EPISODE · Nov 4, 2012 · 24 MIN
İNSANLIK NASIL “ÖLÜR”?
from Açık Bilim Cepyayını · host Açık Bilim Cepyayını
Dünya. Samanyolu galaksisinin dış kollarından birinde öylesine parlayan bir yıldızın üçüncü gezegeni. Bu mavi gezegene dışarıdan baktığımız zaman zekaca baskın görünen insan türüne ev sahipliği yaptığını görürüz. Gezegenin kaynakları sınırlı ve nüfusu sürekli artıyor. İçerisindeki zeki ve baskın tür henüz başka diyarlara göç etme ya da başka türlerle ticaret yapma imkanına kavuşamadığı için kaygan bir zeminde duruyor. Gezegene halel gelmesi halinde evrenin değerli türlerinden birisi olan Homo Sapiens Sapiens kainat tarihinin tozlu sayfalarına gömülebilir. Dünya’nın baskın sahipleri olan bizler bir gün değişen iklim, küresel ısınma, tükenen kaynaklar, savaşlar ve belki de henüz hiç düşünemediğimiz olumsuzluklar sebebiyle yok olacak olsak nasıl yok olurduk? Temelde yok oluşumuzun kaynağı neye dayanır, ana sebebi ne olurdu? Bizden arta kalan son nüfusun akıbeti neye benzerdi? Kendi gezegeninde kendi tarihini yazan, evrendeki diğer türlere görece değerini hiç bilemeyeceğimiz bu ilginç, histerik, hırslı, karbon temelli, protein yapılı ırk ortadan nasıl kaybolurdu? Kurgu dünyası ve özellikle de Hollywood, kıyamet senaryolarını çok sever ve bunu çeşitlendirirler. Bu yok oluşlar davetsiz bir kuyruklu yıldız, uzaylı istilası ya da makinaların gerçekleştirdiği bir isyana dayanabilir. Bunlar yok oluşumuzun fantazileridir; ancak bir de gerçekler var: Dünya, pek çok yönüyle okyanus ortasındaki bir adaya ya da küçük bir adalar grubuna benzer. “Dört” bir yanı uzayla kaplıdır. Devingen ama doğal olarak kapalı bir coğrafyaya, iklime ve kırılgan bir dengeye sahiptir. Yakınlarında kendisine benzeyen başka bir yaşam alanı (gezegen) yoktur. Sınırlı sayıdaki limanından sınırlı sayıda kano ya da sandal kalksa da bunlar kendi sistemine pek bir şey katmaz. Hatta adadan denize açılan sandal, ağzına kadar balık dolu bir şekilde dönse de insana kimse “balık tutmayı” öğretmediği gibi, balık verecek birisi de yoktur. Peki tarihi bilgilerin ve arkeoloji/antropoloji bilimlerinin bize sağladığı imkanlarla türümüzün sonunun nasıl geleceğine dair bir kestirim yapabilir miyiz? Bu sorumuza okyanusun ortasında izole bir yaşam süren Pitcairn ve Henderson adalarının ve bunların en iyi komşusu olan Mangareva adasının eski sakinlerinin geriye bıraktıkları yanıt vermeye adaylar. Tanıştırayım: Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km'den fazladır. Gerçekten de "uzak"... Anlatmaya bu adaların hangisinden başlamak gerektiğine karar vermek kolay değil. Kronolojik olarak, adaların yerleşim sırasının önce Batı Polinezya’ya daha yakın olan Mangareva, daha sonra Pitcairn ve en sonunda da Henderson adası olduğu düşünülüyor. Ancak ben bu adalardan bahsederken öncelikle 67 nüfuslu Pitcairn ve 0 nüfuslu (evet sıfır) Henderson adalarından bahsetmek istiyorum, zira Mangareva günümüzde hala 1600’den fazla nüfus barındırır ve Mangareva Adası üzerinde bir havaalanı bulunduracak kadar da işlekken Pitcairn ve Henderson vahşi ve ulaşılmaz hallerini korumaktadırlar. Pitcairn Adası 2011 nüfus sayımıyla nüfusu sadece 67 olarak tespit edilen, Birleşik Krallık’a bağlı olan, Dünya’nın en küçük