PODCAST · arts
Şiirler Ve Kitaplar
by Tuba Ulucinar
Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön.." demiş şair. Belki de, hayatın içinde var olan onca lüzumsuz sesten arınmak ve kendi sesimize kucak açmak için kitapları aralamak lazımdır sadece. Meriç'in dediği gibi, kitaplara sığınmaktır gereken... İşte bu podcast kanalında, beni evime, içimdeki susmayan şarkılara ve kalbime döndüren bazı şiirler ve kitaplardan bölümler seslendirilecegim. Kim bilir, belki Sizin de ardınızda kalan ama dönmek istediğiniz diyarlara bir bilet keser bu şiirler hı? Ne dersiniz?
-
58
Kargo | Birhan Keskin
Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun, Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse, sen osun.Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N'olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.Şuraya Youtube'dan müzikler, Bach filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.Buraya bir silkinti otu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.Birhan Keskin
-
57
-
56
-
55
-
54
Ömür Hanımla Güz Konuşmaları 2
Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko- nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko- nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par- çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü- nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy- gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen- cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı- maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü- rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı- rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so- kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım? Ankara, Güz/1983
-
53
ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI
...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn- cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör- meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü- şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut- mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi- diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka- tından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi- lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va- rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal- gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya- kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü- reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka- ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? ŞÜKRÜ ERBAŞ
-
52
Hayatımız ne kadar narin, ne kadar kısa, ne kadar aldatıcı...
Ne kadar cesur olursak olalım, yokluk bizi ürkütüyor. İz bırakmadan silinmek, bir kurbağa gibi gebermek, bütün rüyalarımızla, bütün acılarımızla yok olmak… İnsan zekası bu kadar trajik bir sonu zor kabul ediyor. Vücudumuzu aşmak, ‘ben’in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, inancın ve kahramanlığın kaynakları. Sessizce solan yabani bir menekşenin kaderi bize cazip gelmez. Hayatımız ne kadar narin, ne kadar kısa, ne kadar aldatıcı. Mistik tesellilerden mahrum olanlar kahredici bir ikilemin karşısında bulurlar kendilerini: sersemlemek, kendini unutmak, oyalanmak, düşüncelerinin alevini geçici zevklerde söndürmek, yabanileşmek, hayvanlaşmak, bitkileşmek; ya da boyut kazanmak, çoğalmak, müthiş bir aşk ve seziş gayretiyle bir ordu olmak. Devam etmek demek yaratmak demektir. Yalnızca paylaşılmayan acılar bizi yıkabilir. Ruhun ölümsüzlüğü bir mitosdan ibaret değil. Metampsikoza inanmak lazım. Yine de bir ayırım gerekli: bir kısım insanların düşüncesi etraflarını yansıtan bir aynadır, onlar başkalarının kaydettiklerini bıkmadan tekrarlayan plaklar gibidirler; ruhları yoktur, üstün zekalı hayvanlardan pek az daha mükemmel mekanizmalardır; dünyaları vücutlanyla sınırlıdır ve vücutlarıyla beraber yok olurlar. Bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir dâvaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür. Bu ölümsüzlük tabii ki, beşeri olan herşey gibi, nisbi, ama yeterli ve teselli ediyor. Neden yalnızlık bizi ürkütüyor. Ürkütüyor, çünkü sonsuzluğun başlangıcı gibi geliyor bize ve sonsuzluğun karşısında kendimizi kolumuz kanadımız kırık ve bomboş hissediyoruz, öldükten sonra da yaşamak için tanıklar istiyoruz… Çoğu hiç de orijinal olmayan bu düşüncelerle şu sayfaların bekaretini bozmak neye yarar? Kim beni okuyacak? Benzerlerime iletecek hiçbir önemli mesajım yok. Bir vahşi gibi yaşadım, herhangi biri gibi acı çektim. Hayatımda hiçbir fevkalade olay yok: önemsiz hayalkırıklıkları, gerçekleşmemiş rüyalar, yerine getirilmemiş projeler… İşte 38 yılımın iyice sıkıcı ve hiç de ilginç olmayan hikâyesi. Cemil Meriç JURNAL
-
51
Uyan!
Metin Eloğlu
-
50
Sen / Yine Sana Dair
Nâzım Hikmet
-
49
Pencereler
Sabaha karşı mıydı bilmiyorumyoksa akşamüstü müydübelkide gece yarısıbilmiyorumgirdi odama pencerelerperdeli perdesizben basma perdeleri severimama tül perdeler de vardıkara ustorlar daustorları çekip çekip bırakıyordumbir daha inmez oldu kimisikimisi bir daha çıkamadı yukarıve camları kırık pencerelerelimi kestimkimi camsızdı büsbütüncamsız pencereler içime dokunurcamsız gözlükler gibi Pencereleryağmur yağıyordu camlarınızakızıl saçları kederli uzunben alt dudağımda cıgaramtürkü söylüyordum içimdenyağmur sesini kendi sesimden çok severim Pencerelerbeşinci katta güneşli boşluğunuzda bir denizbir deniz mavi yüzük taşındanserçe parmağıma geçirdim usulcacıküç kere öptüm ağlayaraköpüp alnıma koydum üç kere Pencerelerçıktım kırmızı velenseli yataktançocuk burnumu dayadım terli camına pencereninoda sıcaktı ve genç anamın kokusu vardı odadadışarda kar yağıyorduben kızamık çıkarıyordum Pencerelersabaha karşı mıydı bilmiyorumbelki de gece yarısıbilmiyorumodamın içindeydi yıldızlarve gece kelebekleri gibiçırpınıyorlardı camlarınızdaben onlara dokunmaktan çekinerekaçtım sizi pencerelersalıverdim yıldızları geceyeaydınlık sınırsız hür geceyeyapma ayların geçtiği geceye kurtlar duruyor ayın altındahasta aç kurtlarkurtlar duruyor önünde pencereninkadife perdeleri kapasam da sımsıkıordadırlar bilirimgözetliyorlar beni Pencerelerdüştüm bir penceredenbir güzele bakarkendünya halime güldügüzel dönüp bakmadıbelki farkında değildi Pencerelerpencerelerkırk evin penceresi odama girdiben oturdum birinin içinesarkıttım ayaklarımı bulutlarabahtiyarımdiyebilirdim belki... Nazım Hikmet
-
48
Anadolu
Anadolu şiiri Beşikler vermişim Nuh'aSalıncaklar, hamaklar,Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,Anadoluyum ben,Tanıyor musun? Utanırım,Utanırım fukaralıktan,Ele, güne karşı çıplak...Üşür fidelerim,Harmanım kesat.Kardeşliğin, çalışmanın,Beraberliğin,Atom güllerinin katmer açtığı,Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, Kalmışım bir başıma,Bir başıma ve uzak.Biliyor musun? Binlerce yıl sağılmışım,Korkunç atlılarıyla parçalamışlarNazlı, seher-sabah uykularımıHükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,Haraç salmışlar üstüme.Ne İskender takmışım,Ne şah ne sultanGöçüp gitmişler, gölgesiz!Selam etmişim dostumaVe dayatmışım...Görüyor musun? Nasıl severim bir bilsen.Köroğlu'nu,Karayılanı,Meçhul Askeri...Sonra Pir Sultanı ve Bedrettin'i.Sonra kalem yazmaz,Bir nice sevda...Bir bilsen,Onlar beni nasıl severdi.Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanıMinareden, barikattan,Selvi dalından,Ölüme nasıl gülerdi.Bilmeni mutlak isterim,Duyuyor musun? Öyle yıkma kendini,Öyle mahzun, öyle garip...Nerede olursan ol,İçerde, dışarda, derste, sırada,Yürü üstüne üstüne,Tükür yüzüne celladın,Fırsatçının, fesatçının, hayının...Dayan kitap ileDayan iş ile.Tırnak ile, diş ile,Umut ile, sevda ile, düş ileDayan rüsva etme beni. Gör, nasıl yeniden yaratılırım,Namuslu, genç ellerinle.Kızlarım,Oğullarım var gelecekte,Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.Kaç bin yıllık hasretimin koncası,Gözlerinden,Gözlerinden öperim,Bir umudum sende,Anlıyor musun? AHMET ARIF
-
47
Kanadı Kırık Bir Akşam
Gün bitti lambayı hazırla; Işık kalmadı girecek odamıza. Çek perdeleri sevdiceğim; Kanadı kırık bir akşam Zonkluyor durmadan dışarda. Sen bugünden yarına Birazcık umut sakla. Yarın farklıdır bugünden, Adı değişir hiç olmazsa. Kara bir suyu Geçiyoruz şimdilerde Basarak yosunlu taşlara. Sen bugünden yarına Birazcık umut sakla. Gün bitti sevdiceğim; Geriye kalan posa. Bu serin güz akşamında Geç otur karşıma sessizce, Devam et ördüğün hırkaya. Metin Altıok
-
46
Çocuklarıma
Diyelim ıslık çalacaksın ıslık Sen ıslık çalınca Ne ıslık çalıyor diye şaşacak herkes Kimse çalamamalı senin gibi güzel Örneğin kıyıya çarpan dalgaları sayacaksın Senden önce kimse saymamış olmalı Senin saydığın gibi doğru ve güzel Hem dalgaları hem saymasını severek De ki sinek avlıyorsun sinek En usta sinek avcısı olmalısın Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta Örgüt yoksa seninle başlamalı Say ki hiçbir işin yok da düşünüyorsun Düşün düşünebildiğince üç boyutlu Amma da düşünüyor diye şaşsın dünya Sanki senden önce düşünen hiç olmamış Dalga mı geçiyorsun düşler mi kuruyorsun Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum Düşlerini som somut görüp şaşsınlar Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum Derlerse ki bu işler bişeye yaramaz De ki bütün işe yarayanlar İşe yaramaz sanılanlardan çıkar Aziz Nesin --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
45
An'lar
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
44
Yaşamaya Dair
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
43
Insan Neden Yazma Ihtiyaci Duyar?
