onarma planını hemen devreye sokuyor. Bu adımlar bir an önce hayata geçirilmeli; Çünkü kısa zamanda, çok işler yapılması gerek... Hasarlı dokunun onarılmasındaki ilk basamak, kriz bölgesindeki dengenin tekrar kurulması ile başlıyor. Metin, henüz "Homeostazi" adlı terimden bihâber olsa da, vücudu bu terimin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyor. Homeostazi, yani hücrelerin (ya da bir dokunun) çevresel olaylar karşısında, kendi düzenini koruma ve tekrar sağlama eğilimi, yaranın kapatılması için önemli basamaklardan biri. Ancak, bu dengenin sağlanmasında önemli bir engel var. Parçalanan damarlardan sızan kan... Sızıntı az gibi gözükse de, bu damarlardan her saniye 5 milyon kadar alyuvar, 10 bin kadar akyuvar vücut dışına akıyor. Bu kaybın bir şekilde önlenmesi gerek. Sızıntılar Kapatın! Hasar bölgesindeki bir kanamanın durdurulmasında bir protein grubu önemli görev üstleniyor: Kolajen'ler... Metin'in vücudundaki hemen hemen her bölgede kolajen adlı proteinleri bulmak mümkün. Nitekim, maket bıçağı dermis'i parçalarken de bu kolajen proteinleri ile karşılaşmıştı. Bu proteinler, vücut dokuları içinde bir çelik halat görevi görerek yapısal bütünlük sağlıyor. Normal koşullarda, dokular içerisinde bulunan kolajenler, damar içinde dolaşan kan ile hiç temas etmiyor. Ta ki, o damarlar yırtılıp, damar dışına yani doku içerisine kan sızmaya başlayana kadar... Farklı tiplerde kolajen lifleri Kanın içerisinde yer alan trombosit adı verilen hücreler, kolajen proteinlerine değdiği anda, bir şeylerin ters gittiği anlaşılıyor. Kolajene temas eden o trombositlerden şu cümleleri duyuyoruz: "Bir dakika bu kolajen de nereden çıktı? Demek ki ben artık damar içinde değilim. Demek ki bir sızıntı var. Benim bu sızıntıyı durdurmam gerek. ". Bu hücreler,  temas ettiği kolajen proteinine sıkıca tutunuyor. Hasar bölgesindeki tüm trombositler de benzer yollarla, kolajenlere yapışarak orada bir kümeleşme gerçekleştiriyor. Ancak bu kümeleşme yeterli değil... Yara açılalı şimdiden 5 dakika oldu ve hala sızıntı devam ediyor. Artık bu sızıntının kapatılması için Metin'in vücudunun daha büyük kozları oynamak gerek: Fibrinojen'leri... Kan plazmasının neredeyse %5'ini oluşturan büyük bir protein topluluğu fibrinojen'ler. Normal koşullarda kan içerisinde çözünmüş şekilde dolaşan bu proteinler, hasar bölgesine geldiğinde, çevresel uyarıların yardımı ile fibrin adı verilen başka bir proteine dönüştürülüyor. Fibrin, kanda çözünmüyor ve hasarlı bölge üzerinde bir ağ şeklinde çökerek sarıyor. Gelecek günlerde, Metin'in habire koparmak için uğraşacağı yara kabuğunun da bu şekilde temelleri atılmış oluyor. Fibrin ağı ile tutulmuş olan alyuvarlar Yara oluşalı 10 dakika oldu. Ve sızıntılar büyük ölçüde kapatıldı. Bu noktada yara oluşumu sırasında parçalanan hücrelerden çıkan thromboxan ve prostaglandin gibi moleküller, o bölgedeki damarlar büzüşmesine neden oluyor. Bu sayede hasarlı bölgedeki kan akışı da azalıyor. 15.dakikada kan sızıntıları büyük ölçüde duruyor. Ve nihayet Metin'in ağlaması da... Olay Yeri İnceleme Daralan damarlar her ne kadar kanamayı azaltsa da, Metin'in artık daha önemli bir sorunu var: Enfeksiyon. Metin'in kendini kestiği o maket bıçağı, alındığından beri sokağa, okul bahçesine, banyoya defalarca düştü. Şu anda üzerinde onlarca farklı türde mikroorganizma ve spor yer alıyor. Normalde, Metin'in derisi bu organizmalara karşı müthiş bir savunma sağlasa da, maket bıçağı, bu mikroplar için çok iyi bir arka kapı oluşturdu. Bu sayede, bu mikroorganizmalar, tüm savunma katmanlarını geçip hassas bölgelere doğrudan girebiliyor. Metin'in vücudunun acilen bir şey yapması gerek. Metin'in savunma sisteminin en önemli elemanlarından biri Nötrofil'ler, olay yerine gelmek üzere... Ancak, bölgedeki damarlar daraldığı için akış da oldukça kısıtlı. Sızıntı kapandıktan sonra (20. dakika itibari ile) trombositler'den Histamin adlı kimyasal salgılanmaya başlıyor. Bu molekül daralan damarları genişletiyor. Bu sayede, o bölgeye kan akışı artmaya başlıyor. Metin'in yarasının etrafındaki kızarıklığın sebebi de, genişleyen damarlar ile birlikte artan kan akışı... Metin, yarasındaki kızarıklığın yanı sıra, çevre bölgenin de hafifçe şiştiğini farkediyor. Bu şişikliğin sebebi de yine histamin. Çünkü bu kimyasal, aynı zamanda damarların geçirgenliğini artırıyor. Bu geçiş, savunma hücrelerinin dolaşım sisteminden çıkıp hasarlı dokulara girmesini kolaylaştırıyor. Ancak, artan geçirgenlik yüzünden, kandaki suyun bir kısmı da dokulara geçiyor ve yara çevresi hafifçe şişiyor. Savunma Sistemi Olay Yerinde! Yaranın oluşmasından yaklaşık 1 saat geçti. Ve genişleyen damarlar sayesinde savunma hücreleri de artık dokudaki yerlerini almaya başlıyor. Vücudun surları (üst deri) düştükten sonraki, en önemli savunma hattı nötrofil'ler... Bu hücreler, önümüzdeki 2 gün boyunca hasar yerindeki aktif rol alacak. Ve yapmaları gereken çok iş var. Nötrofiller, önümüzdeki bu 2 gün boyunca, hasar bölgesindeki ölü dokuların parçalanması ve yokedilmesinde, bölgedeki yabancı bakterilerin yok edilmesinde, ölü bakterilerin ortamdan alınmasında görev alacak. Görevlerinin sonunda ise intihar edip hayatlarını sonlandıracaklar. Metin, hücrelerinin bu fedakarlıklarını belki de hiç bilmeyecek. Nötrofil tarafından yutulan bakteriler Yaranın oluşmasının  ardından 2 gün geçti... Artık, nötrofillerin görevini makrofaj adı verilen başka bir hücre grubu alıyor. Dalaktan gelen bu hücreler tam anlamıyla bir obur. Önüne gelen her türlü yabancı dokuyu ister bakteri olsun ister ölü doku olsun, yutan ve sindiren bir hücre türü. Makrofajlar aynı zamanda ortamda bulunan damar çevresindeki pıhtı çökeltilerini de sindirirerek hasar bölgesindeki kan akışını eski haline getirmeye yardımcı oluyor. Bu savunma görevlerinin yanı sıra, makrofajlar, salgıladığı büyüme faktörleri ile onarım ve yenilemeden sorumlu bazı hücreleri de yara bölgesine çekiyor. Küllerinden Doğan Damarlar Gelecek günlerde yaranın derin ve üst kısımları tamir edilerek kapanacak. Ancak bu kapama süreci, yüksek miktarda oksikene, enerjiye ve ham maddeye ihtiyaç duyuyor. Gerekli olan bu maddelerin taşınmasını sağlayacak tek kaynak olan damarların çoğu da parçalanmış ve kesilmiş durumda. Tamirin ilk basamağında hasarlı bölgeye yeni damar yollarının açılması gerek. Metin, parmağını keseli 3 gün oldu. Bu süreç içinde sızıntılar kapatıldı. Olası enfeksiyonlar başlamadan bitirildi. Şimdi ise onarım zamanı. Onarım süreci, hasarlı bölgeye fibroblast adı verilen hücrelerin gelmesi ile başlıyor. Bu hücreler, çevredeki hasar görmemiş damarların, yeni damar yolları oluşturmasını, dallanmasını tetikliyor. Çevredeki damarlar, oksijen açısından aç yerlere uzantılar oluşturuyor. Bu süreçte yara kabuğundan ve hasarlı dokudan gelen sinyalleri takip ediyorlar. Angiogenez adı verilen damar oluşumunun arttığı bu süreçte, Metin'in yara bölgesi de kırmızı-pembe bir renk alıyor. Hasarlı bölgedeki oksijen miktarı normal seviyelere yükseldiğinde ise damar oluşumu durduruluyor. Yapı İskeletinin Kurulması Damarlar oluşurken, aktif onarım süreci de başlıyor. Yaranın oluşumundan tam 1 hafta geçti. Şu anda, hasarlı bölgedeki hücrelerin büyük bir çoğunluğunu, fibroblast oluşturuyor. Bunlar oldukça hareketli hücreler. Açılan yaranın iki duvarı arasında gidip geliyor. Ve bu hareket sırasında, bir örümcek gibi fibrin moleküllerinden bir ağ oluşturuyor. Bu ağ, zayıflamış olan hasarlı bölgenin tekrar açılmasını önlenmesine yardımcı olsa da yeterli değil. Yaranın stabil halde kalması için daha güçlü proteinlere ihtiyaç var. Kolajenlere... Bir süreden sonra, fibroblast'lar hasarlı bölgede kolajen proteinleri de oluşturmaya başlıyor. Bu proteinler aynı zamanda, yara kapanırken yeni oluşacak hücreler tutunacak bir yüzey sağlayacak; Fibroblast hücrelerinin yara içinde bir yapı iskeleti üzerinde onarım gerçekleşecek. İnşaat Mahaline Yaklaşmayın! Şu anda, yara kabuğunun altı tamamen lifsi yapılar ve yeni oluşan damarlar ile dolu. Bu kabuk yakın zamanda düşecek ve o zamana kadar bu damarların üstünün epitel doku ile kapanması gerek. Bu kapanma sürecinde, çok tanıdık bir hücre grubu işe başlıyor. Kerationositler... Hani ilk bölümde, bıçağın kesmeye ilk başladığı epitel hücreleri... Şimdi bu hücreler çekildikleri bölgeye geri dönüyorlar. Büyük bir keratinosit göçü başlıyor. Yaranın derin kısımlarındaki lif ve damar açısından zengin tabaka Yaranın hemen yanındaki sağlıklı bölgelerden, keratinositler, kesik bölgesine doğru göç ediyor. Lifsi yapının üstüne ve yara kabuğunun tam altına doğru. Bu hücreler, göç sırasında şekillerini değiştirerek daha geniş ve ince bir yapıya sahip oluyor. Amaçları az sayıda hücre ile daha büyük bir alanı kapatabilmek. Yara kapanırken, bir diğer göç dalgası da öncekinin üzerini kaplıyor. Bu şekilde yara bölgesi kat kat kapanıyor. Keratonsitler yarayı kapadıkça, yara kabuğu ile hemen alttaki lifsi yapıyı birbirine bağlayan dokular birbirinden ayrılıyor. Bu hücreler, aynı zamanda yolları üzerindeki kabuğu da parçalıyor. Metin, yerinden oynayan bu yara kabuğunu çok yakın zamanda oradan çekip çıkaracak. Şu ana kadar yaranın üstünün kapanması sadece çevre bölgelerden gelen göçlerle meydana geliyor. Yaranın üstünde herhangi bir hücre bölünmesi gerçekleşmiyor. Yara tamamen iyileştikten sonra, bu bölgede de normal bölünme işlemleri görülmeye başlanacak. Çevre bölgelerden göç eden keratinositler,

  30. 36

    CADILIK MI KÖTÜ YOKSA İNSANLIK MI? : AVRUPA’DA CADI (KADIN) AVLARI

    “Üst tarafları kadındır onların ama alt tarafları hayvandır; bellerinden yukarısı tanrılarındır ama aşağısı şeytanın malıdır… Cehennem, zulmet, kükürt kuyuları, alev alev ateşler, kaynar sular, pis kokular hep, hep oradadır…” Yukarıda okuduğunuz mısralar, Shakespeare’nin Kral Lear adlı oyunundan… Peki, böylesine kötü olarak betimlenen kimler mi? Cadılar. Şu bizim masal ve filmlerden aşina olduğumuz sevimli cadılar ya da çirkin, süpürgesiyle uçan cadılardan değil de bir dönem diri diri yakılan ya da asılan kadınlar! Bu konuda araştırma yaparken bir kadın olarak kendimi tuhaf hissettiğimi belirtmeliyim. Okuyacağınız bu yazı “Cadı” kavramı üzerine kurgulanmış olsa da arka planda çağlar boyunca kadınlara karşı gösterilen saldırgan tutumları, kadın cinselliğinin nasıl kullanıldığını da gösteriyor. Benim cadılarla tanışmam çocukluğuma denk gelir, birçoğumuzun da öyle değil midir? Masallarda dinlediğim kötü yürekli, çirkin, süpürgesiyle uçan yaşlı cadı, bir iki çizgi filmde geçen iyi yürekli, sevimli cadılar... Eğer sizin için de “cadılık” bunlarla sınırlıysa bu yazıda cadıları bir de benden dinlemenizi öneririm. Keza benim anlatacağım cadılık hikâyeleri biraz daha farklı gelebilir. Bakalım sizi aşina olduğunuz cadı hikâyelerine mi götüreceğim yoksa tarihin karanlık sayfalarına mı? Genel tanımıyla cadılık; tarihi, antropolojik, dini kaynaklarda sihir ve büyü yetenekleri olarak tanımlanır. Cadı ise cadılık öğretilerini uygulayan kişi (kadın) olarak ifade edilir. Cadı ve cadılık, tarihi araştırmalarda izine az rastlanılan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun nedenlerinden biri bu sebepten kurban edilen kadınların çoğunun fakir köylü kadını olması olabilir. Yaklaşık 200.000 kadının yakılarak öldürülmesi gibi büyük bir katliam maalesef Avrupa tarihinde çok önemli bulunmamaktadır. Cadı avının ortaya çıkışı ve ilerlemesi: Cadı avları ilk olarak 15.yüzyılda Fransa’nın güneyinde, Almanya’da, İsviçre ve İtalya’da görülmeye başlanır.  Avrupa köylülerinin en çok güçlendiği dönemde başlayan cadı avları, devletin ve soyluların giderek artan saldırgan tutumu karşısında köylülerin direncini büyük ölçüde kırmıştır. Cadı avlarının Ortaçağ’da başladığına dair bir kanı olabilir, fakat karanlık çağ olarak tabir edilen Ortaçağ’da toplu olarak infazlara rastlanılmamıştır. 15.yüzyıla gelindiğinde halk ayaklanmaları, salgınlar ve cadı avları bir kriz dönemini ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde gelişimine inanılan cadı öğretileri zaman içerisinde büyücülüğün, doğaya, devlete ve Tanrı’ya karşı yapılan en büyük suç olduğuna karar verilmesine yol açmıştır. 1435 – 1487 yılları arasında cadı avı üzerine 28 inceleme yazılmıştır. 1486’da yayınlanan Malleus Maleficarum’da (Cadıların Çekici), Summis Desiderantes (1458) adlı papalık bildirisi incelenmiş, kiliseye göre cadılığın büyük bir tehlike olarak görüldüğü belirtilmiştir. 16.yüzyılın ortalarından sonra cadı olarak yargılanan kadınların sayısı artmış ve cezalandırma yetkisi Engizisyon’un(Katolik Kilisesi’ne bağlı bir mahkeme sistemi) elinden alınarak seküler mahkemelere verilmiştir. 1580-1630 yılları arası feodal ilişkilerin kapitalizme özgü siyasi kurumlara dönüşmesiyle cadı avları doruk noktasına ulaşmıştır. Şekil 1: Avrupa’da bir cadı mahkemesi tasviri (Kaynak: sott.net) Cadılığın cezasının ölüm olması, 1532’de Katolik V. Charles tarafından yürürlüğe konan Emperyal Yasa Carolina, Protestan İngiltere’de 1542, 1563 ve 1604 yıllarında geçirilen üç Parlamento Yasası ile yasal hale getirilmiştir. Bu yasaların devamında halkı birbirinden şüphelenecek duruma getiren ve dirençsiz kılan, cadılara yardım edenlerin cezalandırılacağını öngören otoriteler gittikçe daha baskıcı bir role bürünmüştür. Öyle ki, Almanya’da Alman Prensliği’nin onayıyla Lüteriyen Kilisesi tarafından görevlendirilen ziyaretçiler halkı şüphelendikleri kişileri ihbar etmeleri yönünde kışkırtma görevine sahip olmuştur. Kuzey İtalya gibi bazı ülkelerde yetkililer şüphelenme olaylarını abartarak, halka deşifre etme amacıyla şüphelenilen kişilerin elbiselerine işaretler koymuş, onları tecrit etmeye çalışmışlardır. Söz konusu durum bile o dönemin korkunç yaklaşımını göstermektedir. Cadı avları çok çeşitli propagandalarla meşrulaştırılan katliamları ifade etmektedir. Bu dönemde cadıların yakalanış, yargı ve infaz süreçleri yazılı basının başlıca konularından biri olmuştur. Bu zulme katkıda bulunanlar arasında yargıçlar, jüriler ve demonologların(şeytanın varlığını araştıranlar) yanı sıra Alman Hans Baldung gibi sanatçılarında olması oldukça ilgi çekicidir. Yine bu dönemde cadı avlarını toplumsal bir kontrol açısından onaylayan İngiliz siyaset kuramcısı Thomas Hobbes ve enflasyon üzerine ilk bilimsel çalışmayı yapan Jean Bodin’in cadılara karşı olan nefret dolu söylemleri oldukça etkili olmuştur. Öyle ki Bodin’in sık sık bu davalara katılması, cadıların diri diri yakılmaları hatta çocuklarının da yakılması yönündeki beyanlarını içeren Demomania adlı eseri bakış açılarının ne denli ürkütücü olduğunu göstermektedir. Cadı avı üzerine, Bacon, Kepler, Galileo, Shakesperare gibi dâhiler döneminde de tartışılmaya devam edilmiş ve cadılık yine büyük bir suç olarak görülmeye devam edilmiştir. Cadı avlarının politik nedenlerden ötürü arttığı varsayımına ulaşılsa da kilisenin de rolü büyüktür. Papalık bildirileri, kilisenin kadın düşmanı tavrı cadılık avını tetiklemiştir. Ancak sanıldığı gibi cadı avları Katolik kilisenin tekelinde değildir. Protestan inancının hüküm sürdüğü ülkelerde de cadı avlarının sayısı oldukça fazladır. Öyle ki seküler mahkemelerin infazları Engizisyon Mahkemeleri’nin infaz sayısından daha fazla olmuştur. Cadı avı zamanla sınır tanımaksızın ilerlemiş, tuhaf bir şekilde Avrupa ülkeleri arasında birleştirici bir unsur haline gelmiş, Fransa’dan İsveç’e kadar uzanan bir alanda oldukça etkili olmuştur. Cadılık Suçlamaları: Buraya kadar kısaca cadı avının ortaya çıkışını ele aldık. Sıra ilginç bölümlerden birine geldi. Cadı avı altında yüzlerce kadın yakılmış ama acaba hangi suçlardan dolayı? Cadı olduğu iddia edilenlere karşı en genel suçlamalar olarak, bedenlerini ve ruhlarını şeytana satmaları, büyü yaparak çocuk öldürmeleri ve onların kanlarını emmeleri, hayvanlara ve mahsullere zarar vermeleri, fırtınalar çıkarmaları olarak belirtebiliriz. Bu suçlamalara karşı cadı olarak suçlanan kadınların savunmalarının da olmayışı oldukça ilginçtir. İşkence altında alınan ifadeler dışında yazılı beyanların olmayışı dönemin yargı sürecinin ne denli sert olduğunu göstermektedir. Cadı avları kadın bedeninin, emeğinin, cinselliğinin ve yeniden üretim yetilerinin devlet kontrolü altına alındığı bir dönemin başlangıcını teşkil etmiştir. Öyle ki toplum içerisinde hoş görülmeyen kadın davranışları bile zamanla cadılıkla özdeşleştirilmeye başlanmıştır. Kanıt bulunamasa dahi gerçekleştirilen infazlar dönemin cadı avlarının sadece büyücülükle ilgili olmadığını göstermektedir. Cadı avlarının arka planındaki belirleyici unsurlar olarak, topraklara el konulması, kolektif ilişkilerin yok olması ve kırsal kapitalizmin gelişimi olarak belirtmek mümkündür. Korku ve zulmün artması, zaman içinde durumu en yakın kişilerin birbirlerinden şüphelenmesi noktasına getirmiştir. İngiltere’de cadı olarak suçlanan kadınların, yardımlarla ayakta duran yaşlı kadınlar ya da yemek dilenen kadınlar olması ilginçtir. Bu kadınların aşırı yoksul olması, onların yiyecek için şeytanla işbirliği yapmış olmaları gibi tuhaf kanılara yol açmıştır. Kendilerine sadaka vermeyenleri lanetlemeleri, mahsullere zarar vermeleri… vb. suçlamalarla bu kadınlar infaz edilmiştir. Bu noktada kayıt altında bulunan ilginç bir suçlama metnini paylaşmak isterim: “Komşusunun tarlasından izin almadan bir sepet armut topladı. Geri vermesi istendiğinde öfkeyle armutları fırlattı, o günden sonra tarlada bir daha armut yetişmedi. Sonra William Goodwin’in uşağı mayasını almak istemedi, bunun üzerine birası kuruyup gitti. Efendisinin toprağından odun çalarken bir görevli tarafından yakalandı, sonra görevli delirdi. Bir komşusu atlarından birini ödünç vermeyi reddedince atlarının hepsi öldü. Bir beyefendi hizmetçisine onun ayranını almamasını söyledi, daha sonra ne yağ ne de peynir yapabildiler.” Şekil 2: Cadılar ve şeytanın yakın ilişkisini gösteren bir tasvir (Kaynak: 4.bp.blogspot.com) Bu suçlamalara maruz kalan kadın, 75 yaşında Margaret Harkett isimli bir İngiliz vatandaşıdır. 1585 yılında Tyburn’de infaz edilmiştir. Trajikomik değil mi? Buna benzer birkaç örnek daha vermek gerekirse; Waterhouse Ana: Ekmek ve yağ dilenirken komşularıyla münakaşa etmekten infaz edilmiştir.(1566) Elizabeth Francis: Kendisine maya vermeyen komşusunu lanetlemiş, komşusunu hasta etmiştir. Ursula Kemp: Kendisine biraz peynir vermeyen bir Dük’ü topal etmiştir.(1582’de infaz edilmiştir) Alice Newman: On iki pens istediği ama alamadığı yoksulların tahsildarı Johnson’un vebaya tutularak ölmesine neden olmuştur. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi ölen kadınların çoğunluğu yoksul sınıfın üyeleridir. O zaman zengin kesimin alt sınıflara karşı takındıkları tutumlardan kaynaklı ölümlerin yaşandığı varsayımında bulunmak da çok yanlış olmayacaktır. Büyüye olan savaş altında aslında kadınlara yönelik savaş söz konusudur. Kadınların büyüye daha yatkın olarak görülmelerinin yanı sıra bazı köylü ayaklanmalarında görüldüğü gibi (Montpellier-1645) kadınların köy hayatında önemli bir güce sahip olmaları ve bu gücün kırılmasını sağlamak amaçlı kadınlara yönelik saldırgan bir tutum geliştirildiği varsayımları da ilginçtir. Cadıların geceleri Cadı Sabbatı olarak adlandırılan gizli toplantılara katıldıkları, belli bir örgütlenme çalışması yaptıklarının savunulması ve bunun otoriteyi sarsacak nitelikte bir tehlike olduğunun savunulması cadılık olayının boyutlarını değiştirmektedir. Bu toplantılarda daha çok çocuk olmak üzere insan etinin yendiği savunulmuş hatta bu varsayımlar tasvir edilmiştir. Cadı avlarının ilk ortaya çıktığı bölgelerin,

