PODCAST · religion
Mevlana Takvimi
by Mevlana Takvimi
Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
-
1000
ŞEHİT GENÇ OSMAN (1604-1622)-14 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Osmanlı sultanlarının on altıncısı olan II. Osman’ın babası Sultan I. Ahmed Han, annesi Mahfiruz Hadîce Sultandır. 1604 senesinde İstanbul’da doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, tarih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. 26 Şubat 1618 günü Osmanlı sultanı oldu. Sultan İkinci Osman Han güneş yüzlü, heybetli, yüksek himmet sâhibi, bahadır bir pâdişâhtı. Fevkalâde iyi bir binici, silâh ve harp âletlerini kullanmakta pek mâhirdi. Şecâat ve binicilikte akranı pek az olup, şirin çehreli ve güzel tavırlıydı. Sultan Genç Osman dînî ve fennî ilimlerde âlimdi. Fârisi mahlasıyla yazdığı şiirlerinin toplandığı Dîvân’ı vardır. İkinci Osman’ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış antlaşması imzâlanarak harbe son verildi. Sultan Osman, Lehistan’ı ele geçirip, Baltık Denizine çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas Okyanusuna geçip Avrupa hıristiyanlığını hem Akdeniz hem okyanus donanmalarıyla çember içine almak gâyesiyle 21 Mayıs 1621’de Cuma namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. Netîcede kış mevsiminin gelmesi üzerine Lehistan’la barış yapılarak geri dönüldü. Lehistan Seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan, bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırmak istiyordu. Ancak onun bu ıslâhât fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyordu. Nitekim yeniçerilerle sipâhiler ayaklandılar. Netîcede isyan Sultan Osman Hanın hal’i (ve şehit edilmesivle) ve Sultan Mustafa’nın ikinci defâ tahta geçirilmesiyle son buldu. (Rehber Ansiklopedisi, Osman-II, c.16)
-
999
BABA DOSTUNA İYİLİK ETMEK-13 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Abdullah ibni Ömer (r.a.), şöyle bir olay yaşadığını anlattı: "Bir defasında yolculuk ederken bir bedevî ile karşılaştım; bu bedevînin babası Hz. Ömer (r.a.)’in dostuydu." İbni Ömer (r.a.) bedevîye: "Sen falanın oğlu değil misin?" diye sordu. O da: "Evet, onun oğluyum." dedi. Bunun üzerine Abdullah ibni Ömer (r.a.), yolculuk yaparken devenin üzerinde yorulduğu zaman, ondan inip rahatlamak için bindiği eşeği ve başındaki sarığı çıkarıp bedevîye hediye etti. İbni Ömer (r.a.) ile birlikte yolculuk edenlerden biri: "Şu bedevîye iki dirhem yetmez miydi de bunca şey verdin?" diye söylendi. İbni Ömer (r.a.) ise ona, Resûlullâh (s.a.v.)’in: "Babanın dostunu koruyup gözet! Onunla ilgiyi kesme! Yoksa Allâh imânının nûrunu giderir." uyarısında bulunduğunu haber verdi. Yine Abdullah ibni Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "İyiliklerin en değerlisi, bir kimsenin baba dostunun yakınlarına iyilikte bulunup onlara ikrâm etmesidir." Vefâ duygusu, insanın sahip olduğu en üstün erdemlerden biridir. Peygamber (s.a.v.) terbiyesiyle yetişen Abdullah ibni Ömer (r.a.) hazretleri de bu üstün vasfa sahip olduğunu, nakledilen bu olaydaki davranışıyla göstermiştir. Babasını kaybetmenin üzüntüsünü yaşayan kimse, baba dostlarına tutunarak teselli bulmalıdır. Bu konuda Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz’in Hz. Hatice (r.anhâ)’nın vefâtından sonra onun dostlarına nasıl ilgi gösterdiği, kurban kestiği zaman onları hatırlayıp kendilerine nasıl pay gönderdiği unutulmamalıdır. (İmâm Buhârî, Edebü’l-Müfred, c.1, s.66-67)
-
998
MİSAFİRLİK ÜÇ GÜNDÜR-12 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri; din kardeşimizin veya yakınımızın yanında fazla ikâmet etmememiz, uzun ziyaretlerimizle onu sıkmamamız, hal ve hatırını sorduktan sonra süratle oradan ayrılmaya çalışmamızdır. Yanında misafir kalmamızı ısrarla isterse, onu gücendirmemek üzere yanında ancak bir gece kalmamız, sabah olunca da ev sahibinden izin alarak ayrılmamız buyurulmaktadır. Şayet ev sahibi yanında kalmamızı isterse ve bu isteğinde bizi zorlarsa, gönlümüzde ve nefsimizde bu ısrarın kalbî ve doğrulukla yapıldığı kanaati uyanırsa, orada huzur içinde kalabiliriz. İçimizde aksine bir duygu doğarsa, kendisi bu ayrılığı kâbul etmese dahî, oradan izin alıp ayrılmamız icâb etmektedir. Özellikle ev sahibimiz oturduğu kasabanın tanınmış, eli açık ve birçok insanın ziyaret edip yanında yatıp kalktığı kimseyse, yanında çok kalmamalıyız. Çünkü ikrâm ve bağıştan kendisine usanç geleceği gibi, sonunda kendisini insanların gözünden saklamaya çalışacağı veya o kasabadan ayrılmak zorunda kalacağı bilinmelidir. Ziyaretlerini kısa ve hafif yapanların, Allâh (c.c.)’un rahmetine kavuşacaklarını Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlar ve bu yönü haber vermişlerdir. “Allâh (c.c.)’a ve âhiret gününe imân edenler, misafirini bir gece ve gündüz mükâfatlandırmalıdır. Misafirlik üç gündür. Bundan fazlası sadakadır. Bir misafirin ev sahibini sıkacak kadar kalması helâl sayılmaz." (Buharî) Hafız Münzirî (rh.a) şöyle der: "Bilginlerin yukarıda anlatılan hadîs üzerinde iki ayrı düşüncesi vardır. Bunlardan birincisi; kişi, başka yere giden yolcu misafirlere bir gün ve gece yiyecek ve içeceğini verir. Kalıcı misafirleri ise üç gün misafir eder. İkinci düşünce; kişi misafiri karşılayıp yedirip doyurduktan sonra ona yolluk olarak bir gün bir gecelik yiyeceğini yererek uğurlar." (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.942-944)
-
997
KADININ HACCI VE BAŞKALARININ YERİNE HAC YAPMAK-11 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Kadının, beraberinde kocası veya mahremi olmaksızın haccetmesi caiz değildir. Ancak bu hüküm, Mekke ile kadının bulunduğu yer arasında, üç gün üç gecelik mesafe (90 km) olması hâlindedir. Eğer mesafe bundan daha kısa olursa, mahremi veya kocası olmadan, yalnız olarak haccetmesi caizdir. Eğer kadın, mahrem bir kişi bulursa, kocasının onu hacdan menetmesi caiz değildir. Buluğ çağına ermiş kızın mahremi olmaksızın haccetmesi caiz değildir. Kadın ile birlikte hac için yolculuğa çıkmış olan mahremin nafakası (yol masrafı) kadına aittir. Kadın, talâk veya vefat iddetinde iken haccetmek üzere evinden çıkamaz. Kadın ihramda iken yüzünü açar; bununla kastedilen, örtünün, kadının yüzüne değmemesidir. Eğer örtüyü, yüzüne değmeyecek şekilde yaparsa caiz olur. Kadının eğer kendisiyle birlikte hacca gidecek mahremi veya kocası olmazsa kendisi adına, kendi malından haccın edâ edilmesini vasiyet etmesi icap eder. Bir kimseye hac farz olsa ve haccetmese, nihayet hastalansa ve hastalık, haccetmesine mâni olsa veyahut da gözleri âmâ olsa, kendi malından haccedilmesini vasiyet etmesi icap eder. Ölen kimse, kendi adına haccedilmesini vasiyet etmişse ve malının üçte biri buna yetmediği için varisler, onun namına hac yaptırmamışlarsa, ölen kişi günah işlemiş olmaz. Vasiyet, ölen kimsenin malının üçte birinden yerine getirilir. Vasiyet, ister hac, ister namaz fidyesi isterse de zekât olsun fark etmez. Fakat varisler yetişkin olup buna rızaları bulunmadığı müddetçe vasiyetin, malın üçte birinden daha fazlasından yerine getirilmesi caiz değildir. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.363-365)
-
996
MİSAFİRE İKRAM SÜNNETTİR-10 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: "Misafir ağırlamayan kimsede hayır yoktur". Peygamberimiz (s.a.v), bir gün deve ve sığır sürüsü olan birine uğrar. Fakat adam Peygamberimizi (s.a.v.) ağırlamaz. Sonra sadece bir kaç kuzusu olan bir kadına uğrar. Kadın Peygamberimiz (s.a.v.)’i ağırlayarak kuzu keser. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) buyurur ki: "Her ikisine bir bakınız. Bu huy Allâh’ın kudreti dahilindedir. Allâh kime iyi ahlâk bahşetmek isterse ona verir." Hz. İbrahim (a.s.), yemek yiyeceği zaman dışarı çıkar ve bir ya da iki mil kadar uzaklara giderek birlikte yemek yiyeceği birini arardı. "Misafir Babası" diye ün salmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.)’e imân nedir diye sordular : "Yemek yedirmek ve herkese selâm vermektir" diye cevap buyurdu. Günâhlara kefaret olan ve derece yükselten amellerin ne olduğu sorulduğunda: "Yemek yedirmek ve halk uykuda iken namaz kılmaktır." buyurdu. Hacc’ın kâbul edilmesine sebep olan ibâdetlerin ne olduğu hakkındaki bir soruya ise: "Yemek yedirmek ve tatli dil" diye cevap buyurdu. Hz. Enes İbn-i Mâlik (r.a.): "Misafirin girmediği eve melek de girmez." buyurur. Yemek verenin fakirleri unutmaması hatta onlara daha öncelik tanıması, yakınlarınıda ihmâl etmemesi ve akrâbalık bağlarına zarar vermemesi gerekir. Yemek verenin dost ve tanıdıkları arasında gönül kırıcı bir ayrım yapması küskünlüğe yol acar. Bunlar yanında yemek verenin verdiği yemeği öğünme ve böbürlenme aracı olarak kullanmaması, onu dostlarının kalbini hoşnut etme vesilesi, mü’minleri sevindirme ve Peygamberimizin (s.a.v.)’in sünnetine uyma vesilesi bilmesi gerekir. İyilik, ancak güleryüz, tatlı söz ve geleni iyi karşılamak ile tamamlanır. (İmam Gazali, Kalplerin Keşfi, s.108)
-
995
BAŞI AÇIK GEZMENİN SORUMLULUĞU-09 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Öncelikle örtünme ile alâkalı Kur’ân-ı Kerim’de geçen âyetlere bakalım. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak gayet açık bir şekilde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.” (Ahzâb s. 59) “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, nâmuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise, görünmesi zarurî olan kısımlar müstesnâ, açığa vurmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.” (Nûr s. 3031) Âyetten açıkça anlaşılacağı gibi, “ırz ve namusun korunması” başı örtmenin bir hikmeti, aynı zamanda bir sebebi sayılmaktadır. Başlarını açan kadınlar ırz ve namuslarını muhafaza etseler de, bu Allah’ın emrine uygun bir koruma sayılmaz. Allah ve Rasûlünün emrini dinlemediği için günaha girer, büyük bir sorumluluk altına girmiş bulunur. Âl-i İmrân sûresinde şu meâlde bir âyet-i kerime yer alır: “Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar işte onların mükâfatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altından ırmaklar akan Cennetlerdir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükâfatı ne güzeldir.” (Âl-i İmrân s. 135-136) Demek ki, tevbenin kabul olması, günahın affa layık olmak için günahta ısrar edilmemesi aranmaktadır. (Nurgül Dere, Müslüman Hanımın El Kitabı, s. 322-323)
-
994