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
42
Huzur
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
41
Ellerimde Bir Göztaşı
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
40
Bağlanmayacaksın
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne. "O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin onu sevdiğinden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem. Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Senin değillermiş gibi davranacaksın. Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın. Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin. İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları... Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. "O benim." diyeceksin. Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan bir şeylerin... Mesela gökkuşağı senin olacak. İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın. Mesela turuncuya, ya da pembeye. Ya da cennete ait olacaksın. Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat. İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak... Can Yücel --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
39
Unutmak Yok
nerelerdeydin diye sorarsan'hep eskisi gibi' diyeceğim.toprağı örten taşlardan söz edeceğim,sürdükçe kendini harcayan ırmaktan;ben yalnız kuşların yitirdiklerini bilirim,gerilerde kalan denizi bilirim, bir de ağlayanablamı. neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler, nedengünleryeni günleri izliyor? Neden koyu bir gecebirikiyor ağızda? Neden ölüler? nereden geliyorsun diye sorarsan bölük pörçükkelimelerle konuşmak zorundayım,ağzı zehir gibi yakan araçlarla,çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarlave avutamadığım yüreğimle. andaç değil yanımızda götürdüklerimizunutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil,yaşlarla kaplı yüzler,boğazımıza yapışan ellerve yapraklardan sıyrılan şey:aşınmış bir günün karanlığıacıyı kanımızda tatmış bir günün. işte menekşeler, işte kırlangıçlarbize sevinç veren ne varsa,geçici ve küçük duyarlıklarınyan yana göründüğü süslü kartpostallarda. ama bu sınırın ötesine geçmeliyim,dişlemeliyim sessizliğin çevresindeki kabuğu,ne karşılık vereceğimi bilemem: öyle çok ki ölüler,ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler,ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler,ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller,ve öyle çok ki unutmak istediklerim... Pablo Neruda --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
38
Hayale ve Hakikate Dair
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
37
Bana Doğru Gelen Kim
NİLGÜN MARMARA --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
36
Tutunamayanlar
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
35
Ağaçlar
Uzaktaki boz ormanın taze yeşil, neşeli bir parıltısı var birkaç günden beri;bugün tahta köprünün orada yarı yarıya açmış ilk çuhaçiçeğini gördüm; nemli ve berrak gökyüzünde düş kuruyor yumuşak nisan bulutları ve henüz sürülmemiş geniş tarlalar öyle parlak kahverengi ki, ılık havaya öyle istekli uzanıyorlar ki, döllenmeye, filizlenmeye, suskun güçlerini binlerce yeşil tohumla, boy atan otlarla göstermeye, hissetmeye ve bahşetmeye can atıyorlar sanki. Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru. Yıllardır bu vakitlerde, sanki özel bir anda yeniden doğuşun mucizesini keşfedecekmişim gibi, sanki bir kere de ben, bir saat boyunca, gücün ve güzelliğin doğuşunu kendi gözlerimle görüp kavrayacakmışım gibi, hayatın topraktan nasıl gülerek fışkırdığına, genç iri gözlerini ışığa nasıl açtığına bizzat tanık olacakmışım gibi sabırsızlık ve özlemle pusuda beklerim. Yıllardır kokularıyla, sesleriyle yanımdan geçip gider mucize, sevilerek, tapınılarak ve de anlaşılmadan; oradaydı işte, ama geldiğini görmedim, tohumun kabuğunu çatlattığını, ilk ince kaynağın ışıkta titreştiğini görmedim. Birdenbire çiçeklenir her yer, parlak yapraklarla ya da köpüksü beyaz püsküllerle ışıldar ağaçlar, kuşlar sevinç içinde güzel kavisler çizer sıcak mavilikte. Ben görmemiş olsam da mucize gerçekleşmiştir, ormanlar kubbelenir, uzak doruklar çağırır, zamanı gelmiştir artık çizme ve çanta, olta ve kürekle donanmanın, gençliğin tüm duyularıyla sevinmenin bu seferinde daha da hızla geçip gider zaman... Eskiden, henüz oğlan çocuğuyken ben, ne kadar da uzundu, sonsuzca uzundu ilkbahar!Ve vakit elverirse, keyfim de yerindeyse, nemli çayıra uzanırım ya da ilk bulduğum sağlam ağaca tırmanırım, dallarda sallanır, tomurcukların rayihasını, taze reçinenin kokusunu içime çekerim, tepemdeki dalların ağını, yeşilin ve mavinin birbirine karıştığını görür, uyurgezer gibi sessizce adım atarım çocukluğumun kutsal bahçesine. Oraya bir kez daha girivermek, ilk gençliğin berrak sabah havasını solumak ve bir kez daha, kısa bir an, dünyayı Tanrı'nın elinden çıktığı gibi, gücün ve güzelliğin mucizesinin bizzat bizde gerçekleştiği çocukluğumuzdaki gibi görmek öyle nadir, öyle enfes bir duygudur ki.O zamanlar apaçlar neşeyle, inatla yükselirdi havaya, o zamanlar bahçede nergisler ve sümbüller ışıl ışıl bir güzellikle açardı ki henüz pek tanımadığımız insanlar bize nezaketle, şefkatle yaklaşırdı, çünkü pürüzsüz alınlarımızda, bizim hiç bilmediğimiz ve büyümenin telaşıyla istemeden, farkına varmadan yitirdiğimiz tanrısallığın soluğunu hissederlerdi hala. Nasıl da yaramaz, nasıl da ele avuca sığmaz bir oğlandım ben, küçüklüğümden beri ne çok kaygılandı babam benim için, anam ne korktu, ne çok göğüs geçirdi benim yüzümden! Yine de, benim alnımda da vardı Tanrı'nın parıltısı, baktığım her şey güzel ve canlıydı, düşüncelerimde ve düşlerimde, hiç de dindarca olmasalar da, melekler, mucizeler ve masallar kol kola gezerdi... Hermann Hesse --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
34
Küçük Seyler
Küçük şeylerin üstesinden geldiğimizden, onları ele almaya daha ehil olduğumuza inanırız; oysa hiçliğe ulaşmak da bütüne ulaşmak kadar zordur. ikisi için de sonsuz kapasite gerekir. Hayali varlığımız olmadan asıl varlığımızla tatmin olmamamız ve biri için diğerinden sürekli feragat etmemiz, öz varlığımızdaki hiçliğin bir büyük göstergesidir. Ne zaman kendisine bağlanıp tutunacak bir dayanak noktası bulduğumuzu düşünsek, onun da sarsıldığını ve bizden uzaklaştığını görürüz. onu takip edecek olursak elimizden kayıp gider, sonsuza kadar bizden kaçar. bizim için sağlam kalan hiçbir şey yoktur. bu, doğal durumumuzdur; ama eğilimlerimize en çok ters düşen durum da budur. çıktığımızda sonsuza erişebileceğimiz bir kule inşa etmek için sağlam bir zemin ve dayanıklı bir temel bulma arzusuyla yanıp tutuşuyoruz. fakat bütün temeller çatırdıyor, altımızdaki toprak yarılıp uçurumlara dönüşüyor.işte gerçek halimiz budur: kesin bilgiye de mutlak cehalete de sahip olamayışımızın sebebi budur. geniş mi geniş bir alanda, daima kararsız ve başıboş bir halde oradan oraya sürüklenip duruyoruz. PASCAL --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
33
Severmişim Meğer