  31. 35

    YUMURTA PİŞİRMEK BİR BİLİMDİR

    Kadınlar eşlerinden, erkek arkadaşlarından veya erkek tanıdıklarından mutfak konusunda hep şikayet etmişler ve bunu "benimki/bizimki yumurta bile kıramaz" diye dile getirmişlerdir. Ben ne zaman bunu duysam şaşırırım, "yumurta kırmak ve yumurta pişirmek kolay mıdır ki erkeklerden bunu yapamadıklarından dolayı şikayet ederler" diye düşünürüm. Çift kale maç yapalım mı?(kaynak: http://www.simplycreativewriting.com) Oysa yumurta bir mutfaktaki en önemli malzemedir: en temel sosların ana maddesi, bir çok tatlı ve kekin bağlayıcısı, çorbaları kalınlaştıcı ve tek başlarına da besleyici bir öğündür. İçinde barındırdığı protein, vitaminler ve yağlar sayesinde hem besleyici hem de rejim yapanların kurtarıcısıdır. Bu kadar önemli bir malzemeyi doğru pişirmek ve kullanmak da aşçılığın en temel yeteneklerindendir. Grimod De la Reyniere "eğer kullanmasına izin verilmezse bir çok aşçı sanatını icra edemeyecektir" der, Herve This ise onu "mutfağın tanınmayan yıldızı" diye tanımlar. [1] Romalılar yumurtayı çeşitli şekillerde pişirmenin yanısıra yılboyu kullanım için turşusunu da kuruyorlardı tuzlayarak. Fransızlar omlet ve soslarının yapımında yumurtayı kullanmakta ustalaşırken İngilizler ise "poşe / çılbır" yapıp yemeyi tercih ediyorlardı. 1900'lu yılların başında meşhur fransız şef Auguste Escoffier'in tarif defterinde 300'den fazla yumurta yemeği vardı. Yani, yumurta basit bir yemek değildir. Sarıııı, Beyaaaaaaz, Havaaaa Yumurta, en az bir kere yumurta kırmış herkesin bildiği gibi, iki bölümden oluşur: sarısı ve beyazı.  Aslında yumurta bundan daha çok bölümden oluşur. Kabuk, hava boşluğu, sarısı ve beyazı diye ayırırsak daha doğru olur. Peki, yumurtayı kırdık ve içinden vıcık vıcık beyazı ve sarısı düştü. Nelerden oluşuyor sarısı ve beyazı? Yumurta Sarısı: Yumurtanın esas besleyici yeri. Yumurtanın ağırlığının sadece üçte birini oluşturmasına rağmen yumurtanın toplam kalorisinin dörtte üçü burdan gelir. Ayrıca Ayrıca A,D ve E vitaminlerinin, tiamin ve demir içeriğinin önemli bir kısmı da buradadır. Temel besin maddeleri açısından yumurta sarısı % 48. 7 su,  % 32. 6 yağ,  % 16. 6 protein,  % 1 karbonhidrat ve % 1. 1 oranında mineral içerir. [2] Peki neden sarı burası? Sarı olmasının sebebi tavuğun beslendiği darı bitkisindeki Xanthophylls içeriği. Bazı üreticiler, yasaların izin verdiği ölçülerde, verdikleri katkılarla bu rengi daha koyu yapabilirler. Peki yumurtanın kabuğu? Tamamen tavuğun genetik geçimişi ile alakalı olup kesinlikle besleyici öğelerle bir alakası yok. Hatta bazı nadide tavuk türleri (Şili Aracuana)  mavi kabuklu yumurta bile yumurtlar Mavi mavi masmavii, kabuğu boncuk mavi(kaynak: http://rawearthliving.wordpress.com)   Yumurta beyazı: Yumurtanın beyazı yumurtanın ağırlığının üçte ikisini teşkil ederken, kendisi ise % 90 sudan meydana gelmekte. Geri kalan %10un büyük çoğunluğu protein olup bir kısım vitaminleri de içermektedir. Yumurtanın beyazında farklı oranlarda 7 protein vardır ve en fazla bulunun protein %54 ile Ovalbumindir. Kalanlar %12 ile ovotransferrin, % 11 mucoid, % 8 glubolinler, %1,5 ovomucin ve çok az miktar da avidindir. İlerde pişirme sırasında aklımızda kalması gereken en önemli bilgi ise bu proteinlerin farklı derecelerde katılaştığıdır. Misal ovotransferrinler 60 derecede katılaşırken albuminler 80 derecede katılaşır. Çırptığımız yumurta beyazını köpük köpük yapan ise ovamucinlerdir. Yuıurtanın beyazı aslında gelişecek civciv embriyosuna su ve protein sağlamak içindir. Ayrıca içindeki proteinlerin bir kısmı vitaminleri kendine bağlayarak başkaları tarafından sindirilmesini önlerken, lysozyme proteini bakterilerin hücre duvarlarını parçalar ve  ovomucin ise virüs çoğalmasını engeller. Yani yumurtanın beyazı civciv embriyosunu hem beslemek hem de onu korumak için gelişmiştir. Yumurtam taze mi? Peki yumurtanın kalitesini nasıl anlayacağız? Eskiden mum ışığına tutup insan gözü ile yumurtanın içinin kalitesini değerlendirmeye çalışırlarmış. Artık elbette endüstri farklı, daha modern ve hızlı yöntemler kullanıyor. Ama tüketici nasıl anlayacak peki kalitesini?  Artık ülkemizde de yürürlükte olan yumurta sınıflandırmasına göre yumurtalar kabuk, hava boşlukları, sarı ve beyazlarının durumuna göre 4'e ayrılmaktadır. Bunlar: AA, A, B ve C sınıfı yumurtalardır. En kalitelisi AA sınıfı olup, diğer harflerde kalite giderek düşmektedir. Misal, AA sınıfı bir yumurta bakın nasıl olmalı: -AA sınıfı yumurta Kabuk: Temiz,lekesiz, lekesiz,şekil ve kabuğu normal,sağlam yapılı,çatlaksız kırksız Hava boşluğu: Tek, sabit ve derinliği 4 mm’den az Ak: Berrak, homojen, Haugh birimi 72 ve yukarısında Sarı: Ortada,yuvarlak, tek, homojen renkte, çevresi belirsiz, ak pıhtısı, et ve kan pıhtısı görülmemelidir. [3] Peki, marketten aldığınız yumurtanın gerçekten taze ve kaliteli olduğunu evde nasıl anlayacaksınız? Basit, kırarak! Taze yumurta kırıldığında sarısı tam küre şeklinde olup, beyazı hafif  sisli yapıda ve jöle kıvamındadır. Ama  gün geçtikçe yumurtanın  hem sarısı hem beyazı daha alkalin hale gelir yani PH seviyesi artar. Taze yumurtanın sarısı hafif asidik 6.0 iken nötr bir 6.6'ya kadar yükselir. Beyazı ise 7.7'den 9.2 ve hatta daha fazlasına yükselir PH derecesinde. Yumurta daha taze iken beyazındaki albumin proteinleri yumka şeklindedir ve bu yüzden göze hafif sisli yapıdadır, sanki tam şeffaf değildir. Ama gün geçtikçe ve beyazın PH seviyesi yükseldikçe albumin proteinleri birbirini iter ve bu sayede ışık daha rahat geçer aralarından ve beyaz daha şeffaf bir yapıya kavuşur. Ve son olarak, her gün yumurtanın o gözle görülmeyen delikli yapısından her gün yaklaşık 4 mg su kaçar ve hem beyazının hem sarısının küçülmesine sebep olur. İşte bu bilgiyi kullanarak yumurtanın tazeliğini onu kırmadan anlayabiliriz. Yumurta su kaybettikçe içindeki hava boşluğu büyüyecektir ve gitgide sudan daha hafif hale gelecektir. Taze bir yumurtanın içindeki hava miktarı az olduğu için suyun dibine çökerken, bayatlamış bir yumurta suyun yüzeyinde (içindeki büyüyen hava boşluğu sayesinde) yüzecektir! Sarısı sulu, beyazı katı yumurtayı nasıl yapmalı? Yumurta pişirmek aslında tam bir sıcaklık kontrolü. ama önce yumurtanın pişerken neden katılaştığını inceleyelim. Yumurta sarısı ve beyazı aslında bol su ve çeşitli proteinler içeren kapalı yapılar yukarıda yazdığımız gibi. Çiğ yumurtada bu proteinler ufak yumak şeklindedirler. Yumurta beyazındaki  proteinler eksi yüklü olup birbirlerini iterken, sarısındakilerin bir kısmı bir kısmı birbirini iterken bir kısmı birbirine bağlıdır. Yumurta piştikçe, yani ısı uygulandıkça, bu protein yumakları daha hızlı hareket etmeye ve o yumak yapısını terkedip açık zincirler haline gelmeye başlarlar. Bu açılan zincirler bir süre sonra birbirleri ile bağ kurmaya ve daha uzun bir protein zinciri oluşturmaya başlarlar. Gitgide katılaşan yapımızda su hala vardır ama artık o uzun protein zincirlerinin arasında sıkışıp kalmıştır. Uzun zincir yapısı ışığı da yansıttığı için artık şeffaf yapıda değildir pişen yumurta. Protein zincirlerinin ısıtıldıkça uzaması(kaynak: http://lostinscience.files.wordpress.com) Beyazın ve sarının içinde farklı proteinler olduğundan bahsetmiştik. Yumurta pişirme sırasındaki en temel problem de bütün bu proteinlerin katılaşma sıcaklıklarının farklı olması. Nasıl mı? Yumurtayı tavaya ilk kırdığınızda yumurtaya iletilen ısı yumurtanın sıcaklığını gitgide arttırmaya başlayacaktır. 65 dereceye geldiğinde  ilk katılaşma başlar; Ovotransferrin proteini 65 derecede artık katıdır. Sıcaklık arttıkça Lysozyme (70 derece) ve en son 80 derecede albumin katılaşır. İşte tam bu esnada pişirmeyi durdurmalı. Zira bu noktadan  sonra yükselen sıcaklık protein zincirlerini daha da sıkıştırıp aralarındaki suyu dışarı atar ve elinizde lastik gibi ve kuru bir beyaz kalır.  Daha da çok ısıtırsanız albumin proteinleri kendilerine bağlı olan sülfür atomlarından kurtulur ve bu sülfür atomları gidip H2s bileşiği oluştururlar. İşte o kötü çürük yumurta kokusu! Peki, acaba hem sarısı sulu hem beyazı katı ama lastik gibi olmayan  bir yumurta nasıl pişirebiliriz? İşte 4 temel pişirme yöntemi: 1. Haşlama : En temel yumurta pişireme tekniği ama başında durmazsanız kaskatı ve hatta yeşillenmiş bir yumruta sarısı olan yumurta ile karşılaşabilirsiniz. Öncelikle yumurta kabuğunu çatlamaması için yumurtanın oda sıcaklığında olması lazım. Dolaptan çıkarılan yumurtanın kabuğu sıcak suda  aniden çatlayacaktır. Haşlama suyunun derecesi 80-85 derece civarında olmalı. Bu şekilde yumurtanın beyazı (kabuktan dolayı ısı transferi etkileneceğinden) 60-65 derecelerde olacak ve katılaşacaktır. Süre arttıkça beyazın katılaşma oranı da artacak ve en sonunda sarısına kadar katılaşacaktır. Eğer beyazınızı sulu istiyorsanız 2-3 dakika, biraz daha katı arzu ediyorsanız 4-5 dakika yeterlidir. 5 dakikadan sonra beyaz tamamen katılaşacak ve sarısı da yarı katı hale gelecektir. Haşlamanın en büyük avantajı suyun ısı  iletkenliğinin mükemmel olması, yani ısıyı değdiği yüzeye verimli şekilde aktarabilmesidir. Aynı pişirmeyi fırında yapacak olsak 80 derecedeki fırında yaklaşık 1 saat bekletmemiz gerekecekti, zira havanın ısı  iletkenliği suya göre çok düşüktür. Bu yüzden 180 derecede ısıtılmış fırına elinizi sokar ama fazla yanma hissetmezsiniz ama sadece 70 derecedeki suya elinizi sokarsanız ciddi şekilde yakabilirsiniz. 2. Kızartma: Tereyağ veya benzeri bir yağda kızartma yumurtaya harika bir lezzet katar.Pazar sabahı vazgeçilmezi tereyağda yumurtanın sarısı katılaşmaması ama beyazının katılaşması için  öncelikle dikkat edilmesi gerekilen şey tava sıcaklığı. Tavanın yüzey sıcaklığı 120 derece civarında olmalı. Peki bunu nasıl anlarız? Tereyağımızın daha kahveringileşmediği ama cızırdamayı henüz kestiği an yumurtanızı kırabilirsiniz. Daha yüksek sıcaklıklarda yumurtanızın beyazı çok çabuk katılaşacak ve çıtırlaşacaktır, ama bu sıcaklıkta tutarsanız o protein katılaşmasını adım adım takip edebilirsiniz. Peki en can sıkıcı problemi nasıl çözeceksiniz?

  32. 34

    MONTY HALL PROBLEMİ

    Matematik zordur dersem, herhalde çok şaşırtıcı bir şey söylemiş olmam. Soyutlanıp saf özüne indirilmiş düşünceyi evirip çevirmeyi öğrenmek çok çetin bir iştir. Tabii ki imkânsız değil. Ne de olsa dünyada onbinlerce profesyonel matematikçi var, ve başka insanlardan hiç farkları yok. Çalışınca her şey öğrenilir. Öte yandan matematikte öyle şeyler çıkabiliyor ki karşınıza, “uzmanım” diyenleri bile ters köşeye yatırabiliyor. Monty Hall problemi de masum görünen, ama adamı iki seksen yere yatırabilen bir olasılık problemi. Problemin kaynağı bir yarışma programı. ABD televizyonlarında 1963’den 1977’ye kadar yayında kalan Let’s Make A Deal (Bir Anlaşma Yapalım) isimli programda sunucu Monty Hall konuklarla çeşitli oyunlar oynuyordu. Bu oyunların ortak özelliği, yarışmacıların küçük bir ödülü alıp gitmek veya riske girerek büyük bir ödül kazanmak (veya hiç bir şey almamak) arasında karar vermelerinin gerekmesiydi. Monty Hall’un sunduğu oyunlardan birisi, 1975’de The American Statistician isimli akademik dergide Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de çalışan matematikçi Steve Selvin tarafından bir olasılık problemi halinde sunuldu. Makalede Monty Hall Problemi olarak anılan bilmece şöyle: Önünüzde üç tane kapalı kapı var. Bunlardan birinin arkasında son model bir otomobil, diğer ikisinin arkasında ise birer keçi var. Kapılardan birini seçiyorsunuz, ama henüz açılmıyor. Monty Hall hangi kapının arkasında araba olduğunu biliyor. Seçmediğiniz iki kapıdan birini açıyor ve o kapının arkasındaki keçiyi görüyorsunuz. Monty Hall isterseniz tercihinizi değiştirip, açılmamış diğer kapıyı seçebileceğinizi söylüyor. Arabayı kazanma ihtimalinizi artırmak için ne yapmalısınız? Başka bir deyişle, tercihinizi değiştirmekle araba kazanma ihtimaliniz artar mı, azalır mı, yoksa hiç mi değişmez? Bu problemi duyan çoğu kişinin, uzmanlar dahil, ilk tepkisi “Değişmez” demek. Başta doğru kapıyı seçme ihtimali ⅓ idi. Şimdi iki kapalı kapı var, ve oyuncunun seçtiği kapının arkasında araba bulunması ihtimali ½. Yani tercihi değiştirmek kazanma ihtimalini artırmayacaktır. Fakat işler o kadar basit değil; Monty’nin arabanın hangi kapı arkasında olduğunu bilmesi ve özellikle keçili kapıyı açıyor olması problemi değiştiriyor. Oyuncu için doğru strateji kapıyı değiştirmek. Nasılını sonraya bırakalım, böylece biraz düşünmeye zamanınız olsun. Olasılık tuzakları Monty Hall probleminin, ve genel olarak şans ve risk içeren bütün karar problemlerinin, kesin kazanç getiren stratejileri yok. Yapabileceğimiz tek şey kazanma ihtimalimizi mümkün olduğunca yükseltmeye çalışmak. Bu her zaman kolay değil, çünkü insan zihni için olasılıklarla düşünmek çok zor. Birçok kez, varsayımlarımız ve ön kabullerimiz bizi yanıltıyor. Psikologlar olasılık problemlerinin algılanışı ve cevaplanmasıyla yakından ilgileniyorlar, çünkü bu konudaki düşünce tarzımız zihnimizin nasıl çalıştığına ve ne tür hatalara yatkın olduğuna ışık tutuyor. En basitinden, şöyle bir soru düşünelim: İki çocuğumdan biri erkek. Diğerinin de erkek olması ihtimali nedir? Çoğu kişi gibi bu soruya %50 cevabını vermiş olabilirsiniz. Ne de olsa bir çocuğun cinsiyeti, ailenin diğer çocuğunun cinsiyetine bağlı değildir. Sorudaki ilk bilgi aslında gereksizdir, tuzağa düşmemiş olmanın haklı gururu ile gülümsersiniz. Maalesef yanlış. Doğru cevap %33. Bunu görmek için durumları tek tek saymak gerekir. Erkek çocuğu E, kız çocuğu K ile gösterelim. İki çocuklu bir ailenin çocuklarının ikisi de erkek (EE), büyüğü erkek küçüğü kız (EK), büyüğü kız küçüğü erkek (KE), veya ikisi de kız (KK) olabilir. Soruda çocuklardan birinin erkek olduğu söylenmiş, yani mümkün olan durumlar sadece EE, EK, KE ("olay uzayı" diye de bilinir). Bunlardan da sadece birinde diğer çocuk erkek olduğuna göre, ihtimal ⅓, yani %33 olur. Yani sorudaki bilgi şaşırtmaca değil, gerekli. İşin püf noktası, soruda erkek çocuğun büyük mü küçük mü olduğunun söylenmemiş olması. Eğer soru “İki çocuğum var, büyüğü erkek.” diye başlasaydı %50 cevabı doğru olurdu. Şimdi, psikoloji araştırmalarında sıkça rastlanan bir probleme göz atalım. Bir şapkada üç kart var. Birinin iki tarafı kırmızı (KK), birinin iki tarafı beyaz (BB), sonuncusunun ise bir tarafı kırmızı bir tarafı beyaz (KB). Gözlerimizi kapatarak şapkadan bir kart seçiyoruz ve masaya koyuyoruz. Gözlerimizi açtığımızda kartın yukarı bakan yüzünün kırmızı olduğunu görüyoruz. Kartın altta kalan yüzünün de kırmızı olması ihtimali nedir? Bu soruya ezici çoğunluğun (yaklaşık yüzde yetmiş) cevabı %50’dir. BB kartının çekilmediği belli, o zaman masadaki kart ya KK ya da KB’dir. Rastgele çektiğimiz için ikisinin de ihtimali aynı olmalı. Ancak doğru cevap %66. Önümüzde gördüğümüz yüz KK’nin iki kırmızı yüzünden biri olabilir, veya KB’nin tek kırmızı yüzüdür. Yani, diğer yüzün kırmızı olduğu iki durum varken, beyaz olduğu bir durum var. Bu yüzden aranan ihtimal ⅔ olur. Her iki soruda da düşülen bilişsel hata aynı: Sezgilerimizle düşünüyor, ortaya çıkan gözlemin gerçekleşme ihtimalini hesaplamaya çalışıyoruz. Oysa, sorularda bize verilen bilginin mümkün durumların sayısını azalttığını hesaba katmak gerekiyor. Kapıyı değiştirmek Monty Hall probleminde oyuncu için kapıyı değiştirmenin neden daha avantajlı olduğunu anlamak için oyunda üç değil, bin tane kapı olduğunu hayal edelim. Oyuncu yine kapılardan birini seçer. Binde bir ihtimalle araba seçtiği kapının arkasındadır, 999/1000 ihtimalle seçmediği bir kapının arkasında. Monty oyuncunun seçtiği kapı haricindeki kapılardan 998 tanesini açar, hepsinin arkasında bir keçi olduğunu gösterir. Geriye iki kapalı kapı kalır: Oyuncunun seçtiği, ve Monty’nin kapalı bıraktığı. Arabanın 999/1000 ihtimalle, seçilmeyen bir kapı arkasında olduğunu biliyoruz, ve açılmadık tek kapı kaldı. Yani oyuncu tercihini değiştirirse arabayı kazanma ihtimali birdenbire 999/1000’e yükselir. Bin yerine üç kapı varsa, aynı akıl yürütmeyle oyuncunun arabayı kazanma şansı başta ⅓ iken, tercihini değiştirirse ⅔’e yükseleceğini görebiliriz. Kapıyı değiştirmek her zaman daha avantajlı. İkna olmadıysanız, etkileşimli bir simülasyonu tekrar tekrar oynayarak her iki stratejinin ne sıklıkta kazandırdığını görebilirsiniz. "Let's play"e tıklayıp oyunu başlatın. Üç kapalı kapıdan birine tıklayın. Bundan sonra "Continue"ya bastığınızda Monty arkasında keçi bulunan başka bir kapıyı açacak. Bu aşamada kapı tercihinizi değiştirmek ("Switch") veya değiştirmemek ("Don't switch") kararı vereceksiniz. Kararınızdan sonra seçtiğiniz kapı açılacak. "Try Again" ile oyunu istediğiniz kadar tekrarlayabilirsiniz. Sağ taraftaki çizelgenin en altındaki "% Won" satırında, yaptığınız oyunlar arasında, karar değiştirerek ve değiştirmeyerek ne oranda başarı kazandığınızı görebilirsiniz. Oyun sayınız arttıkça ("Attempts") bu oranlar yavaş yavaş %66.7 ve %33.3'e yaklaşacak. Tarayıcınız çerezleri kabul ediyorsa siteye daha sonra tekrar gittiğinizde kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Kapı değiştirmenin kazanma garantisi demek olmadığına dikkat edin. “Kapıyı değiştirdim ama yine keçi çıktı!” diye şikâyet etmeyin, olabilir, şans bu. Şansa ve riske dayalı işlerde hiç bir strateji kazanma ihtimalini yüzde yüze çıkarmaz. Kazanma ihtimalinin ⅔ olması, mesela üç milyon kere bu oyunu oynasanız, tercihinizi değiştirdiğinizde yaklaşık iki milyon seferinde arabayı kazanabileceğiniz anlamına gelir. Ters köşeye yatan uzmanlar Steve Selvin Monty Hall probleminin şaşırtıcı çözümünü 1975’de yayınlamıştı, ama bu çözüm onbeş sene akademik kütüphane raflarında unutuldu. 1990’a gelindiğinde ana akım medyada ortaya çıktı. Ardından kopan fırtınayla Monty Hall problemi matematiğin unutulmuş köşelerinden çıkıp popüler kültürün bir parçası haline geldi. Marilyn Vos Savant “dünyanın en zeki kadını” olarak bilinir. 190 IQ puanıyla “kadınlarda en yüksek IQ” kategorisinde Guinness Rekorlar Kitabı’na girmişti. (Kadın ve erkek IQ’larının ayrı sınıflandırılması eski önyargıların kalıntısı olsa gerek. Zaten Rekorlar Kitabı IQ kategorisini 1990’da kaldırdı). Vos Savant 1986’da magazin dergisi Parade’de “Marilyn’e Sorun” isimli bir köşe yazmaya başladı. Okurlar merak ettikleri soruları gönderiyorlar, o da cevap yazıyordu. Soruların çoğu basit gündelik konularla ilgiliydi, ama arada bir akademik sayılabilecek sorular da geliyordu. 9 Eylül 1990 günü yayınlanan soru Monty Hall problemini tarif ediyordu. Vos Savant takdire şayan bir öngörü ile şu cevabı verdi. Evet, tercihi değiştirmelisiniz. Birinci kapının kazanma şansı ⅓, ama ikinci kapının şansı ⅔. Olan biteni şöyle gözünüzde canlandırabilirsiniz: Varsayalım ki bir milyon kapı var ve siz 1 numaralı kapıyı seçtiniz. Kapıların arkasında ne olduğunu bilen ve ödüllü kapıya dokunmayan sunucu bütün kapıları açıyor, bir tek 777 777 numaralı kapıya dokunmuyor. Hemencecik o kapıya dönerdiniz, değil mi? Sen misin böyle diyen! Parade dergisine binlerce eleştiri mektubu yağdı. Birçok matematikçi bu kadar “basit” bir meseleyi bile doğru bilemeyen magazin dergisi yazarını hizaya getirmek için seferber oldu. Matematikçilerin yazdığı mektuplardan biri şöyle: Karıştırmışsınız! Açıklayayım. Bir kapının yanlış olduğu gösterildiğinde, bu bilgi geri kalan tercihlerin ihtimalini ½ değerine getirir, kapıların birinin diğerinden daha muhtemel olması için bir sebep yoktur. Profesyonel bir matematikçi olarak halkın matematik bilgisinin eksikliğinden çok rahatsızım. Lütfen hatanızı itiraf edin ve ileride daha dikkatli olun. Başka biri: Karıştırdınız, çok fena karıştırdınız! Buradaki temel ilkeyi kavramakta zorluk çeker gibisiniz, açıklayayım. Sunucu bir keçi gösterdikten sonra doğru seçim yapmış olma şansınız bire ikidir. Tercihinizi değiştirseniz de değiştirmeseniz de bu şans aynıdır. Bu ülkede yeterince matematik cahilliği var, ve dünyanın en yüksek IQ’sunun bunu yaygnlaştırmasına ihtiyacımız yok. Utanın! Bu ve benzeri mektuplara cevaben Vos Savant biraz daha teknik bir çözüm yayınladı, ama bu da tartışmayı bitiremedi.