ZİKİR HALKALARINDA BULUNMANIN SEVÂBI-08 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Allâh (c.c.)’u zikretmek makbûl bir ibâdet olduğu gibi, zikir halkalarında oturmak da makbûl bir ibâdettir. Böyle olduğuna dâir pek çok delil vardır. Abdullah ibni Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Cennet bahçelerine uğradığınız zaman oradan faydalanmaya bakın!" Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): "Yâ Resûlullâh! Cennet bahçeleri nedir, neresidir?" diye sordular. Allâh’ın Elçisi (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Cennet bahçeleri zikir meclislerdir. Allâhü Teâlâ’nın yeryüzünde dolaşıp zikir meclislerini araştıran melekleri vardır. Onlar zikir meclislerini buldukları zaman, zikredenlerin yanına varıp aralarına katılırlar." Hz. Muâviye bin Ebû Süfyân (r.a.) şöyle dedi: "Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.v.) halka şeklinde oturan sahâbîlerinin yanına geldi ve onlara: "Burada niçin oturuyorsunuz?" diye sordu. Onlar da: "Allâhü Teâlâ bize İslâmiyet’i nasip ederek büyük bir lütufta bulundu, biz de bu sebeple O’nu zikretmek ve O’na hamd etmek için toplandık" diye cevap verdiler. Resûlullâh (s.a.v.): "Allâh aşkına söyleyin, siz buraya sadece Allâh’ı zikretmek için mi toplandınız?" diye sordu. Onlar da: "Evet, vallâhi sadece bunun için toplandık" dediler. Bunun üzerine Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil geldi ve Allâhü Teâlâ’nın, meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi; onun için böyle söyledim." Ebû Saîd el-Hudrî ile Ebû Hüreyre (r.a.e.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğuna şâhit oldular: "Bir topluluk oturup Allâhü Teâlâ’yı zikrederse, onları melekler kuşatır, Allâh’ın rahmeti kaplar, üzerlerine mânevî huzûr (sekînet) iner ve Allâhü Teâlâ da onları kendi huzûrunda bulunanların arasında anar." (İmâm Nevevî, el-Ezkâr, c.1, s.26-28)
-
993
İSTANBUL BEYEFENDİSİ ADABI-2-07 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Ramazanlarda, orucu açıp birkaç lokma aldıktan sonra akşam namazı cemaatle eda edilir, ondan sonra yemek yenir. İstanbullu edebî, yazılı, zengin Türkçe bilir. Konuşurken ve yazarken yanlış yapmaz. İstanbullu faydasız, boş, mâlâyâni konuşmaz. Söylerse hikmetli ve lüzumlu şeyler konuşur ve söyler. Asla zevzeklik ve gevezelik yapmaz. Kibar İstanbullu "ulan, yuh, be, aha oha, kral" gibi kaba kelimeleri ve ünlemleri kullanmaz. İstanbullu lâf olsun diye saçma sapan, dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı cinsinden aptalca sorular sormaz. Soruları incelik doludur. Bana bir soru yönelt senin kim olduğunu söyleyeyim... Bir adamda veya kadında İstanbul terbiye ve kültürünün olup olmadığı, konuşmasından ve yönelttiği sorulardan anlaşılır. Bazı soruları sormak çok ayıptır. İstanbullular Mekke demezler Mekke-i mükerreme, Medine demezler Medine-i münevvere, Şam-ı şerif, Kuds-i şerif, Haleb-i Şehba derler. Beyazıt camiine gittim demezler, Beyazıt Cami-i Şerifine gittim derlerdi. Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil üstadımız ziyaretine giden yirmi küsur yaşındaki gençlere beyefendi diye hitab ederdi. İstanbullu Allahü Teala, Peygamber-i Zişan, Kuran-ı azimüşşan, evrad-ı şerif diyerek saygılı konuşur. Gerçek bir İstanbullu, kendi şeyhine ettiği hürmeti öteki şeyhlere de eder. Ulemadan, fukahadan, meşayihten hiçbirine saygısızlık etmez. İstanbul kültüründe paylaşma ve infak fazilet ve hasleti vardır. Eski Ramazanlarda konakların kapıları herkese açık olurmuş İstanbullu bir Müslümanın evinde, zenginse orijinal hatlı ve tezhipli, bütçesi darsa matbaa baskısı bir Hilye-i Şerif levhası, başka hatlar (ayetler, hadisler, kelam-ı kibar, hikmetli mısra, beyit ve kıtalar) bulunur. Bir tarikata girmiş, bir şeyhten el almış İstanbullu büyük lüzum olmadıkça söylemez, reklam yapmaz. (Mehmet Şevket Eygi)
-
992
ÖFKE HALİNDE VERİLEN KARARLAR-06 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Allâh Resulü (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Hiçbir hâkim öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermesin." (Buhârî) Böyle bir durumda davayı ertelesin veya ara verip sonra devam etsin. Hadiste hâkimden kasıt herhangi iki kişi arasında hüküm verendir. Dolayısıyla bir öğretmen, usta ve baba, bu hükme tabidir. O hâlde çocukların, himaye/eğitim altındaki kişilerin ve zayıf insanların suç işlemesi hâlinde, denetimlerinden sorumlu olan kişilerin öfkeli iken bunları cezalandırmaması gerekir. Aksi takdirde zulmetme ihtimalleri artar ve bundan sorumlu olurlar. Öfke gittikten sonra düşünüp sağlıklı karar vermeliler. Vereceğimiz kararın Allâh ve Resulü tarafından hesabının alınacağı unutulmamalı ve suçluyu cezalandırma durumunda da ihtiyatlı olmamız gerekir.Öfkeliyken boşama, içi mermi dolu bir silaha benzer. Nasıl ki şaka yollu veya öfkeliyken silahın tetiğinin çekilmesi hâlinde silahtan ateş çıkıyorsa aynı şekilde öfke hâlinde boşama da geçerli olur. Bundan dolayı her iki silahı da kontrollü bir şekilde kullanmak gerekir. Öfkeliyken ceza kesmekten uzak durmak gerektiğini daha önce belirttik. Özellikle anne babanın bu konuda dikkatli olması gerekir. Açıkça şuna da dikkat çekmemiz yerinde olacaktır: Bazı öğretmenler öğrencileri sorgusuz sualsiz dövme hakkına sahip olduklarını düşünmektedirler. Öğrenciler küçük olduğu için bir şey diyemiyorlar. Anne babaları ise tedip amacıyla uydurulan "Eti senin kemiği benim" lafını dile getirirler. Hâlbuki bu kâbul edilecek bir durum değildir. Çünkü davacısı olmayan hakların davası, kıyamet günü Allâh ve onun Resulü tarafından açılacaktır. Bir hakim, zimmî bir kâfire bile haksızlık yapacak olsa onun hakkı kıyamet günü alınacaktır. (Derleme)
-
991
NESLİMİZİ ŞEYTÂNDAN KORUMAK ELİMİZDE-05 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Allah (c.c.), şeytânın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’an-ı Kerim’in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem (a.s.) ve Havva validemize şeytânın yaptıklarını Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor. Şeytânın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor. Bilhassa Fâtır Sûresi’nin 5-6’ıncı âyetlerinde buyuruyor ki: “Ey insanlar, Allâh’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın, sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytân düşmanınızdır; onu düşman bilin. O, ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye hevesata uymağa davet eder.” İşte böyle mübarek âyet-i kerimelerle şeytânın düşman tanınması emir buyuruluyor. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. İblis’ten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı. Allâh, “Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?” buyurdu. O ise, “Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.” (Ârâf s. 10-11) (Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.147) CİMÂ DUÂSI Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, “Bismillâh, Allâhümme cennibni’ş-şeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razaktenâ (Allâh’ım şeytânı benden (bizden) ve vereceğin çocuktan uzaklaştır) desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kazâ edilirse, o çocuğa ebediyyen şeytân zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhari)
-
990
İMÂM-I A‘ZAM’IN HADİS İLMİNDEKİ YERİ-04 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in hayatının ilk yıllarında hadîs öğrenmiş ve özellikle fakih muhaddislerden hadîs almıştır. Ebû Davud et-Tayâlisî (r.âleyh)’in rivayetine göre, Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle demiştir: "H. 80 senesinde doğdum, 94 senesinde sahâbî Abdullah b. Enes (r.a.) geldi. Onu 14 yaşımda gördüm ve ondan Hz. Peygamber (s.a.v.)’in; "Bir şeyi aşırı sevmen gözünü kör, kulağını sağır eder" hadîsini işittim." İmâm Ebû Yusuf (r.a.)’in rivayeti ise şöyledir: "H. 80 senesinde doğdum; 16 yaşımda, 96 senesinde babamla birlikte haccettim. Mescid-i Haram’a girdiğimde büyük bir kalabalık gördüm ve babama sordum. Babam; "Bu, sahâbeden Abdullah b. Haris ez-Zebîdî (r.a.)’in ilim halkasıdır" dedi. İlim halkasına katıldım ve Abdullah b. Haris (r.a.)’i; "Resûlullâh (s.a.v.)’i "Dîninde fakih olan kimseyi Allâh (c.c.) ummadığı yerden rızıklandırır ve kederlerini giderir" buyururken işittim" dediğini duydum. İmam-ı Azam ilim öğrenmeye başladığında kendisine; "Hadîs ilmini tercih edersen sonunda hata ettiğinde, seni yalancılıkla itham ederler ve alaya alınırsın" şeklinde nakledilen haber sahih değildir. Çünkü Kur’ân ve Sünnet’i bilmeyen fakih olamaz. Onun Kur’ân ve Sünnet’i bilmediği halde İmâm-ı Şafiî (r.a.)’in; "İnsanlar Ebû Hanîfe (r.a.)’in fıkhına muhtaçtır" diye ifade ettiği seviyeye ulaştığını kâbul edip, sonra da "Ebû Hanîfe (r.a.) hadîs bilmiyordu" dememiz büyük bir çelişkidir. Aksine o, yüzlerce önde gelen muhaddisten hadîs almış, onlarla uzun süre birlikte olmuştur. Kendisinden rivayet edilen müsnedler, İmâm-ı Mâlik (r.a.) ve diğer muhaddislerden önce, hadîsleri fıkıh konularına göre, onun tasnif ettiğini göstermektedir. Bunlardan başka Ebû Hanîfe (r.a.), bir hadîs veya bir meseleyi araştırmak amacıyla ilmî seyahatler de yapmıştır. (Muhaddisler Nazarında İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe, c.1, s.96-97)
-
989
CENNET’TEKİ NİMETLER NASIL OLACAK?-03 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Cennet ehlinin içinde yaşayacağı nimetleri hiç kimsenin nitelendirmeye gücü yetmez. Zira Resûlullâh (s.a.v)’in bildirdiği gibi Cennet’te gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insanın kalbinden geçmediği güzellikte nimetler vardır. Orada bulunan her şey Allâh (c.c.)’un kudretinin eseridir. Adet olduğu üzere dilin oluşması için manadan önce eşyanın var olması gerekir. Var olmayan bir nesnenin kelimesi olmaz. Çünkü önce eşyanın zihinde bir formunun olması gerekir. Bundan sonra o eşya için bir isim icât edilir. Ortaya çıkarılan bütün modern bilimsel icâtların ilk anda dünyanın hiçbir dilinde karşılığı yoktu. Ancak icât edildikten sonra dil bilginleri bir araya gelerek ona bir isim verdiler. Bir insana hiç görmediği bir nesnenin ismini öğretmek istediğin zaman, onun anlayabilmesi için o nesneyi bir başka eşyaya benzeterek misâl vermen gerekir. Meselâ dersin ki "top gibi" veya "silindir gibi" yahut "sandık gibi". Bir nesne bilinmez olduğu sürece aklın onu idrâk edebilmesi için bilinen bir nesneye benzetmek zorundasın. Şayet bilinen bir nesneye benzetmez isen, insan aklı onu idrâk etmekten aciz kalacaktır. Bu noktadan hareketle bize göre Cennet nimetleri meçhuldür. Dolayısıyla onlar hakkında bir bilgimiz yoktur. Cennet nimetleri bizim gücümüzün ve tasavvurumuzun çok üzerindedir. Bu nimetler Allâh (c.c.)’un kudretinin eserleridir. Bu nedenle Allâh (c.c.) bizlere Cennet hakkında konuşmak istediğinde, dünyada bulunan nimetleri misâl olarak göstermektedir. Bu misâller yalnızca takrib (konuya açıklık getirmek) içindir. Ancak bu bize Cennet’teki nimetlerin gerçek suretini vermemektedir. (Muhammed Mütevelli Şaravî, Kuran’da Kıyâmet Sahneleri, s.185)
-
988
ABDEST ALMANIN CAİZ OLDUĞU VE CAİZ OLMADIĞI SULAR-1-02 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Yağmur suyuyla, dere ve kuyu sularıyla, havuz sularıyla ve tatlı veya tuzlu olsun deniz sularıyla gusletmek ve abdest almak caizdir. Ağaç veya yapraklardan sıkılmış olan sularla, karpuz ve kavun suyuyla ve şeker kamışından sıkılmış sularla abdest almak caiz değildir. Temiz bir madde suya karışmış veya temiz bir şey suda pişirilmiş olsa ve nihayetinde suyun ismi değişip ona artık “su” ismi verilemeyecek hâle gelse; meselâ meşrubat, sirke ve çorba gibi isimler alsa onunla abdest almak caiz değildir. Toprak, safran veya sabun gibi temiz bir nesne suyla karışmış olsa ve suyun üç vasfı -yani tadı, rengi veya kokusu- değişmiş olsa, fakat incelik (rikkat) ve akıcılığı değişmese onunla abdest almak caizdir. Temiz bir nesne suda kaynatılmış olsa ve suyun üç vasfından -yani rengi, tadı veya kokusundan- birisi değişmiş bulunsa onunla abdest almak caiz değildir. Ancak daha iyi temizlemesi amacıyla temiz bir nesnenin, suda kaynatılmış olması bunun haricindedir; ölüyü gasletmek için sedir ağacı yapraklarını suda kaynatma böyledir. Böyle bir su ile gusletmek ve abdest almak caizdir. Safran suyunda kızıllık baskın gelir ve onun, elbise boyanan su gibi olması durumunda onunla abdest almak caiz değildir. Sütün suya karışmış olması durumunda bakılır, eğer sütün rengi baskın durumda ise onunla abdest almak caiz değildir, fakat baskın durumda değilse caizdir. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.79-80)