Yıl 62 Mart 28Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayımakşam oluyordumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmisim megerakşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim toprağı severmişim meğertoprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyenben sürmedimPlatonik biricik sevdam da buymuş meğermeğer ırmağı severmişimister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğindedoruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerininister uzasın göz alabildiğine dümdüzbilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bilebilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksinbilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısabilirim benden önce duyulmuş bu kederbenden sonra da duyulacakbenden önce söylenmiş bunların hepsi bin kerebenden sonra da söylenecekgökyüzünü severmişim meğerkapalı olsun açık olsunBorodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbehapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ınkulağıma sesler geliyorgök kubbeden değil meydan yerindengardiyanlar birini dövüyor yineağaçları severmişim meğerçırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışınçıkarlar karşıma alçakgönüllü kibarkayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibiİzmir’in kavaklarıdökülür yapraklarıbize de Çakıcı derleryar fidan boylumyakarız konaklarıIlgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalınaucu işlemeliyolları severmişim meğerasfaltını daVera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’easıl adı Göktepe ilibir kapalı kutuda ikimizdünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzakhiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadımeşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekizyaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yokve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdırbunu bir kere daha yazdımdıçamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesiönde körüklü kaat fenerbelki böyle bir şey olmadı …. çiçekler geldi aklıma her nedensegelincikler kaktüsler fulyalarİstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yıağzı acıbadem kokuyor yaşım on yedikolan vurdu yüreğim salıncak buluTlara girdi çıktıçiçekleri severmişim meğerüç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948yıldızları hatırladım … severmişim meğergözümün önüne kar yağışı geliyorağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi demeğer kar yağışını severmişimgüneşi severmişim meğerşimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bilegüneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batarama onun resmini sen öyle yapmayacaksınmeğer denizi severmişimhem de nasılama Ayvazofki’nin denizleri bir yanabulutları severmişim meğerister altlarında olayım ister üstlerindeister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlaraay ışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvasısevermişimyağmuru severmişim meğerağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğimbeni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanıniçinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gideryağmuru severmişim meğerama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin trenindeyanında pencereninaltıncı cigaramı yaktığımdan mıbir eski ölümdür benim içinMoskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiyesaçları saman sarısı kirpikleri mavizifiri karanlıkta gidiyor trenzifiri karanlığı severmişim meğerkıvılcımlar uçuşuyor lokomotiftenkıvılcımları severmişim meğermeğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bununPrag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez biryolculuğa çıkmışım gibi seyrederek NAZIM HİKMET RAN --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
32
Karanlık Duvarlar
I. Önünü alamıyorum bu kör gidişlerin yollardaHerkes bir yere gidiyor önünü alamıyorumÇaresiz direniyorum bu dönüm noktalarında kimseelini uzatmıyorBir gürültülü yaşamağa gidiyor dünya boşalanbir deniz gibiBu sesler ormanında kaybolan bir çağ bu.Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önümeAlıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollarGidip gelmelerim bu dar sokaklardaİnsanların koşup dolduğu bu dar yapılardaBir kısır döngüye girmek için bütün çabalarBiz bunun için mi geldik. II. Kara ağaç gibi bağlıyım katı bir çağ buHer şey bir makine düzenine gidiyor– düzen diyorlar beni çağırıyorlar –Irmak yatağına sığınıyorum sınırlı bir çağ buBaktığımız her şeyde bir yalan kabuğuBir mercek düzenine bağlanıyor gözlerimiz. III. Şu zaman çıkmazında alıp beni bir altmış yaşabağlıyorsunuzDoğmadan ölüme yöneldik gerisi yok diyenler varSınırlı yıl oyunlarına inananlar varSizin güveniniz bir güneş düzenindeBen mezarların karanlık çağına dayanıyorumBir ağacı büyütüyorum her yerimleBir ağacı uyguluyorum – her şey bir ağaç düzeninde –Yerde gökte ve her her yerdeDallarında ben ağacın incecik köklerindeBoğuluyorum – bağlanıyorum –Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum. IV. Şu dar odanın katı yalnızlığındaVe her şeyin çıplaklığındaDurup bir pencereyi deniyorumGizliliğin dışına çıkıyorumAraçlarınİnsanlarınŞehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyinİçimde yalnız ve yapraksızBir kavak ağacı büyüyor – Çıplak ve göğe doğru –Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzunBir ağlama duvarı bu.Yatak ve yorganın kuru yalnızlığındaVe aklın dar yalnızlığındaŞehrin ve herşeyinVe kalabalığın yorgunluğundaSaçların ve parmaklarınVe gözlerin ve gecenin bu bulanık çağındaVe aynaların sığ görünümündeBunalıyorum. V. Susmanın kalesine sığınıyorumÖnümde karanlıktan duvarlarSırtımda insan yüklü bir gök var. Maraş 1959 --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
31
Yaşamak
Neden diye sormayın hemen. Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim henüz.Kişinin ihtiyaç duyunca aramasının binlerce çeşidi olmalı. Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak, arayacağımız yer bellidir. Bakınırız ve onun işaretlerini tanımakta güçlük çekmeyiz. Sıkıntı kollarını göğsümde kavuşturmuş. Soluk alırken, genişleyip daralan kaburgalarım, zamanın boşuna ve nedensiz geçtiğini biliyor. Çoktandır yabancı bir cismin kalbime sürtünmekte olduğunu biliyorum. Yine de biri çıksa, nasılsın dese alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.Kederli olduğumda söylenemez zaten. Buna sebepte yok çünkü. Ne taze bir ölüye sahibim, ne felâket geçirenlerim var.Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok. Hiç beklemiyordum, birden kadın bana çevirdi bakışını. Tanrım ne büyük bir merak içindeydi bu bakış. Durmadan sormaktaydı. Hayattan ne beklediğimi sormaktaydı...Günü birlik yaşama içinde elde edilebilen sayısız imkanlar kaçırmıştı. Bu durumda ona bakmak zordu. Huzursuz kımıldayarak ondan kurtulmaya çalıştım. Fakat bakışımı tutmuştu, ondan ayrılamıyordum, tanışmıştık bir kere. Tekrar karşılaştığımız takrirde, sorularını, ikinci kez tekrarladığını bilerek, düşündü mü der gibi, başkalarının öğrenmelerine duyulan güvensizlikle, yine alay ederek tekrarliyacağını düşünüyordum. Fakat umulmadık bir anda başka, herhangi bir şeyle ilgilenmeye başladı... Birden sahipsiz kalmıştım. Bakışım, yere paralel durmak zorunda bulunan, fakat içindeki sertlik süratle yumuşayan bir bakır tel gibi eğiliyordu boyuna. Durumun saçmalığını kavrayıncaya kadar bir an bocaladım. Bu belki de devam edecekti ama, seni hissettim. Evet, bakıyordun, yanılmamıştım...Bunu hissetmemden ne kadar önce başlamıştım bilmiyorum ama, bakışlarımız karşılaşınca kaçtın, önüne döndün...ve dönmen için zamanın vardı. Fakat dönmemiştin. Omuzlarından bana dokunup kaldığını anladım. Görüyordun, beni hissediyordun. Ve o zaman başladı. İste yine bir şey var. Bakıyordum sana. Şimdi birşeysin benim için...Varsın.Fakat bocalıyordum. Gizlice düşündüğüm, farkedilmesinden korktuğum hakikat sen miydin, yoksa ben, hatırasızlığı, boşluğu, en ucuz şekilde, sırtımdan korkakça, hiç bir teşebbüste bulunmadan birden bire atmak için yine hayal mi kuruyordum. Dedim ya işte, bocalıyorum. Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı? CAHİT ZARİFOĞLU --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
30
Pia
PiA Ne olur kim olduğunu bilsem Pia'nın.Ellerini bir tutsam, ölsem;Böyle uzak uzak seslenmese,Ben bir şehre geldiğim vakit,O başka bir şehre gitmese:Otelleri bomboş bulmasam.İçlenip buzlu bir kadeh gibi,Buğulanıp buğulanıp durmasam. Ne olur sabaha karşı rıhtımda,Çocuklar Pia'yı görseler,Bana haber salsalar bilsem.İçimi büsbütün yıldız basar.Bir hançer gibi çıkıp giderdim.Ben bir şehre geldiğim vakit,O başka bir şehre gitmese,Singapur yolunda demeseler.Bana bunu yapmasalar yorgunum.Üstelik parasızım, pasaportsuzum. Ne olur sabaha karşı rıhtımda,Seslendiğini duysam Pia'nın:Sırtında yoksul bir yağmurluk,Çocuk gözleri büyük büyük;Üşümüş, ürpermiş, soluk.Ellerini tutabilsem Pia'nın,Ölsem; eksiksiz ölürdüm. Attila İlhan --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
29
Bırakılmışlığın Tadı
«Çevreyi tanımlamak değil, duygularla yaşamak gerekir…» Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeğe çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da, sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen? Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yanyana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı? Ya da daha derin algılamak mı? Kendi varoluşum? Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu? Yaşamımda, daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için özlemek, onlar için de sevmek. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu ararken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan birbaşınalığın çaresizliğini? Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiçbir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken… Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiçbirini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz? Yaşam özlemini doyuracak bir olgu mümkün mü? Yirmi yıl sonra aynı şarkılar çalıyor. Elliüç yıl öncesi çekilmiş bir film gösteriliyor. Bindokuzyüzyirmilerin, ellilerin giysileri vitrinleri dolduruyor. Açlık, savaş, geri kalmışlık ve inanılmaz felâketlerle ilgili haberleri, kitleler, masal dinler gibi dinliyor. İşte böylesi bir yaşam önümüzden gelip gidiyor. Sen, kendi duvarlarının gerisine çekiliyorsun. O, kendi duvarlarının gerisine çekiliyor. Bir başka kentte. Bir başka ülkede. Herkes bir başka kentte. Herkes bir başka dili konuşuyor. Ya da anlamaya çalışıyor. Aynı dili konuşan iki kişi yok. Her sözü, insanın kendisi için söylediğine inanıyorsun. Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması. Karşısındakine bir şey anlatmak istese de, gene kendi gerçeğini, bilmişliğini ya da doğru algılayışını kanıtlamak için söylenen sözler. Bir bedenin üzerinde dolaşan her el, kendi bedenini okşamak istercesine dolaşıyor öteki beden üzerinde. Doyum içinde ayrılacağımı sandığım bu yaşamdan, zaman zaman algılıyorsun ki, hiç de doyumla ayrılamayacaksın. Hiç yaşamamış gibi. Doymak mümkün mü? Sanki hiçbir şey, yaşamın hiçbir olgusu, henüz algılanan, duygularla tutulan güçle kavranmamış, yaşanmamış. Niçin bugün, yaşamın, tüm yaşamın önünden geçip gittiğini, artık ölümü beklemekten başka bir şey olmadığını, her gün gibi, bir kez daha anıyorsun? Yaşam: zamansız. Yaşamın hiçbir zamanı yok. Çocukluk, kadınlık, erkeklik, yaşlılık, yaşam, ölüm, sevgi, sevgisizlik, doyum, doyumsuzluk, her şey iç içe. Akıl, delilik, varlık, boşluk içiçe... --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
28
Emperyal Oteli
Ben hiç böylesini görmemiştimVurdun kanıma girdin itirazım varSımsıcak bir merhaba diyecektimBaşımı usulca dizine koyacaktımDört gün dört gece susacaktımYağmur sönecekti yanacaktıSameland seferden dönecektiDuvardaki saat duracaktıKalbim kendiliğinden duracaktıBen hiç böylesini görmemiştimVurdun kanıma girdin itirazım varEmperyal Oteli'nde bu sonbaharBu camların nokta nokta hüznüBu bizim berhava olmuşluğumuzBir nokta bir hat kalmışlığımızBu rezil bu çarşamba günüİntihar etmiş kötümser yapraklarÖksürüklü aksırıklı bu takvimBen hiç böylesini görmemiştimVurdun kanıma girdin itirazım varSesleri liman sislerinde boğulurGemiler yorgun ve uykuludurSabahtır saat beş buçukturSen kollarımın arasındasınOnlar gibi değilsin sen başkasınBu senin gözlerin gibisi yokturAdamın rüyasına rüyasına sokulurAklının içinde siyah bir vapurKıvranır insaf nedir bilmezOtelin penceresinde duracaktınŞehri karanlıkta görecektinKaranlıkta yağmuru görecektinSaçların ıslanacak ıslanacaktıKış geceleri gibi uzun uzunTek damla gözyaşı dökmeksizinMaria Dolores ağlayacaktıİstanbul'u yağmur tutacaktıBütün bir gün iş arayacaktımSana bir türkü getirecektimKulaklarımız çınlayacaktıEmperyal Oteli'nin resmini çektimAkşam saçaklarından damlıyorduKapısında durmanı söylemiştimYüzün zambaklara benziyorduCumhuriyet Bahçesi'nde insanlar geziyorduTepebaşı'ndaki küçük YahudilerAsmalımescit'teki rum kemancıBöyle rüzgarsız kalmışlığımızBu bizim iç çektiğimiz sancıEl ele tutuşmuş geziyorduGazeteler cinayeti yazıyorduHaliç'e bir avuç kan dökülmüştüEmperyal Oteli'nde üç gece kaldıkFazlasına paramız yetmiyorduGözlerin gözlerimden gitmiyorduDördüncü gece sokakta kaldıkKaranlık bir türlü bitmiyorduSirkeci Garı'nda sabahladıkBilen bilmeyen bizi ayıpladıHalbuki kimlere kimlere başvurmadıkHiçbiri yüzümüze bakmıyorduHiç kimse elimizden tutmuyorduBen hiç böylesini görmemiştimVurdun... kanıma girdin.... kabulümsün... --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
27
Elçi / Gece Şarkısı
Ben sizin en eski düşünüzümbir daha göremeyeceğiniz düşünüzVe hepimizin içindeki gizli infilâkım benbir daha hatırlayamayacağınız Eski ölçülerinizi parçalayacaksınızÇünkü sizin en büyük hayalinizden büyüğümKozmonot pilotunuzumSınırsızlığınızın sınırıyım ben Ben sonuncu elçinizim sizinSiz kimsiniz Bir kez harcamaya görçabuk tükenir sayılı aşksuyunu çekersen bir zamanlar sanmıştınki aşkın sınırı yokoysa varve osınır sensin şimdiiskarmozları söküp götürmüşlernasıl kürek çekeceksinyaşama?İskorpitlerikim toplayacak?Deniz bir uçurumdurağzına kadar su. gelirim! üstelik gelirsem benkinsiz gelirimsize hararetle uzattığım elsadece sevgigelirim! üstelik gelirsem benhınçsız gelirimgelirim bütün hesaplardan azadekavisli bi gökkuşağı gibi kollarım açıpsımsıkı kucaklamaya sizigelirim! üstelik gelirsem ben temelli gelirim. --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
