EPISODE · Jan 7, 2026 · 57 MIN
(116) 30. Söz/8, Sh 225 | Ene | Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr eder, bir tek zâtın îcâdıdır
from Sözler Mecmuası · host Av. Ali Kurt
Üçüncü Misâl: Nübüvvetin tevhîd-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstûr-u gāliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani, “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyâda bir birlik var. Demek bir tek zâtın îcâdıdır” diye olan tevhîdkârâne düstûru nerede? Eski felsefenin bir düstûr-u i‘tikādîsinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ “Birden bir sudûr eder, yani bir zâttan, bizzât bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder” diye Ganiyy-i Alel’ıtlâk ve Kadîr-i Mutlak’ı âciz vesâite muhtaç göstererek; bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nevi‘ şirket verip, Hâlik-ı Zülcelâl’e, ‘akl-ı evvel’ nâmında bir mahlûku verip, âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksîm ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düstûru nerede? Hukemânın yüksek kısmı olan İşrâkıyyûn böyle halt etseler, Maddiyyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımların ne kadar halt edeceklerini kıyâs edebilirsin.Sayfa 226Dördüncü Misâl: Nübüvvetin düstûr-u hakîmânesinden وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrıyla, her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti kendine âit bir ise, Sâni‘ine âit neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Her bir şeyin, hatta bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu, mahz-ı hakîkat olan düstûr-u hikmet nerede? Felsefenin “Her bir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahud insanın menâfiine âittir” diye koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet ma‘nâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet-i müzahrefedüstûrları nerede? Şu hakîkat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakîkatinde bir derece gösterildiğinden kısa kestik. İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. “Lemeât” nâmındaki bir risâlede bir kısmına işaret etmişiz.İşte felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hukemâsından İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa‘şaa-i sûriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdî bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hatta İmâm-ı Gazâlî gibi bir Huccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirînulemâsından olan Mu‘tezile imamları, ziynet-i sûriyesine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihâz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi‘ bir mü’min derecesine çıkabilmişler. Hem üdebâ-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbînlik ile ma‘rûf, Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsûf Ömer Hayyâm gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakîkat ve kemâlden bir sille-i tahkîrve tekfîr yiyip, “Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz” diye zecirkârânete’dîb tokatlarını almışlar.Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mâhiyeti olduğu halde, felsefenin meş’ûm nazarıyla ma‘nâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misâl o ene temeyyu‘edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevaggul sebebiyle güya tasallübediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüdeder. Sonra isyan ile tekeddüreder. Şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev‘-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hatta esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlik-ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaz‘iyetini alır. مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ der. Meydan okur gibi, Kadîr-i Mutlak’ı acz ile ithâm eder. Hatta Hâlik-ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmâreninSayfa 227firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrîf eder. Ezcümle; felâsifenin bir tâifesi, Cenâb-ı Hakk’a “mûcib-i bizzât” demişler, ihtiyârını nefyetmişler. İhtiyârını isbat eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kad...
Embed this episode
Ready to play
(116) 30. Söz/8, Sh 225 | Ene | Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr eder, bir tek zâtın îcâdıdır
No transcript for this episode yet
Similar Episodes
No similar episodes found.