-
987
KURBAN İBÂDETİNİN FAZÎLETİ-01 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Bir Hadîs-i Şerîf’te: “Kurbanınızı güzel ediniz. Zîra sizin kurbanlarınız, Sırat üzerinde bineklerinizdir” buyuruldu. Yine bir Hadîs-i Şerîf’te: “Dâvud (a.s.), “Yâ Rabbi, ben Muhammed (s.a.v.)’in ümmetinden, kurban bayramında kurban eden kimsenin sevâbı nedir?” diye münâcât eylediğinde, Allâhü Teâlâ: “O kimseye, kesilen kurbanın her kılı için on sevâb verilir, ondan on günâh silinir. Cennette derecesi on kat yükselir” buyurdu. Sonra yine Dâvud (a.s.), “kurbanın karnını yardığı zaman, sevâbı nedir?” dediğinde, Allâhü Teâlâ, “onu, açlık ve susuzluktan ve kıyâmet gününün şiddet ve korkularından emin ve selâmette olduğu halde, mezarından kaldırır. Ey Dâvud! O kurbanın her parça eti karşılığında, Cennet’te deve kadar büyük kuş, ayağı karşılığında bir Cennet burakı vardır. Bedenindeki her tüyüne karşılık Cennet’te bir köşk, başında her teli karşılığında hûr-i ayndan bir câriye vardır. Ey Dâvud! Sen bilmez misin ki, kurban binekdir. Kurban günâhları mahvedicidir. Belâları gidericidir. Ey Dâvud Sen ümmetine kurban ile emret. Zîra kurban, İbrahim (a.s.)’ın oğluna kesilme bedeli olduğu gibi, mü’minin Cehennem ateşinden kurtulması için de fedâ ve bedeldir” buyruldu. Hz. Alî (r.a.) bir gün Meryem Suresi seksen beşinci âyetini okuyup sonra: “Âyet-i kerîmedeki müttakîler, kıyamet günü seçilmiş atlar üzerine binerler. O güzel atları kurbanlarıdır. Müttakîler öyle binekler üzerinde getirilir ki, kimse onlar gibisini görmemiştir. Üzerlerinde altından eyerler vardır. Yuları zeberceddendir. Müttakîler kafilesi bu bineklerle cennete girerler. Hattâ cennetin kapısını çalarlar” buyurmuştur. (Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, s.350)
-
986
HÜSN-İ HAT SANATI-30 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Hat sanatının Kuran’ı en güzel bir şekilde yazma kaygısıyla geliştiği söylenebilir. Ancak hat sanatının Araplarda değil de Türkler içerisinde mükemmel bir hale gelmesi Türkler’in İslam sanatına ve ilimlerine verdikleri önem ve değerden kaynaklanmaktadır. Hat sanatının bilinen en eski Üstadı Bağdatlı İbn-i Mukle’dir. Henüz o zamanlar Arap yazıları köşeli ve geometrik formlara sahip kûfi yazı şeklinde idi. Miladi 1200’lü yıllarda ise, Halife Mustasimi’nin hizmetkârı olduğu için Yakut-u Mustasimi olarak adlandırılan büyük sanatkâr, hat sanatının bugün “Aklam-ı Sitte” olarak isimlendirilen altı çeşit yazısını geliştirdi. Bunlar; tevki, rika, muhakkak, reyhani, sülüs ve nesih hatlarıdır. Bütün bu yazı çeşitleri Selçuklu ve Osmanlı hattatları elinde ölümsüz sanat eserlerine dönüşmüştür. Ayrıca İranlıların kullandığı talik yazı da vardır ki, yine Osmanlı hattatları bu yazı çeşidinde de çok mükemmel eserler vermişlerdir. Bu sebeple “Kur’an, Mekke’de indi; Mısır’da okundu; İstanbul’da yazıldı” vecizesi meşhur olmuştur. Gerçekten de dünyanın en büyük hattatları İstanbul’da yaşamıştır. Hat sanatının tarihinde pek çok büyük hattat bu topraklarda yetişmiştir. Sultan II. Bayezid’ın büyük iltifatlarına mazhar olan Amasyalı Şeyh Hamdullah Çelebi (1429-1520) bu sanatta en önemli bir ekoldür. Hafız Osman (1642-1698) ise yazdığı Kur’an ile meşhur olmuştur. Bugün bile dünyanın pek çok yerinde onun hattı esas alınarak Kur’an-ı Kerîm basılmaktadır. III. Ahmet ve II. Mahmut gibi bazı Osmanlı padişahları da hat sanatı ile ilgilendiler ve yazdıkları yazılar hala büyük camilerimizin duvarlarını süslemektedir. (Doç. Dr. Rasim Soylu, Zafer Dergisi, Aralık 2020, 528. Sayı)
-
985
GUSLÜ GEREKTİREN VE GEREKTİREMEYEN DURUMLAR-29 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Meninin şehvetle çıkması ile gusül farz olmuş olur; bu hususta onun, kadına dokunmakla veya ona bakmakla yahut da onu hayal etmekle çıkmış olması arasında bir fark yoktur. Ve yine onun uykuda iken çıkmasıyla uyanıkken çıkması arasında da bir fark yoktur. Gusül, erkeğin tenasül uzvunun, sünnet mahallinin, ferce veya dübüre dahil edilmesiyle farz olur, böyle bir durumda meninin gelmesiyle gelmemesi arasında bir fark yoktur. Gusül, meninin çıkmasıyla farz olur, mezinin çıkmasıyla farz olmaz. İkisi arasındaki fark şudur: Mezi, şehvet durumunda ve kişinin eşiyle oynaşması esnasında çıkan ince bir su olup onun çıkmasıyla şehvet kesilmiş olmaz, aksine ziyadeleşir; meni ise şehvetin son noktasında çıkan kalın (yoğun) bir sudur ve onun çıkmasıyla şehvet kesilmiş olur. Mezinin çıktığı bazen bilinmeyebilir de. Küçük abdest yapmadan evvel veya sonra gelen suya vedi denir. Vedi, kokulu olur ve vedi sebebiyle gusül değil, abdest gerekir. Bir kimse uyandıktan sonra ihtilâm olduğunu hatırlasa fakat elbisesinde veya bedeninde meni izi görmese kendisine gusül gerekmez. Ancak elbisesinde veya bedeninde meni izi görürse gusletmesi gerekir. Eğer yaşlık görse ve onun, meni değil de mezi olduğu kanaatinde olsa yine gusletmesi gerekir. Bir kimse ağır bir yük kaldırsa veya yüksek bir yerden düşse yahut da şiddetli bir şekilde darp edilse ve bunlardan dolayı menisi, bulunduğu yerden, şehvet olmaksızın ayrılarak dışarı çıksa, kendisine gusül farz olmaz. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.70-74)
-
984
İSLAMDA NÜFUS ARTIŞININ ÖNEMİ -28 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İnsanlar, yaratılışları gereği en mükemmel varlık örneği olup, gerçekten de tüm yaratılmışlar arasında büyük bir şerefe ve önemli bir ayrıcalığa sahiptirler. Yüce kudret, insanları büyük yeteneklerle donatmış, diğer canlılarda bulunmayan bazı özellikler ve güçlerle onları teçhiz etmiştir. İşte bu sayede insanlar yeryüzünü imar etmiş, pek büyük hayatî değişimler meydana getirmiştir. İnsan ne şerefli bir varlıktır ki, bu dünya hayatının Allâh (c.c.) katında takdir edilen zamana kadar düzen ve temizlik içinde devam etmesi, ancak bu üstün türün meşrû ve mesut bir şekilde çoğalmasıyla mümkündür. Bu nedenle, hikmet dolu İslam dininde Müslüman bireylerin çoğalması son derece gereklidir. Bu konuda birçok dini teşvik ve emir bulunmaktadır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Evleniniz ve çoğalınız. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur: “Esmer, doğurgan bir kadın; güzel fakat kısır bir kadından daha hayırlıdır.” Bir diğer hadis: “Sevgi dolu ve doğurgan kadınlarla evleniniz. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim.” Tefsir-i Rûhu’l-Beyân’da, nakledilen bir hadis şöyledir: “Ey Âişe! Müslüman bir kadın, eşinden gebe kaldığında, onun için gündüz oruç tutan, gece namaz kılan ve Allah yolunda gazi olan kimsenin sevabı derecesinde sevap vardır.” Bu yüce beyanlardan açıkça anlaşılıyor ki, İslam dininde Müslüman nüfusunun artması son derece istenen bir durumdur. Zaten nikâhın meşrû kılınmasının temel hikmeti de insan neslinin helal yol ile çoğalmasını sağlamaktır. (Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.19-20)
-
983
KABİRDE CEVAP VEREMEYENİN AZABI-27 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Ayet ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafire ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır. Ahmed b. Hanbel’in Bera b. Azib’den rivayet edip Ebu Uvane’nin "Kabir sualleri hakkında" adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında: "Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir." Başka bir rivayette de şöyledir: "Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için sağır, dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. Onunla bir dağa vursa dağ un ufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır." Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır: "Onlar (kafirler) ateşten çıkmayacaklardır." (Bakara s. 167) "Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmeyecekler." (A’raf s. 40) "Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azap da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız." (Fatır s. 3)" Toprağa sıkıştır denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allâh onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir. Tirmizi’nin Ebu Said’den rivayet ettiği hadis şöyledir: "Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar." Bu haberlerin verdiği ortak mana ise kafirlerin her birine değişik şekilde azap edilmesidir. (İbn Hacer Askalani , Kabir Alemi , s.1)
-
982
SABRIN ÇEŞİTLERİ-26 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Sabır iki kısımdır: 1. Bedenî olan sabır. Meselâ, bedene güç şeyleri yüklemek ve bunlara katlanmak gibi. Bu da, ya güç şeyleri yapmak gibi fiil ile olur veyahut da şiddetli dayağa ve büyük bir acıya katlanmak gibi, sıkıntılara göğüs germekle olur. 2. Ruhanî olan, manevî sabır Bu da nefsi şehvet ve tabiatın iktizası olan ve arzu duyulan şeylerden alıkoymaktır. Sonra bu manevî sabır, eğer mide ve fere şehvetine karşı bir sabır olursa "iffet" diye adlandırılır. Eğer arzu olunmayan şeylere katlanmak hususunda olursa, kendisine sabredilme ihtiyacı duyulan kötü şeylerin değişmesiyle, insanlarca buna verilecek isim de farklı farklı olur. Eğer bu sabır, bir musibete karşı olursa, "sabır" işte ancak buna denilir; feryat figan etme ve sabırsızlık gösterme, sızlanma ise "cez" ve "hel" denilen bir hal olup sabrın zıddıdır. Bu sabırsızlık da, hevânın kişiyi sesini yükseltmeye, yüzünü gözünü dövmeye, üstünü başını parçalamaya sevkettiği şeye denilir. Eğer bu ruhanî sabır zenginlik hususunda olursa, kendine hakim olma diye isimlendirilir. Şımarıklık durumu bunun zıddıdır. Eğer bu manevi sabır harb ve savaş hususunda olursa, buna "şecaat" denilir ki, bunun karşıtı korkaklıktır. Eğer sabır, öfke ve kızgınlığı bastırma, yenme hususunda olursa, buna "hilm" denilir ki, bunun karşıtı da hafif meşrebliktir. Eğer bu sabır çeşidi, bolluk içinde yaşamaya karşı yapılırsa, buna "zühd" denilir; bunun zıddı da hırstır. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c. 4, s. 86-87)
-
981