  33. 33

    KAVANOZDAKİ BEYİN: EINSTEIN’IN TUHAF SON YOLCULUĞU

    Einstein'in ölümünün ardından beyni, 50 yılı şkın bir süredir kavanozda elden ele geziyor.                   ( Kaynak: Flickr, Gaetan Lee) Albert Einstein ismini duymayanımız var mı? Bilimle ilgilensin veya ilgilenmesin, büyükten küçüğe hemen herkesin ismini bildiği, az çok hayatı hakkında bir şeyler duyduğu büyük bir dahi Einstein. Bu yazının konusu, ne Einstein'ın fizik alanında bir devrim yaratmış olan görelilik (relativite) kavramı, ne dünyanın en meşhur denklemi olan E = mc2 'nin bulunuş öyküsü. Aldığı Nobel ödülünden de bahsetmeyeceğiz, zira bütün bunları zaten daha önce, Einstein'in İdrakı, Nazım'ın Hikmeti isimli bir başka Açık Bilim yazısında anlatmıştık. Bugünkü konumuz, hikayesi sahibinin ölümü ile başlayan, Einstein'in beyninin tuhaf hikayesi. Ünlü fizikçi Albert Einstein, 18 Nisan 1955 yılında, 76 yaşındayken aort anevrizması yırtılması nedeniyle vefat etti. Albert Einstein, 17 Nisan 1955 tarihinde, 76 yaşındayken, göğüs ağrısı şikayeti ile Amerika'nın New Jersey eyaletindeki Princeton Hastanesi'ne başvurur. Ünlü fizikçi kurtarılamaz ve ertesi sabah, patlamış aort anevrizması nedeniyle vefat eder. Vefatın hemen ardından, Einstein'in cenazesine otopsi yapılmaya koyulur ki, bu genelde bu tip ani ölümlerde, ölüm nedenini anlamak için yapılan rutin bir uygulamadır. Hastane patoloji uzmanı Dr. Thomas Harvey, tüm dünyanın saygısını kazanmış bu dahiye otopsi yapma fırsatı bulduğu için çok heyecanlanır, hattta bu heyecanına yenilerek rutin otopsi sınırılarının oldukça dışına çıkar. 18 Nisan 1955 yılında yapılan otopsi kayıtlarına göre Einstein'in beyni erişkin bir erkek beyni için normal sınırlarda,  1230 gram ağırlığındadır. Dr. Harvey, beynin bol bol fotoğrafını çeker, ardından beyni 170 parçaya böler. Beyin parçalarını, fotoğraflarını çektikten sonra kafatasına geri koymak yerine, gizlice formaldehit dolu bir kavanoza koyar, kavanozu evine götürür ve masasının altına gizler. Ayrıca Einstein'in gözlerini de çıkararak, gene kimsenin haberi olmadan Einstein'in göz doktoru olan Henry Abrams'a verir.  Einstein'ın beyin ve gözleri eksik olan cesedi,  krematoryumda yakılmak üzere ailesine teslim edilir. Thomas Harvey, her ne kadar bazı röportajlarında otopsi için hastanenin aileden izin aldığını iddia etmiş olsa da işin aslı başkadır. Harvey, tıp fakültesinden eski bir öğretmeni olan ve aynı zamanda Einstein'ın özel doktorluğunu yapan Dr. Harry Zimmerman'a Einstein'ın beynini otopsi sırasında çıkardığını ve bazı kesitleri kendisine vermeyi planladığını söyler. Bu tarihi fırsatın heyecanına yenilen Dr. Zimmerman, New York Times gazetesine, yakında Einstein'in beynini incelemeye başlayacakları ve bunun nöroloji alanında bir çığır açacağını söyleyen bir demeç verir. Einstein'ın ailesi, bu gazete haberi sayesinde beynin olması gereken yerde, cesedin içinde olmadığını oldukça nahoş bir biçimde öğrenir. Ama artık cenaze töreni yapılmış, Einstein'dan geriye kalanlar vasiyeti gereği krematoryumda çoktan yakılmıştır. Einstein'ın oğlu, Hans Albert, oldukça sinirli bir şekilde hastaneye gelir, ancak hastane yönetiminin skandalı önleme çabaları sayesinde uzun tartışmalardan sonra, beyninin bilim için kullanılması ve bulunanların güvenilir bilim dergilerinde yayınlanması kaydıyla, babasının beyninin incelenmesine biraz da mecburen izin verir. Patolog Thomas Harvey, 1955′te yaptığı otopsi sırasında Einstein’ın beyninin çok sayıda fotoğrafını çekti. Bu fotoğrafta, Einstein’ın üst düzey düşünme ve hafıza ile ilgili beyin bölgesi olan pre-frontal korteksindeki fazla sayıda kıvrım dikkati çekiyor. (Kaynak: National Museum of Health and Medicine) Princeton Hastanesi, Dr. Harvey'in bu izinsiz girişimi ve neden olduğu skandaldan çok rahatsız olmuştur. Hastane yönetimi, Dr. Harvey'den beyni Einstein'in ailesine iade etmesini ister, ancak Harvey, aileden emrivaki ile de olsa geriye dönük alınan izni bahane ederek bu isteğe karşı çıkar. Kısa bir zaman sonra Dr. Thomas Harvey'in işine son verilir. İşten kovulan Dr. Harvey, elindeki beyin dolu kavanozla bu defa Philedelphia Hastanesi'nin yolunu tutar. Burada, bir teknisyenin yardımı ile beyni 200 tanesi mikroskopla incelemeye uygun ince kesitler olmak üzere toplam 240 parçaya böler. Thomas Harvey, bir sinirbilimci değildir. Patoloji konusundaki uzmanlığının Einstein'in beynini ailenin istediği şekilde bilimsel ve detaylı bir şekilde incelemeye yetmeyeceğinin farkındadır.  İzleyen yıllarda, gerek beyni çalarken hayalini kurduğu büyük buluşa imza atmak, gerek Einstein'in ailesinin öne sürdüğü ciddi bilimsel araştırma ve yayın şartını yerine getirmek için kavanozdaki beyni parçalar halinde dünyanın çeşitli yerlerindeki bilim adamlarına gönderecek, onların Einstein'in dehasını anlamak için gönderdiği örnekleri inceleyeceklerini  ve çalışmalarını yayınlayacaklarını umacaktır. Kısa bir zaman sonra, Harvey'in evliğinde de sorunlar baş göstermeye başlar. Karısının, masa altında evin demirbaşı haline gelmiş kavanozdaki beyin parçalarını atacağını söylemesi üzerine, yanına Einstein'ın beynini de alan Harvey evi terk eder ve Kansas eyaletine yerleşir. Harvey, 1988 yılında girdiği tıbbi lisans yenileme sınavından kalınca patolog lisansını kaybeder ve bir plastik fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar. Bu arada, epey renkli bir de komşu edinir: Beat kuşağının öncülerinden meşhur yazar Willian S. Burroughs. İş dönüşü, iki komşu verandada oturup bira içer ve şakalaşırlar. Harvey, William Burroughs ile ahbaplık ettiğiyle övünürken, Burroughs Einstein'in beynine istediği anda dokunabildiğini anlatmaktadır eşe dosta. Bu bira sohbetleri sırasında beyin, masanın altındaki bir kavanozda beklemektedir. Thomas Harvey, Einstein'dan kalan parçalarla birlikte. ( Kaynak: Wikimedia) Kırk yıldan uzun bir süre,  beyne ne olduğunu soranlara, onu incelemeyi sürdürdüğünü, yakında kapsamlı bir rapor yazacağını söyler bıkıp usanmadan Thomas Harvey.  Ancak bu arada, beyinden kestiği parçaları Amerika'nın dört bir yanındaki sinirbilimcilere göndermeyi teklif etmekten de geri durmaz. 1985 yılında,  California Berkeley Üniversitesi'nden, Marian C. Diamond, Harvey ile iletişime geçer. Beyin plastisitesini inceleyen Diamond, Einstein'ın beyin dokusunu benzer yaş grubundaki 11 kişiyle karşılaştırarak,  bulgularını 1985 yılında Experiemental Neurology dergisinde "Bir Dahinin Beyni: Albert Einstein" başlığıyla yayınlar. Diamond, Einstein'ın beyninin kimi bölümlerinde glia hücrelerinin sinir hücrelerine oranının diğer deneklerinkinden daha yüksek olduğunu, bu durumun glia hücrelerienin bazı fonksiyonlar üstlenmesi ile açıklanabileceğini iddia eder. Ancak çalışma başta çok ses getirse de, kısa bir zaman sonra metodolojisindeki ciddi hatalar nedeniyle dikkate alınmaz. Thomas Harvey, 1990 yılında, ani bir kararla 40 yıldan uzun bir süredir kavanozda muhafaza ettiği beyni Einstein'ın torununa teslim etmeye karar verir.  78 yaşında gelmiş bu acayip adam, beynin hikayesini yazmak isteyen Michael Paterniti isimli bir yazarla, kıtayı bir uçtan diğerine kat edecek bir araba seyahatine çıkar. Bir Buick arabayla, New Jersey'dan yola çıkan Harvey - Paterniti ikilisinin hedefi Einstein'in torununun yaşadığı California eyaletidir. Bagajda Einstein'ın beyni bulunan bir Tupperware saklama kabıyla kıtayı kat eden ikili, sonunda Enstein'ın torunu olan Evelyn'e ulaşır. Evelyn, dedesinin beynini aradan geçen yarım yüzyıldan sonra teslim almaya pek hevesli olmaz, Harvey elinde beyin kavanozu ile evine geri döner. Harvey, rastgele bir şekilde beyin parçalarını farklı biliminsanlarına göndermeyi yıllar boyu sürdürür. Kimi zaman kendisi, adı duyulmaya başlamış bir sinirbilimciye Einstein'ın bir parçasını teklif eder, kimi zaman da beynin onda olduğunu duyan biliminsanları kendisinden beyin parçaları ister. Bunlardan en tuhaf olanı, 1994 yılında, Japonya'daki Kinki Üniversitesi'nde profesör olan Sugimoto Kenji'nin talebidir. Bugün Müller müzesinde olan Einstein'den alınan beyin kesitleri. ( kaynak: Müller Müzesi) Profesör Kenji, Einstein'a hayrandır ve Einstein'ın beyninden bir parça edinebilmek en büyük hayalidir. Bu hayalini gerçekleştirmek için yollara düşer ve beraberinde bir belgesel film ekibiyle Amerika'ya gelir. Beynin izini süre süre, sonunda Thomas Harvey ile buluşur. Artık yaşlı bir adam olan Harvey'in evine gelir ve ondan ünlü fizikçinin beyninden bir parça ister. Harvey kıa bir tereddüt geçirdikten sonra bu talebi kabul eder, mutfağa giderek buradan ekmek tahtası ve bir adet bıçak getirir. Kenji ve kameramanın önünde seki ve kapağı zor açılan bir kavanozdan, meşhur beyni çıkarır, ekmek tahtasının üzerinde beyni dilimler ve ayırdığı parçayı eski bir ilaç kavanozuna koyar. Kavanozun üzerine formaldehit ilave eder ve kendisini biraz şaşkınlık biraz da heyecanla izleyen Prof. Sanji'nin eline ilaç kutusunu tutuşturur. Thomas Harvey, 2007 yılında ölmeden önce beynin elinde kalan parçalarının büyük bir kısmını Princeton Üniversitesi'ndeki Patoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Elliot Krauss'a teslim eder. Böylece, Einstein'ın beyninin tuhaf yolculuğu ailesinin Harvey'de kalan son parçaları da 2010 yılında, Maryland eyaletindeki Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi'ne bağışlamasıyla son bulur.   Meraklısına notlar Einstein'ın beyni, farklı zamanlarda pekçok biliminsanı tarafından incelenmiş. Genel olarak varılan kanı, beynin büyüklük olarak normal insanların beynine göre bir farkı olmamasına rağmen yapısal olarak bazı küçük yapısal farklarının olduğu yönünde. Bilim insanları, beynin kimi bölgelerindeki girintilerin daha derin olduğunu, sağ beyin yarımküresindeki pre-frontal korteks bölgesinin göreceli olarak geniş olduğunu saptamış durumdalar. Bu bulguların, Einstein'in ileri bilişssel yetenekleri ve matematiksel dehası ile uyumlu olduğunu düşünüyorlar. Beyne ait detaylı bulguları özetleyen güncel bir makaleye Brain isimli bir nöroloji dergisinden ulaşmak mümkün. Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi,

  34. 32

    BİR YARA KABUĞUNUN HAYATI – 1

    Metin, Metin, Metin... Henüz 13 yaşında ve yaşıtlarından çok çok daha hareketli ve yaramaz. Bulduğu her aleti kurcalayan, her şeyi tamir etmeye çalışan ve genelde başarısız olan bir çocuk Metin. Son 2 ayda 5 defa çarpılmasının ardından, neyse ki elektriğe ve prizlere olan ilgisini yitirmiş durumda. Yeni ilgisi ise sanat. En azından kendisi öyle zannediyor. Okul dersi için aldığı maket bıçağı, birkaç dakika içinde, sanata olan bu yoğun ilgisini, bütün keskinliği ile ortadan ikiye kesecek. Ve kesilen tek şey sanata duyduğu ilgi olmayacak, sol başmarmağı da bu keskinlikten nasibini alacak. Nihayetinde, Metin, 2 hafta içinde, “Yara Kabuğu” adını verdiği, çok eski bir arkadaşı ile tekrar görüşecek. Peki, bu tanışma gerçekleşene kadar içeride neler yaşanacak? Metin’in içindeki muhteşem onarım sistemleri, o yarayı nasıl kapatacak? Düşen savunma sistemi kendini nasıl koruyacak? İçeri girip bakmakta yarar var. O an Görüntüyü biraz geriye saralım ve o şanssız an’a geri dönelim. Görüntümüzde, maket bıçağının keskin ucu, kartondan kopuyor ve hızını kesmeden, yolu üzerindeki bir sonraki hedefe, Metin’in bahtsız baş parmağına doğru ilerliyor. İlk Durak Epidermis Kaçınılmaz buluşmada maket bıçağını, Metin’in derisinin en üst tabakası epidermis karşılıyor. Bu ilk tabakanın en üstü, stratum corneum adı verilen ve ölü hücrelerden oluşan katmandan oluşuyor. Hemen altında ise, önemli işlevlere sahip canlı hücreler yer alıyor. Epidermis’te bulunan hücrelerin büyük bir kısmı, ince bir protein ağı ile örülmüş durumda. Bu protein ağının temel maddesi ise keratin. Keratin, aslında, lifsi yapıda bulunan bir grup proteine verilen ad. Lif şeklinde, hücre içinde boydan boya uzandığı için bir nevi hücresel çimento görevi görüyor. Keratin, hücrelere yapısal bütünlük sağlıyor. Nitekim, Metin’in saç ve tırnaklarının bu kadar sağlam olmasının temel sebebi de keratin protein ailesi. Epidermis’in de %90‘ını keratin açısından oldukça zengin olan keratinosit adlı hücreler oluşturuyor. Diğer tüm insanlar gibi, Metin’in epidermis’i de sürekli bir devinim içinde. Ölü derinin alt kısmında yeni hücreler oluşurken, eski hücreler yaklaşık 28 gün süren bir süreçte giderek derinin dış kısmına itiliyor. Bu itilme sırasında, aşağıdaki damarlardan uzaklaştığı için ve dışarıdan gelen fiziksel darbelerle birlikte ölüyorlar. Nihayetinde, ölen hücreler deriden koparak ayrılıyorlar. Bu devinim o kadar etkili gerçekleşiyor ki, Metin her dakika 30.000-40.000 kadar hücreyi sadece derisinden kaybediyor. Kaynak: Wikimedia Epidermis’i oluşturan ölü ve canlı hücreler birbirlerine boşluk kalmayacak halde, bir yapbozu andıracak şekilde düzenlenmiş duruyorlar. Bunun yanı sıra, hücreler desmosom adı verilen hücreler arası bağlantılarla birbirlerine sıkı sıkı kenetlenmiş haldeler. Tüm bu özellikler sayesinde, Metin’in derisi büyük oranda su geçirmez halde. Bu şekilde, vücuttaki fazla su kaybı da önleniyor. Eğer, bu 1 milimetrelik katman olmasaydı, Metin ciddi oranda su kaybı yaşayıp çok kısa zamanda hayatını kaybedebilirdi. Bu tabaka, sık dokusu ile vücuda patojenlerin ve suyun girişini önleyebilse de, hızla gelen keskin bir maket bıçağına karşı yapabileceği pek bir şey yok. Bıçak, sadece 1 milimetre kalınlığındaki bu dış zırhı kolaylıkla kesip geçebilir. Nitekim, geçiyor da. Şu ana kadar, bıçağımız epidermisin hemen altındaki serbest sinir uçlarına varmadığı için, Metin’in bu kazadan henüz haber yok. Ancak, çok yakında olacak. Nitekim, bıçak yoluna devam ediyor ve karşısında, epidermisin hemen altında, onu bekleyen geniş bir sinir ağı var. Birinin canı çok yanacak. Acı yok, Acı Aslında Beyinde! Tabii canım! Bıçak, yolu üzerindeki doku ve hücreleri parçalayarak ilerlerken, normalde hücre içinde olması gereken moleküller (örneğin hücresel enerjinin transferini yapan ATP gibi) hücre dışına sızmaya ve yayılmaya başlıyor. Etrafa saçılan bu hücresel ve moleküler cesetler, bölgedeki serbest sinir uçları tarafından algılanıyor ve acıdan sorumlu sinir almaçları (nociceptor) bir tahribat olduğunu anlıyor. Benzer şekilde, kesik bölgesinde meydana gelen gerilmelerde sinir uçlarında sinyal iletimini başlatıyor. 1-2 dakika içinde Metin’in diyaframını son güçte kullanıp ağlamasına neden olacak olan zincirleme olaylar da bu an itibari ile başlıyor. Acı sinyalinin başlangıcı artık veriliyor. Sinir uyarıları, gitmesi gereken beyine omurilik üzerinden ulaşıyor. Acının hızlı iletilmesi, beynin gerekli önlemleri alması açısından oldukça önemli olduğu için, bu yol üzerinde, uyarıyı oldukça hızlı ileten A delta nöral lif adlı nöronlar görev alıyor. Nitekim, parmakta başlayan sinirsel uyarı, saniyenin onda birinde Metin’in beynine çoktan iletilmiş olacak. Saniyenin onda biri kısa bir süre gibi gelse de, olası hasarların önlenmesi için aslında uzun bir süre. Buna ek olarak, sinyalin beyine ulaşması, ilgili bölgelere ulaşıp orada bu sinyallerin işlenip, anlamlı hale getirilmesi ve en nihayetinde hasarı önleyici bir harekete karar verilmesi, yarım ya da 1 saniyeyi bulacak. Neyse ki, Metin’in vücudu bu gibi durumlarda, beyinde gerçekleşen tüm bu bürokrasiyi atlayıp, kendi insiyatifini kullanabiliyor. Şöyle ki; Parmaktan gelen acı sinyalleri (ve diğer tüm sinyaller), omuriliğin arka kapısı olan dorsal boynuz’dan (dorsal root) merkezi sinir sistemine giriş yapıyor. Sinyaller burada ikiye ayrılıp, bir kısmı beyine doğru yol alırken, bir kısmı da omurilikte hemen o anda, beyinden gelecek cevabı beklemeden, harekete dönüştürülüyor. Metin’in sol elini geriye çekmesine neden olacak olan sinyal, omuriliğinin ön kapısı olan ventral boynuz’dan (ventral root) çıkıyor ve sol kol kaslarını hareket ettirmek üzere yol çıkıyor. Beyin bürokrasisinin atlandığı bu kısa yola refleks adı veriliyor. Kaynak: http://people.eku.edu/ritchisong/spinalcord5.gif Omurilik, sol kolun geri çekilmesi için gerekli kararları çoktan vermiş olsa da, Metin’in bu kesikten haberi olması gerek. Çünkü, gelecek hayatında, maket bıçağına karşı daha dikkatli olmasını sağlayacak anıların ve korkuların oluşması lazım. Bu haberi beyine taşıyacak olan sinyaller ise omurilik üzerinden taşınıyor. Kesik acısının beyindeki ilk durağı ise talamus. Beynin tam ortasında bulunan yarım bir yumurta boyutundaki bu küçük yapı, (koku hariç) tüm duyu organlarından gelen sinyallerin dağıtım öncesinde toplandığı bölge. Bir nevi santral. Buraya gelen duyusal sinyaller, talamus tarafından ilgili bölgeye yönlendiriliyor. Yönlendirilen bu bölgeler, gelen sinyallerin anlamlı hale getirip işleyen, beynin kabuk kısmındaki (korteks denilen) çeşitli bölgeler oluyor. Örneğin gözden gelen veriler, beynin arkasında bulunan birincil görsel kortekse gönderiliyor ve orada anlamlı hale getirilip işleniyor.   Kaynak: http://academic.uofs.edu/celiia2.html Metin’in sol elinden gelen acı sinyalleri ise talamus’u geçtikten sonra,  başka bir bölgeye, birincil somatosensör korteks adlı bölgeye gönderiliyor (somato: vücut; sensör: algılayıcı). Somatosensör korteks, gelen sinyalleri deşifre ettikten sonra, Metin’in beyni artık, a.) Bir hasarın meydana geldiğinin, b.) hasarın sol el başmarmağında olduğunun ve c.) Bir şey yapılmasının (eli çekmek gibi) gerektiğinin farkına varıyor. Bu noktada, işlerin daha karıştığını da söylemekte yarar var. Son çalışmalar, talamus’a gelen sinyallerin, birçok farklı kortekse dağıldığını ve hatta duygu ve anılardan sorumlu olan limbik sisteme kadar gittiğini gösteriyor. Bu çalışmalar, bu tür çevresel hasarların unutulmayacak anılar oluşturup, gelecekteki olası kazaları önleyebileceğini öne sürüyor. Sinir sisteminde biraz fazla kaldık. Beyinde tüm bunlar sürerken ve refleks sinyalleri Metin’in sol koluna doğru ilerlerken, bıçağımız, uzun ince yoluna devam ediyor. Bu noktada, damar açısından oldukça fakir olan epidermis bölgesini geride bırakıyoruz. Artık önümüzde, gittikçe daha büyüyen ve genişleyen bir damar ağı ile birlikte başka dokular var. Maket bıçağımız şimdi dermis denilen bölgede. Dermiş’im, ortamı gerermişim Maket bıçağı dokuları parçalayarak ilerlerken, keskin ucuna gözle görülemeyecek kadar küçük liflerin takılmaya başladığını görüyoruz. Lifler o kadar yoğun ki, maket bıçağının şu ana kadar hiç azalmayan hızı, düşmeye başlıyor. Epidermis’in hemen altında uzanan dermis adlı bu doku, kolajen adı verilen çok güçlü protein liflerinden oluşuyor. Metin’in korneasından tendonuna kadar hemen hemen her dokusunda kolajeni bulmak mümkün. Nitekim, vücudundaki tüm proteinlerin %25-%30‘unu tek başına kolajenler oluşturuyor. Ancak, kolajenler her ne kadar fiziksel direnç sağlasalarda, fazla elastik değiller. Bu noktada, deriye elastiklik kazandıran elastin adı verilen liflerini de görüyoruz. Elastin ve Kolajen Lifleri. Kaynak:http://district.bluegrass.kctcs.edu Maket bıçağının hızı azalırken, ilk damar buluşması da gerçekleşiyor. Dermis bölgesi sadece kılcal damarlar içerdiği için şanslı sayılırız. Bu kılcal damarlar, hem üstteki epidermisteki hücreleri besliyor hem de Metin’in vücut sıcaklığını korumasını sağlıyor. Adlarının hakkını veren bu kılcal damarları saran doku, sadece bir hücre kalınlığında bir tabakadan ibaret. Diğer bir deyişle, damar yüzeyinde delik açmak için bir grup hücreyi parçalamak yeterli. Bir saç telinden 10 kat daha ince olan bu damarların, bir bıçak konusunda fazla direnç göstermesi mümkün değil. Bıçağımız yoluna devam ederken, önündeki kılcal damar ağını parçalayarak geçiyor. Damarlardaki akış hızı oldukça düşük olduğu için, Metin’in kanı fışkırmadan ziyade sızma şeklinde dışarıya akmaya başlıyor. Bıçak yolu üzerindeki 100’e yakın kılcal damarı biçmiş durumda. Bu noktada, bıçağımız 2 milimetre kalınlığındaki dermis’in de sonuna yaklaşıyor ve daha derindeki bağ dokulara doğru yol almaya başlıyor. Metin’in refleks uyarıları, sol koluna biraz daha geç ulaşırsa, dermisinin altındaki daha büyük damarlar da bıçaktan nasibini alacak. Neyse ki, omurilik tarafından gönderilen sinir uyarıları, kol kaslarına ulaşıyor.