26
Buluşmak Üzere
Diyelim yağmura tutuldun bir gün Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek Öbür yanda güneş kendi keyfinde Ne de olsa yaz yağmuru Pırıl pırıl düşüyor damlalar Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın Dar attın kendini karşı evin sundurmasına İşte o evin kapısında bulacaksın beni Diyelim için çekti bir sabah vakti Erkenceden denize gireyim dedin Kulaç attıkça sen Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan Ege denizi bu efendi deniz Seslenmiyor Derken bi de dibe dalayım diyorsun İçine doğdu belki de İşte çil çil koşuşan balıklar Lapinalar gümüşler var ya Eylim eylim salınan yosunlar Onların arasında bulacaksın beni Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya Çakmak çakmak gözleri Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı Herkes orda sen de ordasın Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim Özgürlüğe mutluluğa doğru Her işin başında sevgi diyor Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili Bi de başını çeviriyorsun ki Yanında ben varım... Can Yücel --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
25
Birey ve Toplum Üstüne
"...Kimselerin pek uğramadığı ıssız bir köşeden bir başkasına söz etmek, söz konusu yerin ıssızlığından büyük bir bölümünü yitirmesine yol açmaz mı? Kalabalıklar, yalnızların varlığını hoş karşılamaz. Yalnızlardan söz açmak, insanların bu konuda fazlasıyla çok şey bildiğini düşünmektir. Sanılır ki, yalnız denince ne anlamak gerektiğini bilir herkes. Ama hayır, bildikleri yoktur, bir yalnız’ı asla görmüş değillerdir çünkü, kendisini tanımadan ondan nefret etmiş, ona kin beslemişlerdir. Ona komşu olmuş, onu canından bezdirmişlerdir. Bitişikteki odalarından gelen sesleri onu yolundan saptırmaya çalışmıştır. Gürültüleriyle sesini bastırması için eşyayı ona karşı kışkırtmışlardır. Ve çok eskiye dayanan bu içgüdüsel davranışlarında da haksız sayılmazlar, çünkü yalnızlar gerçekten düşmanlarıydı onların. Ama yalnız’ın başını kaldırıp bakmadığını görünce düşünüp taşınmış, bütün yaptıklarının yalnız’ın öpüp başına koyacağı şeyler olduğunu, yalnızlığında onu daha da güçlendirdiklerini ve yalnız’ın kendilerinden sürekli uzaklaşmasına yardım ettiklerini sezmişlerdir. Bunun üzerine bir başka yol izlemiş, en son, en etkili bir çareye başvurmuş, yalnız’ın karşısına değişik bir silahla, şan ve şöhretle çıkmışlardır. Bu konuda koparılan gürültüye başını kaldırıp bakmayan ve yolundan şaşmayan bir yalnız da hemen hiç görülmemiştir. Dost denilen kişiler dans ve müzik gibi olmalı, asla bilinçli değil, istem dışı bir gereksinime uyarak onlara doğru yola koyulmalıdır. Dostluk, bunun sonucunda doğup çıkmalıdır ortaya. Birbirlerine doğru yürüdüler mi, biri ötekine ayak bağı olur. Sözde pek değer taşımayıp horlanan nesnelerin bir yalnız’ın o geniş ve sevecen ellerine düşünce, nasıl toparlandıklarını hiç fark etmedin mi? Minik kuşlara benzer bu nesneler, yitirdikleri sıcaklığa yalnız’ın ellerinde yeniden kavuşur, canlanıp kıpırdanmaya başlar, uykularından uyanır, içlerinde bir yürek çarpmaya başlar, güçlü bir denizin alabildiğine iri dalgaları gibi, yalnız’ın kulak kabartmış dinleyen ellerinde kabarıp alçalır. Belki günün birinde herkesin üstesinden gelebileceği ne varsa, yalnız kişi, şimdiden onları elde etme hazırlıklarına girişebilir, başkalarınınkine göre daha az yanılan elleriyle kurup çatabilir hepsini. Dolayısıyla, yalnızlığınızı sevin ve önünüze çıkardığı acıları yakışık alır sızlanışlarla göğüslemeye çalışın. Çünkü diyorsunuz ki, bana yakın olanlar benden uzaktır, bu da işte çevrenizin açılıp genişlemeye başladığını gösteriyor. Hani yakınınız uzak olursa, çevrenizdeki genişlik ta yıldızlara kadar gidip dayanabilir demektir, pek büyüktür yani. Kimseyi kendinizle birlikte çekip içine alamayacağınız bu büyümenizden ötürü sevinin ve geride kalanlara insaflı davranın! Onların karşısında güven ve serinkanlılığı elden bırakmayın! Kuşkularınızla eziyette bulunmayın onlara, akıl erdiremeyecekleri güven duygunuz ve kıvancınızla yüreklerine ürküntü salmayın! Aranızda sadelik ve vefa duygusuna dayalı bir ortaklık kurun; öyle bir ortaklık ki, siz zamanla sürekli değişseniz de, onun ille değişmesi gerekmesin. Size yabancı bir biçimde yaşamalarını sevin insanların, giderek yaşlanıp yalnızlıktan korkan, sizin gibi yalnızlığa güven beslemeyen insanlari sevin. Yalnızız bir kez. Hani aldanabilir, durum hiç de böyle değilmiş gibi davranabiliriz. Hepsi o kadar. Oysa yalnız olduğumuzu görmek, hele böyle bir görüşten yola koyulmak ne kadar yerinde bir davranıştır. Doğru, başımızın döneceği kuşkusuzdur; çünkü gözlerimizin üzerinde dinlenegeldiği tüm nesneler çekilip alınacak elimizden, artık yakın diye bir şey kalmayacak ve tüm uzaklar sonsuz uzak’a dönüşecektir. Herkesin yaşamında öyle saatler vardır ki, insan yalnızlığı verip ne denli yavan ve ucuz olursa olsun bir beraberliği almak ister karşılığında; iyi kötü ilk rastlayacağı kişiyle, en sıradan bir kişiyle sözde birazcık bir anlaşma uğruna yalnızlığı elden çıkarmak ister… Ama belki de yalnızlığın büyüdüğü saatlerdir bunlar; çünkü onun büyüyüşü de tıpkı oğlanların büyümesi gibi birtakım acı ve sancılarla gerçekleşir ve baharın ilk günleri gibi hüzünle dolup taşar. Ancak, şaşırtmasın bu sizi. Bizlere gereken yalnızlıktır, büyük, içsel bir yalnızlık. Kendi içine yürümek ve saatler boyu kimselere rastlamamak… İşte ulaşılması gereken şey bizler için. Erişkinler büyük ve önemli buldukları nesnelerle sarmaş dolaş sağa sola koşuşurken, yalnızlık içinde yaşayan bir çocuk gibi tıpkı, erişkinlerin hamaratlıklarına bir anlam veremeyen ve yaptıkları işlerden bir şey anlamayan bir çocuk gibi..." Rainer Maria Rilke --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
24
Aşk Risalesi
Ama sen uzaklardaydın ey kalbim Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı Ayın ve yıldızların çağlayarak Berrak şelaleler yaparak Coşku içinde aktığı Bir yerlerdeydi. Hani bir gün bir çobana rastlamıştık Kavalıyla bir sümbülü emziriyordu Adı ferhat mıydı neydi Koyunların, kuşların, böceklerin ve çiçeklerin Sadakatten mest oldukları Her birinin gözlerinde Kaybolur gibi, kayar gibi Dalıp gittiğimiz o saadet evreni Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan. Yaslan göğsüme sevdiğim Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir Sen ki bulut gibisin Ay gibisin, güneş gibisin bazen. Usul usul inen Yağmur tıpırtılarını Dinler gibi Dalıp gitmiştik Sen konuşuyordun İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun Onlar ki konuklarımızdı Adları Keremdi, Yusuftu, Kaystı Hepsi de ezelden tanıdıktı dosttu... Erdem Bayazıt --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