OSMANLI DEVLETİNDE SU YÖNETİMİ-25 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Tüm canlı yaşamının sürdürülebilirliğinde olmazsa olmaz hayati bir değere sahip olan su, şüphesiz insan yaşamı için ayrı bir önem ihtiva etmektedir. Dolayısıyla medeniyetlerin belirlenmesinde su oldukça etkin bir rol üstlenmiştir. Üstlendiği bu rol farklı su kültürlerini de meydana getirmiştir. Öyle ki toplumlar arası suya ait kültürel zenginlikler, ülkelerin gelişmişlik düzeylerini belirleyen önemli ölçütlerden biri olmuş ve uygarlıkların “su medeniyeti” olarak anılmasında etkili olmuştur. Bu vasıfları taşıyan devletlerden biri de Osmanlı Devleti olmuştur. Tarihteki bu haklı ve köklü geçmişi ile uzun yıllar geniş coğrafyalara hükmeden Osmanlı Devleti, Kur’an-ı Kerim’de yer alan “Canlı olan her şeyi sudan yarattık” (Enbiya s. 30) ifadesi çerçevesinde inanç esaslı medeniyet tasavvuru benimseyerek suyu bir “emanet” olarak görmüştür. Bu bakış açısı ile insan ve çevre kaynaklı su sağlığını tehdit eden olası zararları önlemede önemli sorumluluklar üstlenmiş ve sürdürülebilirliği adına kalıcı yaklaşımlar sergilemiştir. Yine bu çerçevede bilhassa su kaynaklarının adaletle dağıtımı, bakım ve onarımlarda gösterilen titiz yaklaşımlar “emanet” kavramının bir tezahürü olarak karşımıza çıkmıştır. Osmanlı Devleti, su ile ilgili yapılanmalardan suyun korunmasına, su mimarisinden vakıf anlayışı kültürüne, yangına müdahalede teşkilatlanmasına, tarihi eserlere duyulan hassasiyet sonucu su yolu güzergâhlarının değiştirilmesine, doğa ile uyumlu estetik anlayışın yaşatıldığı mimari yapılara kadar pek çok alanda örnek rol model olmuştur. (İbrahim Yenigün, Çevre, Şehir ve İklim Dergisi, Sayı 3 (2023), s. 158-172)
-
980
İLİM TALEBELERİNİN DÖRT GÖREVİ-24 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İlim ve fende layıkıyla ortaya çıkmak isteyenlerin üstlenmesi gereken bazı önemli görevler şunlardır: 1. Ahlakı güzelleştirmek ve vicdanı temizlemeye özen göstermektir. Büyük bilgin Fahreddin Razi Hz. şöyle demiştir: “Ruhun mutluluğu ancak iki şeyle sağlanır: Biri, aklın ilimle olgunlaşması; diğeri de ilmin güzel ahlak ile desteklenip aydınlanmasıdır.” Bir insan ne kadar ilim ve fenle fikir ve zihnini geliştirirse geliştirsin, güzel ahlakla donanmadıkça ruhsal mutluluğu hakkıyla kazanmış sayılmaz. (Kim ilmini, ahlakını güzelleştirmek için kullanmazsa, o ilim ona ahirette fayda vermez.) 2. İyi niyet sahibi olmak ve kararlı, metanetli davranmaktır. İyi niyet taşımayanlar gerçek fazilete sahip olamazlar. Eğitim yolunda kararlılık göstermeyenler de feyiz ve kemalata ulaşamazlar. Sabrı ve metaneti olanlar, zorlu ihtiyaçlar ve saldırgan düşmanlara rağmen ilim dairesini genişletmeye devam ederler. 3. İlim ve fenne karşı yüksek bir hisle bağlı olmak ve hayatının bir dakikasını bile boş yere harcamamaya çalışmaktır. İnsan hayatı çok kıymetlidir. Geçirilen zamanın bir anını bile bir daha telafi etmek mümkün değildir. İmam-ı Âzam hazretleri şöyle der: “En büyük musibet, vaktin faydasız bir şekilde ziyan edilmesidir.” Bir başka şair de şöyle der: (Zamanını “yazık”la, “vah vah”la (dövünmeyle) zayi etme. Çünkü fırsatlar kıymetlidir, zaman ise kılıç gibidir. Fırsatı değerlendir, zira dünya bir andan ibarettir. O bir an da âlimlerin katında bir âlemden daha değerlidir.) 4. Ömür boyu ilim öğrenmeye kararlı olmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz”. Bu yüzden, ilim ve faziletin güzelliklerini kazanmak isteyenler sağlam bir azimle, sarsılmaz bir metanetle kemalat yolunu takip etmelidirler. (Misvak Neşriyat, Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 148-150)
-
979
CİHAD MEYDANINDA İKİ YAVRU ARSLAN-23 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Ebû Vakkas (r.a.)’ın oğlu Hz. Umeyr (r.a.) küçük yaşta bir sahâbidir. İslam’ın ilk yıllarında müslüman olmuştur. Meşhur bir sahâbi olan Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.)’ın kardeşidir. Sa’d (r.a.) diyor ki: Ben kardeşim Umeyr (r.a.)’ın Bedir Savaşı için hazırlıklar yaparken, kimse görmesin diye oraya buraya gizlenip durduğunu gördüm. Bu durumu görünce hayret ettim ve “Ne oldu, neden gizlenip duruyorsun?” deyince, şöyle dedi: “Peygamber (s.a.v.) beni görüp de çocuk diye savaşa gitmemi yasaklarsa bir daha gidemem. Halbuki ben mutlaka savaşa katılmayı arzuluyorum. Belki de Allahü Teâlâ bana bir türlü şehidlik nasip eder” dedi. Nihayet ordu görüşe hazır olunca korktuğu başına geldi. Resûlullâh (s.a.v.) yaşı küçük olduğu için onu kabul etmedi. Fakat arzusu çok fazla olduğundan dayanamayıp ağlamaya başladı. Peygamber (s.a.v.) onun arzu ve ağlamasını görünce izin verdi. O da savaşa katıldı. İkinci arzusu da yerine geldi ve bu savaşta şehid oldu. Kardeşi Sa’d (r.a.) diyor ki: “Boyunun küçük olması ve kılıcın da büyük olmasından dolayı ben (kılıç) yüksek dursun da yere sürünmesin diye bağına düğümler atıyordum.” Hz. Umeyr (r.a.) Âbillahm’ın kölesi ve küçük yaşta bir çocuktu. O devirde cihada katılmak küçük-büyük herkesin candan arzuladığı bir şeydi. O Hayber Savaşına katılmak istedi. Kabilesinin ileri gelenleri ona müsaade edilmesi için Resûlullâh (s.a.v.)’e rica ettiler. Nitekim Peygamber (s.a.v. ) izin verdi ve ona bir kılıç hediye etti. Kılıcı boynuna astı. Fakat kılıç büyük, boyu da kısa olduğundan giderken kılıç yere sürünüyordu. İşte bu haliyle Hayber Savaşına katıldı. Hem çocuk hem de köle olduğu için ganimet malından bir pay alamadı ama bağış olarak payına bir şeyler düştü. (El-isabe) (Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazileti, s.147)
-
978
İNSANOĞLUNUN DÜŞMANLARI-22 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Ehl-i tasavvuf şöyle demiştir: "Birisi zahir, birisi de bâtın olmak üzere, senin iki düşmanın vardır. Sen bunların her ikisiyle de savaşmakla emrolundun. Cenâb-ı Hâkk zahir (görünen) düşman hakkında "Allâh (c.c.)’a inanmayanlarla savaşın" (Tevbe s. 29); batın (görünmeyen) düşman hakkında da, "Şeytan sizin bir düşmanınızdır. Onun için siz de onu bir düşman tutun" (Fâtır s. 6) buyurmuştur. Sanki Cenâb-ı Hâkk, bu ayetlerle şöyle demek istemiştir: Zahirî düşmanınızla savaştığında, senin yardımcın mutlak hükümran olan Allâh (c.c.) olur. Nitekim Cenâb-ı Allâh, "Râbbiniz size nişanlı beşbin melekle imdat edecektir." (Al-i imran s. 125) buyurur. Batınî düşmanınla savaştığında da senin yardımcın, yine mutlak hükümran olan Allâh (c.c.)’dur. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, "Benim gerçek kullarım (var ya) Senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur." (İsrâ s. 65) buyurur. Keza, gizli düşmanla savaşmak açık düşmanla savaşmaktan daha önemlidir. Çünkü açık (zahirî) düşman eğer bir fırsatını bulursa, seninle dünya malı hususunda savaşır. Gizli (bâtınî) düşman ise, fırsatını bulursa din ve kesin hakikat bilgisi hususunda savaşır. Aynı şekilde, açık düşman bize galip gelse de yine ecrimizi alırız. Ama gizli düşman bize galip gelirse, o zaman fitneye düşeriz. Bunun gibi, açık düşmanın öldürdüğü kimse şehit olur, gizli düşmanın öldürdüğü kimse ise Allâh (c.c.)’un râhmetinden uzaklaştırılır. Bundan dolayı gizli düşmanın şerrinden kaçınmak daha evlâdır. Bu da ancak kişinin kalbi ve diliyle "Euzü billahi mine’şşeytani’r-racim" demesiyle olur. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.124)
-
977
GENÇLERE TAVSİYELER-21 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki, her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır. Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki, her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir. Bir günde ve bir zamanda yapman lâzım gelen bir işi (bir dersi, bir vazifeyi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter. Bir zamanda yalnız tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hattâ bir fasıl üzerinde çalış. Tâ ki, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiçbirini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslâm mütefekkiri İmam Gazali'ye İhya adlı muazzam eserini nasıl bir çalışma ile vücude getirdiğini sormuşlar: bir zamanda yalnız bir fasıl, bir bahis, bir mesele üzerinde çalıştım, demiş. Başladığın bir işi (Bir dersi, bir kitabı, bir vazifeyi) yapıp bitirmeden başka bir işe başlama. Yarıda kalan iş, başlanmamış demektir. Bir günün işini (dersini, vazifesini) bitirdikten sonra ertesi günü ne işi yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmağa başlamadan evvel, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur. Çalışmaya oturduğun zaman tıpkı ateş hattında düşmanı gözetleyen bir asker gibi uyanık ol, ve dikkat kesil. Ve bütün ruhi ve bedenî kuvvetinle kendini işe ver. Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hasıl olan manevî zevk, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte muvaffakiyet yılmayanındır. Güçlükler erir ve imkânsız görünen, mümkün olur. (Ali Fuad Başgil, Gençlerle Başbaşa, s. 62)
-
976
ZEKÂT VERİLECEK KİMSELER-20 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Fakirler: Nisab miktarından az mala sahip olan kimselerdir. Veya, nisab miktarına ulaşmış olmasına rağmen, namî(çoğalıcı, artıcı) olmayan mala sahip olan kimseye de fakir denir. Zekâtı (sadakayı) fakir olan alimlere vermek, fakir olan cahillere vermekten daha efdaldir. Miskinler: Hiçbir şeyi bulunmayıp, dilenmeye muhtaç olan kimselerdir. Fakirin aksine, bu kimselerin kuvvetten düşmemek ve bedenini korumak maksadı ile dilenmesi helâl olur. Bir günlük yiyeceği ve avret mahallini örtebilecek elbisesi olan kimsenin dilenmesi helâl olmaz. Âmil: Vâliyyü'l-emrin, zahirî malların zekât ve öşrünü toplamak üzere tayin ettiği kimsedir. Böyle bir âmile, bu hizmetinden dolayı, görevi devam ettiği sürece, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarına yetecek kadar, orta halli topladığı zekâttan bir hisse maaş verilir. Mükâteb Köle: Mükâteb olan kölelere, onları kölelikten kurtarıp hürriyetlerine kavuşturmak için yardım edilmesi uygundur. Mükâteb: Bir bedel mukabilinde azad edilmek üzere efendisi ile mukavele yapmış olan köle veya cariye demektir. Mükâtebe, zengin olduğu bilinsin veya bilinmesin zekât vermek caiz olur. Borçlu: Borcundan fazla, nisab miktarı mala sahip olmayan veya kendisinin de, başkasında alacağı olmasına rağmen, bunu alması mümkün olmayan kimse demektir. Zekâtı borçlu olanlara vermek, fakir olanlara vermekten daha efdaldir. Allah Yolunda Olanlar: İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)'e göre, Allah yolunda olanlardan maksat, Allah yolunda cihad eden gazilerin fakirleridir. İmâm Muhammed (r.a.)'e göre ise, hac yolunda olan fakir kimselerdir. Yolcu: Zekât verilecek yolcudan maksat, malı, beldesinde kalıp, elinde bir şey bulunmayan garip kimsedir. (Fetava-i Hindiyye, s.620-629)
-
975
ORUÇ: TAKVAYA GİDEN YOL-19 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Oruç, Allâhü Teâlâ’nın, kullarına farz kılmış olduğu bir farizadır, İslâm’ın beş rüknünden dördüncüsü olup çok büyük bir ehemmiyete sahip bulunmaktadır. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Umulur ki böylece günah ve fenalıklardan korunursunuz.” (Bakara s. 183) Ebû Hureyre’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim, îmân ederek ve karşılığını Allâh’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî) Yine Ebû Hureyre’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Muhammed’in nefsinin, yedinde olduğu Zât'a yemin ederim ki; muhakkak oruçlu kimsenin ağız kokusu Allâh’ın nezdinde misk kokusundan daha hoştur.” (Buhârî) Hz. Enes’in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Oruç tutan kimselerin ağızlarından misk kokusu yayılmaktadır ve kıyamet günü kendileri için arşın altına muazzam bir sofra kurulur da insanlar şiddet içinde bulunurlarken onlar, oradan yerler.” (Ed-Dürrü’l-Mensûr) Başka bir rivayette de şöyle denilmektedir: “Oruç tutanlar için muazzam bir sofra kurulur, insanlar hesapta iken onlar yemekte bulunur, insanlar derler ki: “Ey Rabbimiz! Bizler hesaba çekiliyoruz, onlar ise yemekle meşguller.” Bunun üzerine Râb Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar daima oruç tutarlarken sizler daima yemek yiyordunuz, onlar daima geceleri ibadetle ayakta iken sizler daima uyuyordunuz.” (Buhârî) (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.327-328)
