PODCAST · religion
Mevlana Takvimi
by Mevlana Takvimi
Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
-
1000
İMÂM-I ÂZAM (R.A.)’İN ULAŞTIĞI DERECE-05 TEMMUZ 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İmâm-ı Gazzâlî (rh.a), İmâm-ı Âzam (r.a.)’in ibâdetine düşkün ve zühd sahibi, "Ârif-i billâh muhlisun li-vechi’llâh (Allâh (c.c.)’yü hakkıyla tanımış ve O’na gönülden bağlanmış)" olduğunu, selefin güvenilir âlimlerinden doğru nakillerle kanıtlayarak, sözünün sonunda diğer mezhep imamları gibi İmâm-ı Âzam (r.a.)’in de ulaştığı en yüce dereceyi tam olarak anlatmanın mümkün olmadığını itiraf etmiştir. Mânevî makâmının yüceliği ile tanınan Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle söylemiştir: "Ebû Hanîfe (r.a.), fıkıh ilminde ün yapmış, verâ ve takvâ sahibi bir kimse idi. Abdullah b. Mübârek (râleyh), yanında Ebû Hanîfe (r.a.)’in ismi geçtiğinde şöyle söylerdi: "Dünya içindekilerle kendisine sunulup da yüz çevirip reddeden o yüce kişiden mi söz ediyorsunuz? Ebû Hanîfe (r.a.) öyle bir kişi idi ki, kendisinden uzun süre rica edilmiş, en sonunda tehdit edilip zorlandığı hâlde zâlimlere karışmamış, hayatında onların hiçbir şeyini kâbul etmemiştir. Yalnız bir kez Halîfe Mansûr’un Hasan b. elKahtabe ile gönderdiği on bin dirhemlik akçeyi her nasılsa kâbul etmek zorunda kalmış; fakat oğlu Hammâd’a, Hasan’a geri vermesini vasiyet etmiştir. İrtihâlinde oğlu Hammâd, adı geçen akçeyi tam olarak Hasan’a geri verince şaşırmış ve "Allâh (c.c.) babana rahmet etsin, muhakkak o dinine çok düşkündü." demiştir." Yani "Allâh (c.c.) rahmetine gark etsin, senin baban dinini bizden tamamıyla korudu, dünya için zerre miskâlini saçmadı." (İbn Hacer el-Heytemî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) Hayatından Râbbânî Esintiler, s.61-62)
-
999
TARİHİMİZDE BİR KARA LEKE: TÜRKÇE (!) EZAN -04 TEMMUZ 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Türkçe ezan ve Türkçe ibadet fikri ilk kez Tanzimat döneminin sonlarında Ali Suavi, daha sonra Ziya Gökalp tarafından gündeme getirilmiş, ancak o zamanlar bu fikir rağbet görmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ise çeşitli çalışmalar ve denemeler olmuş, 1932 yılına gelindiğinde ise Türkçe ezan uygulmasına İstanbul’da Süleymaniye Cami’sinde Saadettin Kaynak’ın okuduğu Türkçe ezanla başlanmıştır. Bu uygulamaya ilk ciddi muhalefet 1 Şubat 1933’te Bursa’da yaşanmış Bursa Ulu Cami’de bir kısım cemaat ezanın Türkçe okunmasını protesto etmiş, ancak protestocuların sesleri şiddetli bir şekilde bastırılmıştır. Çeşitli yerlerde muhalefet edenler de cezalandırılmıştır. Mesela Çorum’da Bayram Namazı’ndan sonra Arapça ezan okuyan bir vatandaş “ağır cezada” yargılanmıştır. Bu tip olaylar üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı bir bildiri yayınlayarak camilerde ezan, hutbe ve salatın Türkçe okunacağını belirtmiştir. Benzer olaylar Kur’an eğitimi konusunda da yaşanmıştır. Bu dönemde harf devrimine muhalefet nedeniyle, sûre okutmak veya Arapça tedrisatta (öğretimde) bulunmak suçundan 