PODCAST · society
Okulsuz Toplum Podcast
by Asım İşler
Kitlesel duygulara iç yolculuk.Toplumsal cesaret ve bireysel vicdanla vardır okulsuztoplum.substack.com
-
33
39 - Kırılan Yer
Albert Dock’un eski taş rıhtımları, sabahın ilk ışığında hâlâ ıslaktı. Mersey nehri, bu saatte gri değil koyu lacivertti; sanki gecenin son kalıntılarını içine çekip götürmekten yorulmuştu.Daniel Adeyemi yürüyordu. Yürüdüğü her sabah gibi, adımları kararlıydı ama içi boştu.Kırk üç yaşındaydı. Nijeryalı bir göçmenin oğlu, Liverpool Üniversitesi mezunu, şehrin en büyük inşaat şirketlerinden birinin operasyon direktörü. Şirkette ona bakıldığında insanlar çıtayı görürdü — ulaşılacak hedefi. Ama Daniel, o çıtanın içinin boş olduğunu herkesten iyi bilirdi.Cebindeki telefon titredi. Bir mesaj: “Toplantı bugün ertelendi. Proje onaylandı. Tebrikler, Dan.”Proje. Birlik Mahallesi’nin tam ortasına dikilecek, otuz katlı lüks rezidans bloğu. Yüz kırk iki aileyi yerinden edecek, onlarca küçük dükkanı tasfiye edecek, bir neslin hafızasını beton altına gömmek pahasına inşa edilecek gökdelen.Daniel telefonu cebine koydu ve Mersey’e baktı. Su akmaya devam ediyordu. Kayıtsız, yorulmaz, tarafsız.Tarafsız olmak güzeldi. O da öyle olmayı öğrenmişti yıllar içinde.Birlik Mahallesi, Liverpool’un kuzeyinde, Everton tepelerinin yamacında kurulmuştu. Burası turistlerin görmediği Liverpool’du; Beatlesların yürüdüğü parlak caddelerden değil, göç dalgalarının birbirinin üstüne yığdığı, Jamaikalıların, Bangladeşlilerin, Somalilerin, İrlandalıların ve kalan birkaç Galli ailenin yan yana tutunduğu, çok katmanlı ve titiz bir yoksulluğun hüküm sürdüğü bir semtti.İki yıldır bu mahalleyi takip eden Daniel, dürüst olursa, buraya hiç sevgiyle bakmamıştı. Ona göre burası verimsiz arsa stoğuydu. İstatistik. Onay dosyası.Ama o sabah, proje onayının hemen akabinde, neden bilmez, taksiyle değil yürüyerek gitti Birlik Mahallesi’ne.Sokağın başındaki küçük İslam merkezi — insanlar onu “mescid” diye çağırırdı ama aslında eski bir terhaneydi, dönüştürülmüş, minnet dolu bir terhaneydi — kapısı açıktı. İçeriden alçak sesli bir Arapça okunuşu geliyordu. Sabah namazı bitmişti belki, ya da birileri Kuran okuyordu.Daniel durdu. Neden durduğunu bilmiyordu.İçeriden yaşlı bir adam çıktı. Seksen yaşlarında, beyaz sarıklı, derin kahverengi tenli, gözleri inanılmaz derecede sakin bir adam. Adı daha sonra öğreneceği üzere Haji Musa’ydı — Somalili, kırk yıldır bu mahallede yaşayan, çocuklarını burada büyütmüş, karısını burada gömmüş, otuz yıldır mescidi ayakta tutan adam.“Hayırlısı,” dedi Haji Musa, Daniel’a bakarak. Sadece o kadar. Türkçede şöyle bir şey vardır: selam; ama bu selamdaki ton, Türkçenin de ötesinde bir şeydi. Bir tanıma sesi gibiydi. Sanki yaşlı adam Daniel’in içinde taşıdığı kargaşayı görmüştü.Daniel başını eğdi. Geçip gitti.