  35. 31

    BİLGİ KİMİ ZAMAN ÖLDÜRÜCÜDÜR: GÜLÜN ADI

    “Karanlık sisli bir gece… Lanetli ve karanlık manastırda kütüphaneci Malachi, bastıramadığı bir merak içerisinde… Yaşlı Jorge ortalarda yokken aklındakini gerçekleştirmeli mi? Yavaşça ilerliyor, gizli bölme buralarda bir yerde olmalı… Evet işte orada, etrafına bakınarak yavaşça gizli şifreyi giriyor. Her yer çok sessiz, aslında manastır bir süredir oldukça karışık, içinde büyük korku var…  Manastırda işlenmiş cinayetleri çözmek için gelen eski bir sorgucu William’ın da gözü kütüphanenin üzerinde... Tüm bunlar zihninde dolaşırken yavaşça merdivenlerden çıkıyor. Gizli bölüm boş, hızlıca rafları inceliyor, işte aradığı tam elinin altında, Aristoteles’in Poetika’sının yasaklı cildi. Karşı koyamıyor, kitabı eline alıyor, kitap ne kadar da eski ama bir o kadar özenle saklandığı belli, acaba William’ın bahsettiği gibi komedi üzerine mi? Eldivenini takıyor, sayfaları çevirmeye başlıyor ve…” Ortaçağ İtalya’sında bir manastır… Yedi günlük bir zaman dilimi çerçevesinde işlenen cinayetler ve onları çözmeye çalışan bir Frensisken ve eski sorgucu William, yardımcısı Adso… Tarihsel gerçeklere uygun bir şekilde kurgulanan bir eser; karşınızda Gülün Adı (Name of The Rose). 1980 yılında Umberto Eco tarafından kaleme alınan roman ve 1986 yılında çekilen film sizi Ortaçağ’a doğru kısa bir yolculuğa çıkarıyor; ruhban sınıfının gücünü ölçüsüz bir şekilde kullandığı, skolastik düşünce yapısının egemen olduğu, kilise-devlet-tarikatlar arası çekişmelerin yaşandığı bir döneme… Manastır kütüphanesi etrafında gelişen olaylar zinciri ve dinsel hoşgörüsüzlüğün kütüphaneye olan yansımaları izleyeni oldukça etkiliyor. “Gençler artık hiçbir şeyi öğrenmek istemiyor, bilim geriliyor, tüm dünya tepetaklak olmuş, körler körleri yönetiyor ve onları uçuruma sürüklüyorlar…” Yazar Umberto Eco eserinde Ortaçağ’daki durumu böyle ifade ediyor. Yazardan söz etmişken; Umberto Eco İtalyan yazar, Bologna Üniversite’sinde akademisyen, Ortaçağ ve Göstergebilim Uzmanı… Romanını kurgularken yapmış olduğu derin tarihi araştırmalardan beslendiğini açıkça ifade ediyor. Bu sayede okuyucularına polisiye bir romanın yanı sıra tarihin izlerini de sunuyor. Umberto Eco, Gülün Adı adlı kitabı yazarken tarihi olaylardan faydalanmış. “Eski bir sorgucu olan William, yardımcı Adso ile başrahibin odasında… Son birkaç gün içerisinde kardeş olarak tabir ettikleri değerli rahipler teker teker ölmüş. Başrahip bunun bir lanet olduğu kanısında ama William’a göre bunun ötesinde bir sır olmalı… İpuçlarını bulmalı, öncelikli olarak da kütüphaneyi incelemeli… Ama nasıl?” Eserde manastır kütüphanesi en iyi korunan yerlerden biri. Kütüphaneci ve yardımcısı haricindeki diğer kişilerin kütüphane okuma salonu dışındaki diğer bölümlere girişi yasak. El yazması eserler keşişler tarafından yazılıyor, çoğaltılıyor fakat bir eseri yazan keşişin yazılan diğer kitaplar hakkında en ufak bir bilgisi yok. "Tinsel bir labirent olduğu kadar, dünyasal bir labirenttir o. İçeri girebilirsiniz, ama dışarı çıkamazsınız." Kütüphane böyle betimleniyor. Labirent şeklinde tasarlanmış olan kütüphaneye izinsiz giren kişinin çıkması imkânsız. "Finis Africae" olarak adlandırılan gizli bir bölmede saklanan yasaklı kitap (Aristo’nun "Poetika" isimli eserinin kayıp olan ikinci cildi) herkesten saklanıyor. Özellikle yaşlı Jorge bu konuda çok katı. Kitabın varlığını inkâr ederek inandıramadığı keşişler için başka düşüncelere sahip. Bu kitap asla okunmamalı, acı dolu yaşaması gerekirken komedi içeren bu cildi kimse eline geçirmemeli. Tek bilinmesi gereken dinin öğretileri; bilim ilerlememeli, inanç sarsılmamalı. Eserde işlenen bu tema oldukça ilgi çekici çünkü kitap ve bilgiye erişim karşısındaki bu tutum değişik yüzyıllarda farklı kültürlerde karşılaşılan bir durum olma özelliğine sahip. Çin İmparatoru Qin Şi Huang'in M.Ö. 212 yılında ülkedeki felsefe ve tarih kitaplarından sadece imparator kütüphanesi için bir nüsha bırakarak yaktırması bu durumun yüzyıllar öncesine dayandığına, o dönemde bile kitapların iktidar karşısında tehlike unsuru olarak görüldüğüne dair dikkat çekici bir örnek. Eserin konu aldığı Ortaçağ dönemindeki tutuma değinmişken, bu konuyu biraz açmakta; bilme olan bakış açısından söz etmek de yarar var. Ortaçağ 4. ve 14. yüzyıllar arasındaki bir zaman dilimini ifade eder. Ortaçağ’ın karanlık olarak nitelendirilmesindeki başlıca etken skolastik düşüncedeki “skolastik” (scholasticus) sözcüğü, Latince schola (okul) kelimesinden gelmekte ve “okulcu” anlamını taşır. Bu kelime, o dönemde eğitimin manastırlarda ve katedral okullarında olmasından dolayı ilk bakışta ruhban sınıfını akla getirir. Düşüncelerde dinileşme süreci sonucunda Eskiçağ’ın ilk yıllarında geçerli olan “doğru bilgi arayışı” yerini “doğru davranış arayışına” bırakır. Bilimsel bilgiyi destekleyecek çok fazla çalışma olmaz ve önceki çağların bilgi birikimi de büyük ölçüde unutulur. Bu dönemde mevcut olan dini koruma arzusu, doğayı araştırmak yerine büyük ölçüde diğer din ve felsefeleri araştırmaya iter, Hıristiyanlığın liderliğini sağlamlaştırma arzusu ve rakipleri eleme isteği dönemin kutsal kitaplar çerçevesinde şekillenmesine neden olur. İnanç ve akıl arasında bağdaştırma yapabilmek için Aristoteles’in fikirlerinden yararlanılır. Ortaçağ döneminde eğitim büyük ölçüde manastır ve katedral okullarında verilir. Skolastik düşüncenin hâkim olduğu bu eğitim düzeni 12. yüzyılda ortaya çıkan üniversitelere kadar devam eder. 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi (Alma Mater Studiorum); İtalya’nın Bologna şehrinde hukuk eğitimi almak isteyen öğrencilerin bir öğrenci locası kurması ve buraya "Universitas" adını vermeleri ile ortaya çıkar. "Universitas" kelimesi bugünkü üniversitenin bilinen anlamından farklı olarak "dernek" anlamında kullanılır. Bir yüzyıl sonra felsefe ve tıp fakültelerinin eklenmesiyle Bologna Üniversitesi ilerlemeye başlar. Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, Padua, Ravenna ve Paris Üniversiteleri izler, her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tıp ve genel meslekler olmak üzere dört bölümden oluşur ve öğretim üyeleri yine din adamları olur. Hemen hemen tüm programlarda dersler Yedi Özgür Sanat’a uygun olarak iki ana gruba ayrılır: birinci grup Trivium (Üçlü) olarak adlandırılır ve gramer, retorik ve diyalektikten oluşur; ikinci grup ise Quadrivium (Dörtlü) olarak isimlendirilir ve aritmetik, geometri, müzik ve astronomiden oluşur. Daha sonra, bu bölümlere, felsefe ve mantığın yüksek kısımları da ilave edilir. Ortaçağ dönemi baskıcı bir yapıya sahip olsa da yine bilim adamlarının da yetiştiği bir dönem olur. Doğa ve Bilgi Felsefesi ile ilgilenen Albertus Magnus (biyoloji konusunda "Hayvanlar Hakkında" ve "Bitkiler Hakkında" eserlerini yazmıştır), tıp alanında çalışmalar yapan Paul Aeginata, fizik alanında Roger Bacon (bilimin her alanındaki yazıları içeren Opus Majus'u yazmıştır) dönemin ünlü isimlerindendir. Yine bu dönemde katedral okulları, üniversiteler kadar önemli başka oluşumlar da ortaya çıkar. Bu oluşumlar; 1209'da kurulan Fransisken Tarikatı(Gri Kardeşler) ile 1215'de kurulan Dominiken Tarikatı'dır. (Siyah Kardeşler) Başlangıçta dinsel amaçlara sahip olan bu tarikatlardan Fransisken Tarikatı zamanla bilime, Dominiken Tarikatı ise felsefeye yönelir. Özellikle Fransisken Tarikatı oldukça etkili olur. Gülün Adı’nda Frensisken olması sıkça vurgulanan ve bu özelliğiyle saygı duyulan William yardımcısıyla cinayetleri araştırmaya devam eder. Evet manastırın büyük kütüphanesinde çalışan Adelmo’nun kuleden düşmesi sonucu ölümü intihar olarak görülmektedir fakat Yunanca-Arapça çevirmeni Venantius, retorikle uğraşan Benno, kütüphane yardımcısı Brengar, yazmaları kopya eden Aymora, kütüphaneci Malachi ve şifalı otlar uzmanı Severinus’un ölümleri oldukça trajiktir ve gizli bir sırrı korumak için öldükleri şüphesini uyandırmaktadır. Keşiş Jorge, kör olmasına karşın yasaklı kitabı okumak isteyenler için tuzaklar hazırlar. Eserde William kadar ilgi uyandıran karakter yaşlı keşiş Jorge yenilikçi düşüncelere olan sert tutumu ile oldukça ilgi çeker. Jorge hayatını buradaki kitapları okumaya adamış ve bu uğurda kör olmuştur. Kör olmasına karşın yasaklı kitabı okumak isteyenler için hazırladığı tuzaklar oldukça şaşırtıcıdır. Kitaba dokunan ve parmağına zehir bulaşan kütüphaneci Malachi, ayin sırasında tüm keşişlerin gözleri önünde ölür. William’a güvenmeyen başrahibin engizisyon yargıcını manastıra çağırması ve onun sergilediği tutum da Ortaçağ’a bir gönderme olarak karşımıza çıkar. Gülün Adı; bir polisiye eser olmasının yanında çok önemli bir tarihi eserdir. Düşünmenin yasaklanması, dinsel öğretilerinin dışında yenilikçi fikirlere olan katı tutum, devlet- kilise- tarikatlar arasındaki ilişki arasında çatışma noktasında öğretici bir niteliğe de sahiptir. Bu özelliğini günümüz şartları bağlamında düşündüğünüzde oldukça farklı noktalara geçiş yapabilirsiniz. “Ayin sırasında yardımcısı Adso’yu gizlice yanına çağıran William nihayet gizli geçidin yerini bulduğunu söyler. Aradığı tüm soruların yanıtı ordadır, bundan artık emindir… Kimseye görünmemeye çalışarak hızlı bir şekilde gizli bölmeye giderler, şifreyi doğru tahmin edip merdivenlerden çıkarlar, karşılarında siyah cüppeli yaşlı rahip vardır, “beni buldunuz” der yaşlı rahip ve elindeki yasaklı kitabı William’a verir, ama her şey göründüğü kadar sorunsuz değildir.  William ve Adso’nun gizli bölümden çıkışı kolay olmayacaktır, elindeki meşaleyle raflardaki diğer kitapları tutuşturur. İşte o an William elindeki Poetika’ya sarılarak her şeyin bittiğini düşünür…Acaba gerçekten de her şey bitmiş midir?”  1986 Yapımı filmin fragmanı: [youtube http://www.youtube.com/watch?v=_0Mc8JMi11I&w=480&h=360] Kaynakça: BURKE, Peter. “Bilginin Toplumsal Tarihi”. çev. Mete Tunçay.  2. baskı.  İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2001 Keseroğlu, Hasan S. “Sessiz Serinliklerde Bilgi ya da Kütüphane Üstüne”. İstanbul: Mavibulut Yayınları, 2004 Rukancı F. ve Anameriç H. (2004).

  36. 30

    İNSANLIK NASIL “ÖLÜR”?

    Dünya. Samanyolu galaksisinin dış kollarından birinde öylesine parlayan bir yıldızın üçüncü gezegeni. Bu mavi gezegene dışarıdan baktığımız zaman zekaca baskın görünen insan türüne ev sahipliği yaptığını görürüz. Gezegenin kaynakları sınırlı ve nüfusu sürekli artıyor. İçerisindeki zeki ve baskın tür henüz başka diyarlara göç etme ya da başka türlerle ticaret yapma imkanına kavuşamadığı için kaygan bir zeminde duruyor. Gezegene halel gelmesi halinde evrenin değerli türlerinden birisi olan Homo Sapiens Sapiens kainat tarihinin tozlu sayfalarına gömülebilir. Dünya’nın baskın sahipleri olan bizler bir gün değişen iklim, küresel ısınma, tükenen kaynaklar, savaşlar ve belki de henüz hiç düşünemediğimiz olumsuzluklar sebebiyle yok olacak olsak nasıl yok olurduk? Temelde yok oluşumuzun kaynağı neye dayanır, ana sebebi ne olurdu? Bizden arta kalan son nüfusun akıbeti neye benzerdi? Kendi gezegeninde kendi tarihini yazan, evrendeki diğer türlere görece değerini hiç bilemeyeceğimiz bu ilginç, histerik, hırslı, karbon temelli, protein yapılı ırk ortadan nasıl kaybolurdu? Kurgu dünyası ve özellikle de Hollywood, kıyamet senaryolarını çok sever ve bunu çeşitlendirirler. Bu yok oluşlar davetsiz bir kuyruklu yıldız, uzaylı istilası ya da makinaların gerçekleştirdiği bir isyana dayanabilir. Bunlar yok oluşumuzun fantazileridir; ancak bir de gerçekler var: Dünya, pek çok yönüyle okyanus ortasındaki bir adaya ya da küçük bir adalar grubuna benzer. “Dört” bir yanı uzayla kaplıdır. Devingen ama doğal olarak kapalı bir coğrafyaya, iklime ve kırılgan bir dengeye sahiptir. Yakınlarında kendisine benzeyen başka bir yaşam alanı (gezegen) yoktur. Sınırlı sayıdaki limanından sınırlı sayıda kano ya da sandal kalksa da bunlar kendi sistemine pek bir şey katmaz. Hatta adadan denize açılan sandal, ağzına kadar balık dolu bir şekilde dönse de insana kimse “balık tutmayı” öğretmediği gibi, balık verecek birisi de yoktur. Peki tarihi bilgilerin ve arkeoloji/antropoloji bilimlerinin bize sağladığı imkanlarla türümüzün sonunun nasıl geleceğine dair bir kestirim yapabilir miyiz? Bu sorumuza okyanusun ortasında izole bir yaşam süren Pitcairn ve Henderson adalarının ve bunların en iyi komşusu olan Mangareva adasının eski sakinlerinin geriye bıraktıkları yanıt vermeye adaylar. Tanıştırayım: Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km'den fazladır. Gerçekten de "uzak"... Anlatmaya bu adaların hangisinden başlamak gerektiğine karar vermek kolay değil. Kronolojik olarak, adaların yerleşim sırasının önce Batı Polinezya’ya daha yakın olan Mangareva, daha sonra Pitcairn ve en sonunda da Henderson adası olduğu düşünülüyor. Ancak ben bu adalardan bahsederken öncelikle 67 nüfuslu Pitcairn ve 0 nüfuslu (evet sıfır) Henderson adalarından bahsetmek istiyorum, zira Mangareva günümüzde hala 1600’den fazla nüfus barındırır ve Mangareva Adası üzerinde bir havaalanı bulunduracak kadar da işlekken Pitcairn ve Henderson vahşi ve ulaşılmaz hallerini korumaktadırlar. Pitcairn Adası 2011 nüfus sayımıyla nüfusu sadece 67 olarak tespit edilen, Birleşik Krallık’a bağlı olan, Dünya’nın en küçük ülkesi “Pitcairn Adaları” toplamda dört adadan oluşur. Bu adaların isimleri Pitcairn, Henderson, Ducie ve Oneo Adalarıdır. Ducie ve Oneo Adaları üzerinde nüfus barındıramayacak kadar küçüktürler ve atol adı verilen yapılarıyla üzerinde yaşanılacak toprak barındırmazlar. Bu yüzden bu küçük ülkenin iki ana adadan, 4.6 km2’lik minik bir volkanik ada olan Pitcairn Adası’ndan ve 37.3 km2’lik alanıyla Henderson Adası’ndan oluştuğunu varsayabiliriz. Var olan 67 kişi, tahmin edilenin aksine büyük ve geniş olan Henderson Adası’nda değil küçük bir volkanik ada olan Pitcairn Adası’nda yaşamaktadır [5]. 37.3 km2’lik bir alanın ne kadar büyük olduğunu anlatmak için gerçek bir kentle benzetme yapmak çok zor, zira en küçük ilimiz olan Yalova’nın yüzölçümü 850 km2’dir. Ancak bu benzetmede İstanbul’un ilçelerini kullanmak faydalı olabilir: Sözgelimi Küçükçekmece ilçesinin ya da Beylikdüzü ilçesinin yüzölçümleri hemen hemen Henderson Adası’nınki ile aynıdır ve 37 kilometrekaredir. 8,96 km2’lik Beyoğlu ilçesi ise Pitcairn Adası’nın hemen hemen iki katıdır. Küçükçekmece ilçesinin ya da Beylikdüzü ilçesinin yüzölçümleri hemen hemen Henderson Adası’nınki ile aynıdır ve 37 kilometrekaredir. 8,96 km2’lik Beyoğlu ilçesi ise Pitcairn Adası’nın hemen hemen iki katıdır. Bugün bile tarifeli deniz ve hava araçlarının ticari olarak işletilmesinin mantıksız bulunacağı kadar uzak ve ıssız olan Pitcairn Adaları’na MS 800-1000 yıllarından itibaren yerleşildiği düşünülüyor. Muhtemelen bu adalara Mangareva’dan geldiler. Mangareva’ya ise daha batıdan, Tahiti ya da Markiz adalarının da yer aldığı Orta ve Batı Polinezya’dan geldiler. Hiçbir teknolojik donanımları bulunmadan, sadece sahip oldukları kanolarla Batı Polinezya’dan yola çıkıp bu adaları bulmak toplamda 2000 yıl almış. Bu adaların öncüllerini belki bir kaç haftalık deniz yolculuğuna karşılık gelen, şans eseri bu adaları bulmak üzere hedefsiz bir yola çıkaran sebeplerin ne olduğunu söylemek zor. Polinezyalıların ustaca kullandıkları kanolarla okyanusu geçerek yerleşme hikayeleri toplamda 6000 yılı aşıyor. Pitcairn Adası’nın büyük gemilere sahip modern batılı toplumlarca keşfi 1790 yılında İngiliz Kraliçesi’nin Bounty adlı gemisinden kaçan isyancıların buldukları ilk kara parçasına sığınmasına rastlar. İsyancılar buraya uğradıklarında bir hayalet ada ile karşılaştılar ve adada kimsenin yaşamadığını fark ettiler. İsyancılar bu adada bir zamanlar birilerinin yaşadığını, buldukları tapınak ve alet kalıntılarından anladılar. Görünen o ki buradaki nüfus ya adayı terketmiş, ya da yaşama dirayeti gösterememişti. (Şu talihe bakın ki daha sonra isyancılar da benzer akıbeti paylaştılar ve yok oldular.) Adanın asıl sahiplerinin yok oluşlarının sebeplerini anlatmadan önce geçmişe dönüp bu adanın bir fotoğrafını çekmekte fayda var. Büyük kısmını Antropolog Marshall Weisler’in [1] gerçekleştirdiği çalışmalara göre Polinezyalılar adaya ilk yerleştiklerinde ada yaşamaya oldukça elverişliydi, çünkü: Pitcairn Adası volkanin bir dağdan ibarettir. Pitcairn Adası Güneydoğu Polinezya’nın tek kullanılabilir volkanik camını barındırır. Ayrıca ince damarlı siyah mermer madeni de barındırır ki bu Polinezya’nın en önemli keskin alet kaynağıdır. 30-40 metrelik ağaçların varlığı adalardan avlanmak ya da başka bir adayla ticaret yapmak için gerekli organı, kanoları yapmayı mümkün kılar. Pitcairn’de az da olsa dereler mevcuttur ve bu sayede hem içilebilir su kaynağına sahiptir, hem de tarıma imkan sağlar. Fakat toplayıcılığın önemli bir kısmını oluşturan deniz canlıları için iç açıcı bir tablodan bahsedilemez: Kıyılarında resif bulunmaması sebebiyle birden derinleşen Pitcairn kıyıları deniz kabukluları ve balık avı için sağladığı imkan açısından çok fakirdir. (Bu kıyılar o kadar kullanışsızdır ki adaya kanoyla gelen bir ziyaretçi için adanın yanaşmaya uygun sadece tek kıyısı vardır.) Bu yüzden adanın barındıracağı nüfus büyük ölçüde onların yapabilecekleri tarıma bağlıdır. Kıyılardan kabuklu avlanamadığı gibi, Pitcairn adası Henderson adası ya da Mangareva kadar kuş barındırmaz. Henderson Adası Pitcairn’in kuzeydoğusunda bulunan ve daha büyük olan Henderson iki yüz yıl kadar önce 1606 yılında Avrupalılarca keşfedildiğinde orada da manzara farksızdır ve adada kimse yaşamaz, ancak daha önce de yaşam barındırmış gibi değildir. Pitcairn’e göre biraz daha vahşi bir ortamı bulunan Henderson kullanışsız bir görünüme sahiptir, zira Henderson büyük yüzölçümüne rağmen mercanların yüzeye çıkmasıyla oluşmuş, kaynaklar açısından son derece fakir bir adadır. Henderson adası mercanların yükselmesi ile oluşmuştur. Üzerinde tarıma pek müsade etmediği gibi su kaynakları da mevcut değildir. (Fotoğraf: Richard Cuthbert/RSPB/PA) Henderson’da alet yapımına uygun bazalt veya kaya yoktur. Adanın gözenekli kireç yapısı yüzünden dere ya da akarsu oluşması imkanlı değildir. Adanın tarih boyunca tek su kaynağının yağışlardan sonra mağara tavanlarından akarak tabanda biriken su birikintileri olduğu düşünülüyor.  Kireç taban arasındaki ceplerde biriken toprağın izin verebildiği en uzun ağaç 15 metre olup bu ağaçlar kano yapımına uygun değildir. Pitcairn Adası’nın aksine, bu adanın da mercanlarında ve sığ sularında yengeç, istakoz, ahtapot ve bir miktar balık ile kabuklular yaşamaktadır. Güneydoğu Polinezya’nın bilinen tek kaplumbağa yumurtlama kumsalı da Henderson’dadır. Geçmişte Henderson da 17 çeşit kuş yaşamıştır ve diğer şartlar uygun olsa ve su da bulunursa sadece bu kuşlar yüz kişilik bir nüfusu beslemeye yetecek miktardadır; ancak öyle olmamıştır. Zira bu yazıya kaynaklık eden “Çöküş” kitabının yazarı Jared Diamond’a göre tüm bu özellikler adayı bir yerleşim yeri değil, geçerken uğranan bir mesire yeri haline getiriyor[2]. Yine de yüzeyi sert ve vahşi makilerle dolu bu adada elde edilen arkeolojik bulgular iki-üç düzine kadar nüfusun bu adada tüm zorluklara rağmen yaşadığını gösteriyor:  Henderson’da bir nüfusun sürekli olarak ikamet ettiğini gösteren delillerden birisi 275 metre uzunluğunda ve 27 metre genişliğindeki çöplüğüdür. Weisler ve arkadaşları bölgede 14 bin 751 balık kemiği, 42 bin 213 deniz kuşu kemiği ve binlerce de kara kuşu kemiği bulmuştur (Ada sakinleri nesiller boyu çöplerini bu bölgede bıraktıklarından bu artıklar incelenerek besinler hakkında bilgi sahibi olunabilir.

  37. 29

    Prof. Dr. Aslıhan Tolun ile insan genetiği çalışmaları üzerine

    Açık Bilim Cepyayını'nda bu ayki konuğumuz Prof. Dr. Aslıhan Tolun. Prof. Dr. Aslıhan Tolun Prof. Dr. Tolun, 1982’den bu yana Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde araştırmalarını sürdürüyor. 1984 yılında TÜBİTAK teşvik ödülünü kazanan Tolun, daha önce Türkiye Bilimler Akademisi üyesiyken 2011 Aralığından bu yana Bilim Akademisi üyesi. Kendisine söyleşi için yeniden teşekkür ederiz. Notlar Bu yayında odaklandığımız bilimsel makale: A. Guven vd., 2012. Novel NDE1 homozygous mutation resulting in microhydranencephaly and not microlyssencephaly. Neurogenetics 13:189–194. Bu eile üzerinde Aslıhan Tolun grubunun daha önceki iki yayını: G. N. Kavaslar vd., 2000. The Novel Genetic Disorder Microhydranencephaly Maps to Chromosome 16p13.3-12.1. American Journal of Human Genetics 66:1705-1709. ve J. Behunova vd., 2010. Familial microhydranencephaly, a family that does not map to 16p13.13-p12.2: relationship with hereditary fetal brain degeneration and fetal brain disruption sequence. Clinical Dysmorphology 19:107-118. Hocanın daha önce Cumhuriyet Bilim Teknoloji dergisinde benzeri konudaki söyleşisi. Bahsi geçen ve insan genleriyle fenotiplerin ilişkilendirildiği OMIM veritabanı. Mutasyonlar ve etkileri konusunda daha önce yazdığım bir yazıyı öneriyorum. Kendi sesimin kaydındaki bozukluk için özür dilerim.