-
974
KADINLARIN KOKU SÜRMESİ MESELESİ-18 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Peygamber Efendimiz (s.a.v) güzel kokuyu sever ve ashabına da kokulanmalarını tavsiye ederdi, kadınlar ise ancak aile içinde veya kendi cinslerinin topluluklarında koku sürünebilirler. Evden dışarı çıkarken, mescidde ya da yabancı erkeklerin bulunduğu yerlerde kokulanmaları bu erkeklerin dikkatlerinin kadınların üstüne çekilmesine yol açar. Erkeğin kalbi onunla meşgul olmaya başlar. Bu durumun mescidde meydana gelmesi namazdaki huşuya da engel olabilir. Saflar dolusu kadınların çeşitli parfümler sürünerek mescide geldiği düşünülürse, mescidin havasını bu kokuların sarması İslam'ın hoş karşılamadığı bir durumdur. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve koku ulaşsın diye bir topluluğun yanına giderse zinaya bir adım atmış olur" Burada yatsı namazının örnek verilmesi, kadınların geceleyin korunmaya daha fazla ihtiyaçları olduğuna dikkat çekmek içindir. Ancak burada koku ile temizlik arasında bir ilgi kurulmamalıdır. İslam temizlik dinidir. Erkek ve kadını dış ve iç kirlerden temizlemek İslam'ın gayesidir. Bu yüzden mü'min kadınlar belki dışarıda parfüm sürünmezler fakat giysilerinin ve bedenlerinin temizliğine son derece dikkat ederler. Bu arada ter kokusunu giderecek önlemleri almak da mü'min hanımların şiarı olmalıdır. Nitekim Medine-i Münevvere'ye uzaklardan cuma namazı için gelenlerin terli olarak mescide girmelerine engel olmak üzere, Resûlullâh (s.a.v.), cuma günü boy abdesti alınmasını tavsiye etmişlerdir. Bazı alimler kadının dış giysisinin süs ve şatafatı, zinetlerinin dışarıdan görülmesi ve erkek topluluğunda karışık oturmaları ile parfümlü olarak dışarı veya mescide çıkma yasağını aynı nitelikte görmüşlerdir. (Ali Rıza Peker, Örtünme ve Tesettür)
-
973
ABDESTİN ADAPLARI -17 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Abdestin adapları şunlardır: 1. Daha namaz vakti girmeden abdest almak. 2. Abdest alırken kıbleye yönelmek. 3. Abdest alırken bir yerde durmak. 4. Abdestte başkalarından yardım istememek. 5. Abdest alırken lüzum görülmedikçe dünya kelamı konuşmamak. 6. Abdestte başından sonuna kadar niyeti unutmamak. 7. Abdest alırken sıkı olmayan parmak yüzüklerini oynatmak. Sıkı olanları oynatmak ise lazımdır. 8. Abdestte ağıza, buruna sağ el ile su vermek ve sol el ile sümkürmek. 9. Abdest alırken –çapak kalmaması için- göz pınarlarını yoklamak, abdest suyunu dirseklerin ve topukların yukarılarına kadar ulaştırmak. 10. Abdestte suyu israf etmemek. 11. Abdest suyunu güneşte ısıtmış olmamak. 12. Abdest için toprak ibrik kullanmak ve bunu sol tarafta bulundurmak. 13. Abdest bitince kıbleye karşı şehadet kelimelerini okumak. 14. Abdestten artan sudan kıbleye karşı ayakta biraz içerek: "Allahümmec'alnî minet-tevvâbîn, vec'alnî min-el-mütetahhirîn" diye duâ etmek. 15. Abdestin akabinde bir, iki veya üç kere Kadir suresini okumak. 16. Abdestten sonra, kerahet vakti değilse, iki rekât nafile namaz kılmak. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dini Bilgiler, s. 157)
-
972
HELAL VEYA HARAMI İNKAR EDENLERİN DURUMU-16 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Cenâb-ı Hâkk’ın (c.c.) haram kıldığı; adam öldürmeyi, içki içmeyi, zina yapmayı haram olduğunu bildiği halde helaldir diyen herkes kafirdir. İslâm esaslarından bir esası, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in işlediklerinden tevatüren nakledilmesiyle yakinen bilineni ve Efendimiz (s.a.v.)’in üzerine icma-ı ümmetin vâki olduğunu kesinlikle bilineni inkâr eden ve yalanlayanı kesinlikle tekfir ederiz. Beş vakit namazın farz olmasını, rekâtlarının adedini, secdelerini inkâr edip, bize Cenâb-ı Hâkk (c.c.)’un kitabında sırf namaz kılmayı emretmiştir (Beş vakit olduğunu, rekât ve secdelerini emretmemiştir), beş vakit olması bu erkân ve şartlarla kılınmasının emredildiğini düşünmüyorum çünkü Kur’ân’da bu hususta açık bir nâs yoktur diyen, bu hususta varid olan hadîs de haber-i vahiddir (kâbul olunmaz) diyen kimse de kafirdir. Haricilerden, “Namaz, sabah ve akşam olmak üzere iki vakit farzdır” diyen, Batıniyye mezhebinden ‘farzlar öyle kişilerin isimleridir ki, onlar imam olmakla emrolundular’ diyen, ‘uzun müddet çalışmak, nefislerini, iç âlemlerini temizledikleri zaman onlardan ibadeti iskat (üzerinden düşmesi) eder ve onlara her şeyi mubah kıldığı gibi, şer’î teklifleri onlardan kaldırır’ diyenlerin de tekfir edildiğine dair icma-ı ümmet vâki olmuştur. (Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, s. 708) İSLAM YOLUNDA HARCANAN KURUŞ İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât’ında şöyle buyurmuştur: “Bugün İslam çok garip (hükümlerini insanların birçoğu tarafından terkedilmiş, terketmeyenlerin de dost ve yardımcı bulamadığı) bir zamandadır. Bu zamanda İslâmın güçlenmesi için harcanan bir kuruş binlerce dînâr ve dirhem (altın ve gümüş) yerine geçer. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu!” (İmam Rabbani, Mektubat, c.1, 193. Mektup)
-
971
MEZHEPLERE UYMANIN GEREKLİLİĞİ-15 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Müçtehid olmayan bir mümin için, dört mezhepten birisini taklid etmek vaciptir. Taklid: Delilini bilmeden, mezhebi müdevven müçtehid bir imama uymaktır. Günümüzde mutlak müçtehid bulunmadığı için her müslüman buna mecburdur. Bu ve cibeye riayet etmeyen bir kimse, mezhepsiz ve bid’at ehlidir. "Şeyh Abdulkerim, Nuru'l İslam adındaki kitabında şöyle di yor: "(içtihad derecesine eremeyen kimse) için, bu mezhep müçtehidlerinden birinin mezhebini taklid etmesi vaciptir. Bunun delili hem Kitap ve hem de Sünnettir. En doğru söylenen Resûlullâh (s.a.v.)’in, hayırlı olduklarına şehâdet ettiği üç asrın ehlinin icmâı, bazı değer siz muhalifler dışında, onlardan sonra gelenlerin de icmâıdır bu." Şah Veliyullah Dehlevi: "Bilmiş olun ki, bu dört mezhepten birisine uymakta büyük yarar ve terketmekte ise büyük zarar var dır". Her müslüman bütün dini konulan ayet ve sünnetten çıkara maz. Hatta Kitap ve Sünnetin tamamını okuyup inceleme imkanına sahip olsa bile, bu konuda ihtisas sahibi olmadığı için, delilden hü küm çıkaramaz, işte müçtehid olmayanların, bu dört mezhepten bi risine uymaları mecburidir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in zamanına daha yakın, kitab ve sünneti bütün özellikleriyle daha iyi bilen, Ashabın görüş ve fetvalarını araştıran, en iyi inceleyen müçtehid İmamların (rh.a.e) ve onların devirlerinde yaşayan, ders halkalarına devam etme şerefine nail olan Selef-i sâlihinin fıkhî görüşlerini "taklid olur" diye bırakarak, kitap ve sünnet ıstılahlarından, nasih ve mensuhtan, fıkhî bilgiden yoksun ve hatta selefin eserlerini okumaktan ve anlamaktan aciz kimselerin, yeniliklere kalkışmaları cidden çok garip ve gülünçtür. (Mehmed Çağlayan , Ehl-i Sünnet ve Akaidi, s.138)
-
970
ASIL İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-14 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Birleşmiş Milletler 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Beyannamesi adı altında bir kararname çıkardı. Yani, medeni dünya (!) bu kadar yıldan sonra insanların eşit olduklarını, hayati ve medeni haklarda aynı düzeyde olduklarını hissetti ve böyle bir belgenin neşrine gerek görmüş oldu. Sözde bu belgenin gayesi, bütün insanların tam bir eşitlik, özgürlük ve güven içerisinde yaşamalarını temin etmek, her ferdin insanlık ailesinde şerefli yerini alabilmesi ve korkusuz yaşamasını garanti altına almaktı. Acaba bu belgede söz konusu hususlar, az da olsa gayesine erişmiş midir? Buna imza koyan milletler dahi bunu uyguladılar mı? Dünyada cereyan eden olaylara baktığımız zaman, bu sorunun cevabı tabii ki “hayır”dır. Çünkü başta beyannameyi imza edenler dâhil, cemiyetlerin hiçbiri çıkarına ve politikasına uymadığı konuları asla uygulamamışlardır. Bu hallerde insanlık da unutulmuş ve insan hakları da. Gerçekten insan haklarını insanlara bahşeden ve uygulayan tek ve yegâne müessese yüce İslam’dır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in risaletiyle bunun öncülüğünü yapmış, İslam devletinin bütün hâkimiyeti devirlerinde fiilen uygulanmıştır. Bunun öncülüğü ve şerefi, ondört asırdan beri İslam idare anlayışının ve onun şerefli devlet adamlarının hakkıdır. Ayrıca İslam’da bu hakları insanlara veren yüce Allah (c.c.)’dur, insanoğlu değildir. Kaynağı semavi ve mukaddestir. Bu hak, bir tecrübe ve tekâmülün eseri değil, ezeli bir ilmin ve mutlak bir iradenin Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şahsında tecellisidir. İnsan hakları, İslam dininin Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e vahiy edildiği tarihten itibaren insanlara verilmiş ilahi bir haktır. Efendimiz (s.a.v) Arafat’ta ve Mina’da buyurduğu Veda Hutbesi’nde insan haklarını en mükemmel şekilde belirlemiştir. Müslümanlara düşen bunları tetkik ve tatbik etmektir. (Mehmet Çağlayan, İslam Hukuk Doktrini, s.198)
-
969
HZ. PÎR ES’AD-I ERBİLİ (K.S.)-13 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Kelâmî Dergâhı şeyhi ve 32. Nakşî Postnişini olan Muhammed Es’ad Efendi (k.s.), 1848 (Hicri 1264) yılında bugün Irak sınırları içinde kalan Musul’un Erbil kasabasında doğdu. Muhammed Es’ad Erbili (k.s.), Nakşibendi tarikatının Hâlidiyye Dergâhı Postnişîni olan babası Muhammed Saîd Efendi’nin terbiyesinde ehl-i tarik bir ailede yetişti. Erbil ve Deyr’deki zamanın alimlerinden ilim öğrendi ve 1870 yılında yirmi üç yaşında zahiri ilimlerden icazet (diploma) aldı. Taha el-Hariri’ye intisap etti. Beş yılda seyri sulukünu tamamlayarak, hilafet aldı ve Hacca gitti. Hacc dönüşü Şeyhi vefat edince, İstanbul’a geldi. Fatih Camii’nde Hafız Divanı ile Molla Cami’nin Lüccetü’l-Esrar kitabını okuttu. Ünü kısa zamanda etrafa yayıldı. II. Abdülhamid Han’ın damadı Halid Paşa kendisini saraya davet ederek sohbetlerinden istifade etti. Bu arada Meclis-i Meşayih üyeliğine ve akabinde Kelamî Dergâhı Şeyhliği’ne tayin edildi. Kenz-ül İrfan adlı hadis kitabını neşretti ve büyük ilgi gördü. Abdulhamid Han tarafından vazifeli olarak Erbil’e gönderildi. Şeyh Muhammed Es’ad Erbili (k.s.)’un en önemli özelliklerinden biri “Tarikatı, Şeriatın yaşanabilmesi için bir araç olduğunu ısrarla vurgulamış ve uygulamış olmasıdır”. Bu konuda “Tarikatın esası Şeriattır” demiştir. İkinci özelliği ise Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e olan büyük aşkı ve sünnet-i seniyyeyi yaşama konusunda gösterdiği titizlik ve gayretidir. Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamaya karar vererek, Erenköy Kazasker’de satın aldığı köşkünde inzivaya çekildi. Ancak evi sürekli polis gözetiminde tutuldu. 23 Aralık 1930’da Menemen vakasıyla ilgili tutuklanarak Menemen’e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı. İlerlemiş yaşı sebebiyle cezası müebbede çevrildi. Oğlu Ali Efendi idam edildi. Menemen’de askeri hastanede tedavisi yapıldığı sırada 3 Mart’ı 4 Mart’a bağlayan gece zehirlenerek Şehid edilmiştir. Cenazesi ailesine verilmeyerek Menemen’de defnedildi. Es’ad Efendi (k.s.)’nun yetiştirdiği en önemli talebesi ve yolunu devam ettiren zât, Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)’dur. (Son Asır Ehl-i Sünnet Âlimleri s. 120)