Şirketin yirmi dördüncü katındaki ofisinde, pencerenin önünde ayakta dururken Daniel dosyaları yeniden gözden geçirdi.Tahliye planı. Yüz kırk iki aile. Ortalama 3.4 kişi. Yani yaklaşık beş yüz kişi. Beş yüz kişiyi şehrin başka bir bölgesine taşıyacaklar, kamulaştırma bedellerini ödeyecekler, yasa çerçevesinde her şey yapılacaktı.Yasa çerçevesinde. Daniel bu ifadeyi son birkaç yılda hiç sorgulamadan kullanmıştı. Yasa, vicdan demek değildi elbette. Ama yasa yeterliydi, değil mi? Yasa bir çerçeveydi. Çerçevenin içi zaten boştu. Boşluğu neyle doldurduğun senin seçimindi.Asistanı Sophie kapıyı hafifçe vurdu. “Dan, saat ikide İnsan Hakları Vakfı’ndan bir grup geliyor. Projeye itiraz dilekçesi sunmak istiyorlar.”Daniel döndü. “Hukuki zemin var mı?”Sophie duraksadı. “Zayıf. Ama basın ilgileniyor. Birlik Mahallesi’nden bir genç kız, sosyal medyada kampanya başlatmış. Yirmi bin takipçi olmuş bir haftada.”Daniel gülümsedi. Soğuk bir gülümsemeydi. “Toplantıya al onları.”Saat iki olduğunda üç kişi geldi ofise. Biri avukat — Irish-Liverpool aksanlı, kızıl saçlı, Caitlin Brady. Biri sosyolog — Bangladeşli asıllı, genç, gözlüklü, Farhan Ahmed. Ve biri...Bir genç kadın. En fazla yirmi beş yaşında. Siyah başörtüsü, açık kahverengi gözler, elinde kalın bir dosya. “Amina Hassan,” dedi. “Birlik Mahallesi’nde doğdum, büyüdüm. Annem o mahallede yaşıyor.”Daniel masaya oturdu. “Buyurun.”Amina konuşmaya başladı. Kuru istatistiklerle değil — insanlarla. Haji Musa’dan bahsetti: kırk yılını o mahallede geçirmiş, kaçacak yeri olmayan yaşlı adamdan. Bangladeşli Rashid ailesinden: üç çocuklarını o mahallede okutmuşlar, büyük oğul şimdi hemşire, ortancası mühendis okuyordu. İrlandalı yaşlı bayan Kathleen Murphy’den: kocasını 1988’de, Liverpool limanında işçi kazasında kaybetmiş, o günden bu yana aynı evin, aynı sokağın kuytuluğuna sığınmış.Daniel not almıyordu. Sadece dinliyordu. Ve içinde bir yerde, çok derinde, bir şey — ne olduğunu tam adlandıramadığı bir şey — sızlıyordu.“Projenizi durduramayız,” dedi Caitlin sonunda. “Hukuki açıdan zayıfız. Ama size şunu sormak istedik: kendinizi ne kadar haklı hissediyorsunuz?”Bu soruyu beklemiyordu Daniel. Cevap vermedi.O gece Daniel uyuyamadı.Amina’nın anlattıkları zihninde dönüp duruyordu — ama garip bir biçimde. Duygusal olarak değil, daha derin bir şekilde. Sanki söylenenler onun içindeki bir odanın kapısını hafifçe aralamıştı; giremiyordu henüz ama içeriden bir ışık sızıyordu.Kalkıp dışarı çıktı. Saat üçtü. Liverpool geceleri bu saatte tuhaf bir sessizliğe bürünürdü. Nehir ağzından gelen rüzgâr sokak lambalarının altındaki sisli havanın içinde dönerdi. Daniel yürüdü.Birlik Mahallesi’ne doğru yürüdü.Neden oraya gittiğini bilmiyordu. Ama bilmek de istemiyordu. Bazen insanın içindeki bir pusula, kafasındaki haritadan önce çalışmaya başlıyordu.Mescid’in önüne geldiğinde kapı — şaşırtıcı biçimde — yine açıktı. İçeriden açık bir ışık. Haji Musa oradaydı. Tek başına, zeminde oturmuş, dizlerinin üstünde açık bir kitap.Adam Daniel’ı görünce şaşırmadı. Sanki bekliyormuş gibi başını kaldırdı.“Otur,” dedi. Sesinde emir yoktu. Davet vardı.Daniel içeri girdi. Zemine oturdu. Ne zaman son kez yerde oturmuştu, hatırlamıyordu. Belki çocukluğunda. Babası onu okurken yere oturtturur, “Toprak seni sabrettirir,” derdi. Sonra babası öldü. Toprak da, kibir de bir anlam ifade etmeyen kelimeler haline geldi.