1938 yılı içerisinde; Çankırı’da bir şahıs Kastamonu’da bir kadın, Isparta’da muhtelif şahıslar, Bursa’da bir şahıs, Rize’de, Erzurum’da ve Çorum’da bazı şahıslar hakkında ve daha pek çok yerde pek çok kimse hakkında işlem yapılmıştır. Bu uygulama 1950 yılına kadar sürmüştür 1950 yılına gelindiğinde ezanın orijinal haliyle okunması serbestliğini radyo ve gazeteden öğrenen halk o gün (17 Haziran) öğle namaz vaktini sabırsızlıkla beklemişlerdir. Müezzinler karşılıklı olarak ezana başladıklarında hocalar da halkla beraber duâ ederek hazırlanmış olan kurbanları kesmiştir. Halk ağlayarak birbirini tebrik edip kucaklaşmıştır. (Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya: 13217-3-15; 13219-133) (Derleme)
-
998
BÜYÜK SAHABÎ MUĞIRE BİN ŞU’BE (R.A.)-03 TEMMUZ 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Künyesi Ebu Abdullâh’dır. Cüsseli, kalın pazulu, iki omzunun arası açık, kızıl ve kıvırcık saçlıydı. Resûlullâh (s.a.v.) zamanında İslâmiyeti kabul etti. Kabilesini de İslâma davet etti. Hudeybiye umresinden önce Müslüman oldu. Rıdvan Biati'ne katılanlardandı. Peygamber (s.a.v.)’den rivayette bulunmuştur. İbn Sad dedi ki: “Ona (isabetli görüşlerinden dolayı) 'Mugiratu’r-Re’y' derlerdi. Yemame Savaşına, Şam ve Irak fetihlerinde, Yermuk Savaşında ve Kadisiye Harbinde hazır bulundu. Yermük’te gözünden yaralandı. Eş-Şa’bî dedi ki: “Arabın dehâlarından idi”. Kabisa b. Cabir ise: “Mugire ile arkadaşlık ettim. Şayet Medine’nin seksen kapısı olsa ve onlardan ancak hile ile çıkılabilse, muhakkak ki Mugire hepsinden çıkardı.” Taberi dedi ki: “İçine düştüğü her durumdan mutlaka bir çıkış yolu bulurdu. İki seçenek arasında birini seçemeden kalmazdı. Hz. Ebubekir es-Sıddîk (r.a.) onu Nuceyr halkına göndermişti. Sonra Sad (r.a.)’ın elçisi olarak Rüstüm’e gitti.” Ömer (r.a.) onu Basra valisi olarak görevlendirmiştir. Bu dönemde Meysan, Hemedan ve birçok beldeyi fethetmiştir. Begavi dedi ki: “Mugire (r.a.) Basra’da ilk divan kuran kimsedir.” Hz. Osman (r.a.) onu görevinde bıraktı, sonra azletti. Hz. Osman (r.a.) şehit edilince Hakemeyn olayına katılana kadar savaştan uzak durdu. Bundan sonra Kûfe valisi olarak görevlendirildi. Kûfe’de, oranın emiri olduğu dönemde Hicri 50 yılında bir veba salgını yüzünden öldü. Ölümü yaklaştığı bir sırada şöylece duada bulundu: “Ey benim Allâhım, işte sağ elim ki onunla Peygamberin (s.a.v.)’e biat ettim ve yine Peygamberin (s.a.v.)’le senin yolunda mücahede yaptım.” (İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.375)
-
997
KADININ SOSYAL GÖRÜŞMELERİNDE TESETTÜR-02 TEMMUZ 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Erkek ve kadının konuşma ve birbirine muhatap olma zaruretinde bakışlarını kontrol altında tutmaları gerekir. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar (Nur s. 30) Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar" (Nur s. 31) Kadının el ve yüz dışında bütün bedenini, altını göstermeyen ve vücut hatlarını ortaya çıkarmayan bolca bir giysi ile örtmesi gerekir. Mü'min bir kadın yabancı erkekle konuşmasında ölçülü olmalı ve ihtiyaç kadar konuşmalıdır. Ayette şöyle buyurulur: "Yabancı erkeklere çekici bir eda ile konuşmayın, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır." (Ahzab s. 32) Süslü ve çekici giysiler evde giyilmeli, yabancı erkeklerin yanında ve evin dışında bunlar baş örtüsü ve dış giysi ile örtülmelidir. Diğer yandan dışarıda, erkeklerin dikkatini çekmek için parfüm sürülmesi de, mü'min kadının ağır başlı ve ciddi tavırları ile bağdaşan bir durum değildir. Kocanın hısımlarından birisi ile, kimsenin olmadığı yerde başbaşa kalmanın daha tehlikeli olduğu Allâh elçisi tarafından şöyle belirtilmiştir: "Kadınların yanına girmekten sakınınız!". Sahabîler dediler ki: "Ey Allâh'ın elçisi! Kayın birader hakkında ne buyurursunuz?". Efendimiz (s.a.v.) buyurdular. "Kayın birader ölümdür". Yabancı erkeklerle ve kadınlarla bir arada bulunmak zaruret ve ihtiyaçla sınırlı tutulmalıdır. Çünkü gereksiz, ihtiyaç dışı ve uzun görüşmeler fitneye yol açabilir. Ayrıca kadını kutsal görevlerini yapmaktan, evinin hakkını gözetip, çocuklarını eğitmekten alıkoyar. Sonuç olarak mü'min kadınlar nişan, düğün, bayram ve benzeri kutlamaları veya ev ziyaretlerini yahut diğer sosyal faaliyetleri kendi hem cinsleriyle oluşturacakları topluluklar içinde yapmayı şiar edinmelidir. (Ali Rıza Peker, Örtünme ve Tesettür)
-
996
HİÇ KİMSEDEN BİR ŞEY İSTEMEYİN-01 TEMMUZ 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Buhârî ve Müslim'in İbn Ömer (r.a.)'dan yaptıkları rivayette, Nebi (s.a.v.) buyurdular ki: "Dilencilik, dilencinin yüzünde bir parça et kalmadığı halde Allâh'ın huzuruna çıkıncaya kadar kendisinden ayrılmayacaktır." (Buhârî, Zekât 52) Ebû Dâvud ve Nesai'nin Semüre b. Cündüb (r.a.)'dan yaptıkları rivayette, Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Dilencilik öyle tırmalayıcıdır ki kişi onunla yüzünü tırmalayıp yaralar (yüzünün suyunu döker)." Artık dileyen yüzünde et bıraksın, dileyen de yüzünü etsiz bıraksın. Ancak hükümdardan veya kaçınılması mümkün olmayan bir husustan dolayı dilenmek (hakkını istemek) caizdir. Taberânî'nin Hz. Ali (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: "Muhtaç olmadığı halde dilenen kimse, bununla ancak cehennemin kızgın taşlarını çoğaltmayı dilemiştir." Eshab-ı Kiram: "Muhtaç olmadığı haldenin ölçüsü nedir?" diye sorduklarında, "Bir gecenin yiyeceğidir" buyurdular. Tirmizî'nin Hubşiyy bin Cünâdet (r.a.)'dan yaptığı rivayette, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: "Hakikat, sadaka ne zengine helâldir, ne de güçlü kuvvetli ve sıhhatli sağlam kimseye. Evet, sadaka ancak fakir ve üstü-başı topraklı olan (çok muhtaç bulunan) ağır borç altında kıvranan veya üzücü bir diyet ödemek zorunluluğunda kalan kimseye verilir. Malını çoğaltmak için dilenen kimsenin dilendiği şey kıyamet günü onun yüzünü yaralıyacak birer sıcak taş olacaktır. Artık dileyen bunu çoğaltsın, dileyen de azaltsın." Resûlullâh (s.a.v.), Hz. Ebûbekir, Ebû Zer ve Sevbân'a (r.a.e) buyurdular ki: "Hiç kimseden bir şey istemeyin, elinizdeki sopanız yere düşse bile (kendiniz eğilip alın)." Nitekim Ebûbekir (r.a.) ile Sevbân (r.a.)'ın sopaları yere düşünce eğilip kendileri alırlardı (halk arasında böyle yapmayı asla yadırgamazlardı). Yanlarında yürüyen kimselere: "Şunu alıp bize uzatın" demezlerdi. (İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.344-345)