  38. 28

    MORÖTESİNİ GÖRMEK

    "Sonunda, resimleri artık doğru düzgün yapmak bir kenara, onları iyice bozduğumu fark ettim. Birkaç tablomu bu nedenle imha ettim.  Artık neredeyse körüm, ve bundan böyle resim yapmayı bırakmam gerekiyor. Bunu kabullenmem çok zor, ressamlık kariyerim bitiyor, ve sağlığım gözlerim harici neredeyse mükemmel!" Yukarıdaki satırlar, empresyonist resim akımının öncüsü olan, hatta bu akıma Impression, Sunrise isimli tabloyla adını veren ünlü ressam Claude Monet'e ait. Monet, bu satırları ölümünden 4 yıl önce, 1922 yılında, yakın dostu Marc Elder'a gönderdiği bir mektuba yazmıştı. Monet'in görme ile ilgili sıkıntıları 1905 yılında, 65 yaşındayken başlamıştı. Renkleri kendine özgü bir şekilde kullanarak manzaradaki dokuyu keskin fırça darbeleriyle resmetmesiyle ünlü olan Monet, artık renkleri eski yoğunluğunda göremez olmuştu. Resimlerindeki mavi, beyaz ve yeşil renkler zamanla daha bulanık sarı ve mor tonlara doğru kaymaya başlamıştı. 1915 yılında, resimleri iyice bulanıklaşmaya ve donuklaşmaya başlayan Monet, parlak kırmızıları, donuk ve soluk pembeler olarak görmekten ve tüm görüşüne hakim olan sarı tonlardan şikayet ediyordu. Katarakt (Kaynak: Wikipedia) Monet'in bu şikayetlerinin nedeni, ileri yaşlarda oldukça sıklıkla gözlenen katarakt rahatsızlığına bağlıydı. Katarakt, göz küresi içinde bulunan göz merceğinin kendisinin veya merceği saran zarın şeffaflığını kaybederek ışık geçirgenliğinin bozulmasına verilen isim. Çoğunlukla ileri yaşa bağlı olarak göz merceğinin yapısının bozulması sonucu ortaya çıksa da, nadiren çocuk ve bebeklerde de görülebiliyor. Opak hale gelen göz merceği, gözün içine giren ışığı engellediği için, zaman içinde hastanın görmesinin bozulmasına neden oluyor. İlk belirtisi renklerin matlaşması ve bulanık görme olan katarakt, tedavi edilmediğinde körlüğe bile neden olabiliyor.   Katarakt, göz merceğinin şeffaflığını kaybederek opaklaşması sonucunda ortaya çıkan bir hastalık.    (Kaynak: Yeditepe Üniversitesi web sitesi) Merceğin saydamlığının bozularak, opak hale gelmesine neden olan pek çok faktör var. Bunların en başında uzun süreli ultraviyole ( morötesi - UV) ışınlara maruz kalmak geliyor. Hepimizin maruz kaldığı UV ışınların ana kaynağı ise Güneş, bu nedenle de kataraktlar güneş altında geçirdiğimiz süreyle paralel olarak,  ileri yaşla birlikte daha sık görülmeye başlıyorlar. UV ışınları haricinde şeker hastalığı, hipertansiyon, travma, yaşlılığa bağlı olarak lens yapısındaki bozulmalar da katarakt oluşumuna katkıda bulunabiliyor. Pilot ve astronotlar, atmosferin üst tabakalarında bizlere göre daha fazla UV ışınlarına ve  iyonize radyasyona maruz kalıyorlar, Apollo uzay projesinde görev alan 39 astronotun, 36 tanesine uzaydaki görevlerini takiben erken dönem katarakt tanısı konmuş.  Demir çelik işçileri, cam işçileri gibi yüksek ısıya maruz kalan kişilerde de normaldan daha fazla oranda katarakt görülüyor. Katarakt, günümüzde tedavisi oldukça kolay bir hastalık. İlerlemiş cerrahi tekniklerle, gözün ön kamarasına girilerek artık görevini tam anlamıyla yerine getiremeyen opaklaşmış lens bütün olarak veya parça parça çıkarılıyor.  Çıkarılan eski lensin yerine, şeffaf yapay bir lens takılıyor.  Ortlama süresi 30 dakika gibi kısa ve başarı oranı %90'ın üzerinde olan bu girişim sayesinde hasta, ameliyatı takiben çok kısa bir sürede hastalalığından önceki net ve berrak görüşüne kavuşuyor. Göz lensinin yaşa bağlı dejenerasyonu. Yukarıdaki lensler 79, alttakiler ise 39 yaşındaki bir hastadan alınmış. Daha yaşlı hastadana alınan lenslerin şeffaflıklarını kaybederek sarımtırak bir görüntü aldığını görebilirsiniz. (Kaynak: St. Louis Üniversitesi, Biyoloji Bölümü, William Stark Lab ) Modern katarakt ameliyatının geliştirildiği 1940'lara dek, tarih boyunca pek çok hekimin sayısız kişinin kör olmasına neden olan bu hastalığı tedavi etmeye çalışığını biliyoruz. Göz anatomisini anlamaya başlayan ve kataraktın matlaşan lense bağlı olduğunu fark eden hekimler, eski çağlarda katarakt hastalarını gözlerindeki işlevini yitiren lensi çıkartarak tedavi etmeye çalışıyorlardı. Katarakt ameliyatına ilişkin ilk kayıtlara M.Ö. 700 yıllarında, Hindistan'da rastlıyoruz. Hindistan'dan Çin'e oradan da Orta Doğu'ya geçen bu yöntemde, sivri bir iğne ile hastanın gözüne bir delik açılarak veya içi boş bir çubuk ile göze vakum uygulamak suretiyle  kataraktlı lens gözden çıkarılıyordu. Bu işlem sonucunda hastanın kataraktlı lensi çıkarılmış olsa bile, uygulanan yöntemin travmatikliği nedeniyle hastalar genelde tedaviye rağmen kör oluyorlardı. 1700'lerde katarakt ameliyatı Avrupa'da da uygulanmaya başlamıştı. İlerleyen yıllarda, gözlerindeki lens çıkarılan hastaların görmelerini bir nebze olsun düzeltmek için, çıkarılan lensin işlevini üstlenecek kalın mercekli gözlükler reçete ediliyordu. 1940 yılında, çıkarılan kataraktlı lensin yerine konacak suni lensin imal edilmesi sonucunda, katarakt hastaları da ameliyat sonrası katlanmak zorunda kaldıkları bulanık görüntü ve ağır gözlüklerden kurtudular, hastalanmadan önceki keskinlikteki görüşlerine kavuştular. Ne yazık ki, büyük ressam Monet, bu gelişmelerden önce yaşamıştı. Katarakt tanısı aldıktan sonra, bozulan görüşüne rağmen resim yapmayı sürdürdü. Monet'in resimlerine bakarsanız, hastalığının farklı dönemlerinde, kataraktlarının olgunlaşma süreciyle paralel olarak resimlerdeki tema renklerinin yavaş yavaş değiştiğini, resimlerindeki detayının zamanla azalarak fırça darbelerinin daha kaba hale geldiğini görebilirsiniz. Bu durum, ressamın 1800'lerin sonu ile 1926'ya kadar yaptığı 250 kadar tablodan oluşan Nilüferler serisinde oldukça belirgin bir şekilde gözlenebiliyor. Kataraktları ilerledikçe, Monet göz doktorundan göz doktoruna dolaştı. Fransız bir göz doktoru olan Charles Coutela, sol gözü için gözbebeğini büyüterek göreceli olarak biraz daha iyi görmesini sağlayan bir göz damlası önerdi. Monet, başlangıçta sonuçtan çok memnun olsa da damlanın etkisi zamanla azaldı ve sonunda 1923 yılında, 82 yaşındayken sağ gözünden katarakt ameliyatı oldu. Çağdaşı empresyonist ressam Marry Cassat'ın katarakt ameliyatından sonra neredeyse tüm görme yetisini kaybettiğini gören Monet, iki gözünden de ameliyat olmayı reddetmiş, ve sadece tek gözünden ameliyat olmuştu. Ameliyat sonrası, Monet'in sol gözü hala kataraktın etkisiyle mavi ve mor tonlarını pek göremezken, sağ gözü birden bire mavi tonlarına, hatta mavinin de daha ötesine kavuştu. İnsan retinasındaki renk algılayıcı koni hücreleri, ve hassas oldukları ışık dalga boyları. S hücrelerinin kısmen morötesi (UV) spektruma kaydığına dikkat edin. ( Kaynak: galileospendulum.org) Sağlıklı bir gözde lens ve  renkleri algılamamızı sağlayan retinamızdaki koni hücreleri, görünür ışık dediğimiz, algılayabildiğimiz ışık spektrumunu belirler. Gözümüzle algılayabildiğimiz renkler, tüm ışık tayfının oldukça küçük bir kısmını içerir. Gözlerimiz, 400 nanometre (0,0000004 metre) dalga boyundaki mor ışıkla, 700 nanometre (0,0000007 metre) dalga boyundaki kırmızı ışık arasındaki renkleri algılayabilir. İnsan gözünde, renkleri algılamamızı sağlayan üç değişik tür koni hücresi vardır: L hücresi denen ve kırmızı tonlarını içeren uzun dalga boyundaki ışığı algılayabilen hücreler, yeşil tonlarının hakim olduğu orta boylu dalgaları algılayabilen M hücreleri, ve kısa dalga boyuna sahip mavi-mor tonlarını algılayabilen S hücreleri. Bu üç tip hücreden algılanan sinyaller, beyinde bir araya getirilir ve böylece görünür ışıktaki tüm renk tonlarını görebiliriz. Yandaki şekilde de görüldüğü üzere, aslında S hücrelerinin algıladığı ışık boyu, kısmen mor ötesi ışık spektrumuna da uzanmakta. Ancak, sağlıklı bir insan gözündeki S hücreleri morötesi ışığın bir kısmını algılayabiliyor olsa da morötesini göremez. Zira, göz lensimizdeki kristal yapı morötesi ışıklar daha gözümüzün içine girmeden onları filtre eder. Böylece göz içindeki hücrelerimiz kısmen UV ışığa hassas olmasına rağmen, etrafa baktığımızda arılar veya diğer UV dalga boyunu gören canlılar gibi bir görüntü göremeyiz. Geçirdiği katarakt ameliyatı sonunda, Monet'in sağ gözündeki opaklaşmış lens çıkarılmıştı. Böylece, lensin UV süzme etkisi ortadan kalınca, gözündeki S hücreleri az miktarda da olsa normal insanların göremediği UV ışınları algılamaya başladı. Bir gözü kataraktlı ve mor-mavi tonlarına neredeyse kör olan, ancak ameliyat olan diğer gözüyle morları, mavileri hatta mor ötesi tonları bile görmeye başlayan Monet, sağ ve sol gözüne ait renk algılarındaki derin fark nedeniyle, bir daha aynı anda iki gözünü kullanamadı. Ama tek gözünü kullanarak resim yapmaya devam etti. Çiçekler hala en sevdiği objelerdi, ancak artık onları daha farklı görüyordu. Pek çok kimse, nilüferlere baktığında onları beyaz renkte görür. Ancak Monet, katarakt ameliyatından sonra sağ gözüyle baktığı nilüferleri mavi-beyaz görmeye başlamıştı, ve bu çiçekleri tuvaline gördüğü tonlarda yansıttı. Monet'in "Gül Bahçesinden Görünen Ev" tabloları. Gördüğünüz iki tablo, aynı manzaranın Monet'in iki farklı gözüyle yaptığı resimler. Soldaki resim, kataraktlı olan sol gözünü kullanarak, sağdaki resim ise katarakt ameliyatı olan sağ gözünü kullanarak yapılmış. Sağdaki resimde, Monet'in UV ışıkları görebilmesinin sonucu ortaya çıkan baskın mavi-mor tonlar dikkat çekiyor. (Kaynak: Wikipedia)   Yaşı daha da ilerleyen  ve sol gözündeki katarakt iyice ilerleyen Monet, artık resim yaparken iyice zorlanmaya başlamıştı. Renkleri ayırdedebilmek için boyalarını tuvaline dikkatle sıralıyor, lensi alınmış gözünü fazla gelen güneş ışığından korumak için resim yaparken geniş kenarlı panama şapkaları takıyordu. 1926 yazında, artık resim yapmaya devam edemeyeceğine karar veren Monet, üvey kızı Blanche'nin yardımıyla, stüdyosundaki beğenmediği 60 kadar tabloyu imha etti ve resim yapmayı tamamen bıraktı. Monet, tablolarını imha ettikten birkaç ay sonra, 5 Aralık 1926 tarihinde, 86 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Vasiyetinde,

  39. 27

    KARACİĞERİN ALKOLLE İMTİHANI

    Karaciğerin pek bilinmeyen yönleri ile alkolle olan ilişkisini, kendimce anlatılmaya en değer konulardan sayarım. Öyle ki karaciğerimiz soluduğumuz havayla, yiyip içtiklerimizle vücudumuza giren toksik* maddelerle uğraşadursun, biz bunun üzerine onu bir de alkolle sınamaya kalkarız. Hiç merak edip alkolün vücudumuzda izlediği yolu araştırdınız mı? İşte size fırsat! Gelin, hep birlikte alkol alımından sonra vücudumuzda yaşananlara bir göz atalım: Halk arasında alkollü içki olarak bilinen içeceklerin alkol oranını, içindeki etil alkol (etanol) miktarı belirler. Diğer bir deyişle, içinde %0,5’ten fazla alkol (etanol) bulunan ve keyif veren içkilere “Alkollü içkiler” diyebiliriz. Etil alkol ayrıca vücudumuzda ayrıştırılarak kullanılabilen, dolayısıyla toksik etkisini azaltabildiğimiz, tek alkol türüdür. Diğer alkol türleri vücudumuzda parçalandıklarında zehir etkisi yaratan kimyasallar açığa çıkarır ve sonuç ölümcül olabilir[1]. Alkolün vücudumuzdaki yolculuğuna geçmeden önce başrol oyuncumuzu tanımakta yarar var: Karaciğer. Karaciğerin yapısı (Kaynak: Türk Karaciğer Vakfı web sayfası) Vücudumuzun en büyük iç organı olan karaciğer, oniki parmak bağırsağına salgıladığı safra ile yediklerimizin hazmedilmesini kolaylaştırır. Karnımızın sağ üst bölgesinde bulunur. Esas görevi, sindirim sisteminden gelen kan içindeki karmaşık molekülleri parçalayarak kullanılabilir ve depolanabilir hale getirmektir. Bir nevi süzgeç görevi görür. Örnek verecek olursak, yediğimiz proteinlerin parçalanması sırasında açığa çıkan amonyak, toksik etkisi çok yüksek bir maddedir. Karaciğer, amonyağı daha az toksik etkiye sahip üreye dönüştürür. Açığa çıkan üre, kan yoluyla böbreklere iletilir ve oradan da idrarla vücuttan atılır. Büyük ölçüde sindirimde görev alan karaciğer, bu yönüyle boşaltım sistemine de yardımcı olur. Karaciğerin diğer görevlerine buradan ulaşabilirsiniz[2]. Karaciğerimiz birkaç ilginç özelliğe de sahip: Mesela kendi kendini onarabiliyor ve %70’i alınsa dahi metabolizma hızına bağlı olarak 6 ay ila 1 yıl gibi bir zamanda kendini yenileyebiliyor. Kötü sayabileceğimiz bir özelliği ise görevini yapamayacak derecede yıpranana kadar göze çarpan bir belirti göstermemesi. %80’lere varan işlev bozukluğunda ancak anlayabiliyoruz karaciğerimizin artık işlevini yerine getirmediğini, fakat düzenli kan testleri yaptırarak ve dengeli beslenerek karaciğer sorunlarımızı kökünden çözebiliriz[3]. Alkol almak bir bakıma kendimizi zehirlemek sayılabilir mi? Aslına bakarsak belirli bir limite kadar içilen alkollü içeceklerin damarları genişletip kan akışını kolaylaştırdığı için koroner kalp hastalıkları riskini azaltığı belirtiliyor, ancak çoğu insan bu limitle sınırlı kalmıyor. Dahası, kalp hastalıkları riskini azalttığı öne sürülen bu alkol limiti de hala tartışma konusu. Diğer etkileri de dikkate alan daha kapsamlı çalışmalarda, riskteki azalmanın düşük miktarlarda alkol tüketimine bağlı olarak oluştuğu bulunmuştur. Riskteki en büyük azalma her gün ortalama 10 gr alkol (bir içki) alınmasıyla gerçekleşmektedir. Günde 20 gr alkolün üzerinde – en düşük riskli alkol tüketim miktarı– alkol alımı koroner kalp hastalığı riskini artırmaktadır. Çok ileri yaşlarda riskte azalma görülmemektedir. Kalp hastalığı riskini azaltan ana neden içilen içki çeşidinden çok, alkolün kendisidir[4]. Bahsi geçen miktardan fazla alkollü içecek tüketimi karaciğerin aşırı çalışıp yorulmasına, yağlanmasına ve sonrasında işlevini yerine getirememesine neden olmaktadır. Bu bağlamda, alkolün vücudumuza vereceği etkinin boyutu birkaç faktöre bağlıdır: Alındığı miktar, içilme şekli, içildiği şartlar (psikolojik bozukluk sonrası, sosyal ortamda, sabah, akşam vb.), kişisel özellikler (vücut ölçüsü, cinsiyet, vücut yapısı, metabolizma hızı) ve midenin durumu (boş veya dolu olması). Alkol  vücuda alındıktan sonra hangi yolları izler? Her besin gibi alkol de öncelikle midemize gelir. Mideye gelene kadar ağız ve yemek borusundan da eser miktarlarda emilim gerçekleşebilir. Alkol molekülleri çok küçük olduğu için mide yüzeyinden hemen hücrelere geçiş yapabilir. Alkolün kana karışma süresi midenin boş ya da dolu olmasına göre değişkenlik gösterir. Alkolün büyük bir kısmı,  midede emilmeyi beklemeden doğrudan ince bağırsağa geçer ve oradan emilerek kana geçer. Sonraki durak karaciğerimizdir. Karaciğere ulaşan alkolün bir anda parçalanması mümkün değildir. Bu nedenle alkol içeren kanımız, yoluna kalp üzerinden devam eder. Kalbe ulaştıktan sonra akciğerlerimize pompalanan kanımız ve içindeki alkol, bronşlara ulaştığında bir kısmı kanın temizlenmesi sırasında kirli havayla birlikte dışarıya atılır. Ağzımızın alkol kokmasının başlıca nedeni verdiğimiz nefesimize karışan alkol molekülleridir. Alkolün akciğerlerimize ulaşmasının akabinde beyne ulaşması çok zaman almaz. Beyne iletilmesi ve kalp ile tüm vücuda pompalanmasının ardından alkol, vücuda alındığı ilk andan itibaren sadece 3dk sonra vücudumuzdaki tüm hücrelere ulaşacaktır.   Alkolün parçalanma basamakları Vücudumuzda dakikada ortalama 5lt kanın pompalandığını düşünürsek, alkol içeren kan defalarca karaciğerimiz tarafından süzülür. Her defasında yakalanan belli bir miktar alkol, karaciğer bünyesindeki alkol dehidrogenaz enzimleriyle önce asetaldehite, sonra da aldehid dehidrogenaz enzimleriyle asetik asite ve sonrasında karbondioksit ile suya dönüştürülerek parçalanır[5]. Aklınızda daha kalıcı olması açısından aşağıdaki videoyu izlemenizi tavsiye ederim. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=CrvwcIlvFDo&w=480&h=360] Karaciğerin normal şartlarda önceliği yağ asitleridir, onları yakarak enerji elde eder. Ancak işin içine alkol girince öncelik alkole verilir, çünkü kandaki seviyesi arttıkça vücut alarm vermeye başlayacaktır. Karaciğer sürekli alkolü parçalamak için vakit harcarsa normal süreçte parçalayacağı yağ asitleri karaciğer bünyesinde birikmeye başlar ve karaciğer yağlanır. Alkolü fazlaca tüketenlerin karaciğerlerindeki yağlanmanın sebebi budur[6]. Alkolün sinir sistemine olan etkisi nedir? Beyne ulaşan alkol, merkezi sinir sistemi üzerinde de birtakım değişikliklere yol açar. İlk önce düşünme, duygu ve muhakeme alanları etkilenir, içmeye devam ettikçe beyindeki hareket kontrol alanları da etkilenerek konuşma ve denge bozukluğu oluşur, sonrasında tepkiler yavaşlar. Doz arttıkça vücut, dikkatini toparlayamayacak noktaya ulaşır ve dış tepkilere duyarsızlaşmaya başlar. Bunun akabinde de halsiz düşerek uyku haline geçer. Alkol kullanımından sonraki gün ortaya çıkan baş ağrısı ve ağız kuruluğunun nedeni pek belli değildir. Olası bir neden, alkolün idrar söktürücü etkisi nedeniyle oluşan su kaybıdır. Bu, dehidratasyona (vücuttaki sıvının azalması) neden olabilir. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için dinlenmek, bol miktarda sıvı ve bir ağrı kesici almak gerekir (mide sorunu olanlar ağrı kesici kullanırken dikkatli olmalıdır)[7].Normal bir bireyin bünyesi bir saatte ortalama 8.5gr alkolü(bir şişe biranın 2/3’ü) vücuttan uzaklaştırabilir. Elbette bu miktar yaşa, vücut yapısına, metabolizma hızına vb. pek çok etmene bağlı olarak değişiklik gösterebilir[8]. Her alkol alımından sonra vücudumuzun dengesi bozulur ve bu denge alkolün sindirilmesinden sonra yeniden düzene girer. Bu durumun sık ve artan miktarlarla tekrarlanması, karaciğer başta olmak üzere vücuttaki tüm işleyişi yavaş yavaş köreltecek duruma getirir. Alkolün saydığımız yan etkiler dışında pek çok hastalığı da tetiklediği bilinen bir gerçektir. Bu nedenle tüketebildiğiniz kadar az tüketmeniz, hatta hiç tüketmemeniz, sağlığınız açısından en iyi davranış olacaktır. *toksik: zehirleyici ve/veya kanserojen etkisi bulunan. Kaynaklar: [1] Alkol - web.itu.edu.tr/~ozcanm/kim/ALKOL%20itu(S0N).ppt [2] http://www.turkkaracigervakfi.org [3] http://www.florence.com.tr/saglik-rehberi/karaciger-nakli.html [4] Avrupa'da alkol kullanımı - ec.europa.eu/health-eu/doc/alcoholineu_sum_tr_en.pdf [5] http://www.healthchecksystems.com/alcohol.htm [6] http://www.ncadd.org/index.php/learn-about-alcohol/overview [7] http://www.nuveforum.net/1425-beslenme/209994-alkol-beslenme/ [8] http://www.alkol.gen.tr