23
Incipit Vita Nova
--- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
22
Ben Sana Mecburum
ben sana mecburum bilemezsinadını mıh gibi aklımda tutuyorumbüyüdükçe büyüyor gözlerinben sana mecburum bilemezsiniçimi seninle ısıtıyorum ağaçlar sonbahara hazırlanıyorbu şehir o eski İstanbul mudur?karanlıkta bulutlar parçalanıyorsokak lambaları birden yanıyorkaldırımlarda yağmur kokusuben sana mecburum sen yoksun sevmek kimi zaman rezilce korkuludurinsan bir akşam üstü ansızın yorulurtutsak ustura ağzında yaşamaktankimi zaman ellerini kırar tutkusubirkaç hayat çıkarır yaşamasındanhangi kapıyı çalsa kimi zamanarkasında yalnızlığın hınzır uğultusu fatihte yoksul bir gramafon çalıyoreski zamanlardan bir Cuma çalıyordurup köşe başında deliksiz dinlesemsana kullanılmamış bir gök getirsemhaftalar ellerimde ufalanıyorne yapsam ne tutsam nereye gitsemben sana mecburum sen yoksun belki Haziranda mavi benekli çocuksunah seni bilmiyor kimseler bilmiyorbir şilep sızıyor ıssız gözlerindenbelki Yeşilköy’de uçağa biniyorsunbütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyorbelki körsün kırılmışsın telâş içindesinkötü rüzgâr saçlarını götürüyor ne vakit bir yaşamak düşünsembu kurtlar sofrasında belki zorayıpsız fakat ellerimizi kirletmedenne vakit bir yaşamak düşünsemsus deyip adınla başlıyorumiçim sıra kımıldıyor gizli denizlerinhayır başka türlü olmayacakben sana mecburum bilemezsin.. --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
21
NİSAN'A KAÇ VAR?
Yazmadım seni daha, Sevmeye ayırdım tüm zamanları, Yazmaya bu yüzden vaktim olmadı. Ben düşünmeye başlayınca seni Ki bu bir önceki düşünmenin sonundan çok öncedir İnan ki dağlar, taşlar, İnan ki bulutlar, yağmur ve kar Toprakla su ve gökyüzü, güneş ay ve yıldızlar Onlar da benimle birlikte Ve onlar da benim kadar seni düşünürler... Benim kadar diyemem ama yemin ederim, onlar da seni ozler. Hep dalgınım bu günlerde, Saati cezveye koyup yumurta tutuyorum, Bir gün takvime bakmasam yılı unutuyorum. Aklım başıma gelmiyor, başıma çarpmadan dallar. Yolda yürürken dalıp dalıp gidiyorum. Nisan'a kaç var diyorum saati sorarken. Hiç böyle olmamıştım. Bilenlere sordum "aşk" bu dediler... Metin Vural --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
20
Aklım Takıldı
Aklım takıldı!Bir şey diyeceğim!Yok, yok demeyeceğim!Vazgeçeceğim! Aslında başka bir şeydi söylemek istediğim.Yazdım, sildim.Yazdım, sildim.Seni düşünüyorum ne yalan söyleyeyim. Ama sorsan söylemem! Sen anla! Hisset ya da.Yormak istemiyorum artık hiç kimseyi. Yorgunum zira! Yeniden kurasım yok hiç, aşka dair cümleler. Kelimeleri yan yana getiresim yok bir de, kendimi anlatmak için.Sen anla!Konuşmak istemiyorum kısaca. Konuşacak ne var ki? Benim sana gelene kadar ne yaptığım mı, senin bana gelene kadar ne yaşadığın mı?Saçma!Ne geçmişe aidim artık ne de geleceğe ve kaçırmak istemiyorum şu anı da, olmuşların, bitmişlerin, gelmişlerin, geçmişlerin laf kalabalığında. Olacakların, biteceklerin ve geleceklerin kurgusunda ya da.Ama şimdi burada, seni düşünüyorum ne yalan söyleyeyim. Ama sorsan söylemem! Sen anla! Ne şu andan öncesi ne şu andan sonrası Dedim ya; bir tek şu anın ciddiyetindeyim.Hayallerim yok sana uzun uzun anlatabileceğim ama çok istersen kurarım tabi senin için ve illâ merak ediyorsan hatırlarım elbet canımın yanmışlığını da zira unutmuş değilim.Ruhumda dikiş izlerim. Yeni bir alfabe arıyorum konuşabilmek için! Hiç söylenmemiş sözler duymaya ihtiyacım var, ve belki yeniden cümleler kurmaya ihtiyacım var, yetmiyor bildiklerim. Şimdilik, baş edilir gibi değil içime çekilmişliğim. Sözlerini duyuyorum; düşüncemi zorlayan, aklımı sana uçuran. Her anlamaya çalıştığımda merak edilen oluyorsun. Anlamak istemiyorum merak etmekten korktuğum için!Yoksa buradayım yani, yörüngendeyim. Masallar tadındayım. Zehirli elma hevesindeyim! Bul beni! Lakin ne soru istiyor canım ne cevap. Ne bir beklentim var ne de bir söz verebilirim.Bulursan, sadece bulduğuna sevineceğim! Ve eğer geleceksen, seni burada bekleyeceğim...Özür dilerim bu kadar yorgun olduğum için! --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
19
Herkes Gitmek Istiyor
Herkes Gitmek İstiyor Bu günlerde herkes gitmek istiyor.Küçük bir sahil kasabasına,Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…Hayatından memnun olan yok.Kiminle konuşsam aynı şey…Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.Bir kendisi…Bu yeter zaten.Herşeyi, herkesi götürdün demektir.Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.Ama olmuyor.Hadi kendimize razıyız diyelim,Öteki de olmuyor;Yani herşeyi yüzsütü bırakmak göze alınmıyor.Böyle gidiyoruz işte. Bir yanımız “kalk gidelim”,Öbür yanımız “otur” diyor.“O”tur” diyen kazanıyor.O yan kalabalık zira…İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,Güvende olma duygusu…En kötüsü alışkanlık…Alışkanlığın verdiği rahatlık,Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.Kalıyoruz…Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.Evlenmeler,Bir çocuk daha doğurmalar,Borçlara girmeler,İşi büyütmeler…Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.Misal ben;Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.Değil bu şehirden gitmek,İki sokak öteye taşınamıyorum.Alıp götürsem gelmez ki…Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.Herkes onu, o herkesi seviyor.Hangi birimizle gitsin?“Sırtında yumurta küfesi taşımak” diye bir deyim vardır.Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.Kendi imalatımız küfeler…Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.Ölüm var zira! Ölüme inat tutunmak lazım,İnadına kök salmak lazım.Bari ufak kaçışlar yapabilsek.Var tabi yapanlar, ama az.Sadece kaymak tabakası.Hepimiz kaçabilsek…Bütçe, zaman, keyif denk olsa…Gün içinde mesela;Küçücük gitmeler yapabilsek.Ne mümkün?Sabah 9 akşam 18…Sonra başka mecburiyetler…Sıkışıp kaldık…Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.Bir ömür karşılığı bir ömür yani…Ne saçma…Bahar mıdır bizi bu hale getiren?Galiba..Ben her bahar aşık olmamAma her bahar gitmek isterim.Gittiğim olmadı hiç, ama olsun…İstemek de güzel. --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
18
Küçük Prens