-
968
HARİS EL-MUHASİBÎ’DEN ÖĞÜTLER-6-12 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Edebi, ilim bostanlarında; ünsü, halvet diyârında; hayâyı, nefsin patikalarında; ibret almayı, tefekkür vâdîlerinde; hikmeti ise havf bahçelerinde ara (talep et.) Emrine muhalefet ettiğin hâlde, Allâh’ın ihsânının devâm ettiğini; zikrinden yüz çevirdiğin hâlde (sana) halim davrandığını, hayânın azlığına rağmen günâhlarını örttüğünü ve sen O’na muhtâc olduğun hâlde, Onun sana ihtiyâcının olmadığını iyi bil. Örtülü bir şeyi açma. Bir günâhı nefsinde içinden bile söyleme, veya; sakın bir günâha niyetleneyim deme. Hiçbir küçük günâhta ısrâr etme. Bütün ihtiyâç/yoksunluklarda Yüce Allâh’a sığın. Her durumda, muhtâçlığın (sâdece) O’na olsun.Her işte O’na tevekkül et. Hevâyı bırak; nefsinin tuzak kurduğu/pusuda beklediği şeylere kanma. Zikrini gizle. Yüce Allâh’a şükretmeye devâm et.İstiğfârı çoğalt. Düşünerek ibret al. Acele edilecek yerlerde teenni ile, dostluklarında/arkadaşlıklarında insanlarla olan ilişkilerinde hüsn-i edeble hareket et. Nefsin için insanlara öfkelenme; Allâh için nefsine öfkelen. Kötülük husûsunda kimseye denk olma (diğer bir ifâdeyle; kötülüğe kötülükle karşılık verme). Câhili yüzüne karşı methetmekten sakın; kimsenin de seni yüzüne karşı methetmesine râzı olma. Gülmeni azalt, mizâhtan uzak dur. Acıları gizle. Nâmûsluluğu/iffeti izhâr et. (Haris el-Muhasibî, Ahlak ve Arınma) RESÛLULLÂH’IN YASAKLADIĞI SAÇ TRAŞI “Ya hep tıraş edin ya hep bırakın!” (Ebû Dâvûd, Tereccül 14) “Bana bir berber çağırın!” buyurdu. Gelen berbere emretti, berber bizim başlarımızı tamamen tıraş etti. (Ebû Dâvûd, Menâsik 78) “Resûlullah (s.a.v.) başın bir kısmını tıraş edip bir kısmının (perçem olarak) bırakılmasını yasakladı.” (Buhârî, Libâs 72)
-
967
İSLAM’DA KARI - KOCA İLİŞKİSİ NASIL OLMALIDIR?-11 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fatıma (r.anha)’yı evlendirirken: “Kızım Fatıma sen Ali’ye cariye gibi ol. Ya Ali, sen de Fatıma’ya köle gibi ol” buyurmuşlardır. (Buhari) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “köle gibi ol” buyururlarken bize: “Teslim almanın en iyi yolunun teslim olmak olduğunu” öğretmiş olmasıdır. Cariyeye ait bir örnek vermek gerekirse; bir hükümdarın birçok cariyeleri varmış. Onların içerisinde siyahi bir cariyeye çok ehemmiyet verir, onu çok takdir eder ve diğerlerine göre daha fazla hoş muamele edermiş. Bu cariyeyi diğer cariyeler kıskanırlarmış. Hükümdar birgün diğer cariyelere bu farkın nedenini öğretmek istemiş. Tüm cariyelerin eline çok kıymetli taşlarla işlenmiş mücevher bir vazo vermiş ve: “Emrimdir, hepiniz bunları yere vurun ve kırın” demiş. Hiçbir cariye kıymetli taşlarla işlenmiş o vazolarını kırıp parçalayamamış ve hepsi alıp göğüslerine basmışlar. Yalnızca o siyahi cariye vazoyu yere atıp paramparça etmiş. Hükümdar siyahi cariyeye: Diğer cariyeler ‘hükümdarımızın bize verdiği kıymetli hediyedir. Biz bunu yere çarpamayız’ düşüncesiyle diğer tüm cariyelerim bağırlarına bastılar. Sen ise yere çarptın paramparça ettin vazoyu. Neden böyle yaptın?” diye sorunca siyahi cariye: “Önemli olan hükümdarımın emrinin yerine getirilip onun kalbinin kırılmamasıdır. Bu mücevherlerin ne önemi var. Ben sizin emrinizi yerine getirip kalbinizi kırmamak için bu vazoyu kırdım” cevabını vermiş ve herkes aradaki muhabbet farkını anlamış. Allâh Resûlü (s.a.v.)’in bize öğrettiği köle ve cariye kıstası budur. Yani eğer güzel ahlâklı, İslâm fıtratı üzere yetişmiş kadın ve erkekler evlendikleri zaman birbirlerine bu misallerdeki köle ve cariye gibi muamele ederlerse birbirlerine teslim olmuş ve dolayısıyla birbirlerini teslim almış olurlar. Böylece en güzel İslâmî yuvayı kurmuş olurlar. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 2, s.141 )
-
966
DEĞERLERİNDEN BÎHABER BİR NESİL!-10 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Kimya sahasında dünyaca ünlü bir bilim adamı olan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile yapılan bir röportajda şunlar kaydedilmiştir: “Bize zamanında öğretmemişler. Ama Amerika’da iken, Gazali’nin eserlerini bulup okuyunca dünyam değişti, hayretler içinde kaldım. Kimya-ı Saadet’i okurken gördüm ki, Gazali, bugünkü batı dünyasından beş yüz yıl ilerideymiş. Davos’ta milletlerarası bir toplantıda, Gazali’den, Mesnevi’den biraz bahsettim. Çeşitli ülke başbakanlarının, dünyaca ünlü işadamlarının katıldığı toplantıda dünyanın meseleleri tartışılıyordu. Onların düşünce ve tekliflerini dinleyince dayanamadım ve Mesnevi’den, Gazali’den bir-iki şey anlattım. Maddi ve manevi dünyanın iç içe olması gerektiğini aktardım. Başlangıçta bende bir çekingenlik, hatta korku vardı. Adamlar öyle bir meraklandılar ki, ondan sonra bana dört tane konferans verdirdiler. İşadamları, birinci mevki uçak biletleri gönderip, beni ülkelerine davet ediyorlardı.” Selçuklu Devleti döneminin büyük âlimi İmam-ı Gazali’yi, Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi, Yunus Emre’yi, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Kemalpaşazade ve Ebussuud Efendi’yi öncelikle bu millete kimler anlatacak diye düşündüğümüzde herhalde İlahiyat fakülteleri ve hocaları gelecektir. Oysa onlar Türk ve Osmanlı düşmanı Cemaleddin Afgani, Abduh, Seyit Kutup, Reşid Rıza, Mevdudi ve Hamidullah’ı anlatmaktan bunlara sıra bulamadılar. (İstisnalar kaideyi bozmaz). Biz Tarihimize sırt çevirdiğimizde nice bin yıllık kültürümüze, medeniyetimize, ilim adamlarımıza, yazılı eserlerimize yabancılaştığımızı da görmüyor muyuz? Türk bilim adamlarının bin yıllık bir dönem içinde bırakmış olduğu eserlere, yabancı yazarların eserleri gibi bakmak herhalde bu neslin en büyük kaybıdır. Ya onları düşman eseri gibi görmeye ne söylenebilir? (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Devr-i Gül Sohbetleri, s.92-93)
-
965
SADECE MEAL İLE YETİNMENİN SAKINCALARI -09 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Kur’ân’ın yalnızca mealini okumak, âyetlerdeki edebî yönden incelikleri ve iniş sebepleri bilinmediği zaman, yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Bu sebeple, mealle birlikte yüzyıllardır Müslümanların çoğunluğunun sevgisini kazanmış büyük müfessirlerin tefsirlerini okumak daha uygun görülmüştür. Bir örnek ile izah edelim: Urve (r.a.) Merve arasındaki sa’yı, haccın vâciplerinden kabul etmiyordu. Çünkü o: “Safa ile Merve şüphesiz Allâh (c.c.)’nun nişanlarındandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allâh onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara s. 158) mealindeki bu âyetten anlaşılan şudur: Hacc veya umre yapılırken Safa ile Merve arasındaki sa’y yapmanın sakıncası yoktur; insan dilerse yapmaz, herhangi bir şey lâzım gelmez, diyordu. Ancak, Buhâri’nin rivâyet ettiği gibi, Urve (r.a.), Hz. Âişe (r.anhâ)’ya şöyle dedi: “Yukarıda mealini verdiğimiz âyeti okuyarak Safa ile Merve arasında sa’y etmenin bir sakıncası yoktur. emrince sa’y farz değildir.” Hz. Âişe (r.anhâ) de: Ey bacımın oğlu, çok kötü söyledin; eğer söylediğin gibi olmuş olsaydı, âyet şöyle olacaktı: “La” harfinin, “Cunahe” kelimesinin başında değil; “Yetufu’” kelimesinin başında olması gerekirdi. Hâlbuki âyetin iniş sebebi şöyledir: Bu âyet, Ensar hakkında nazil oldu. Onlar, İslâm’dan evvel hacc yaparlarken Müselsel denilen yerde dikilen putu ziyaret ederlerdi. Onlar, İslâm’dan sonra hacc yaparlarken Safa ile Merve’yi ziyaret etmekten çekiniyorlardı. Bu durumu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e sorduklarında, Yüce Allâh, bu âyeti nazil buyurdu ve Resûlullâh (s.a.v.) de sünnet yoluyla Safa ile Merve arasında s’ay etmeyi vâcib kıldı. İkisinin arasındaki tavafı terk etmek hiçbir kimseye câiz değildir. (Misvak Neşriyat, Hakk Dinin Batıl Yorumları’na Cevaplar, s. 131)
-
964
MÜEZZİNLİĞİN VE İMAMLIĞIN FAZİLETİ08 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Müezzin, Allâh’ın perdedarıdır. Her ezanda Allâhü Teâlâ ona bin peygamber sevabı ihsan eder. İmam, Allâh’ın veziridir. Her namazda, Allâhü Teâlâ ona bin sıddık sevabı ihsan eder. Âlim, Allâh’ın vekilidir. Her sözünden Allâhü Teâlâ ona Kıyamet Günü bir nur ihsan eder. Her sözünden, Allâhü Teâlâ ona bin senelik ibadet sevabı yazar. Kadın, erkek talebeler, Allâh’ın hizmetçileridir. Bunların mükafatı ancak cennettir." Fakih açıklıyor: "Allâh’ın perdedarı" buyurulması, bir benzetme yoludur. Şu manaya gelir: Halka, Râblerinin huzuruna girme zamanını bildirir. Tıpkı perdadarın izin verilince insanları sultanın huzuruna çıkardığı gibi. İmamlar için "Allâh’ın veziridir" buyurulması da aynı şekilde bir misaldir. İnsanlar namaz kılarken onlara uyarlar, namazları onun namazı ile tamam olur anlamına gelir. Nebi (s.a.v.) buyuruyor:"Bir kimse, sadece Allâh rızası için yedi yıl ezan okursa Allâhü Teâlâ onu, cehennemin yedi çukurundan azat eder." Mâlik Resûlullâh’tan naklen şöyle anlattı: "Üç grup insan var ki, bunlar Kıyamet Günü miskten bir tepe üstünde dururlar. Bunları ne hesap verme düşüncesi korkutur ne de Kıyametin dehşeti üzer: 1. Halkı kendisinden razı olan imam (devlet başkanı). 2. Allâh rızası için beş vakit ezan okuyan kimse. 3. Râbbine ve efendisine itaat eden köle." (Ebu’l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü’l- Gafilin s.329-333)
-
963
ANAYI BABAYI ÜZME!-07 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Râbbimiz Teâlâ Hazretleri şöyle buyurur: "Bana ve anana babana şükret. Dönüşün ancak Bana’dır" (Lokman 14) Allâhü Teâlâ kendine şükürle ana ve babaya teşekkürü nasıl bir arada zikretmiş. Kim ki Allâh’a (c.c.) şükredip de ana ve babasına teşekkür etmezse Allâh’a (c.c.) karşı yaptığı şükrü kâbul değildir. Bunun için Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurur: "Allâh’ın rıza ve hoşnutluğu ana ve babanın memnun kalışında, Allâh’ın gazap ve öfkesi de ana ve babanın kızmasındadır". Buhari ve Müslim Sahih’lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir. "Sizlere günâhların en büyüklerini haber vereyim mi? Allâh’a eş tanımak, ana ve babaya âsî olmaktır." Resûlullâh (s.a.v.) ana ve babaya karşı kötü davranmayı, iyilik yapıp güzel muamelede bulunmamayı şirk ile nasıl birlikte zikretmiştir? Başka bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. "Ana ve babayı üzen, söz taşıyan ve içkiye devam eden cennete giremez." Vehb b. Münebbih, Allâhü Teâlânın Hz. Musa (a.s.)’a şöyle vahyettiğini söylemiştir: "Ey Musa, ana ve babana çok hürmet et. Kim ki, ebeveynine saygı gösterir ise ömrü uzar, kendisine itaat eden çocuğu olur. Bir kimse de ana ve babasına karşı gelir ise ömrü kısalır ve kendisine terbiyesiz evlâd verilir". Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ana babaya üf demekten daha hafif bir tâbir olsa idi, şübhesiz Allâh ondan da nehyederdi." Resûlullâh (s.a.v.) diğer bir hadisinde şöyle buyurdu: "Babasına veya anasına sövene (kötü söz söyleyene) Allâh lânet etsin." (İmam Şemsüddin ez-Zehebî,İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.41-43)