  40. 26

    CANLI-TAKLİTÇİ ROBOTLAR 02: DUVAR GEZGİNLERİ

    Canlı-taklitçi robotlar yazı dizimizin ikinci ayağında düz duvarlara ve zor yerlere tırmanıp kurtarma, tamir veya casusluk işleri için gözetleme yapan robotları inceleyeceğiz. Canlı-taklitçi veya biyomimetik robotların gün geçtikçe daha çok alanda karşımıza çıkıyor olması tesadüf değil. Bu yazı dizisinin ilk makalesi olan balık-taklitçi robot makalesinde bahsedildiği gibi çözümü doğada gizli olan problemleri çözmek için doğayı anlamaya çalışmak ve onu taklit eden teknolojiler ortaya koyabilmek en verimli yöntemlerden biri. Ancak doğayı taklit etmede insanoğlunun yaşadığı en temel sorun, aldıkları farklı eğitim tarzlarından dolayı biyologlar ve mühendislerin sahip oldukları farklı bakış açıları. Biyologların canlıları anlama yöntemleri ve mühendislerin bir ürünü/tasarımı oluşturmadaki uzmanlıkları arasında oluşan yaklaşım eksikliğini doldurma görevi ise vizyoner mühendis ve bilim insanlarına düşüyor. Bu yazımızda, insanların tırmanma konusundaki yetersizliklerini giderebilecek çözümlere odaklanacağız. Düz yüzeylere tırmanmanın zorluğunu kertenkelelerden esinlenerek çözmeye çalışan robotları inceleyeceğimiz bu makalede biyomimetik alanının öncülerinden Türk bilimadamı Metin Sitti’nin de bir çalışmasına yer vereceğiz. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=m2TJ3tU8mbo&w=360&h=270] Robotların, insanların yapamadığı veya yapmakta zorlandığı şeyleri yapmaları, öncelikli beklentimiz. Yukarıdaki videoda yükseklik korkusu tanımayan ve Fransız örümcek adamı olarak adlandırılan Alain Robert gibi istisna akrobat, dublör, sporcu veya sokak sanatçılarını saymazsak, düz duvarlara tırmanmak ve orada asılı kalmak insanların kolaylıkla yapamadığı işler kategorisine giriyor. İskeleler kurarak tırmanmak veya yukarıdan iple sarkarak istenilen yüksekliğe ulaşmak ise pahalı ve tehlikeli. Bu sebeple robotlar tırmanma işi için biçilmiş kaftan. Bu robotlar yüksek binalara kolayca tırmanabilir, camlarda asılı kalabilir ve bu sayede çevrede veya binaların içerisinde olanları rahatlıkla dikizleyebilir. Ayrıca yardım ve kurtarma operasyonlarına yardımcı olabilirler. Uçak, uzay aracı ve köprüler gibi ulaşılması ve sabit kalınması zor olan bazı yüzeylerin kontolü ve tamiri için de kullanılabilirler. Şekil 1: Cama yapışmış asılı duran bir Gecko Bu amaçlara hizmet etmek için Stanford Üniversitesi’nde geliştirilen türünün ilk örneklerinden olan Stickybot adlı robot, gecko adı verilen bir çeşit kertenkeleden esinlenmiş (Şekil 1). Bir geckonun ayaklarında 200 nanometre genişliğinde uçları olan milyarlarca ipliksi doku bulunuyor (Şekil 2). Kertenkelelerin bir yüzeye yapışabilmelerinin altında yatan prensip moleküllerarası zayıf çekim kuvveti olan Van der Waals kuvvetine dayalı olan ve hayvanın ipliksi lifleri ile yüzey arasında oluşan etkileşim. Ancak burada önemli olan bir nokta daha var. Yapışkanlık tek bir yöne doğru. Bu lifler sadece kertenkele ayak parmaklarını aşağıya doğru çektiği zaman yapışkanlık sağlıyor, yukarı doğru kaldırdığında serbest kalıyor ve hayvanın tekrar hareket edebilmesini sağlıyor. Şekil 2: Gecko kertenkelesinin ayaklarının yakın çekim görüntüsü. Her bir lif nanometre mertebesinde. Kertenkelenin bu stratejisini robot üzerinde gerçekleyebilmek için 30 mikrometre genişliğinde uçları olan polimer kesitler üretildi [1]. Bu uçlar belli bir açı ile eğim verilerek kesildi ve bu sayede yönelimsel yapışkanlık sağlandı. Bir kertenkelenin ayak ve vücuduna sahip olan robot, cam ve düz yüzeylerde saniyede 4 santimetre ilerleyecek şekilde tasarlandı. Aşağıda videosunu izleyebileceğiniz Stickybot artık emekliye ayrılmış olup, araştırmalara StickybotIII ile devam ediliyor. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=odAifbpDbhs&w=360&h=270] Şekil 3: Waalbot'un oldukça basit olan tasarımı robotun küçülmesini ve kontrolünün kolaylaşmasını sağlıyor. Carnegie Mellon Üniversitesi Robotik Enstitüsü’nde çalışan Doç. Dr. Metin Sitti ise bu tarz robotların daha pürüzlü yüzeylerde de çalışabilmesi için robotların ayaklarına yapışkan altlıklar tasarlamak gerektiğini düşünenlerden. Bu düşünceyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla kertenkele parmağının karmaşık yapısını robota uyarlayarak, herbiri daha da küçük spatula şeklinde ipliksi dokulara ayrılan nano ölçekte lifler üretildi [2] (Şekil 3). Bu sayede Waalbot adı verilen bu robot ahşap kapılar, tuğlalar ve boyalı duvarlara tırmanabiliyor ve palet tarzlı ayakları sayesinde de kendi etrafında dönerek istediği yöne ilerleyebiliyor. (Metin Sitti'nin diğer sıradışı çalışmalarına buradan ulaşabilirsiniz.) [youtube http://www.youtube.com/watch?v=CbbrrtBMzds&w=360&h=270] Stanford Üniversitesi’nin bir diğer robotu SpinyBot da StickyBot gibi çalışıyor, ancak nano değil de mikro mertebesinde pençeler kullanarak yüzeylere tutunuyor [3]. SpinyBot 400 gram ağırlığında, bir adet kamera taşıyabiliyor ve gözenekli yapıya sahip herhangi bir yüzeye (örn: tuğla, beton ve alçı sıvası) rahatlıkla tutunabiliyor. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=q_bzneWlr2Y&w=360&h=270] Bu robotların düşüp kırılmaları ihtimallerine karşın korunmaya ihtiyaçları olduğu çok açık. Bu sebeple kertenkelelerin düşerken izledikleri stratejileri gözlemleyen Berkeley Kaliforniya Üniversitesi araştırmacıları bu soruna da bir çözüm geliştirdiler. Havada kendisini döndüren robot, düşerken ayaklarının üzerine konmak üzere ağırlık merkezini ve duruşunu ayarlayabilecek şekilde tasarlanmış [4]. Bunun için kertenkelenin kuyruğunu kullanarak vücudunu döndürebildiği videoları inceleyen bilimadamları, kertenkelelerin düşme davranışını bilgisayarda modellediler ve buna muktedir bir robot tasarladılar. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=oA-BNSisjVQ&w=360&h=270] Bu tarz robotların daha kuvvetli yapışma güçlerine ulaşmaları gerekiyor ki kendi ağırlıklarının üzerine bir de sensörler, vericiler veya yapacakları işlere göre alet edevatlar takılabilsin. Sıradaki robotun uyguladığı yöntem kelimenin tam anlamıyla robotu duvara yapıştırma esasına dayalı [5]. Kullanılan malzemenin adı sıcak-eriyik yapışkan. Sıcak yapıştırıcı tabancalarında kullanılan bu madde ısıtıcı bir bileşenle reaksiyona girdiğinde katı halden, yapışkan sıvı hale dönüşüyor. Soğuduğunda ise tekrar sertleşiyor. Bu düzeneği kullanarak robot geçici olarak kullandığı bacaklarını sertleştirip duvara yapıştırırak ve kullanmadığı bacaklarını duvardan sökerek ilerliyor. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=ogNQdJbUnps&w=360&h=270] Videoyu seyrettikten sonra muhtemelen farketmişsinizdir. Robot çooook yavaş ilerliyor; bunun sebebi yapışkanın ısıtılıp dondurulması için gereken sürenin 90 saniye olması. İkinci olarak da ilerlediği rota üzerinde arkasında yapışkan izleri bırakıyor ki, bir çok uygulamada yarardan çok zarar getirebilir. Ancak avantajları da bir o kadar kuvvetli. Öncelikle yüzeyin açısı ve pürüzsüzlüğüne bakılmaksızın her yüzeye yapışabilir. Ayrıca kurumuş 4 santimetrekarelik bir yapışkanın taşıyabileceği ağırlık tam tamına 60 kilogram. Bu ağırlıkla robotun üzerine neredeyse bir insan bile koyabilirsiniz. Son avantajı da bu ağırlığı taşımak için elektrikle sürülen robotlardaki gibi devamlı enerji harcamaya gerek duymaması. KAYNAKLAR: [1] S. Kim, M. Spenko, S. Trujillo, B. Heyneman, D. Santos, M.R. Cutkosky, "Smooth Vertical Surface Climbing with Directional Adhesion," IEEE Transactions on Robotics, Vol. 24, February 2008 [2] M. Murphy, M. Sitti, "Waalbot: An Agile Small-Scale Wall Climbing Robot Utilizing Dry Elastomer Adhesives", IEEE/ASME Transactions on Mechatronics, vol.12, no. 3, June 2007 [3] Asbeck, A.T., Kim, S., McClung, A., Parness, A., and Cutkosky, M.R., "Climbing Walls with Microspines", IEEE ICRA, May 2006, Orlando, Fla. [4] David Lentink and Andrew A Biewener 2010 Bioinspir. Biomim. 5 040201 doi:10.1088/1748-3182/5/4/040201 [5] Marc Osswald, Fumiya Iida: A climbing robot based on Hot Melt Adhesion. IROS 2011: 5107-5112

  41. 25

    Dr. Salih Özçubukçu ile kimya araştırmalarına dair

    Cepyayınımızın bu ayki konuğu, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Y. Doç. Dr. Salih Özçubukçu. Dr. Salih Özçubukçu Salih, geçen nisan ayından bu yana ODTÜ'de kendi laboratuvarında çalışıyor. Kendisi ile hem nükleer atıkların ayrıştırılmasına yönelik araştırmaları, hem de popüler bilim çalışmaları üzerine söyleştik. Kendisine söyleşi için bir kez daha teşekkür ederiz. Notlar Bahsi geçen makale: Salih Özçubukçu vd., 2011. Selective Recognition of Americium by Peptide-Based Reagents. Inorganic Chemistry 50:7937. Söyleşide adı geçen lantanitler ve aktinitlerin periyodik cetveldeki yerlerini Şekil 1'de görebilirsiniz. Bunların asıl yeri ana kısımdaki açık pembe ve pembe renkli boş karelerdir, ancak cetveli fazla genişletmemek için cetvelin altında iki ek sıraya yerleştirilirler. Şekil 1. Periyodik cetvel. Katalizör dergisi sitesi Bahsettiğim Anadolu Üniversitesi araştırmasının BBC Türkçe'deki duyurusu için buraya bakabilirsiniz. Ayrıca sempozyum bildirisini de okuyabilirsiniz: Hakan Ergül, Emre Gökalp ve İncilay Cangöz, 2010. Eski yoksulluk, yeni medya: Yoksullukla baş etmede yeni medya nasıl kullanılıyor (mu)? Uluslararası Yolsuzlukla Mücadele Stratejileri Sempozyumu, İstanbul, 13-15 Ekim 2010. s. 133-144. Salih'in ODTÜ'deki Popüler Kültürde Kimya dersinin sayfası  ve o sayfadan eğitici (!) bir kısa video:

  42. 24

    CANLI-TAKLİTÇİ ROBOTLAR 01: BALIK TERBİYECİLERİ

    Canlı-taklitçi robotlar yazı dizimizin ilk ayağında su altına inip, balıklara nereye gitmeleri gerektiğini öğretecek robot balıkları inceleyeceğiz. Biyomimetik veya canlı-taklitçilik (ingilizcedeki karşılığı biomimicry, biomimetics veya bio-inspiration) doğaya, onun modellerine, sistemlerine, süreçlerine ve unsurlarına öykünerek insan sorunlarını çözmeye yarayan bir metodolojidir. Amerikalı bir mucit ve akademisyen olan Otto Schmitt’in, biyolojiden teknolojiye fikir transferi olarak ortaya attığı bir kavramdır. Doğanın en karmaşık varlıkları arasında olan hayvan ve insanların davranışlarını, dinamiklerini ve hareketlerini temel alarak ortaya konulmuş sayısız modelleme yöntemi ve gündelik hayatlarımızda yerlerini almış icat yapılmıştır (Şekil 1). Peki doğanın bize sunduğu bu fikirler nasıl oluyor da bu kadar etkin ve başarılı yöntemlerin geliştirilebilmesini sağlıyor? Şekil 1: İnsanlık tüm tarih boyunca kara üzerinde hüküm sürmüş olsa da, deniz altındaki ve göklerdeki tecrübelerimiz en fazla 200 yıl gerisine gidiyor. Aslında bunun basit bir sebebi var. 3.8 milyar yıl gibi insan zihninin algılamakta bile zorlandığı bir süre  içerisinde, doğa “deneme ve yanılma” yöntemiyle Dünya üzerinde yaşayan organizmaları, maddeleri ve süreçleri Dünya şartlarına uyumlu hale getirdi. Bugün bilgisayarlarla bile modelleyemeyeceğimiz karmaşıklıkta etkileşimler barındıran Dünya doğası içerisinde şekillenmiş canlılarla birlikte yaşıyoruz. Hatta o canlılardan biriyiz. Süperbilgisayarlarla bile yüzlerce insan nesli boyunca sürecek simülasyonlar sonunda alabileceğimiz verileri, doğa zaten gözlerimizin önüne sunmuş durumda. Tek yapmamız gereken doğaya “ters mühendislik” uygulamak. Diğer bir deyişle gözlemlediğimiz olgunun, yani canlı, süreç veya maddenin teknik prensiplerini, yapısını, işlevini ve çalışma şeklini keşfetmek. Aslında insanlar var oldukları sürece sorunların çözümleri için ister istemez doğaya yöneldiler. Ne de olsa doğa günümüzün karmaşık mühendislik problemleri olan birçok sorunu evrim prensipleri çerçevesinde çözmeyi başarmıştı [1]. Sonuç olarak biyomimetik, hem büyük ölçekli (örneğin uçak), hem de küçük ölçekli (nano mertebesinde) teknolojilerin doğadan esinlenmesiyle yoluna devam eden bir bilim. Yazının bir sonraki bölümünde biyomimetiğin gündelik hayatımızda yerini almış olan birkaç kullanım alanından bahsettikten sonra, bu ayın konusu olan “balıklardan esinlenmiş robotlar”a odaklanacağız. Şekil 2: Aerodinamiğin ve uçuş prensiplerinin henüz bilinmediği 15. yüzyılda, Leonardo da Vinci, helikopter, planör ve uçak tasarımlarıyla çığır açmıştı. Canlı-taklitçiliğin ilk ve çarpıcı örneklerinden biri insanın her zaman hayalini oluşturan uçma deneyimi için kuşların araştırılmasıyla ortaya çıktı. Uçabilen bir makine yapmayı başaramamış olsa da, Leonardo da Vinci (1452–1519) uzunca yıllar kuşların uçuşlarını ve anatomilerini inceledi. Aldığı notlar ve karaladığı taslaklarla geride birçok uçan makine eskizi bıraktı (Şekil 2). İnsanoğlu, uçma hayalini gerçekleştirmek için ise rivayetlere göre 17. yüzyıla, yazılı resmi kayıtlara göre ise 20. yüzyıla kadar beklemek zorunda kaldı. Evliya Çelebi’nin 1630-1632 yılları arasını tasvir eden günlüklerinde, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin geliştirdiği kuş kanatlarıyla Galata Kulesi’nden atlayıp İstanbul Boğazı'nı geçip 3358 m. ötede Üsküdar'a konduğu varsayılmaktadır. 1903 yılında ise bir uçak ile ilk başarılı insan uçuşunu gerçekleştiren Wright Kardeşler, güvercinlerin uçuşlarından ilham aldıklarını söylemişlerdir. Bir diğer biyomimetik uygulama ise yarasalara öykünerek yaratıldı. Yarasaların, karanlıkta seslerinin yankısını kullanarak yerlerini belirlemelerine yarayan eko-lokalizasyon yöntemi SONAR ve RADAR sistemlerinin temelini oluşturdu. Aynı yöntemle, UltraCane adı verilen akıllı bastonlar, görme engelli insanlar için algıladıkları çevreyi titreşim bilgisine çevirerek  ellerine iletiyorlar. Şekil 3: Her örümcek türünün, kendisine has ağ örme stili vardır. Ancak dikkati çeken nokta, ağlarda geometrik inceliklerin her zaman varlığıdır. Örümceklerin ağ örme tekniklerini inceleyen bilim adamları, benzer bir teknolojiyle kurşun geçirmez yelek yapımında da kullanılan Kevlar’dan bile daha kuvvetli bir madde üretiminde çalışıyorlar. Bu ağın sırları hala bilim adamlarının zihinlerini kurcalıyor, çünkü çapı bir mikrometreden de küçük olan örümcek ipliğinin aynı kalınlıktaki çelik telden çok daha sağlam olduğu biliniyor (Şekil 3). Aynı zamanda ağ kendi uzunluğunun birkaç katı kadar esneyebiliyor ve son derece hafif. Kevlar teknolojisi ise yüksek sıcaklıklarda, petrol türevi malzeme ve sülfürik asit kullanılarak yapıldığı için hem enerji tüketimi yüksek hem de oluşan yan ürünleri zehirli. Örümcek ağlarından esinlenilen bu teknolojinin özellikle çelik halatlarda, su geçirmez maddelerde, paraşütlerde ve tıbbi yapay eklem üretiminde faydalı olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Midyelerden ilham alınarak yapılmış yapıştırıcılar, yaprak şeklindeki güneş panelleri, köpekbalığı derisini andıran dokular, kelebeklerden ilham alınmış görüntüleme teknolojileri ve bunun gibi daha yüzlerce yenilik köklerini doğadan alıyor. Kişisel olarak en beğendiğim biomimetik projelerinden biriyle bu örnekleri sonlandırmak istiyorum. Bunun için sizleri Japonya’ya götüreceğim. Mermi tren adıyla da anılan Japon hızlı trenleri “Shinkansen”lerin çok rahatsız edici bir özellikleri vardı. Tren saatte 330km hız ile giderken tünele girdiği zaman, ön tarafında o kadar şiddetli bir basınç dalgası yaratıyordu ki, tünelden çıktığı noktada sonik patlama veya gökgürültüsüne benzeyen bir ses çıkarıyordu. Bu sebeple tünelin 500 metre uzağına mesafede yaşayan halk bu durumdan çok şikayetçiydi. Tren tasarım takımının liderlerinden bir mühendis olan Eiji Nakatsu şans eseri aynı zamanda da bir kuş gözlemcisiydi. (Adamın marjinal bir hobisi olduğu düşünülmesin; kuş gözlemciliği doğa dostu Japon halkı arasında çok popülerdir.) Balıkçıl kuşlarının havada ve suda nasıl olup da en az şekilde türbülans yaratarak uçtuğunundan esinlenerek bu trenin burnunu balıkçılın burnuna benzetti. Bu sayede sadece bu can sıkıcı problemi çözmeyi başarmadı, aynı zamanda trenin %15 daha  az elektrik harcamasını ve %10 daha hızlı ilerlemesini de sağladı [2] (Şekil 4). Şekil 4: Eiji Nakatsu'nun bu tasarımı iyi bir mühendis olabilmek için sadece kitaplara kapanıp teknik bilgiye sahip olmanın yeterli olmadığını kanıtlar nitelikte. Balıkların Efendisi Balıkların sürüler halinde yaşadıkları bilinen bir gerçektir. Bunun başlıca sebepleri arasında, avcılardan daha rahat korunuyor olmaları, kolayca eş seçebilmeleri ve sonuç olarak da gereksiz enerji kullanımını azaltmaları gösterilebilir. Bunun yanında kalabalık yaşamalarının dezavantajları da var. Örneğin, aynı besine ulaşabilmek için sürü içinde artan mücadele ve bulaşıcı hastalıklara karşı daha savunmasız hale gelmeleri bunlardan bir kaçı. Şekil 5: Çok basit bir tasarıma sahip olan bu robot balık, sadece kuyruğunu sallayarak kendini diğer balıkların arasına kabul ettirmeyi başardı. Balıkların sürü oluşturma konusundaki dürtülerini daha iyi anlayabilmek amacıyla, Stefano Marras and Maurizio Porfiri küçük bir robot balık tasarladılar ve bu balığı laboratuvarlarında oluşturdukları yapay bir kanalın içinde akan suya koydular [3] (Şekil 5). Hemen arkasına da gerçek bir çipurayı bıraktılar. Su akıntı halinde olduğundan balık kanal boyunca yüzmek zorundaydı. Bu deney çok ilginç sonuçlar ortaya koydu. Eğer robot hareketsiz kalırsa, canlı balık robotu görmezden geliyordu. Ancak robot balık kuyruğunu çipuranın hareketiyle aynı şekilde sallamaya başlarsa, düzen oluşturmaya meyillenip hemen arkasındaki yerini alıyordu. Daha da ilginci, sürü yüzüşüne başlayan balık hareketlerini yavaşlatabiliyor ve bu sayede enerjisini daha etkin bir şekilde kullanabiliyordu. Aşağıdaki videoda balığın davranışını inceleyebilirsiniz. Bu  davranış bize kazların “V” formasyonuyla uçarak rüzgarın sürtünme kuvvetinden asgari şekilde etkilenişini hatırlatıyor. Bu formasyon içerisinde uçan her kuş, kanat çırptığında arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava akımı yaratıyor. Kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışlarındaki hava akımını kullanarak uçuş menzillerini uzatıyorlar [4]. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=FX_2ytxV3M8&w=360&h=270] Peki bu robotun faydası ne olabilir? 2010 yılında Meksika Körfezi’nde meydana gelen petrol sızıntısı [5] gibi büyük çaplı çevre felaketlerinde bu tarz robotlar sayesinde balıkları bir bölgeden başka bir bölgeye yönlendirmek ve balık nüfusunu koruma altına almak mümkün olabilir. İkinci olarak, bu tarz sürü oluşturmanın temelinde yatan motivasyonun gerçekten de enerjilerini koruma içgüdüsü olduğu çıkarımında bulunmamızı sağladı, çünkü çevrede bir avcı bulunmuyordu. Birçok balık ile tekrarlanan bu deneylerde bazı balıkların sürü oluşturmalarına rağmen robota ihtiyatlı yaklaşıp aralarına mesafe koydukları, çoğunun ise robot gerçek bir balıkmışcasına onu aralarına kabul ettikleri gözlendi, üstelik kendilerinden iki kat büyük olmalarına rağmen. Bu deney sonunda bilim adamlarının zihnini kurcalayan yeni bir soru oluştu: Nasıl oluyor da, balıklar aralarına katılan bu robotu sürülerinin yeni üyesi yapmak yerine lideri yapıyorlar? Ayrıca bu çalışma biyomimetik hareketin robot-hayvan etkileşimini etkin kılabilmek için ne kadar elzem olduğunu ve gelişmekte olan robotik teknolojilerinin kollektif hayvan davranışlarını inceleyip anlamamız konusunda ne kadar çok yardımcı olabileceğini göstermesi açısından çok önemliydi. Kaynaklar: [1] http://en.wikipedia.org/wiki/Biomimicry [2] http://www.asknature.org/product/6273d963ef015b98f641fc2b67992a5e [3] S. Marras, M. Porfiri, Fish and robots swimming together: attraction towards the robot demands biomimetic locomotion, J. R. Soc. Interface, Basımdan önce çevrim içi olarak yayınlandı 22 Şubat 2012, doi: 10.1098/rsif.2012.0084 [4] http://en.wikipedia.org/wiki/V_formation [5] http://tr.wikipedia.