İşte tam o sırada, tilki çıkıverdi ortaya. "Günaydın," dedi tilki. "Günaydın," diye kibarca cevapladı küçük prens, arkasını döndüğünde bir şey görememiş de olsa. "Buradayım," dedi ses, "elma ağacının altında." "Sen kimsin?" dedi küçük prens, ve ekledi, "Çok güzel görünüyorsun." "Ben bir tilkiyim," dedi tilki. "Hadi benimle oynasana," dedi küçük prens. "Çok mutsuzum." "Seninle oynayamam ki," dedi tilki. "Beni evcilleştirmediler." "Ah! Kusura bakma," dedi küçük prens. Ama, biraz düşündükten sonra, ekledi: "Evcilleştirmek ne demek?" "Buralı değilsin," dedi tilki. "Peki burada ne arıyorsun?" "İnsanları arıyorum," dedi küçük prens. "Evcilleştirmek ne demek?" "İnsanlar," dedi tilki. "Silahları vardır, avlanırlar. Çok can sıkıcı. Tavuk yetiştirirler bir de. Tek ilgi alanları bunlardır. Tavuk mu arıyorsun sen?" "Hayır," dedi küçük prens. "Arkadaş arıyorum. Evcilleştirmek ne demek?" "Genelde ihmal edilen bir kavram," dedi tilki. "Bağ kurmak anlamına gelir." "Bağ kurmak?" "Öyle," dedi tilki. "Şu an, benim için diğer yüz binlerce çocuktan herhangi birisin. Senin açından bakarsak, ben de senin için diğer yüz binlerce tilkiden herhangi biriyim. Ama beni evcilleştirirsen, birbirimize ihtiyacımız olacak. Benim için tek olacaksın bütün dünyada. Senin için de ben tek olacağım bütün dünyada." "Anlamaya başlıyorum," dedi küçük prens. "Bir çiçek var... Sanırım o beni evcilleştirdi..." "Mümkün," dedi tilki. "Dünyada her şey olur." "Bu olay dünyada değil ki!" dedi küçük prens. Tilki şaşırdı ve meraklandı. "Başka bir gezegende mi?" "Evet." "Orada avcılar var mı?" "Yok." "Ah, ilginç! Peki tavuk var mı?" "Yok." "İşte, hiçbir şey mükemmel değil," diye iç çekti tilki. Sonra anlatmaya devam etti. "Hayatım çok sıkıcı," dedi tilki. "Ben tavukları avlıyorum; insanlar da beni. Bütün tavuklar birbirinin aynısı, bütün insanlar da birbirinin aynısı. Ve, sonuç olarak, sıkılıyorum biraz. Ama beni evcilleştirirsen, hayatıma adeta yeni bir güneş doğmuş olacak. Duyduğum bir ayak sesinin diğerlerinden farklı olduğunu bileceğim. Başkalarının ayak sesleri, beni korkutup yer altına kaçırırken, seninkisi bir müzik gibi beni çağıracak, yuvamdan çıkaracak. Hem bak: Şu karşıdaki buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmem yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Buğday tarlaları bana hiçbir anlam ifade etmez. Bu da üzücü. Ama senin saçların altın sarısı. Beni evcilleştirdiğinde ne kadar müthiş olacağını düşünsene! Buğday da altın sarısı olduğu için bana seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim..." Tilki uzun bir süre boyunca küçük prense baktı. "Lütfen... evcilleştir beni!" dedi. "İsterim, hem de çok," dedi küçük prens. "Ama vaktim yok ki. Tanışmam gereken arkadaşlar ve anlamam gereken bir sürü şey var." "İnsan sadece evcilleştirdiğini anlar," dedi tilki. "Artık insanların bir şeyi anlamaya vakti yok hiç. Her şeyi dükkanlardan hazır alıyorlar. Arkadaşlığın satın alınabileceği bir dükkan da yok. O yüzden insanların artık arkadaşı olmuyor. Eğer arkadaş istiyorsan, evcilleştir beni..." "Ne yapmam lazım peki?" diye sordu küçük prens. "Çok sabırlı olmalısın," diye cevapladı tilki. "Önce birazcık uzağımda duracaksın -şöyle mesela- çimende. Ben de sana gözümün ucuyla bakacağım, bir şey demeden. Çünkü kelimeler yanlış anlamalara sebep olur. Ama her geçen gün, giderek, biraz daha yakın oturacaksın bana..." Ertesi gün küçük prens geri geldi. "Sabit bir saatte gelirsen daha iyi olur," dedi tilki. "Mesela, öğlen dörtte geliyorsun diyelim, o zaman daha saat üç gibi ben mutlu olmaya başlayacağım. Saat ilerledikçe mutluluğum artacak. Saat dört olduğunda artık heyecandan zıplıyor olacağım. Ne kadar mutlu olduğumu gösterebileceğim! Ama rastgele herhangi bir anda gelirsen, kalbimi hangi saatte seni karşılamaya hazırlayacağımı bilemem... Ritüellere uymak gerek..." --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
17
Üzülme!
Üzülme!Bir şey olmuyorsa:Ya daha iyisi olacağı için,Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.Şu uçan kuşlara bak!Ne ekerler, ne biçerler.Onların rızkını düşünün AllahSeni mi ihmal edecek sanırsın?Yeter ki sen istemeyi bil. Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.Aşk derdinde olan kişi;Baş derdinde değildir… Yapılma, yıkılmadadır;Topluluk, dağınıklıkta;Düzeltme, kırılmada;Murat, muratsızlıktadır;Varlık, yoklukta gizlidir… Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,Bir asır kadar uzak olması.Ve bilir misin?Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması.“Ben”, deyip susması…“Sen”. deyip ağlamaklı olması…Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.Eğer Hakk’ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler. Sevginin diğer bir adı da sabırdır:Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.Acıya sabredersin adı “metanet” olur.İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.Dileğe sabredersin adı “dua” olur.Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.Özleme sabredersin adı “hasret” olur.Sevgiye sabredersin adı “Aşk” olur… Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.Verirse yüceliğidir, vermezse imtihanımdır.Allah’tan bir şey istersen:Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil.Ne Zaman dersen bilemem ama,Açılmaz diye umutsuz olma,Yeter ki o kapıda durmayı bil. Mevlânâ Celâleddîn Rumi --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
16
Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım?
SİZ AŞK'TAN N'ANLARSINIZ BAYIM? Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Alt katında uyumayı bir ranzanın Üst katında çocukluğum... Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı. Aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz ki bayım! Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca Havı dökülmüş yerlerine yüzümün Büyük bir aşk yamadım Hayır Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım... Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı. Aşk diyorsunuz ya Ben istemenin Allahını bilirim bayım! Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Balkona yorgun çamaşırlar asmay Ki uçlarından çile damlardı. Güneşte nane kurutmayı Ben acılarımın başını evcimen telaşlarla okşadım bayım. Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum. İnsan kaybolmayı ister mi? Ben işte istedim bayım. Uzaklara gittim Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım! Süt içtim acım hafiflesin diye Çikolata yedim bir köşeye çekilip Zehrimi alsın diye Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz İlahiler öğrendim. Siz zehir nedir bilmezsiniz Zehir aşkı bilir oysa bayım! Ben işte miraç gecelerinde Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım, Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım, Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin Bir şiir aradım. Geçen üç yıl boyunca Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım. Ülkem olmayan ülkemi Kayboluşumu aradım. Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm. Bir ters bir yüz kazaklar ördüm Haroşa bir hayat bırakmak için. Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm. Kimi gün öylesine yalnızdım Derdimi annemin fotoğrafına anlattım. Annem Ki beyaz bir kadındır. Ölüsünü şiirle yıkadım. Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım. Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Acının ortasında acısız olmayı, Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım. Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım. Aşk diyorsunuz ya, İşte orda durun bayım Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım Kendimin ucunda Öyle ıslak, Öyle kötü kokan, Yırtık ve perişan. Siz aşkı ne bilirsiniz bayım Aşkı aşk bilir yalnız! --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
15
Hiç Sesini Çıkarma Kimseye!