ülkesi “Pitcairn Adaları” toplamda dört adadan oluşur. Bu adaların isimleri Pitcairn, Henderson, Ducie ve Oneo Adalarıdır. Ducie ve Oneo Adaları üzerinde nüfus barındıramayacak kadar küçüktürler ve atol adı verilen yapılarıyla üzerinde yaşanılacak toprak barındırmazlar. Bu yüzden bu küçük ülkenin iki ana adadan, 4.6 km2’lik minik bir volkanik ada olan Pitcairn Adası’ndan ve 37.3 km2’lik alanıyla Henderson Adası’ndan oluştuğunu varsayabiliriz. Var olan 67 kişi, tahmin edilenin aksine büyük ve geniş olan Henderson Adası’nda değil küçük bir volkanik ada olan Pitcairn Adası’nda yaşamaktadır [5]. 37.3 km2’lik bir alanın ne kadar büyük olduğunu anlatmak için gerçek bir kentle benzetme yapmak çok zor, zira en küçük ilimiz olan Yalova’nın yüzölçümü 850 km2’dir. Ancak bu benzetmede İstanbul’un ilçelerini kullanmak faydalı olabilir: Sözgelimi Küçükçekmece ilçesinin ya da Beylikdüzü ilçesinin yüzölçümleri hemen hemen Henderson Adası’nınki ile aynıdır ve 37 kilometrekaredir. 8,96 km2’lik Beyoğlu ilçesi ise Pitcairn Adası’nın hemen hemen iki katıdır. Küçükçekmece ilçesinin ya da Beylikdüzü ilçesinin yüzölçümleri hemen hemen Henderson Adası’nınki ile aynıdır ve 37 kilometrekaredir. 8,96 km2’lik Beyoğlu ilçesi ise Pitcairn Adası’nın hemen hemen iki katıdır. Bugün bile tarifeli deniz ve hava araçlarının ticari olarak işletilmesinin mantıksız bulunacağı kadar uzak ve ıssız olan Pitcairn Adaları’na MS 800-1000 yıllarından itibaren yerleşildiği düşünülüyor. Muhtemelen bu adalara Mangareva’dan geldiler. Mangareva’ya ise daha batıdan, Tahiti ya da Markiz adalarının da yer aldığı Orta ve Batı Polinezya’dan geldiler. Hiçbir teknolojik donanımları bulunmadan, sadece sahip oldukları kanolarla Batı Polinezya’dan yola çıkıp bu adaları bulmak toplamda 2000 yıl almış. Bu adaların öncüllerini belki bir kaç haftalık deniz yolculuğuna karşılık gelen, şans eseri bu adaları bulmak üzere hedefsiz bir yola çıkaran sebeplerin ne olduğunu söylemek zor. Polinezyalıların ustaca kullandıkları kanolarla okyanusu geçerek yerleşme hikayeleri toplamda 6000 yılı aşıyor. Pitcairn Adası’nın büyük gemilere sahip modern batılı toplumlarca keşfi 1790 yılında İngiliz Kraliçesi’nin Bounty adlı gemisinden kaçan isyancıların buldukları ilk kara parçasına sığınmasına rastlar. İsyancılar buraya uğradıklarında bir hayalet ada ile karşılaştılar ve adada kimsenin yaşamadığını fark ettiler. İsyancılar bu adada bir zamanlar birilerinin yaşadığını, buldukları tapınak ve alet kalıntılarından anladılar. Görünen o ki buradaki nüfus ya adayı terketmiş, ya da yaşama dirayeti gösterememişti. (Şu talihe bakın ki daha sonra isyancılar da benzer akıbeti paylaştılar ve yok oldular.) Adanın asıl sahiplerinin yok oluşlarının sebeplerini anlatmadan önce geçmişe dönüp bu adanın bir fotoğrafını çekmekte fayda var. Büyük kısmını Antropolog Marshall Weisler’in [1] gerçekleştirdiği çalışmalara göre Polinezyalılar adaya ilk yerleştiklerinde ada yaşamaya oldukça elverişliydi, çünkü: Pitcairn Adası volkanin bir dağdan ibarettir. Pitcairn Adası Güneydoğu Polinezya’nın tek kullanılabilir volkanik camını barındırır. Ayrıca ince damarlı siyah mermer madeni de barındırır ki bu Polinezya’nın en önemli keskin alet kaynağıdır. 