  43. 23

    KIZLAR PEMBE GİYER, ERKEKLER MAVİ

    Hiç son zamanlarda büyük bir mağazanın oyuncak reyonunu gezdiniz mi? Ben uzun zamandır gezmemiştim, ta ki bundan birkaç ay önce biri kız biri erkek olan yeğenlerime hediye almaya gidene kadar. Amacım, her ikisine de içlerindeki bilim merakını körükleyecek yaratıcı birer hediye almaktı. Erkek yeğenime hediye almak birkaç dakikamı aldı. Her ne kadar çeşit çeşit deney setleri, Lego ve benzeri mekanik oyuncaklar,  küçük elektrikli cihazlar, mekanik düzenekler, süper kahramanlar ve uzay temalı oyun setleri arasında seçim yapmak epey zor olsa da hoşuna gideceğini düşündüğüm bir hediye seçtim. Kız yeğenime benzer bir hediye almak için kız oyuncakları reyonuna gittiğimde ise tam bir hayal kırıklığına uğradım. Pembe renge bulanmış ve simlerle bezeli reyonda, Disney prenseslerine ilişkin bebeklerin, prenses kıyafetlerinin, makyaj ve manikür setlerinin ve hatta üzerinde disney prensenlerinden birinin resmi olan oyuncak kredi kartlarının arasında kız çocuklarını bilimle tanıştıracak, onları düşünmeye sevk edecek bir tane bile oyuncak yoktu! Reyondaki tüm oyuncaklar adeta kız çocuklarına kafayı fazla detaylı işlere takmadan giyinip, süslenip, tüllere ve simlere bulanıp beyaz atlı prenslerini beklemelerini öğretir gibiydi. O gün bu konuya epey sinirlendiğimi ve sonunda pes ederek kız yeğenime de erkek reyonundan bir hediye seçtiğimi hatırlıyorum. ABD başkanı Franklin Roosevelt'in 1800'lerin sonunda çekilen bir resmi. O zamanlarda, cinsiyet farkı olmaksızın tüm çocuklara beyaz kolalı elbiseler giydiriliyordu. Kız çocuklarının pembeyle bezenmesi oldukça yeni bir kavram aslında. Pembe ya da mavi gibi pastel renklerin bebek kıyafetlerinde kullanılması 19. Yüzyılın sonlarına rastlıyor. Bu tarihten önce her iki cinsten bebeklere en sık giydirilen kıyafet beyazdı, hatta hem kız hem erkek çocuklara temizliği kolay olduğundan beyaz elbiseler giydiriliyordu. 20. yüzyıla girerken tekstil endüstrisinin gelişmesiyle bebek giysilerine renk geldi ve ilginç olan şu ki, başta erkek çocuklara pembe, kız çocuklara mavi renkler önerilmişti. Earnshaw Bebek Mağazası’nın 1918 yılında yayınlanan bir gazete reklamında “Erkek çocuklarınıza pembe giydiriniz. Pembe güçlü bir renktir ve erkeklere daha uygundur. Mavi ise daha narin olduğundan kız bebeklere uyar.” yazılıydı. Başka reklamlarda cinsiyet ayrımı olmadan mavi rengin sarışın bebeklere, pembenin kumrallara yakıştığı belirtiliyordu. 1940 yılında Time dergisi bir tablo yaparak hangi mağazanın hangi cinsiyete ne rengi önerdiğini okurlarına duyurmuştu. 1950’lere gelindiğinde kız çocuklara uygun rengin pembe, erkeklere uygun rengin mavi olduğu konusunda hemen herkes hemfikir olmuştu, ancak her iki cinse de bu iki renk dışında pek çok renkte giysi giydiriliyordu. Oyuncaklarda ise nitelikleri haricinde cinsiyet ayrımına neden olacak bir farklılık söz konusu değildi. Kızlar bebeklerle daha çok, erkekler arabalarla daha çok oynamalarına rağmen her iki cinsin de ortak kullandığı her renkten pek çok oyuncak vardı: Doldurulmuş hayvanlar, tahta küpler, çıngıraklar, hayvan figürleri gibi. Büyük bir mağazanın kız çocuklara yönelik oyuncak reyonu. Her şey pembe. 1970’ler, kız çocuklarını sarmalayan pembe çılgınlığının tetiklendiği dönem. Artan seri üretim, yükselen kapitalizm, mağaza zincirlerinin doğuşu ve tüketim toplumunun güçlenmesi ile bebek kıyafeti ve oyuncak üreticileri cinsiyete özel oyuncak ve kıyafet üretimini artırdılar. Aynı yıllarda gebelik takibinde kullanılmaya başlayan ultrason, anne baba adaylarının bebek doğmadan cinsiyetini bilmesine olanak tanıdı, müstakbel anne babalar yeni bebekleri için o henüz doğmadan pembe ya da mavi kıyafetler, oyuncaklar, battaniyeler almaya koyuldular.  Yavaş yavaş pembe çılgınlığı her yeri sardı, kıyafetlerden oyuncaklara, oradan yatak çarşaflarına kadar uzandı.  Pembe çılgınlığı diyorum, çünkü kızlar artık pembe ve tonları dışında hemen hiçbir kıyafet giymezken, erkek çocuklarının kıyafetleri de, oyuncakları da hem renk hem fonksiyon olarak kız çocuklarınkinden çok daha fazla çeşitlilik gösteriyor. Yani bir mavi çılgınlığı söz konusu değil. Günümüzde, bebekler doğar doğmaz cinsiyetlerini belirten kıyafetlere bürünüyorlar. Pembe çılgınlığına her geçen gün yeni firmalar da katılıyor. Uzun bir zaman boyunca cinsiyetsiz oyuncaklar üreten Lego, Friends kolleksiyonu adlı yeni bir seri ile kızlara yönelik oyuncak kampanyasına adım attı. Bildiğimiz klasik Legolar artık erkek çocuk raflarında bulunuyor sadece. Lego Friends serisi ise Barbie benzeri kıvrımlı vücut hatlarına sahip bebekler ve pastel renklerden oluşan ve cafe ya da güzellik salonu inşa etmeye yarayan Lego parçalarıyla pembeler reyonunda yerini aldı. Ürünün internet sitesindeki reklamındaki sanal şehrin asfaltının bile pembe ve eflatun rengi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Çocuklardaki oyuncak tercihinin doğuştan mı yoksa çevreden mi geldiği bilim çevrelerinde bir tartışma konusu.  Kızların bebeklerle, erkeklerin arabalarla oynamasının doğadan gelen cinsel kimliğin bir parçası olduğunu gösteren bazı çalışmalar olduğu gibi, oyuncak seçiminin çevreden görülen davranışlarla şekillendiğini gösteren çalışmalar da var. Sonuçta, nedeni ister genetik, ister öğretilmiş davranışlar olsun, erkek çocuklar daha çok mekanik oyuncaklarla oynamayı severken, kız çocuklar üzerine hikaye anlatabilecekleri bebeklerle oynamayı tercih ediyorlar. Ancak yine çalışmalar gösteriyor ki, sağlıklı bir psikolojik gelişim için her iki cinsin de bebeklerden arabalara, doldurulmuş ayıcıklardan legolara kadar her tür oyuncakla oynaması, hatta bu oyuncaklarla birlikte  oynaması gerekiyor. Okul öncesi çağ, çocukların beyinlerinin en hızlı geliştiği ve en çok etkiye açık olduğu çağ. Bu dönemde yaşanan her deneyim, her aktivite belirli sinir bağlantılarını güçlendirirken belirli bağlantıları zayıflatıyor. Yapılan çalışmalar, kızlarla birlikte oynayan veya bebeklerle ile de oynayan erkeklerin büyüdüklerinde bebeklerine karşı daha sevecen olduğunu, abileriyle ve erkek çocuk oyuncakları ile oynayan kızların ise üç boyutlu düşünce  yetilerinin diğer kızlara göre çok daha güçlü olduğu saptamış. Lego firmasının oyuncaklarında cinsiyet ayrımı yapmadığı dönemler olan 1980'lerden kalan bir reklamı: "Güzellik Budur." Veriler, erkek çocukların ilk bilgisayarlarına kızlardan daha erken yaşta sahip olduğunu, bilgisayar oyunları  ve Lego gibi modüler oyuncaklarla oynamalarının bir sonucu olarak daha iyi mekanik ve soyut düşünme yetileri edindiklerini  gösteriyor. Bu özelikler bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik ile ilgili kariyerler için hayati öneme sahip. ABD Ticaret Odası verilerine göre, bu mesleklerde çalışan kadınların sayısı toplam iş gücünün %20’sinden az.  Kız çocukların çoğu bilim ve mühendislik konularına ilgileri olmadığını beyan ediyorlar. Amerika Kalite Topluluğu’nun 2009’da gençler üzerinde yaptığı araştırmada, erkeklerin %25’ine karşılık kızların sadece %5’i mühendislik kariyeri ile ilgilendiklerini beyan etmişler. Bir başka güncel ankete göre, üniversiteye gitmeyi planlayan 13-17 yaş erkek çocukların %74’ü bilgisayar mühendisliğinin kendileri için iyi bir kariyer olduğu görüşünü beyan ederken, kızlarda bu oran sadece %32’de kalmış. Kızlar, ergenlik çağından itibaren her yaşta bilim ve matematikle daha az ilgilendiklerini ifade ediyorlar, hatta okulda matematik dersinde çok başarılı olan kızlar bile, yaşları büyüdüğünde kariyer olarak bilim veya mühendislikten ziyade sosyal bilimler alanında çalışmayı seçiyorlar. Bu durum, kısmen cinsler arasındaki genetik veya doğumsal farklılıklara bağlı ortaya çıktığı kadar kısmen de kızlara dayatılan çevresel faktörlerden kaynaklanıyor. Bu çevresel faktörlerin en başta gelenlerinden biri de çocukların oynadığı oyuncaklar ve model olarak örnek aldıkları karakterler. Bilim adamları, kızların sadece güzellik, bebek ve ev işleri ile kısıtlı oyuncaklara maruz kalmasının ve baskın kadın stereotipi ile büyütülmelerinin uzun vadede zararlı olduğu görüşünde. Kızlara yönelik oyuncaklar genelde kız çocuklarının bilim yerine ağırlıklı olarak dış görünüş, güzellik, kılık kıyafet ve alışverişe odaklanmalarına ve sadece bu aktivitelerle uğraşan baskın kadın prototipiyle erken yaşta özdeşleşmelerine neden oluyor. Kız çocuklarının rol modeli olarak örnek aldıkları karakterler kendilerini kurtaracak bir prensi bekleyen, kendi inisiyatifi olmayan, dış görünüşleri dışında başka bir şeyle çok da ilgilenmeyen aciz karakterler. Bu ortam içinde büyüyen ve bu karakterleri örnek alan kız çocuklarının girişken, kendi ayaklarının üzerinde durabilen, bilim ve teknolojiye meraklı bireyler olması biraz zor görünüyor. Janese Swanson bu durumu çok güzel özetlemiş: “Erkekler doktor olurken, kızlar hemşire oluyor; erkekler futbol oyuncusu iken, kızlar amigoluk yapıyor. Erkekler yeni icatlar yaparken, kızlar icat edilen cihazları kullanıyorlar.Erkekler tamirat yaparken, kızlar bozulan şeylerin tamir edilmesini bekliyor. Erkekler cumhurbaşkanı olurken, kızlara first ladylik düşüyor.” Anne babaların biraz desteğiyle prenses prototipini kırmak, hatta aynı anda hem Darth Vader, hem Prenses olmak mümkün. Bu durumun önüne geçmek ve kız çocuklarına bilim aşkı aşılamak o kadar da zor değil. Elbette, onlar da prenseslerle ve bebeklerle zaman zaman oynamalı. Ama kimi zaman da erkek çocuklara yönelik olduğu düşünülen mekanik oyuncaklarla etkileşime geçmeli, manikür setlerini bir kenara atıp biraz da deney setleri ile oynamalı ya da arada Barbie’leriyle oynamaya ara verip, üç boyutlu düşünce ve tasarım yetilerini geliştiren oyuncaklara yöneltilmeliler. Gelecek nesillerde bilim ve teknoloji işle uğraşan kadın sayısını artırmak bu günkü anne  ve babaların elinde. Bunu yapmanın yolu ise bilim ve teknolojiyle küçük yaşta tanışan kız çocukları yetiştirmekten geçiyor.  Kaynaklar:  Smithsonian Magazine."When did girls start wearing pink?" The Mary Sue."Tracing the origin of gender specific clothing for children." Swanson, Janese.  "What's the Difference?" Raising Healthy Daughters.

  44. 22

    VİKİNG SAVAŞÇILARININ IŞILDAYAN RUHLARI: KUZEY IŞIKLARI

    İzlanda'dan bir aurora ( Kaynak:17 Mayıs 2011 APOD, NASA; Fotoğraf: Stephane Vetter) Eğer günün birinde kış aylarında, açık bir havada yolunuz kuzey kutbuna yakın ülkelerden birine düşerse, başınızı kaldırıp gökyüzüne bakın. Gözünüzle görebileceğiniz en muhteşem doğa olaylarından birine şahit olabilirsiniz. Kuzey Işıkları, ya da diğer adı ile auroralar yüzyıllar boyunca insanları büyülemiş, büyülerken bir yandan da merakını çelmiş astronomik olaylar. Kutup bölgelerinde karanlık gökyüzünde çoğunlukla florosan yeşil, nadiren de kırmızı, sarı ve hatta mavi görülen bu hareketli ışık huzmeleri, karanlık ve uzun kutup gecelerini büyüleyici bir şekilde aydınlatıyor. Astronomideki adı aurora olarak geçen bu  fenomen, sıklıkla Kuzey Işıkları olarak adlandırılıyor. Aslında bu,  çok da doğru bir ifade değil, çünkü auroralar aslında hem kuzey hem güney kutup bölgelerinde görülebiliyorlar. Kuzey kutup bölgesinden görülenlere Kuzey Işıkları (Aurora Borealis), güney kutbundan görülenlere de Güney Işıkları (Aurora Australis) adı verilmesine rağmen,  güney kutup bölgelerinde  Aborjinler dışında tarihsel bir yerleşim merkezi yokluğu nedeniyle Aurora Australis'ler çok ama çok geç fark edilmişler. Bu nedenle genelde "Kuzey Işıkları" ifadesi, yanlış olsa da hemen hemen her dilde kısaca auroralardan bahsetmek için kullanılıyor. Geceleri gökyüzünde birdenbire ortaya çıkan ve bir o kadar da beklenmedik şekilde kaybolabilen bu gizemli ışıklar, tarihler boyunca kutup bölgelerinde yaşayan çeşitli  halkların efsanelerini süslemiş. Odin'in hizmetkarlarından, Kızılderililerin kutsal ruhlarına Vikingler, auroralara gökyüzünde at koşturan Valkyrie'lerin neden olduğuna  inanıyorlardı. ("The Ride of the Valkyries" Artist: William T. Maud. 1890) İskandinavya’nın  kuzeyde yaşayan kavimlerden biri olan Vikingler, savaşta ölen kahramanların ruhlarını, Odin’in kadın savaşçı hizmetkarları olan Valkyrie’lerin taşıdığına inanıyorlardı. Valkyrie’ler, sadece savaş sırasında ölmek üzere olan savaşçılara görünüyorlar, savaşçı öldürücü darbeyi aldığında da onun ruhunu yanlarına alarak göklere yükseliyorlardı. İşte,  auroralar atları ile kahramanları  Valhalla’ya taşıyan bu kadın savaşçıların kalkanlarından ve silahlarından çıkan yansımalardı. Finlandiya, Norveç ve İsveç'in Kuzey Kutup Dairesi içinde kalan bölgelerinde çok eski tarihlerden bu yana yaşamakta olan bir etnik grup olan Laponlar ( ya da Samiler) bu ışıkların ölenlerin Dünya'yı terketmekte olan ruhları olduğuna inanıyorlardı. Işıklar gökyüzünde belirdiğinde herkes sessizleşiyor, çocuklar oyun oynamayı bırakıyorlardı. Işıklara saygısızlık etmenin çok büyük şanssızlık, hastalık ve hatta ölüm nedeni olduğuna inanıyorlardı. Lapon şamanlar, ışıklar ortaya çıktığında üzerinde aurora sembolleri resmedilmiş davullarını çalıp auroraların gücünü kendi bedenlerine hapsetmeye çalışıyorlardı. Kuzey Kanada ve Alaska kızılderililerinin mitolojilerinde auroralarla ilgili benzer inanışlar mevcuttu. Kanada kızılderilileri  bu ışıkların ölen atalarının ruhları olduğuna inanırlarken, Yukon bölgesindeki kızılderililer  avladıkları hayvanlara ait ruhlar olduğunu düşünmekteydiler. Grönland Eskimoları, doğum sırasında ölen çocukların ruhlarının gökyüzüne yükselip aurora haline geldiğini ve orada dans ettiklerine inanıyorlardı. Auroralar pekçok kavmin mitolojisini süslemekle kalmamış, ortaya çıkış nedenleri de uzun zaman insanların aklını meşgul etmiş. Mitolojik hikayeler bir yana, son yıllara kadar nasıl ve neden ortaya çıktıkları pek de bilinmediğinden yakın zamana kadar gizemlerini korumuşlar.  Ancak, günümüzde artık bu müthiş ışık gösterisini Dünya'mızı aydınlatan Güneş ve Yerküre'nin manyetik alanına borçlu olduğumuzu biliyoruz. Güneş rüzgarları ve Manyetosfer Auroralar, Güneş'ten gelen yüksek enerjili parçacıkların, Dünya'nın manyetik alanına kapılarak atmosfere girmesi ve buradaki  atomlarla çarpışarak foton salınımına neden olmaları sonucunda oluşuyor. (Çizim:NASA) Auroralar, Güneş'ten yayılan yüksek enerjili atomaltı parçacıkların, atmosferin üst tabakalarındaki atomlarla çarpışması sonucu ortaya çıkıyorlar. Güneş rüzgarları ile yayılan bu parçacıklar, Dünya'nın manyetik alanı etkisine girerek, manyetik kutup bölgelerinde atmosfere giriyorlar ve atmosferdeki atomlar ile çarpışarak bu atomların elektronlarının enerjisini artırıyorlar- ki buna eksitasyon deniyor-.  Enerjisi yükselen elektronlar, orjinal enerji seviyelerine geri dönerken ortama bir foton salıyor, yani ışıldıyorlar. Atmosferdeki farklı atomlar farklı enerji seviyelerine sahipler. Bu nedenle, Güneş'ten gelen parçacıkların çarptığı atomun cinsine göre farklı miktarlarda enerji salınımı meydana geliyor, bu da farklı renklerde Aurora oluşumuna neden oluyor. Oksijen atomları kararlı hale dönerken iki farklı şekilde ışıyabiliyorlar: Saniyenin üçte ikisi gibi kısa bir süre ışıdıklarında yeşil ışık, 2 dakika gibi uzun süre ışıdıklarında ise kırmızı ışık salıyorlar. Atmosferin üst tabakaları oksijenden zengin olmasına rağmen buralarda madde yoğunluğu seyrek. Bu nedenle oksijen atomu ile Güneş'ten gelen yüksek enerjili parçacıkların çarpışması oldukça nadir oluyor ve yakında etkileşime geçecek başta atom olmadığı için uzun sürüyor. Bu nedenle atmosferin üst tabakalarında genelde kırmızı aurorlar görülüyor. Aşağılara inildikçe atomlar birbirine yaklaşıyor ve ışıma süresi düşüyor, böylece daha kısa süreli ışıma ile ortaya çıkan yeşil Aurorlar görülmeye başlıyor. Azot atomları ise maviden kırmızıya uzanan bir renk yelpazesine sahip ve ortaya çıktıklarında oksijen atomlarının ışımını engelleyerek kendi renklerini öne çıkarıyorlar. Hakoya Adası, Norveç semalarından bir kırmızı yeşil aurora.                                                (Fotograf: Frank Olsen, 2011 Kaynak: Wikipedia) Aurorolar ortaya çıktıklarında sabit durmuyorlar, dalgalar halinde kıvrılıp bükülüyor ve gökyüzünde adeta dans ediyorlar. Bu hareketin nedeni ise Dünya manyetik alanındaki dalgalanmalar. Dünya'nın manyetik alanı dalgalandıkça atmosfere giren yüklü parçacıklar farklı yerlerdeki atomlarla çarpışıyor. Bu hareket, aurorların bir şelale gibi gökyüzünde akmasına, kıvrılıp bükülüp renk ve şekil değiştirmelerine neden oluyor. Hubble Uzay Teleskobu tarafından çekilen bir Jüpiter aurorası fotoğrafı. ( Resim: APOD Arşivi, NASA) Ya diğer gezegenler? Auroralar, manyetik alanı olan hemen her gezegende gözlenebiliyor. Hubble teleskobu sayesinde artık oldukça şiddetli manyetik alanlara sahip olan Jüpiter ve Satürn gezegenlerinde de aurora görüldüğünü biliyoruz. İlaveten, Jüpiteri'in uydularından Io, Avrupa, ve Ganimet'teki Aurorolar da Hubble teleskobu ile görüntülendi. Daha zayıf manyetik alana sahip olan Venüs ve Mars gezegenlerinde de nadir de olsa auroraların ortaya çıktığı biliniyor. Kendi gözümle görmeden inanmam diyenlere... Auroraları görmek ne yazık ki biraz şans işi. Sırf auroraları görmek için kutup bölgesine gidip günlerce bekleyip göremeden dönen çok insan olduğu gibi, gidiş amacı olmamasına rağmen tesadüfen denk gelip izlemiş pek çok kimse de var. Yıllara göre gözlemlenen Güneş Lekesi sayıları (Kaynak:NASA) Auroraların gözlenebilmesi için birkaç koşulun bir arada bulunması gerekiyor. Öncelikle elbette yüksek bir aurora aktivitesi gerekli.  Auroralar Güneş'ten gelen parçacıklar sonucunda ortaya çıktıkları için Güneş aktivitesinin yükseldiği zamanlarda görülme sıklıkları ve şiddetleri anlamlı şekilde artıyor. Güneş lekelerini ilk gözlemleyen kişi olan Galileo, zaman içinde bu lekelerin sayısında artış olduğunu fark etmişti. İzleyen yıllarda yapılan gözlemler sonucunda bugün Güneş'in ortalama 11 yıl süren bir devinim içinde olduğunu biliyoruz. Her 11 yıllık dönem, göreceli olarak az sayıda Güneş lekesi ile başlıyor, zamanla Güneş yüzeyindeki lekeler ve manyetik aktivite artıyor, hatta şiddetli manyetik fırtınalar ortaya çıkıyorlar. 11 yıllık dönemin ortalarında Güneş aktivitesi tepe noktasına varıyor daha sonra yavaş yavaş azalarak sönüyor. Şu anda Güneş aktivitesinin en yüksek olduğu döneme girmiş bulunmaktayız. 2012 yılı ve önümüzdeki birkaç yıl Güneş manyetik aktivitesi epey yüksek olacak ki bu da auroraların hem görülme ihtimalini hem de şiddetlerinin ciddi anlamda artıracak bir durum. Ama ne yazık ki ülkemizin bulunduğu bölgeden aurora gözlemleme şansı Güneş aktivitesi ne kadar yüksek olursa olsun oldukça düşük. Her ne kadar tarihte çok nadir de olsa Yunan Adaları kadar güney bögelerden bile birkaç defa aurora gözlemlendiğine ilişkin kayıtlar varsa da, illa kendi gözüyle görmek isteyenlere kuzey ülkelerinden birine gitmelerini öneririm. Yüksek manyetik aktivite zamanında kuzey kutup dairesinin daha da kuzeyinde hemen her gün aurora gözlemlemek mümkün, elbette hava bulutlu olmadığı sürece. Ve gelelim en önemli konuya, evet maalesef kuzey ışıkları karanlıkta görünüyor, bu nedenle önerilen kışın gitmeniz. Kışın derken, gideceğiniz yerin kutup bölgesi olduğunu ve kış mevsiminde ortalama sıcaklığın -40C ıle -20C civarında seyrettiğini anımsatmakta yarar var, sıkı giyinin. Kara kışta ne işim var kutuplarda, sıcacık evimde otururum diyorsanız, fotoğrafçı Terje Sorgjerd'in yüksek çözünürlükteki fotoğrafları ile oluşturduğu şu time-lapse video sizi o anı yaşamaya epey yaklaştıracaktır. Işıkları kapayın, arkanıza yaslanın ve bu büyülü doğa olayının keyfini çıkarın...   The Aurora from TSO Photography on Vimeo.   Wagner'in Die Walküre (Valkyrie) operasında  "Brünhilde" rolünü oynayan bir soprano.     (Fotoğraf: J. C. Schaarwachter - Berlin, 1890'ler) Meraklısına notlar: * Bilinen en eski aurora kaydı M.Ö. 560 yılında Kral Nabukadnezzar zamanında bir kil tablete düşülmüş. * Vikingler, pekçok diğer kavmin aksine ölümden sonra iyilik ve kötülüğün cezalandırıldığı bir cennet-cehennem kavramına inanmıyorlardı. Savaş ve cesaretin toplumun en önemli değeri sayıldığı bu toplum için ölümden sonraki yaşam ancak bir durumda anlam ve önem kazanıyordu: Savaşmak. Vikingler,

  45. 21

    Doç. Dr. Alp Dinçer ile tip 1 nörofibromatozis ve hidrosefali üzerine

    Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alp Dinçer ile tip 1 nörofibromatozis hastalarında hidrosefali ve tedavisi konusunda son yayınlanan çalışmaları üzerine söyleştik. Dr. Alp Dinçer, 2009'dan bu yana Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesi. Doç. Dr. Alp Dinçer Kendisine söyleşi için yeniden teşekkür ederiz. Dikkat: Bunlar yalnızca bilimsel tartışma amaçlı bilgilerdir. Hekiminize danışmadan tedaviye başlamayınız ya da tedavinizi değiştirmeyiniz. Notlar A. Dinçer, U. Yener ve M. M. Özek, 2011. Hydrocephalus in patients with neurofibromatosis type 1: MR imaging findings and the outcome of endoscopic third ventriculostomy.  AJNR American Journal of Neuroradiology 32:643-646. Hidrosefalinin oluşumu ve sınıflandırması hakkında, kısa, ücretsiz okunabilen ve bilgilendirici bir derleme: H. L. Rekate, 2011. A consensus on the classification of hydrocephalus: its utility in the assessment of abnormalities of cerebrospinal fluid dynamics. Child's Nervous System 27:1535–1541. Söyleşide sözü geçen ventrikül sisteminin ölçeksiz bir çizimini Şekil 1A'da görebilirsiniz. Bu ventriküllerdeki beyin-omurilik sıvısı (BOS), ventriküllerde üretildikten sonra mavi oklarla belirtilen yönde akar ve sonunda emilerek merkezi sinir sisteminden atılır. Emilim işleminin yapılamaması ya da akışın Şekil 1B'de görüldüğü gibi çevredeki kitlelerce engellenmesi hâlinde BOS birikerek içinde bulunduğü ventrikülleri büyütür. Bu duruma hidrosefali denir. Hidrosefalinin, 3. ventrikülden sonraki bir tıkanıklığa bağlı olması hâlinde, 3. ventriküle açılacak bir delik ile BOS akışının tıkanıklığa takılmadan sürmesi sağlanabilir. Bu da bu tartıştığımız nakaledeki endoskopik 3. ventriküloatomi ameliyatı ile mümkün olmaktadır. Şekil 1. (A) Beynin ventrikülleri ve beyin-omurilik sıvısının hareketini gösteren ölçeksiz çizim. (B) Tıkanıklığa bağlı hidrosefalinin oluşumu ve tedavisi.