Hiç sesini çıkarma kimseye. Artık biraz da sessiz kaldığında neler oluyor yaşamında bunu izle, talep etme. imgeleme, isteme. Sadece, sadece sessizliğin içinde sabır, rıza, şükür ile bekle ve izle, isyan etme... --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
14
Mimoza Sürgünü
"Şimdi sen çok yorgunsun. Her gün daha az şaşıracak daha az sarsılacak kadar. Bütün eski defterleri kapatacak ama yeni bir sayfa da açamayacak kadar. Bir ömür boyu can taşır gibi saklanmış sayfaları bulup çıkaramayacak, emanet cümlelere sığacak kadar. Anlatmaktan değil susmaktan. Yaşamaktan değil yaşamamaktan. O kadar yorgunsun… Bir yorgunluk kaç kişide tekrarlanır, katmerlenir, katlanır? Bir yorgunluk ruhtan ruha, bedenden bedene çarpa çarpa nasıl yankılanır? Öznesini değiştire değiştire nasıl çoğalır? Benden sen’ e geçse de hükmü bütün zamanlarda aynı kalır. Yorgunum, yorgunsun… İçimde hep aynı cümle: “Siz gidin, ben çok yorgunum.Konuşacak çok şey, yürünecek çok yol var. Oysa ben çok yorgunum." Yol yürür. Sen yoldan da yolcudan da yorgunsun. Bizim ömrümüz paslı bir usturanın ağzıyla ikiye bölünmüştü şunun şurasında. En zayıf olduğum yerden sınanmış en hassas olduğum yerden vurulmuşum. Hangi yanımdan yara alsam o yanımdan ağrımışım. Taşıyamam zannettiklerimi taşımış, taşırım zannettiklerimin altında kalmışım. İçimdeki ummanı önce sızdırmış sonra taşırmışım. Ben acıdan ölmediysem kimse de ölmez, tahammüller var. Zayıf yüklemlere yüklenmiş gürültülü cümleler. Söylesene, nerede kayboldun sen ?Gülden hangi köşebaşında vazgeçtin ? Her şeyin battığı bir gündeyim. Üzerimde, gidilmeye niyet edilmiş de gidilememiş, kapısına kadar gelinmiş de içine girilememiş bütün yerlerin ekşiliği, sıkıntısı ve öfkesi var. Biliyorum senin için yanıyor. Onlarla aynı dili konuşmadığın bir kalabalığın ortasında, acizliğinden muztarib, gittikçe içine kapanıyorsun. Her şeyden uzaklaşıyorsun. Kanatların yoktu âmenna ama iki yaka arasına açılan yar, ortaya bir köprü kuramayacağın kadar da mı genişti? O uçurumun başında mı kendinden vazgeçtin? Dönüşebileceğin bir şey kalmadığını fark ettin? Seçilen her yol seçilmeyene ilişkin bir feda ediş içermek mecburiyetinde. Büyü bozar, dil çözer gibi. Kırk yıllık isimlerin yepyeni bir müsemmasını aşikâr eder gibi. Bundan sonra hiç Eylül olmayacakmış ama bundan sonrası hep de Eylül’müş gibi..." Nazan Bekiroglu --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
13
Dayan Kalbim
DAYAN KALBİM Seni dağladılar, değil mi kalbim,Her yanın, içi su dolu kabarcık.Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık. Sensin gökten gelen oklara hedef;Oyası ateşle işlenen gergef.Çekme üç beş günlük dünyaya esef! Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık! Necip Fazil Kisakürek --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
12
Babaya Mektup
Bu bölümde Franz Kafka’nın "Babaya Mektup" kitabından bazı alıntılar seslendirilmistir. Babaya Mektup kitabı Franz Kafka tarafından babası Hermann Kafka'ya yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Franz Kafka, babasına karşı duygularını, suçlamalarını bu mektuplarla anlatmaya çalışmıştır. Babasının oldukça otoriter ve güçlü olduğunu dile getiren Franz Kafka babasının ince ruhlu olduğu ve babası gibi olamadığı için onu sevmediğini düşünür. Ve babasindan gördügü psikolojik baskıları, babasının kendi hayatı üzerindeki etkilerini kaleme alır. Kafka 45 sayfalık mektubu babasına teslim etmesi için annesine verir, ancak annesi mektubu oğluna geri verir. Babaya yazılan ama cesaret edilip asla verilemeyen mektuplardır bunlar... --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
11
Deli Kızın Türküsü 2
Yollarda akşam dönüşü yorgun argınSiz yoksunuz şiir yazan ellerim yokYarımla dışa dönmüşüm yarım suskenÇizginin üstindekiler yüz yüzeKoca bir gün ne yapmışım nasıl yaşamışımHaberim yokDokunup çekilen bir şarkı rüzgarlaVakti yalanlıyor sıcak sıcakSinema dönüşü iş dönüşü yahut bahanesizBeyazın tam ortasında bekliyorumYa gelmezseniz ne olacakMaviyi kaldırın kara koyun sırasıdırBana yeni tutkular gerek bıktımBir solukta buz gibi yaşamak isterimBeni öldürürse bu umut öldürür Alıp ayaklarımı yollardan şöyle rahatTam kendimi bulacakkenKim getirir sizi başucumaKim kaldırır uzun uykunuzdanBaşlar gecenin oyunu deliceDizlerime yükselir bir denizAnıları küçük yıldızlar gibi karanlıktaYanıma yöreme indirirsinizBen ışıklar konfetler bayramlar istememUzak uzak gitmede fayda yokŞimdii bütün şehirler birbirine benzerBir kendi kendime doyasıyaBu gece sussanız dinlensemNe gezer... Gülten Akın --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
10
Deli Kızın Türküsü 1
Karayı kaldırın mavi koyun umudumu yitirmedimBeni çağırın gülümserken uykunun bir yerindeEliniz beyazken uzatın isterimKarayı kaldırın sevgi koyun umudumu yitirmedimBen ışıklar konfetler bayramlar istememUzanmışım gölgeliğe bir başımaŞu uzaktan tükenmez yalnızlıktanİçten içe ürküyorum amaBöyle de iyiyimSiz dayanılmaz bir "Günaydın"sınızSabah sabah insanı ayağına getirenHiç yoktan dünyayı kendini sevdirenSiz çocuk ağızlı bir "Günaydın"sınızÇocuk ağzınızla biraz daha durunGittiğinizde güz gelmiş olacakGüz gelirken bir yanı kara sevdalarlaAvcumda bu yavru kuş varken tedirginSizde tutunacak yaslanacak kollarBiraz daha durun biraz dahaKarayı kaldırın mavi koyun umudumu götürmeyin Gülten Akın --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
-
9
Kus Koysunlar Yoluna
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu.Hep böyle mi bu?Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...Kafatasımın içini, bir küçük huzur adınaaynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!Paniğini kukla yapmış hasta bir çocuğum ben.Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasınaniye izin vermiyorum yoluma kuş konmasınaniye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş. Nilgun Marmara --- Send in a voice message: https://podcasters.spotify.com/pod/show/poetika1/message
We're indexing this podcast's transcripts for the first time — this can take a minute or two. We'll show results as soon as they're ready.
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön.." demiş şair. Belki de, hayatın içinde var olan onca lüzumsuz sesten arınmak ve kendi sesimize kucak açmak için kitapları aralamak lazımdır sadece. Meriç'in dediği gibi, kitaplara sığınmaktır gereken... İşte bu podcast kanalında, beni evime, içimdeki susmayan şarkılara ve kalbime döndüren bazı şiirler ve kitaplardan bölümler seslendirilecegim. Kim bilir, belki Sizin de ardınızda kalan ama dönmek istediğiniz diyarlara bir bilet keser bu şiirler hı? Ne dersiniz?
HOSTED BY
Tuba Ulucinar
CATEGORIES
Loading similar podcasts...