“Ne okuyorsun?” diye sordu Daniel.Haji Musa sayfaya baktı. “’İnsan nankördür,’” dedi. “Rabbine karşı nankördür. Ve buna kendisi de şahittir.”Sessizlik.“Hangi kitap?” dedi Daniel.“Kuran-ı Kerim. Adiyat Suresi.”Daniel başka bir şey sormadı. Ama içinde bir şey kımıldadı. Nankörlük. Kelime zihinde döndü. Nankör kim olurdu? Almayı hak ettiğini zannedip vermediğinde — hem vermediğini hem de hak ettiğini hissettiğinde.“Ben,” dedi Daniel fısıltıyla. Kimseye değil, kendine.Ertesi hafta Daniel, şirket avukatını aradı. Toplantı istedi. Konuya girerken sesi titremedi ama elleri masanın altında sıkılıydı.“Projeyi yeniden yapılandırmak istiyorum.”Avukat şaşkınlıkla baktı. “Yeniden yapılandırmak mı? Onay çıktı, Dan. Para akmaya başladı.”“Biliyorum. Ama Birlik Mahallesi’ndeki mevcut yapıyı kısmen koruyarak, yeniden inşa edebiliriz. Karma kullanım modeli. Alt katlara sosyal konutlar, üst katlara ticari alanlar. Daha küçük ölçek, daha uzun süre, ama...”“Kâr marjını yarıya düşürür bu.”“Biliyorum.”“Yönetim kurulu onaylamaz.”“O zaman yönetim kuruluna gideceğim.”Avukat uzun süre baktı ona. “Sana ne oldu, Dan?”Daniel düşündü. Ne diyebilirdi? Bir gece mescidin taş zemininde oturdum ve içimde bir şey değişti mi? Bu, boardroom dilinde bir cevap değildi.“Baktığımda artık sadece arsa görmüyorum,” dedi. “İnsanları da görüyorum.”Yönetim kurulu toplantısı gergin geçti. Daniel sunum yaptı: alternatif modeli, uzun vadeli toplum yatırımı olarak nasıl değerlendirilebileceğini, şehir sözleşmeleri açısından artılarını anlattı. Rakamlarla konuştu çünkü rakamlar onların dili gibiydi. Ama aralarına, sayıların arasına, insan hikâyelerini de yerleştirdi. Rashid ailesini. Kathleen Murphy’yi. Haji Musa’yı.Yönetim kurulunun yarısı karşıydı. Yarısı kararsızdı. Bir tek kişi — şirketin ortak kurucusu, yetmiş yaşındaki Jamaikalı-İngiliz iş insanı Marcus Williams — sessizce not alıyordu. Toplantı biterken kalktı.“Ben Liverpool’a gemide geldim,” dedi. “1967. Babam rıhtımda hamal olarak çalıştı. Birlik Mahallesi’nde oturduk. O zamanlar bize benzer insanları kimse yatırım yaparken düşünmüyordu.” Durdu. “Ama biz oradaydık. Ve kaldık. Ve bir şeyler inşa ettik.” Daniel’a baktı. “Ben Daniel’in önerisini destekliyorum.”Karar üç oya karşı dört oyla geçti.Yeni proje modeli onsekiz ay sürdü. Daniel bu süreçte mahalle sakinleriyle düzenli toplantılar yaptı. Amina Hassan projeye danışman olarak dahil oldu. Caitlin Brady şeffaflık protokollerini hazırladı. Farhan Ahmed sosyal etki raporunu kaleme aldı.İnşaat başladığında Haji Musa mescid önünde durdu, işçilere uzaktan baktı.“Hayırlı olsun,” dedi.Daniel yanındaydı. “Hayırlı olsun, Haji Baba.”Yaşlı adam güldü. “Baba? Ben senin baban değilim.”