  46. 20

    Dr. Emre Yakşı ile sinir bağlantıları üzerine

    Sinir gelişimi üzerine çalışan Dr. Emre Yakşı ile, hem araştırma yöntemleri hem de araştırmalarının sinir sistemi kuramlarındaki yeri üzerine konuştuk. Dr. Emre Yakşı Dr. Yakşı, bize özellikle Harvard Üniversitesi’nde Doç. Dr. Rachael Wilson Laboratuvarı’ndaki çalışmaları ve 2010’dan beri de Belçika’danın Leuven şehrindeki Flandra Nöroelektronik Araştırma Enstitüsü’nde kendi ekibi ile yaptıkları, henüz yayınlanmamış araştırmalarından bahsetti. Bu esnada bütün bu sinirsel bağlantıların, değişik nöron türlerinin ve bunların birbirleriyle bağlantılarının, insanların ve diğer hayvanların bilgi işleme, öğrenme süreçleri, duygular, tat ve koku alma gibi kimyasal duyular üzerindeki etkilerine de değindi. İlgiyle dinleyeceğinizi düşünüyor, Dr. Yakşı'ya söyleşi için bir kez daha teşekkür ediyoruz.  Notlar Bu söyleşide odaklandığımız makale: E. Yaksi ve R. I. Wilson, 2010. Electrical coupling between olfactory glomeruli. Neuron 67:1034-1047. Bu çalışmada üzerinde çalışılan hücrelerin bir çizimini Şekil 1A'da görebilirsiniz. Bu çizimde en solda yer alan koku nöronları (turkuaz), üzerlerindeki çeşitli koku almaçları (koyu mavi) sayesinde havadaki değişik kokular tarafından etkinleştirilir. Burada başlayan sinir uyartısı (kırmızı oklar) koku nöronu boyunca beyindeki bir glomerüle doğru ilerleyerek orada projeksiyon nöronları (turkuaz) ve ara nöronlar (mor) ile temas kurar. Ara nöronlar, değişik projeksiyon nöronları ile temas halindedir ve uyartının bir projeksiyon nöronundan diğerine iletilmesinde rol oynar. Projeksiyon nöronları bu uyartıyı daha yukarı beyin merkezlerine ileterek koku algılanması sürecine katkıda bulunur. Şekil 1B'de ise gerçek bir sinek beyninde yeşil boyanmış projeksiyon nöronlarını ve aynı renkli uzantılarını görüyorsunuz. Şekil 1. Sirke sineğindeki koku alma sisteminin çizimi (A) ve görüntüsü (B). Bu sinek beyni görüntüsünde projeksiyon nöronları, uzantılarıyla birlikte, yeşil renkle işaretlenmiş olarak, beynin tamamı ise kırmızı renkle işaretlenmiş. Bu yöntemle bu nöronların yaptıkları bağlantılar takip edilebiliyor... (Fotoğraf: R. Axel Laboratuvarı, Howard Hughes Tıp Enstitüsü) Bu sinir bağlantıları hakkında yakın zamanlı bir derleme makalesi: R. I. Wilson, 2011. Understanding the functional consequences of synaptic specialization: insight from the Drosophila antennal lobe. Current Opinion in Neurobiology 21:254-260. Koku nöronlarının keşfine Nobel Ödülü verildiğinden bahsetmiştim. Bu konuda Nobel Ödülü sitesindeki açıklamaları ve keşfe ait ilk makaleyi okuyabilirsiniz: Back ve Axel, 1991. A novel multigene family may encode odorant receptors: a molecular basis for odor recognition. Cell 65:175–87. Şekil 2A'da bir zebra balığı larvasını görüyorsunuz. Hayvanın şeffaflığı kolay görüntülenebilmesini sağlıyor. Şekil 2B'de ise yeşile boyanmış nöronları ve kırmızıya boyanmış uzantılarını görebilirsiniz. Şekil 2. Zebra balığının deneylerde kullanımı. (A) Basit bir mikroskop altında bir zebra balığı larvası. (B) Boyanmış bir zebra balığı larvası beyni. (Fotoğraflar: ) Şekil 1A'daki çizim R. I. Wilson'in 2011'deki makalesinden uyarlandı. Şekil 1B'deki görüntü R. Axel Laboratuvarı'nın Howard Hughes Tıp Enstitüsü sayfalarındaki tanıtımından alındı. Şekil 2'deki iki görüntü de Fickr'dan alındı, A'daki bisson'un hesabından, B'deki ise Wellcome Images hesabından.

  47. 19

    TERAPİST ROBOTLAR

    Şimdilik robotları, istediğimiz seviyede karmaşık davranışlar sergileyemeyen aptal otomatlar olarak görüyoruz, ama otistik çocuklar bizimle hemfikir değil! Otistik hastalarda işlevlerini yerine getiremeyen ayna nöronlarından yola çıkarak, otizm tedavisinde en basit robotların bile nasıl olup da yetkin eğitmenler kadar faydalı olabildiklerini anlamaya çalışacağız.   AYNA NÖRONLARI Son 20 yıldır zihinsel sinirbilim alanındaki gelişmeler, insanın taklit etmeden sorumlu beyin bölgelerinin yerlerini saptayabilmemizi sağladı. Taklit etme dediğimiz zaman, “binaenaleyh” veya “ne’tekim” tarzı yavan siyasi figür taklitleri anlaşılmasın. Taklit etmeyi, bebeklik dönemimizdeki dil öğrenme, beceri ve kültür edinme, sosyalleşme tarzı yeteneklerimizin temelinde yatan bir süreç olarak düşünmek gerekiyor. Şekil 1. Makaklar insanların da yüz ifadelerini taklit edebiliyor. 90’larda Parma Üniversitesi’nden Giacomo Rizzolatti’nin maymun beyninin ön bölgesinde yer alan bazı nöronlarla ilgili yaptığı keşif çok ses getirdi. Bu nöronlar, maymun bir hareketi bizzat icra ettiğinde (uyguladığında) veya başka bir maymunda aynı hareketi gözlemlediğinde etkinlik gösteriyorlardı, örneğin maymun yerden fıstık alırken veya başka bir maymunu fıstık alırken gördüğü sırada.  "Ayna" nöron ismi de bir ayna gibi aynı hareketin taklit edilmesini simgelediği için tercih edilmiştir. 2000’lerde ise beyin görüntüleme teknikleri sayesinde aynı bölgelerin insanlarda da var olduğu ortaya çıkarılmıştır (Broca bölgesi, 44. bölge adlarıyla da anılır.) [1]. Şekil 2 Ayna nöronlarının varlığı şu ana kadar primatlarda, kuşlarda ve insanlarda kanıtlandı. Bu bulgulardan yola çıkan bilim insanları, ayna nöronların bir başka işlevlerini ortaya çıkardılar. Bu nöronlar, başkalarında gözlemlediğimiz hareketleri kendi beyinlerimizde aynı hareketleri ifşa etmek için kullandığımız bölgelere de yansıtıyorlar. Bu sayede gözlemlediğimiz hareketi zihnimizde anlamlandırmamızı sağlıyorlar [2]. Ancak işlevleri bu kadarla sınırlı değil. Çok daha önemli bir özellikleri ise, daha karmaşık ve yüksek seviyedeki zihinsel süreçlerin temel taşını oluşturuyor olmaları. Örnek vermek gerekirse, diğer insanların hareketlerini gözlemleyerek niyetlerini anlama yetimiz ve kendimizi o insanın yerine koyarak empati kurabilme becerimiz. Şekil 3 İnsan beyninde ışıl ışıl gördüğümüz bu bölgeler ayna nöronlarının aktivitelerini gösteriyor. Ayna nöronlar hakkındaki yeni bilgilerle  "Tekinsiz vadi" başlıklı yazımızı tekrar gözden geçirmek için güzel bir fırsat. Peki bu nöron aktiviteleri nasıl gözlemleniyor? Sinirbilim araştırmacıları bugüne kadar nöron sistemini görüntülemek için çeşit çeşit yöntemler kullandılar. Kısmen yeni sayılabilecek bir teknik olan işlevsel manyetik rezonans görüntüleme (‘functional magnetic resonance imaging’, fMRI) tekniğinde radyo dalgaları ve güçlü bir manyetik alan kullanarak insanın beyni taranıyor. Etkinleştiği için daha çok oksijenli kan kullanan beyin bölgeleri, tarama esnasında diğer bölgelere kıyasla daha çok manyetik sinyal veriyor ve bilgisayar ekranında çarpıcı renklerle vurgulanıyor. Örneğin, geçen ayki sayımızda bahsettiğimiz tekinsiz vadi teoremini araştıran Prof. Saygın bu tarz fMRI verilerinden yararlanmıştı (bkz. Şekil 3). Tekrar ayna nöronlarına gelecek olursak, Iacoboni 1999’daki deneyinde sağlıklı insan deneklerine diğer bir insanın el parmağını oynatmasını seyretmeleri sırasında kendi parmaklarını da oynatmalarını söylemiş. Parmak hareketinin, bu hareketin çizdiği rotadan bağımsız olarak, deneklerin aynı beyin bölgelerinde aktivasyon yarattığı gözlenmiş. Ancak daha da önemlisi, deneğin yaptığı parmak hareketinin, seyrettiği parmak hareketiyle tıpatıp aynı olması durumunda, bu aktivasyonun farklı rota çizerken veya farklı parmak oynatarken oluşan aktivasyondan daha yüksek olduğu belirlenmiş. Bu da gözlem ve uygulama hareketlerinin eşleşmesini sağlayan ayna nöron sisteminin varlığını destekleyen bir bulgu. Daha şaşırtıcı bir sonuç ise, bildikleri bir dans figürünü seyreden baletlerin, bilmedikleri bir dansı seyreden baletlere oranla daha yoğun ayna nöron aktivasyonu yaşıyor olmaları. Böylelikle bu sistemin öğrenmeye bağlı olarak geliştiğini iddia etmek yanlış olmaz [3]. OTİZM Şekil 4 Otistik çocuklar kendilerine bağımsızlık kazandırabilecek görsel bazı yeteneklere sahip değiller. Ancak eğitimle bu yetenekleri kazanmaları mümkün. Dünya çapında oldukça yaygın görülen ama fazla da tanınmayan bir hastalık olan otizm, her ırk, etnik ve sosyal grupta görülebiliyor ve temelde kişinin başkalarıyla iletişim kurma becerisini engelliyor. Otizm hastaları, duygularını, isteklerini anlatmakta, yeni insanlarla tanışıp onları arkadaş edinmekte ve diğer insanların ne düşündüğünü anlamakta zorlanıyor. Bazı otizm hastalıklarında görülen işlevsel bozuklukların ayna nöronlar tarafından kontrol edildiğini iddia eden araştırmacıların en büyük dayanakları da bu insanların ayna nöron bölgelerinde hiçbir hareketlilik gözlenmiyor olması [4]. Özellikle insanların iletişimleri sırasında kullandıkları yoğun vücut hareketliliği otistikleri yoruyor, rahatsız ediyor ve hattâ sonunda iletişimi tamamen koparmalarına sebebiyet verebiliyor. Bu hareketlilik aslında sağlıklı bireyler için çok sıradan olan ve iletişimimizi zenginleştiren göz hareketleri, ağız oynatma, baş hareketleri, ses ve tonlama değişiklikleri, el-kol hareketlerinden başka bir şey değil. Bu hareketleri algılayamama durumu ise çoğu zaman zekâ geriliği ile karıştırılıyor. Otizme sahip bir çocuğun dünyaya bakışını Türkçe olarak dinlemek için aşağıdaki videoyu seyretmenizi öneriyorum: [youtube http://www.youtube.com/watch?v=EbtONU9sX_w&w=360&h=270] Her 110 çocuktan birinde gözlemlenen bu durumun sebepleri konusunda uzmanlar tartışmaya devam etse de, bu çocukların hayat kalitelerini artırmanın tek yolu vasıflı terapistler tarafından eğitilmelerinden geçiyor, çünkü otizmi olan bireyler birçok beceri geliştirip öğrenebiliyor.  Bu terapistler, çocuklara sıra alma, rol yapma ve drama tarzı sosyal davranışları, tek bir objeye odaklanıp onu işaret etmeyi öğretiyorlar. Ayrıca, iletişim ve ortak dikkat gibi konularda eğitilmelerinden sorumlular. Bu da haliyle, özelleşmiş bir eğitim almaları gerektiği, uzun yıllar ve bolca maddi yatırım yapılması anlamına geliyor. Diğer bir kaygı verici durum da otistik çocuk sayısının terapist sayısından çok olması... OTİZM TEDAVİSİNDE ROBOTLAR Nihayet ayna nöronlarının ve otistik hastaların, robotlarla olan ilişkisine geliyoruz. Şekil 5 Terapi robotu Bandit'in dış görünüşü çok fazla robota benzeseydi, cocuklar onunla arkadaş olmak istemeyeceklerdi. Eğer çok fazla insana benzeseydi, bu sefer de çocukların gözleri korkacak ve iletişimden kaçınacaklardı. Yakın zamana kadar bu nöronların sadece bir insanın başka bir insanı izlerken hareketlilik gösterdikleri düşünülüyordu, oysa ki son dönemlerde robotlarla yapılan deneyler şunu ortaya koyuyor: Eğer ki bir robot otonom hareketler yapabiliyorsa, yani kendi iradesiyle kararlar alıp eyleme dönüştürebiliyorsa veya en azından bizi bunu yaptığına inandırabiliyorsa, bizim ayna nöronlarımızı aktive etmeyi başarabiliyor. Demek oluyor ki, ayna nöronlarının tetiklenmesi için illâ da bir insanı gözlemlememize gerek yok. Bu da hemen şu soruyu aklımıza getiriyor: “Eğer ki insan eğitimi için taklit bu kadar önemliyse ve robotlar da insanlar gibi ayna nöronlarımızı tetikleyebiliyorlarsa, ucuz, kontrolü kolay, zaman, mekân sınırlaması tanımayan, bıkmadan usanmadan aynı işi tekrar tekrar yapabilen robotları neden eğitim amaçlı kullanmayalım?” Tabii ki yukarıdaki araştırmaları izleyen yıllarda bu düşünce doğrultusunda, tıbbi amaca hizmet eden robotların ortaya çıkması gecikmedi. Tıp doktorları, beklenmedik durumlardan hoşlanmayan ve bildikleri ortamlarda kendilerini rahat hisseden otistik çocukların robotları severek izlediklerini ve robotların hareketlerini taklit ettiklerini ortaya koydu [5]. Şaşırtıcı gelse de, bu çocuklar robotları insanlara oranla daha sıcak, cana yakın ve sosyalleşilebilir buluyorlar, çünkü robotlar tahmin edilebilir hareketler yapıyorlar. Bu sebeple mekanik ve elektronik dünya, bu tarz çocuklarla iletişim kurabilmek için biçilmiş kaftan. Yani geçen ay işlediğimiz tekinsiz vadi teorisi otistik çocuklar icin çok daha farklı bir şekilde işliyor. Özellikle basit hareketler yapan robotlara verdikleri tepki gerçek insanlara verdikleri tepkiden çok daha olumlu. Şu ana kadar otizm terapisinde kullanılmış bazı robotlara ve ilgili videolara kısaca bir göz atalım: Güney California Üniversitesi’nin araştırma platformu olan Bandit, otistik çocuklara hem bir terapist hem de oyun arkadaşı olabilmesi için sempatik ve yumuşak hatlarla tasarlanmış. Her ne kadar basit yüz ifadeleri ve hareketleri sergilese de, bu robotun esas özelliği çocukların her türlü tepkisine karşı en uygun cevabı verecek şekilde karmaşık kararlar alabilmesi. Bandit kızılötesi sensörleri ve kameralarıyla hastaların pozisyonlarını saptayabiliyor ve eğer hastanın ilgisi dağılırsa, tekrar odaklanabilmesi için uygun bir hareket yapıyor, örneğin elini “gel” anlamında sallıyor. Bu şekilde, çocukların sosyal aktivitelere olan ilgilerini artırmaları hedefleniyor. [youtube http://www.youtube.com/watch?v=puaeq4jfyDM&w=360&h=270] Uzaktan kumandayla yönetilen diğer bir robot olan Kaspar, gülümsemek, kaş çatmak, gülmek, göz kırpmak ve el sallamak gibi temel aktivitelerini otistik çocuklarla paylaşabilmek icin Hertfordshire Üniversitesi tarafından tasarlanmış. Karmaşık davranışlar sergilemekten ziyade, basit davranışlarla çocukların güvenini kazanması, ilgilerini çekip onlara temel davranış biçimlerini öğretmesi amaçlanmış. “Merhaba, benim adım Kaspar. Hadi, beraber oyun oynayalım!” gibi tanışma ve kaynaşma cümleleri kurması, vücudunun yanlarına veya ayaklarına dokunulduğunda kahkaha atması, kollarını kaldırıp indirmesi, yüzünü gizlemesi ve “Ahhh, canım yandı!” diyerek ağlaması, davranış repertuarından sadece birkaç örnek.

  48. 18

    DOÇ. DR. TAN İNCE İLE MEME KANSERİ ARAŞTIRMALARINA DAİR

    Meme kanserine dair çalışması Türk basınında yer bulan Doç. Dr. Tan İnce ile araştırmaları hakkında görüştük. Doç. Dr. Tan İnce Dr. Tan İnce şu anda Miami Üniversitesi'ne bağlı Miller Tıp Fakültesi'nde Multidisipliner (Çokyaklaşımlı) Kök Hücre Enstitüsü'nde Tümör Kök Hücreleri bölümünü yönetiyor. Kendisine söyleşi için yeniden teşekkür ederiz. Notlar Dr Tan İnce ve ekibinin, bu söyleşide tartıştığımız son makalesi şu: Sandra Santagata vd., 2011. High levels of nuclear heat-shock factor 1 (HSF1) are associated with poor prognosis in breast cancer. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 108:18378-18383. Bu makaleye dair İngilizce basın açıklamasını buradan okuyabilirsiniz. Dr İnce'nin daha önce geliştirdiği kanser hücresi kültürünün makalesi: Tan A. Ince vd., 2007. Transformation of Different Human Breast Epithelial Cell Types Leads to Distinct Tumor Phenotypes. Cancer Cell 12:160-170. HSF1'in bu makalede tartışılan rolünün tarif edildiği makale: Chengkai Dai vd., 2007. Heat Shock Factor 1 Is a Powerful Multifaceted Modifier of Carcinogenesis. Cell 130:1005-1018. Bu makale Dr İnce ile işbirligi yapan Dr Susan Lindquist ekibinin çalışmasını tarif ediyor. HSF1'in rolünü Şekil 1'deki çizimle anlatmaya çalıştım: (A) HSF1, hücre içinde ama çekirdek dışında HSP70 ve HSP90 gibi protenlerle bir arada bulunur. Bu esnada HSF1 henüz etkin değildir. Hücre çeşitli olumsuz fiziksel/kimyasal şartlar altındayken hücre içindeki elverişsiz ortam, çeşitli proteinlerin yapısal özelliklerini ve işlevlerini kaybetmesine yol açar. (B) Bu bozuk proteinlerin temizlenmesi görevi HSP70 ve HSP90 gibi proteinlere düşer. Bu sırada HSF1 bunlarla temasını kaybeder, çekirdek içine aktarılır, etkinleştirilir ve oradaki DNA'ya bağlanır. (C) HSF1, hücreye daha çok HSP70 ve HSP90 ürettirerek elverişsiz ortam ile başa çıkmasını sağlar. Bu esnada hücrenin içindeki ortamın kötüleşmesine (ya da iyileşmesine) bağlı olarak çekirdek içindeki HSF1 miktarı da artacaktır (veya azalacaktır). Şekil 1. HSF1,in hücre içindeki rolü (ölçeksiz çizilmiştir)

  49. 17

    PROF. DR. A. RÜSTEM ASLAN İLE UZAY MÜHENDİSLİĞİ ÜZERİNE

    Açık Bilim Cepyayını’nın üçüncüsünü, İTÜ Uzay Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. A. Rüstem Aslan ile yaptık. Prof. Dr. A. Rüstem Aslan Prof. Dr. A. Rüstem Aslan hâlen İstanbul Teknik Üniversitesi Uzay Mühendisliği Bölüm Başkanı olarak ve İTÜ Rotorlu Hava Araçları Tasarım ve Mükemmeliyet Merkezi’nde proje yürütücü yardımcısı olarak çalışıyor. Prof. Dr. A. Rüstem Aslan hâlen İstanbul Teknik Üniversitesi Uzay Mühendisliği Bölümü Başkanı olarak ve İTÜ Rotorlu Hava Araçları Tasarım ve Mükemmeliyet Merkezi’nde proje yürütücü yardımcısı olarak çalışıyor. Araştırma ve ilgi alanları başta uzay araçları tasarımı ve uzay çalışmaları ile dönel kanatlı insanlı/insansız hava araçları olmak üzere, akışkanlar mekaniği ve aerodinamik, hesaplamalı akışkanlar dinamiği ve uygulamaları, mikro-akışlar, savunma teknolojileri ve mühendislik eğitimi konularıdır. Bu konularda ders, yayın, araştırma ve proje çalışmaları ve tez çalışmaları yapmakta, yaptırmaktadır. Büyük çoğunluğu hakemli dergi makalesi ve uluslararası konferans bildirisi olmak üzere 100'ün üzerinde yayını vardır. Söyleşimizde kendisi ile Türkiye’nin ve İTÜ’nün uzay çalışmaları üzerine konuştuk. Kendisine söyleşi için bir kez daha teşekkür ederiz. Notlar Rüstem Hoca’nın söyleşide kullandığı IAF terimi Türkçesi Uluslararası Uzay Federasyonu olan  The International Astronautical Federation’ın kısaltmasıdır. Rüstem Hoca’nın 2005 öncesi dönemde “çalışma arkadaşları ile ulusal imkânlarla yapmak için istek koydukları halde bunun yerine İngiltere’den Teknoloji Transferiyle alınacağı söylenmesine rağmen anahtar teslimi aldığımızı” söylediği uydu BilSat1. Rüstem Hoca söyleşide” 2005 öncesi dönemde Uzay çalışmaları yapıldı ancak biz dâhil edilmedik” sözlerine örnek olarak kendi projelerinin yerine BilSat1’in yurt dışı üretiminin tercih edilmesini gösteriyor. Rüstem Hoca’nın 2009 yılında Uzay’a ilk yerli uydumuzu gönderdik dediği uydu İTÜpSAT1 hala daha görevini başarı ile yerine getirmektedir. [box] Konuk Yazar Hakkında: Duran Serkan Kılıç İstanbul Teknik Üniversitesi Uzay Mühendisliği bölümünde öğrenci olan Duran Serkan Kılıç; bilişim, tarih, edebiyat ve felsefe ile ilgileniyor.[/box]

  50. 16

    DR. ÖMER GÖKÇÜMEN İLE EVRİMİN GENETİĞİ ÜZERİNE

    Açık Bilim Cepyayını'nın ikincisini, evrim genetiği üzerinde çalışan Dr. Ömer Gökçümen ile yaptık. Dr. Ömer Gökçümen Dr. Gökçümen hâlen Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde ekip lideri olarak çalışıyor. İlgi alanı, canlı evrimindeki değişiklikleri, genetik yöntemler kullanarak araştırmak olarak özetlenebilir. Şu anda, aynı genlerin değişik hayvanlardaki kopya sayılarını inceleyerek primat (maymun, şempanze ve insan) evrimini inceliyor. Bunun yanı sıra yazıya da önem veriyor, Shepherds of Arcadia adlı bir güncenin kurucusu, ve Radikal gazetesinde yazıları yayınlanıyor. Etkinliklerini güncesinden takip edebilirsiniz. Kendisine söyleşi için bir kez daha teşekkür ederiz. Şekil 1. Kopya sayısı değişikliğine bir örnek olarak kopya sayısının artışı. DNA'nın çoğalması esnasında bir hata sonucu bir kromozom bölgesinden iki kopya üretiliyor. (Şekil: Wikipedia'dan değiştirilerek alınmıştır.) Notlar Kopya sayısı değişiklikleri bir değişinim (mutasyon) türüdür (Şekil 1). Bu değişinim, hücrenin kalıtım (genetik) malzemesi olan DNA'nın çoğaltılması sırasındaki bir hata sonucu bir genin birden çok kopyasının yapılması ya da eksilmesi şeklindedir. Söyleşide sık sık adı geçen genom terimi, bir canlının genlerinin tamamını ifade ediyor. Odaklandığımız makalede, makak, şempanze ve insan genomlarında çok miktarda kopya sayısı içeren genler, genom bölgeleri ve bunların işlevleri inceleniyor. Makaleye erişim ücretsiz: Ömer Gökçümen vd., 2011. Refinement of primate copy number variation hotspots identifies candidate genomic regions evolving under positive selection. Genome Biology 12:R52. Söyleşide anılan, King ve Wilson'un tarihi makalesi: Mary-Claire King ve A. C. Wilson, 1975. Evolution at two levels in humans and chimpanzees. Science 188: 107-116. Değişik insan grupları arasındaki amilaz geni sayısı değişiklileri hakkında şu makaleyi okuyabilirsiniz: George H. Perry vd., 2007. Diet and the evolution of human amylase gene copy number variation. Nature Genetics 39: 1256-1260. Söyleşide andığım çorba tarifi benzetmesi, Richard Dawkins'in The Blind Watchmaker (Kör Saatçi) kitabında yer alıyor.

Type above to search every episode's transcript for a word or phrase. Matches are scoped to this podcast.

Searching…

No matches for "" in this podcast's transcripts.

Showing of matches

TOPICS IN THIS SHOW

Click any topic to search every transcript on PodParley for moments someone mentioned it.

Loading reviews...

ABOUT THIS SHOW

Bilim yeterince heyecanlıdır...

HOSTED BY

Açık Bilim Cepyayını

CATEGORIES

URL copied to clipboard!