30-40 metrelik ağaçların varlığı adalardan avlanmak ya da başka bir adayla ticaret yapmak için gerekli organı, kanoları yapmayı mümkün kılar. Pitcairn’de az da olsa dereler mevcuttur ve bu sayede hem içilebilir su kaynağına sahiptir, hem de tarıma imkan sağlar. Fakat toplayıcılığın önemli bir kısmını oluşturan deniz canlıları için iç açıcı bir tablodan bahsedilemez: Kıyılarında resif bulunmaması sebebiyle birden derinleşen Pitcairn kıyıları deniz kabukluları ve balık avı için sağladığı imkan açısından çok fakirdir. (Bu kıyılar o kadar kullanışsızdır ki adaya kanoyla gelen bir ziyaretçi için adanın yanaşmaya uygun sadece tek kıyısı vardır.) Bu yüzden adanın barındıracağı nüfus büyük ölçüde onların yapabilecekleri tarıma bağlıdır. Kıyılardan kabuklu avlanamadığı gibi, Pitcairn adası Henderson adası ya da Mangareva kadar kuş barındırmaz. Henderson Adası Pitcairn’in kuzeydoğusunda bulunan ve daha büyük olan Henderson iki yüz yıl kadar önce 1606 yılında Avrupalılarca keşfedildiğinde orada da manzara farksızdır ve adada kimse yaşamaz, ancak daha önce de yaşam barındırmış gibi değildir. Pitcairn’e göre biraz daha vahşi bir ortamı bulunan Henderson kullanışsız bir görünüme sahiptir, zira Henderson büyük yüzölçümüne rağmen mercanların yüzeye çıkmasıyla oluşmuş, kaynaklar açısından son derece fakir bir adadır. Henderson adası mercanların yükselmesi ile oluşmuştur. Üzerinde tarıma pek müsade etmediği gibi su kaynakları da mevcut değildir. (Fotoğraf: Richard Cuthbert/RSPB/PA) Henderson’da alet yapımına uygun bazalt veya kaya yoktur. Adanın gözenekli kireç yapısı yüzünden dere ya da akarsu oluşması imkanlı değildir. Adanın tarih boyunca tek su kaynağının yağışlardan sonra mağara tavanlarından akarak tabanda biriken su birikintileri olduğu düşünülüyor. Kireç taban arasındaki ceplerde biriken toprağın izin verebildiği en uzun ağaç 15 metre olup bu ağaçlar kano yapımına uygun değildir. Pitcairn Adası’nın aksine, bu adanın da mercanlarında ve sığ sularında yengeç, istakoz, ahtapot ve bir miktar balık ile kabuklular yaşamaktadır. Güneydoğu Polinezya’nın bilinen tek kaplumbağa yumurtlama kumsalı da Henderson’dadır. Geçmişte Henderson da 17 çeşit kuş yaşamıştır ve diğer şartlar uygun olsa ve su da bulunursa sadece bu kuşlar yüz kişilik bir nüfusu beslemeye yetecek miktardadır; ancak öyle olmamıştır. Zira bu yazıya kaynaklık eden “Çöküş” kitabının yazarı Jared Diamond’a göre tüm bu özellikler adayı bir yerleşim yeri değil, geçerken uğranan bir mesire yeri haline getiriyor[2]. Yine de yüzeyi sert ve vahşi makilerle dolu bu adada elde edilen arkeolojik bulgular iki-üç düzine kadar nüfusun bu adada tüm zorluklara rağmen yaşadığını gösteriyor: Henderson’da bir nüfusun sürekli olarak ikamet ettiğini gösteren delillerden birisi 275 metre uzunluğunda ve 27 metre genişliğindeki çöplüğüdür. Weisler ve arkadaşları bölgede 14 bin 751 balık kemiği, 42 bin 213 deniz kuşu kemiği ve binlerce de kara kuşu kemiği bulmuştur (Ada sakinleri nesiller boyu çöplerini bu bölgede bıraktıklarından bu artıklar incelenerek besinler hakkında bilgi sahibi olunabilir.
Embed this episode
NOW PLAYING
İNSANLIK NASIL “ÖLÜR”?
No transcript for this episode yet
Similar Episodes
No similar episodes found.