-
962
İMÂNLARINIZI TAZELEYİNİZ-06 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Bizler bu dünyada Cenâb-ı Hâkk’ı görmeden imân ettik. Hatta sahabeden sonra gelen bizim gibi ümmetler Resûlullâh (s.a.v.)’i de görmeden imân ettik. Gayba imân eden biz mü’minlerin bu imânını günün 24 saatinde devam ettirmeye çalışması gerekmektedir. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Resûlullâh (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde "Imânlarınızı tazeleyiniz." buyurmuşlardır. Ashâb-ı kirâm "Imânımızı nasıl tazeleriz ey Allâh’ın Rasûlü?" diye sorunca "La ilahe illAllâh kavl-i şerifini çokça söyleyerek, tekrar ederek." buyurmuşlardır. Buradan çıkan sonuç şudur ki; imânımızın tazelenip yenilenmesi ve onun muhafazasının en temel şartlarından bir tanesi de Nebi (s.a.v.)’e hakkıyla muhabbet edip, hakkıyla saygı ve hürmet gösterdikten sonra Kelime-i Tevhid’i çokça zikredip ona devam etmektir. Allâh (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de; "... Allâh’ı zikir en büyüktür ..." (Ankebût s. 45) buyurmaktadır. Mahşer sabahı herkesin âmelleri mizanda tartılacak ve mizanda Kelime-i Tevhid’den daha ağır hiçbir şey bulunmayacaktır. Osmanlı zamanında çok güzel bir âdet vardı; Osmanlı’dan sonra da Türkiye’de bu âdeti devam ettiren bazı hocalar bulunmaktaydı. Cuma geceleri imam mihrapta cemaate dönerek bilerek veya bilmeyerek yapılan hata ve günâhlardan ötürü üç kere Tecdid-i İmân ve Nikâh duâsını okurdu. Cemaat de imâm ile berâber tekrar ederdi. Bu duâ ile hem imân tazelemesi yapılıyor hem de nikâh tazelemesi yapılıyor. Bu âdeti de yaşatmak çok güzel olur. Zira Resûlullâh (s.a.v.) "Mümin sabahladığı hâlde kafir akşamlar; mümin akşamladığı hâlde kafir sabahlar da haberi olmaz" buyurarak bizleri haberimiz olmadan da daire-i islâm’dan çıkabilme ihtimâline karşı ikâz etmişlerdir. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s.66-67)
-
961
CEZA VE MÜKAFÂT KANUNU-05 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Peygamberlerin getirdiği yasalar sonuç itibariyle sevap ve cezaya dayandırılmıştır. Kim iyilik yaparsa cennete, kim de kötülük işlerse cehenneme girer. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü kâinat ceza ve mükafât dengesi üzerine kurulmuştur. Hatta ateist toplumlar dahi ceza ve mükafât üzerine kurulmuş yasalarla idare edilen toplumlardır. Kim bu yasaların dışına çıkıp kötü bir şey yaparsa cezalandırılır, kim de iyi bir şey yaparsa mükafâtlandırılır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki insana nisbetle ceza ve mükafât, Allâh (c.c.) Teâlâ’nın evrende yarattığı sünnetullâhtır. Ceza ve mükafât kanunu var olduğu müddetçe insanın da irade hürriyeti var olacaktır. Seçme hürriyeti Allâh (c.c.)’un insanlara ve cinlere bağışladığı bir lütûftur. Allâh (c.c.)’un kanunları, şunları yapın, bunları yapmayın şeklindeki emir ve yasaklar üzerine kurulmuştur. Eğer Allâh (c.c.) bizlere bir şeyi yapın diye emrediyorsa bizim onu yapmaya gücümüz yetiyor demektir. Yoksa o buyruğun ne anlamı olurdu. İnsana güç yetiremeyeceği bir şey için bunu yapacaksın denilemeyeceği gibi, bunun aksi de söz konusu olamaz. Binaenâleyh ceza ve mükafât kanununun uygulanabilmesi için beşerin irade hürriyetinin bulunması şarttır. Bu noktada şu soru aklımıza gelmektedir. İnsana Allâh (c.c.) tarafından bahşedilen irade hürriyeti nedir? Cevap olarak diyoruz ki; insana bahşedilen irade hürriyeti insanın kendisinin seçtiği ve Kur’an-ı Kerim’de emanet olarak isimlendirilen kavramdır. "Biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir." (Ahzab s. 72) (Muhammed Mütevelli Şaravî, Kuran’da Kıyâmet Sahneleri, s.37-38)
-
960
DİNİ İLİMLERİN ÖĞRENİLMESİ-04 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır." Bu hadîs-i şeriften sâbit oluyor ki her Müslümanın, muhakkak din bilgisi edinmesi lâzımdır ve farzdır. Burada din bilgisi edinmekten maksat; muhakkak Arapça okuyup öğrenmek ve öğretmek suretiyle din âlimi olmak değil, kendine yetecek kadar din bilgisi elde etmektir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Ey Ebû Zerr! Sabahleyin evinden çıkıp Kur’ân-ı Kerim’den bir ayet öğrenmen, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Yine sen herhangi bir yere gidip de (din) ilmine ait bir mesele öğrenmen, bununla amel edilsin veya edilmesin, yine senin için bin rekât (nâfile) namaz kılmaktan hayırlıdır." Bu hadîs-i şeriften de din ilmi öğrenmenin ne kadar büyük, fazîletli bir şey olduğu ve amel edilsin veya edilmesin din ilmi öğrenmenin lüzum ve önemi sabit olmaktadır. Bazı, "amel etmedikten sonra sorup öğrenmenin ne faydası var?" diyenlerin hata ettikleri de açıkça anlaşılmaktadır. Hadîs-i şerifin metninde, ister amel edilsin, isterse edilmesin sözüyle "öğrenmek" vurgulanmıştır. Bunun da üç şekli vardır: 1. Dinden bir mesele öğrenilip anlaşılınca insan, o meselede sapıklıktan ve yanlış yol tutmaktan kurtulmuş olur. 2. Elde edilen dinî bilgi ile hemen amel edilmese de ileride Allâh’ın hidayetiyle inşâallâh amel edilir. Amel etmek yolunda muhakkak bir gün İlâhî yardım nasip olur. 3. Elde edilen bu bilginin, başka birisine de öğretilmesi mümkündür. Bu takdirde öğretmek için verilen sevap da elde edilmiş olur. (Eşref Ali Tehânevî, Hayâtü’l Müslimîn Müslümanın Günlük Hayatı s.83)
-
959
MÜSLÜMANIN VAZİFESİ İMÂNINI MUHAFAZA ETMEKTİR-03 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İnsanoğlu Allâh (c.c.)’ın yarattığı mahlûklardan bir tanesinin kılını bile yapmaya muktedir değildir. Allâhü Azimuşşan insanoğlunu kadın ve erkek olarak ayrı ayrı yaratmıştır. Erkeği ve kadını ayrı ayrı vazifelerle donatmıştır. Meselâ kadına annelik vazifesi vermiştir. Hakk Teâlâ hazretleri Kur’an-ı Kerim’de kadının karnında çocuğunu ne kadar zorluk içerisinde taşıdığını ve ne kadar zorluk içerisinde dünyaya getirdiğini anlatarak bu vazifenin zorluğunu bizlere bildirmiştir. Tâbi bu zorluğa göre sevabı da yüksek olacaktır. Erkekte kendi sorumluluk alanında yaptığı işlere göre sevap alacaktır. Nebi (s.a.v.) "Kıyamete yakın imânı muhafaza etmek kor ateşi elinde tutmak kadar zor olacak." (Ebu Davud, Tirmizi) buyurmuşlardır. Müslümanlar yaşamlarını ve kadın erkek ilişkilerini Allâh (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’in bizlere öğrettiği sınırlar içerisinde belirlemelidir. Bugünler Nebi (s.a.v.)’in beyân buyurduğu imânı muhafaza etmenin zor olduğu günlerdir. Burada müslümana düşen her türlü ifsad hareketine rağmen imânını muhafaza etmeye çalışmaktır. Nebi (s.a.v.) "Mümin sabahladığı hâlde kafir akşamlar; mümin akşamladığı hâlde kafir sabahlarda haberi olmaz." (Ebu Davud, Tirmizi) buyurarak bizleri ikâz etmişlerdir. Meselâ bir kimse yılbaşı veya noelin hristiyanların bayramı, eğlence günü olduğunu bildiği hâlde o eğlence gününde eğlenceye iştirak ederse imânını kaybeder, tekrar imân tazelemesi gerekir. (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2, s. 167-168)
-
958
HZ. EBUBEKİR (R.A.)’IN NASİHATLERİ-02 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Hz. Ebubekir (r.a.) bir konuşmasında şöyle demiştir: "Gençliklerine hayran bırakan o güzel, o alımlı yüzleri nerede? Nerede o şehirler bina edip etraflarını surlarla kuşatan melikler? Nerede o harp meydanında muzaffer olanlar? Şüphesiz ki kader onlara ihanet ettiği vakit hepsinin sarayları yitip gitti, harap oldular ve kabrin karanlıklarında kayboldular. Acele ediniz! Acele ediniz! Kaçınız! Kaçınız!" Hz. Selman (r.a.): "Hz. Ebubekir (r.a.)'dan bir nasihat istedim, bana dedi ki: "Ey Selman! Allâh'tan kork ve bil ki, ömrü kısa olan galibiyetler olacaktır; lakin, senin bunlardan payın nedir, karnına giren ne olacaktır yada sırtına yükleyeceği nedir ben bilmem; ama şunu bil ki, her kim beş vakit namazını kılar, o kişi Allâh'ın himayesi altındadır ve O'nun himayesi altında yürür. Bu yüzden, Allâh'ın (c.c.) himayesindeki hiç kimsenin canına kıyma; yoksa Allâh'ın (c.c.) sözüne karşı gelmiş olursun ve Allâh da seni cehennem ateşlerinde perişan eder." Ebu Bekir (r.a.)’in şöyle söylediği rivayet olunmuştur: "Kim ağlayabiliyorsa ağlasın, şayet ağlayamıyorsa buna çaba göstersin." Başka bir rivayette ise "İlkin en salih olan insanlar, ardında da onlara rütbece yakın olanlar alınacak; ta ki tıpkı buğdayın ve hurmanın kabuğunun geriye kalması gibi insanlığın kabuğu geriye kalana kadar; şüphesiz ki Allâh da bu geriye kalanları nazar-ı dikkatine almaz." Müslim B. Yesar'ın Hz. Ebubekir (r.a.)'ten naklettiğine göre: "Müslüman, her vesileyle hatta sıkıntıda dahi mükafatlandırılır. Öyle ki, başına gelen bir sıkıntıdan, ayak bağının kopmasından tutun da kaybedip de araya araya heybesinde bulduğu eşyasına kadar, herşey onun mükafatlandırılmasına vesiledir." (Celaleddin Suyuti, Halifeler Tarihi, s.116)
-
957
ÖVMENİN ŞARTLARI-01 NİSAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Medhin cevazı için beş şart vardır: 1. Medih kendi nefsi için olmayacak. Çünkü kişinin kendi nefsini tezkiye etmesi caiz değildir. Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: "Siz kendinizi temize çIkarmayın, O, takva üzere olanı daha iyi bilir" (Necm s. 32) 2. Yalan, riya ve gerçekleşmeyen söze varacak ifrattan sakınılacak. Yâni övgüde aşırı gidilmeyecek. Takva, iffet ve zühd gibi halleri medhetmekte çok ihtiyatlı kelime sarfedilecek. Bu gibi hususlarda kesin ifâde kullanmıyacak, ancak "öyle zannediyorum, olabilir" diyecek 3. Medhedilen kimse fâsık olmıyacak. İbn Ebî Dünyâ'nın Enes bin Mâlik (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: "Şüphesiz ki fâsık övülünce Cenâb-ı Allâh gazab eder." Diğer bir rivayette Ebû Ya'lâ şöyle tahrîc etmiştir: "Fâsık övülünce Rab gazap eder ve arş titrer." 4. Medhin övülen kimsede kibir,kendini beğenmişlik ve gurur ihdas etmeyeceğini bilmek. Buhârî ve Müslim, Ebû Bekre (r.a.)'dan yaptıkları rivayette: Bir kişi diğer bir kişiyi Peygamber (s.a.v.)'in yanında övdü. Nebi (s.a.v.) ona: "Yazıklar olsun sana, arkadaşının boynunu kestin" buyurdu. 5. Övgü haram bir maksat veya fesada müncer olacak bir gaye için olmayacak. Yabancılar arasında şehveti harekete getirmek, onları zinaya teşvik etmek gibi. Karının kocasına yabancı bir kadının güzelliğinden bahsetmesi de bu kabildendir. Haram bir mal elde etmek veya halka zulmetmek ve benzeri tasallutlarda bulunmak için yöneticileri övmek de böyledir. (İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.407-409)