“Biliyorum. Ama bir gece kapınızı açık bırakmıştınız.”Haji Musa bir süre baktı ona. “Kapı her zaman açıktı. Sen geç gelmiştin.”Proje tamamlandığında, yerel gazeteler bunu “sosyal dönüşüm modeli” olarak haberleştirdi. Farhan sosyoloji dergisine makale yazdı. Amina ise mezun olduğu okulda misafir konuşmacı olarak bu süreci anlattı.Daniel ise o toplantılarda neredeyse hiç konuşmadı.Dinledi.Bir yıl sonra, bir sabah erken saatte, yine Albert Dock’un taş rıhtımında yürüyordu Daniel. Mersey yine akıyordu. Kayıtsız değil artık — en azından Daniel öyle görmüyordu onu. Nehir, zamana benziyor gibiydi. Bir şeyleri taşıyor, bir şeyleri bırakıyordu. Ama ne kaybedip ne kazandığını asla söylemiyordu.Birlik Mahallesi’ndeki yeni yapıdan Haji Musa’nın mescidin taşınmış biçimi görünüyordu uzaktan. Küçük, mütevazı, ama kalıcı. Alt katta Kathleen Murphy’nin kiracısı olduğu yeni daire. Rashid ailesinin büyük oğlunun açtığı eczane.Daniel bunları düşündükçe içinde tanıdık bir sızı geliyordu. Pişmanlık değil tam olarak. Daha doğrusu — bir şeyin farkına varmanın ağırlığı. Kaç yıl boyunca sadece çıktıya, karşılığa, sonuca bakmıştı? Kaç yıl boyunca içini boş tutmuştu?Cebindeki telefon titredi. Sophie’den mesaj: “Yeni proje teklifi geldi. Toxteth’te. Ayrıntılar için ofiste buluşalım.”Daniel telefona baktı. Sonra Mersey’e. Sonra tekrar telefona.Cevap yazmadı. Bir süre daha yürüdü.Bu hikâyenin bitmediğini okuyucu hissetmelidir. Çünkü gerçekten bitmemişti. Bir adam değişmişti, evet — ama değişimin sınırları neydi? Bir proje bitmişti, ama insanlar hâlâ oradaydı, hâlâ hayatlarını sürdürüyorlardı, hâlâ sabahları mescid kapısından geçiyorlar, hâlâ rüzgârın Mersey’den getirdiği ıslaklıkla yüzlerini yıkıyorlardı.Haji Musa her sabah namazını kılmaya devam ediyordu. Amina her gün başka bir yerden dünyayı değiştirmeye çalışıyordu. Kathleen Murphy pencereden mahalleye bakıyor, gördüklerini iç çekerek izliyordu.Ve Daniel yürüyordu. Adımları hâlâ kararlıydı.Ama içi artık boş değildi.— Her insan hem kendi mahkemesinin hem de kendi şahidinin yargıcıdır. Peki insanın kendi aleyhine şahitlik ettiği an hangisidir? — Get full access to Asım İşler at okulsuztoplum.substack.com/subscribe
-
32
Sessizliğin Kalabalığı
Bazı kırılmalar gürültüyle olmaz. En derin yaralar, sessizliğin içinde, bir damla kan gibi usulca sızar ve hiç fark edilmeden ruhu ele geçirir. Ben bunu, o günlerde değil, çok sonra anladım. O zamanlar sadece bir şaşkınlık vardı içimde; sanki dünya bir anda soluk renklerle boyanmış, sesler kısılmış, bakışlar perdelenmişti. Şehrin taşları aynıydı ama insan denen o kırılgan varlık, kendi gölgesinden bile korkar olmuştu.2016’dan sonra İstanbul değişmedi. Boğaz hâlâ aynı maviyle akıyordu, Galata Kulesi hâlâ aynı eski yalnızlığını taşıyordu sırtında, Kadıköy’ün dar sokakları hâlâ o tanıdık nem ve çay kokusuyla doluydu. Ama insanlar değişti. Selamlar eksildi, gözler kaçtı, konuşmalar yarım kaldı, yarım yamalak bir “nasılsın” bile lüks oldu. Bir akşam, yıllarca aynı masada oturduğumuz, aynı kitapları tartıştığımız, aynı hayalleri paylaştığımız eski bir arkadaşımı gördüm. Beşiktaş’taki o küçük kafenin önünde, elleri cebinde, adımları ağırdı. Göz göze geldik. Bir an tanıdığını belli eden bir kıvılcım çaktı bakışlarında. Sonra başını çevirdi. Yürüyüp gitti. O anda içimde bir şey koptu; sessiz, derinden, kemiklerime işleyen bir kopuş.İnsan yalnızlığını, birinin gelmemesinden değil, gelmemeyi bilinçli olarak seçmesinden anlar. O an, kalbimin tam ortasında bir boşluk açıldı. Sanki kalabalığın içinde görünmez bir duvar örülmüştü aramıza. Daha sonra öğrendim bunun bir adı olduğunu: Bystander effect. Seyirci etkisi. Ne kadar çok insan varsa, o kadar az sorumluluk hissediyor herkes. Herkes ötekinin harekete geçmesini bekliyor. Ve sonunda kimse geçmiyor.O günlerde şehrin kalbi hâlâ atıyordu ama ritmi değişmişti. Metro vagonlarında telefon ekranlarının soğuk ışığı yüzlere vuruyor, kulaklıklar dünyayı dışarıda bırakıyordu. Kahvehanelerde sohbetler yüzeyselleşmiş, derinlik korkutucu gelmeye başlamıştı. Bir fincan çayın dumanı yükselirken, gözler bir an bile karşı karşıya gelmekten kaçınıyordu. Sanki herkes kendi kabuğuna çekilmiş, dışarıyı izleyen bir seyirciye dönüşmüştü.En çok o sessizlik yordu beni. Kimse açıkça bir şey demiyordu. Ama herkes bir şey biliyor gibi davranıyordu. Bir bakış, bir iç çekiş, bir mesajın yarım bırakılması... Toplumlar kriz anlarında mesafe koyar; bu bazen korunma içgüdüsü, bazen de korkunun en rafine sosyal biçimi olur. Bireysel düzeyde ise o mesafe, kocaman bir boşluğa dönüşür. Ben o boşluğu her sabah uyandığımda hissediyordum. Telefonum sustu. Davetler kesildi. Kapılar, bir zamanlar açık olan o eski ahşap kapılar, artık hafifçe aralanır gibi yapılıp hemen kapanıyordu.İnsanlar kötüleşmemişti aslında. Kimse birdenbire zalim olmamıştı. Sadece geri çekilmişti. İyi kalpli komşular, eski dostlar, iş arkadaşları... Hepsi bir adım geriye gitmişti. Bu çekilme, sessiz bir ihanet gibiydi; gürültüsüz, kanamasız, ama derin. Akşamları evime dönerken, Boğaz Köprüsü’nün ışıklarını seyrederken düşünürdüm: Bu sessizlik, bir kader miydi yoksa bir tercih mi? İçimdeki o eski ses, atalarımın sesi, fısıldardı: “İnsan, şahit olmadan iyilik edemez.” Ama artık kimse şahit olmak istemiyordu.Bir akşam, eski defterlerimi karıştırırken sararmış bir sayfada şu cümleyi buldum: “İyilik, tanık ister.” Ne zaman yazdığımı hatırlamıyorum. Ama o günlerde bu cümle bir bıçak gibi saplandı içime. Çünkü görünürlük risk demekti. Birine “ben buradayım” demek, birine el uzatmak, birinin acısını paylaşmak... Bunların hepsi insanın kendini ortaya koymasını gerektiriyordu. Ve o günlerde kendini ortaya koymak, tehlikeliydi.Ali’yle o günlerde daha sık görüşmeye başladık. Ali, o sakin, derin bakışlı adam; konuşmadan da çok şey anlatanlardandı. Beyoğlu’ndaki eski bir apartmanın çatı katında, daracık bir odada otururduk. Pencereden şehrin neon ışıkları sızardı içeri, uzakta minarelerin silueti seçilirdi. Bir gece, çaylar, çerezler masada yarım kalmışken sordum ona:“İnsanlar neden susuyor, Ali? Bu kadar mı korkuyoruz?”Bir süre sustu. Sigarasının dumanı tavana yükseldi. Sonra yavaşça konuştu:“Çünkü herkes yalnız kalmaktan korkuyor. Kalabalığın içinde kaybolmak daha kolay geliyor. Sesini yükseltirsen, o kalabalık seni dışlar. Dışlanmak ise... en eski korku.”Gözlerime baktı. Sakin ama keskin bir sesle devam etti:“Ya susacağız... ya da yalnız kalmayı göze alacağız.”Bu cümle uzun süre içimde yankılandı. Sanki bir Kur’an ayeti gibi, ruhuma yerleşti. O günlerde Musa’nın kavmine söylediği söz geldi aklıma. Hani o kavim, basit bir emirle karşılaştığında bile itiraz etmiş, alay etmiş, sorumluluğu dağıtmaya çalışmıştı. “Hani Musa kavmine demişti ki: ‘Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.’ Onlar: ‘Sen bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. Musa da: ‘Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi.” Bakara, 67O kavim gibiydik işte. Basit bir iyilik çağrısı bile bize ağır geliyordu. Emri sorguluyor, sorumluluğu başkasına yıkmaya çalışıyor, sonra da cahillikten Allah’a sığınıyorduk. Ama asıl cahillik, susmakta değil miydi?Zaman, o günlerde ağır akıyordu. Her sabah aynı metro kalabalığına karışıyordum. Bir gün, yaşlı bir adam ayakta duruyordu vagonda. Sırtı kamburlaşmış, elleri titriyordu. Kalabalık yoğundu; herkes telefonuna gömülmüş, kulaklıkları takılı. Kimse yer vermedi. Ben de vermedim önce. Sonra içimde tuhaf bir rahatsızlık yükseldi. Sanki o yaşlı adam, benim içimdeki seyirciyi yüzüme vuruyordu. Ayağa kalktım. “Buyurun amca,” dedim. Yer verdim. Adam hafifçe gülümsedi, “Sağ ol evladım,” dedi. Sesi yorgundu ama içtendi.O an fark ettim: Bystander effect sadece büyük felaketlerde değil, bu küçük, gündelik anlarda da başlıyordu. Ve o küçük anlar birikiyor, büyük sessizliklere dönüşüyordu. O günden sonra her şeyi farklı görmeye başladım. Toplum tamamen susmamıştı; sadece herkes ilk konuşanı, ilk adım atanı bekliyordu. Çünkü bedeli vardı. Risk vardı. Sosyal onay ihtiyacı, vicdanın sesini bastırıyordu.Ali’yle bir başka yürüyüşümüzde, Karaköy rıhtımında, dalgaların sesi ayaklarımızın dibinde yankılanırken yine konuştu:“Belki de sorun insanların kötü olması değil.”“Peki ne?” diye sordum.“İnsanlar iyi ama cesaretsiz. Kötülükle mücadele edebiliriz. Ama cesaretsizlik... o daha sinsi, daha yaygın, daha öldürücüdür.”Bu sözler içimi sızlattı. Çünkü cesaretsizlik, görünmez bir zehir gibi yayılıyordu aramıza. Atalarımız, “Emr bi’l-ma’ruf, nehy ani’l-münker” derken neyi kastediyorlardı acaba? İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak... Ama bunu yaparken yalnız kalmak pahasına mı?Küçük adımlar atmaya başladık. Gösterişli değil, sessiz ama bilinçli adımlar. Birine selam vermek, birinin yükünü hafifletmek, birine “buradayım” demek. Başta zor geldi. Yalnızlık hissi ağır basıyordu. Ama sonra ilginç bir şey oldu: Bir kişi konuştuğunda, ikinci kişi cesaret buluyordu. Cesaret de bulaşıcıydı, korku gibi.Bir akşam beş kişi toplandık. Küçük bir dairede, loş ışık altında. Kimse liderlik iddiasında değildi. Kimse büyük nutuklar atmadı. Sadece çay içtik, sustuk, konuştuk. Herkes aynı şeyi hissediyordu: Artık sadece seyirci kalmayacağız. O gece, içimde eski bir dua gibi yükseldi bir ayet: İyilik ve takvada yardımlaşın. Çünkü yalnız başımıza taşıyamayız bu yükü.Zamanla öğretmenler ders vermeye devam etti korkusuzca, doktorlar gönüllü hizmete koştu, öğrenciler öğrenmekten