-
956
İCÂBET SAATİNE KENDİMİZİ HAZIRLAMAK-31 MART 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bizlere emir ve vasiyetlerinden biri, Cuma gününde saklı bulunan, duâların kâbul edildiği icâbet saatine kendimizi hazırlamamız hakkındadır. O gün bu hazırlığı, az yiyip-içmek, oyun ve eğlenceden uzak kalmakla yaparız. Cuma içindeki bu hayırlı saatin hangi saat olduğu belli değildir. Bu da aynen Ramazan gecelerinde saklı olan Kadir gecesine benzer. Cuma gününün ilk erken saatlerinden olacağı gibi, geç vakitteki saatlerinden biri de olabilir. Bazen de zevâlden sonra Cuma namazı edâ olununcaya kadar, arada geçen süre içindeki herhangi bir an da olabiliyor. Bu zaman zarfı içinde bulunduğu pek çok vâkidir. Dünya sevgisi yüzünden, hicâb ehli maalesef bunlardan habersiz, gaflet içinde hayatlarını sürdürmektedirler. Şayet Allâh (c.c.)’u anmak, Kur’ân okumak gerekiyorsa, kendimizi Allâh (c.c.)’a vererek kalbimizin bütün rahatlığı ile yapmalıyız. Yoksa kalpleri kapalı, idrâkten yoksun kişilerin, Allâh (c.c.)’a ibâdet ettikleri gibi ibâdet edilmemelidir. Çünkü onlar ruhların gıdası sayılan bu huzuru ellerinden kaçırdıklarından, Kur’ân ve zikirle uğraştıklarında dahi bu icâbet saatini hissetmeyebilirler. Kişi Cuma içindeki bu hayırlı icâbet saatini elde edebilmek için kalp aynasını cilalayıp parlatmaya bakmalıdır. Bu saat içinde bulunan ve hiçbir suretle reddedilmeyen geniş ve şümullü ilâhî nimet ve keremi ancak böyle elde edebilir. Kalbini temizlemeden, cilalamadan Hâkk Teâlâ’dan bir istekte bulunulmamalıdır.Şu hadîs-i şerif rivayet edilmiştir: "Cuma günü günlerin efendisidir, Allâh (c.c.) katında da günlerin en ulusudur. Bu günün kıymeti, Kurban ve Ramazan bayramı günlerinden daha azâmetli bir gün sayılır. Bu kıymetli günün içinde öyle bir saat vardır ki; kul, haram dışında ne dilekte bulunursa, Hâkk Teâlâ istediğini ona verir." (İmâm Ahmed) (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.158-159)
-
955
SELEFİN RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E HÜRMETİ-30 MART 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Amr b. Meymun (r.a.)’dan rivayet edilmiştir. Der ki: "Ben Îbn Mes’ud (r.a.)’ın yanında bir sene bulundum. Onun; "Resûlullâh buyurdu" dediğini işitmedim. Ancak bir gün Resûlullâh (s.a.v.)’in zamanından bahsederken, gayri ihtiyari olarak; "Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu" dedi. Öyle müteessir ve mahzun oldu ki, yüzünden terler aktığını gördüm. Sonra şöyle dedi: "İnşaallâh böyle buyurdu. Yahut bundan daha fazla veya daha az yahut da buna yakın buyurdu." Bunları hadîsi rivayet etmekteki ihtiyâta binaen söyledi." Bir rivayette ise, yüzünün rengi değişti. Diğer bir rivayette ise, "gözleri yaşla doldu, boğaz damarları şişti" diye kaydedilir. Mâlik Ca’fer b. Muhammed (r.âleyh)’den (Hz. Ali (r.a.)’in torunu) nakletmiştir. Mus’ab b. Abdullah (r.a.) der ki: "Mâlik b. Enes (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den hadîs rivayet etmek istediği zaman abdest alıp hazırlanırdı. En iyi elbisesini giyip öyle rivayet ederdi." Mutarrif (r.âleyh) der ki: "Imâm Mâlik (r.a.)’e insanlar geldiğinde, hizmetçisi çıkar, onlara şöyle derdi: "Üstad size selâm ediyor. Hadîs mi sormak istiyorsunuz, yoksa başka konuda sorular mı sormak arzusundasınız." diye sordururdu. Eğer soru sormak istiyoruz derlerse yanlarına çıkardı. Hayır, hadîs sormak istiyoruz derlerse, banyoya girer, guslederdi. Güzel kokular sürünüp, yeni elbiselerini, cübbesini giyerdi. Sarığını da sarıp başına giyerdi. Böylece insanların yanına çıkar, kendisine hazırlanan kürsüye huşû ve hudû içinde otururdu. Hadîs-i şerifi takrir etmekten fariğ oluncaya (ayrılıncaya) kadar buhur yakılırdı. Katâde (rh.a) abdestsiz olarak hadîs rivayet etmez, Hz. Âişe (r.anhâ), A’meş (rh.a), hadîs rivayet edecekken eğer abdestsiz olursa, teyemmüm ederlerdi. (Kadı Iyâz, Şifâ-i Şerif, s.429-432)
-
954
CENÂB-I HAKK’IN İHSANI-29 MART 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Cenâb-ı Hakk’ın dışında ihsanda bulunan kimselere, fakir ısrar ettiğinde, ona kızar ve onu mahrum eder, istediğini de vermez. Halbuki Allâhü Teâlâ böyle değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) "Cenâb-ı Hakk, duâsında ısrar edenleri sever" (Müslim, Zikir, 7) buyurmuştur. Cenâb-ı Allâh’ın dışında, ihsanda bulunanlardan, ihsan etmeleri istenmediği müddetçe kimseye bir şey vermezler. Ama O, istemeden de verir. Görmez misin ki O, annenin rahminde daha bir cenin ve aklı olmayan bir cahil iken seni terbiye etmiştir. Sen O’ndan istemesini beceremediğin halde de seni korumuş; sen O’ndan istemediğin, aklının ve hidayetinin olmadığı zamanda da sana ihsanda bulunmuştur. Cenâb-ı Allâh’ın dışında ihsanda bulunanların ihsanları, fakir olmaları, orada olmamaları veya ölmeleri hallerinde sona erer. O’nun ihsanı ise kesinlikle sona ermez. Allâh’ın dışında, ihsanda bulunanların ihsanları umumî olmaz, belli bir topluluğa has olur. Ama Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesi ve ihsanı herkese ulaşır. Nitekim Cenâb-ı Allâh; "Benim rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır." (A’raf 156) buyurmuştur. Böylece O’nun âlemlerin Râbbi olduğu ve bütün mahlûkata ihsanda bulunduğu ortaya çıkmış olur. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hakk kendisi hakkında; "Bütün hamdler Alemlerin Râbbi (sahibi ve terbiye edicisi, malikî ve ihsan edip geliştiricisi) Allâh’a aittir" (Fatiha 2) buyurmuştur. Bu misallerle, Allâh’ın lütfunun umumî, ihsanının yaygın ve rahmetinin geniş olduğu ortaya çıkmış olur. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c. 1, s. 321-322)
-
953
NEBÎ (S.A.V.)’İN ANNE, BABA VE ECDADI MÜ’MİNDİLER -28 MART 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Muhterem anne ve babaları îmân üzereydiler. Onlar, İbrâhim (a.s.)’in tevhid dinine bağlıydılar. Asla putlara tapmadılar. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Muhterem babaları Hz. Abdullâh (r.a.), haseb ve nesebce Kureyş’in en temiz soyuna mensûbdur. Buhârî, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in atalarını, İbrâhîm (a.s.)’a kadar çıkarır. İbrâhîm Halîl (a.s.), Kâ’be’yi ilk binâ eden olduğundan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e kadar, bütün İbrâhîm (a.s.) evlâdı, Kâ’be’ye hizmet ede gelmişlerdir. Bu yönden, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yüce ecdâdının bütün hayatları, kemâl derecede kayıt ve zabt altındadır. Hepsi de şeref ve fazîlet sâhibi kimselerdir. Tevbe Sûresi 128’deki “enfüsiküm” kavl-i şerîfinin, bir rivayete göre manâsı, “Ey insanlar! Sizin en güzel ve temiz soyunuzdan, size en necîb bir Peygamber geldi.”olmuştur. Nebî (s.a.v.); “Ben, Allâh (c.c.)’nun Peygamberiyim, bunda yalan yoktur! Ben, Abdulmuttalib’in torunuyum, soyumda yalancı yoktur!” buyurmuşlardır ve bozulan ordunun mânevi kuvvetini iâde etmişlerdir. Büyük âlim Münâvî’ye: “Nebî (s.a.v.)’in babası cehennemde midir?” diye sorulduğunda Münâvî, şiddetle haykırarak; “Nebî (s.a.v.)’in babası, Fetret devrinde vefât etmiştir. Fetret devrinde vefât edenlere İsrâ sûresi 15. âyette: “Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azâb edecek değiliz.” diye buyuruluyor” diyerek cevâb vermiştir. Diğer bir rivâyete göre Peygamberimiz (s.a.v.) Vedâ Haccı’ndan döndüğü zaman, Allâhü Te‘âlâ, ona anne babasını ve amcası Ebû Tâlib’i diriltti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, onlara İslâmiyeti arz etti. Onlar da îmân ettiler (sonra yine öldüler). (Tarihü İbnü’lVerdi, c. 1, s. 102) (Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazileti ve Ebû Tâlib’in İmanı, s.16)
-
952
TERK ETTİKLERİMİZİN ZARARINI GÖRDÜK-27 MART 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Ikrime, Ibn Abbas’tan naklen şöyle anlattı: "İki şey var ki, şeytandandır. İki şey de var ki, Allâh’tandır. Sonra şu ayeti okudu: "Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği ve sadaka vermemeyi telkin eder. Allâh ise size katından bir mağfiret ve bir lütuf vaat eder..." (Bakara 268) Yâni: Size ibadeti ve sadaka vermenizi emrediyor. Tâ ki, mağfiretine ve fazlına nail olasınız."... Allâh’ın fazlı boldur. Sadaka verene yapacağı ihsanı bilir." (Bakara 268) " Ibn Büreyde, babasından naklen, Resûlullâh (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu anlatır: "Bir kavim, ahdini bozarsa, Allâhü Teâlâ onları anarşiye uğratır. Bir kavim içinde kötülükler açıktan işlenirse Allâhü Teâlâ onlara ölümü musallat eder. Bir kavim zekâtı vermezse Allâhü Teâlâ onlara yağmur yağdırmaz." Dahhâk, Nezzal b. Sebre’nin şöyle dediğini anlattı: Cennetin kapısına şu üç yazı yazılmıştır. Birinci satırda: Allâh’tan başka ilah yoktur. Muhammed, Allâh’ın Resulüdür. İkinci satırda: Günâhkâr ümmet, bağışlayıcı Râb. Üçüncü satırda: Yaptığımız iyiliklerin karşılığını bulduk. Önden gönderdiğimizin kârını kazandık. Terkettiğimizin de zararını gördük. Şöyle anlatıldı: Beş şeyi yapmayana Allâh beş şeyi yapmaz: 1. Zekâtını vermeyenin malını Allâh korumaz. 2. Sadaka vermeyene Allâh afiyet vermez. 3. Devlete vergisini vermeyene Allâh arazisinin bereketini vermez. 4. Duâ etmeyince Allâh icabet etmez. 5. Namaza tembel davranana Allâh ölümünde de "La ilahe illallâh" kelime-i tevhidini söyletmez. Ibn Mes’ud (r.a.) şöyle der:Bir kimsenin hayatta iken bir dirhem sadaka vermesi ölüm halinde iken yaptığı yüz dirhemlik vasiyetten üstündür. (Ebu’l-Leys es-Semerkandi , Tenbihü’l- Gafilin s.357-358)
-
951
ŞÂFİİ MEZHEBİNDE KAZA NAMAZI BORCU OLAN KİŞİ NE YAPMALI?-26 MART 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Şâfii mezhebinde kazası olan kişinin nafile namaz kılması her ne kadar sahih olsa da haramdır. Bunun için kazası olan Şâfii kardeşlerimizin nafile yerine kaza namazlarını kılmaları gerekmektedir. Üzerinde kaza namazı olduğunu gerekçe yaparak nafile kılmayıp o vakti kaza namazıyla geçirmemek de şeytanın kişi üzerindeki hilelerinden biridir. Zira Şâfii mezhebinde üzerinde kaza namazı olan kişinin nafile namazla meşgul olması caiz olmadığı gibi fuzuli diğer işlerle de meşgul olması caiz değildir. Bilakis ihtiyaç dışı tüm vakitlerini kaza namazıyla geçirmesi gerekir. Şâfii kaynaklarından Fethu’l-Mu’ın, İbn Hacer (rh.a)’den şunu nakletmektedir: "Zahir olan şudur ki; kaza borcu olan kişinin yeme-içmesi, çoluk çocuğunun maişetini temin için harcadığı vaktin haricini yani haceti asliyesinin dışındaki tüm vakitlerini kaza namazlarıyla geçirmesi lazımdır. Bu vakitlerde başka şeyler ile meşgul olması caiz olmadığı gibi nafile namazlarla meşgul olması da haramdır. Ancak uyuyakalmak gibi bir özürden dolayı namaz kazaya kalmışsa bunun kazasında acele etmek menduptur, vacip değildir. Buna göre Şafii mezhebine mensup olan bir kardeşimize sünnetleri kıl dendiğinde kaza borcum var demesi doğrudur. Fakat burada doğru olmayan bir şey vardır ki; o da, bu vakitleri kaza kılmaksızın geçirmesi caiz değildir. (Suâlli Cevaplı İslâm Fıkhı, c.3, s.50-51)
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
HOSTED BY
Mevlana Takvimi
CATEGORIES
Loading similar podcasts...