vazgeçmedi. Bunlar büyük kahramanlıklar değildi. Ama gerçek kahramanlıklar, genellikle sessiz olanlardır. Bir annenin geceleri uykusuz kalışı, bir babanın ekmeğini paylaşışı, bir gencin vicdanını susturmama çabası...Yıllar geçti. Her şey tamamen düzelmedi. Şehir hâlâ aynı gürültüdeydi ama sessizlik eskisi kadar ağır değildi. Çünkü o sessizliğin içinde artık küçük, kırılgan ama inatçı sesler vardı. Bir selam, bir bakış, bir el uzatış... Bunlar, kaderin akışını yavaş yavaş değiştiriyordu.Bugün geriye baktığımda görüyorum ki, o yılların en büyük sınavı dış baskı değildi. İçimizdeki seyirciyi yenmekti. Çünkü herkesin içinde iki ses vardır. Biri der ki: “Karışma. Başkası yapsın. Tehlike büyük.” Diğeri fısıldar: “Eğer sen yapmazsan, kim yapacak? Senin vicdanın, senin şahitliğin değil mi?”Hayat, bu iki ses arasında gidip gelmekle geçer. Musa’nın kavmi gibi, basit bir emre bile “alay mı ediyorsun?” diye sorarız bazen. Ama asıl mesele, o ineği kesmek değil, sorumluluğu üstlenmektir. İyiliği görünür kılmaktır.Ali’yle son yürüyüşümüzde, yine o eski rıhtımda, martıların çığlıkları arasında dedi ki:“Biliyor musun, kalabalıklar bazen insanı en çok yalnızlaştırır.”“Nasıl yani?”“Çünkü herkes birbirine bakar ama kimse harekete geçmez. Herkes ötekini bekler.”Bir süre sustuk. Dalgalar ayaklarımızı ıslattı. Sonra ekledi:“Ama bir kişi yürümeye başlarsa, kalabalık yönünü değiştirir. Belki yavaş yavaş, belki gönülsüzce... Ama değiştirir.”O gün anladım: Seyirci etkisi bir kader değildir. Bir seçimdir. Ve o seçim her sabah, her metro durağında, her bakışta yeniden yapılır.Eve dönerken aklımda tek bir cümle vardı: Seyirci kalmamak, bazen en büyük eylemdir. Çünkü dünya, parlak kahramanlara değil, küçük ama cesur insanlara ihtiyaç duyar. Ve o insanlar, genellikle ilk adımı atanlardır. Sessizliğin kalabalığında, bir ses olmayı göze alanlardır.Hikâyenin sonunda, o eski defterdeki cümle yeniden canlandı içimde: İyilik, tanık ister. Ve tanık olmak, cesaret ister. Belki de insan ruhunun en derin çatışması burada gizlidir: Susmakla konuşmak, geri çekilmekle öne çıkmak, yalnız kalmakla aidiyet arasında.Şimdi, sizden sormak istiyorum:Eğer bugün, o metro vagonunda yaşlı bir adama yer vermek yerine telefonunuza bakmayı seçseniz, içinizdeki hangi ses galip gelecek? Ve o ses galip geldiğinde, yarın kendinize bakarken gözlerinizi kaçırabilecek misiniz?Ya da ikinci soru: Bir gün, tam da susmanın en kolay olduğu anda “ben buradayım” demeyi göze alsanız, o an gerçekten yalnız mı kalacaksınız, yoksa sessizliğin kalabalığını ilk kez kıran kişi olarak, yeni bir kalabalığın doğuşuna mı tanık olacaksınız? Get full access to Asım İşler at okulsuztoplum.substack.com/subscribe
We're indexing this podcast's transcripts for the first time — this can take a minute or two. We'll show results as soon as they're ready.
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Kitlesel duygulara iç yolculuk.Toplumsal cesaret ve bireysel vicdanla vardır okulsuztoplum.substack.com
HOSTED BY
Asım İşler
CATEGORIES
Loading similar podcasts...