-
995
BAZI EĞİTİMSİZLİK ÖRNEKLERİ-30 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Toplu taşıma araçlarında yüksek sesle video izlemek, Toplu taşıma araçlarında, yaşlılar ayaktayken sağlıklı çocuğunu yanındaki koltukta rahatça oturtmak, Trafikte selektörü gereksiz durumlarda kullanmak, Trafikte sürekli uzun farları açık şekilde seyretmek, Normalde şerit değiştirmek için kullanılması gereken en sol şeridi, tapulu baba malı gibi sahiplenmek, Araç içinde, etrafı rahatsız edecek derecede yüksek sesle müzik dinlemek, Araç park ederken, diğer araçları hesaba katmamak. Açık ofis iş mekânlarında etrafı rahatsız edecek derecede gürültü yapmak, Ortak kullanılan tuvalet ve lavaboları kirli bırakmak, Tuvalette telefonla konuşmak, Mazereti olmadığı halde, vücuttan yayılan kötü kokular için tedbir almamak, Muhatabın vaktine ve meşguliyetine saygı duymadan, sürekli çatkapı ziyaretler yapmak, Mazeretsiz biçimde vakte riayetsizlik etmek, Misafirliği, ev sahibini yoracak derecede uzatmak, Uzun zamandır görüşülmeyen biriyle ilk sohbette, söze "şişmanlamışsın" türünden yorumlarla başlamak, Bizim için sofra hazırlayan veya hizmetimizde bulunan insanlara teşekkür etmemek, Nasip olan bir nimeti sürekli sergilemek ve insanların gözünün içine sokmak, Aramızda yakın samimiyet olmayan birini telefonla aradığımızda, sonuna kadar defalarca çaldırmak. Acil bir durum yoksa, aradığımız biri telefonumuzu açmadığında, bize dönüş yapabilmesi için makul bir süre beklemeden tekrar tekrar aramak, Telefonla aradığımız birini, daha selam-sabah faslina bile başlamadan, "Beni tanıdın mı?", "Telefonum kayıtlı mı?", "Ben kimim?" türünden sorguya çekmek, Yerlere çöp ve izmarit atmak, tükürmek, Mesire alanlarında piknikten sonra, geride çöp dağları bırakmak, Kamuya açık park-bahçelerde yemek, çekirdek ve meşrubat artıklarını yerlere saçmak, Liste uzayıp gidiyor maalesef... (Taha Kılınç)
-
994
İLİM TALEP ETMEK-29 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İmâm Şafiî Hazretleri’ne göre, "Gece ve gündüz ibâdet saatleri ve zarurî ihtiyaçlar dışında temiz bir kalb ile ilim isteği, nafile namazlardan daha üstün ve fazîletlidir". Efendimiz (s.a.v.) "Hâkk Teâlâ hayrını dilediği kişiyi din babında anlayış sahibi yapar", buyurmuşlardır. Bir başka rivayette Resûlullâh (s.a.v.) bunu söyledikten sonra meâlen şu ayeti okur: "Kulları içinde Allâh (c.c.)’dan yalnız bilginler korkar." (Fâtır s. 28) Taberanî şu hadîsi rivayet eder: "En fazîletli ibâdet dinde anlayış sahibi olmak, dinin en fazîletlisi de haram ve günâhtan sakınmaktır." Taberanî ve Bezzar şu hadîsi rivayet ederler: "İlmin fazîleti, ibâdetin getireceği fazîletten daha hayırlıdır. Dininizde en hayırlı iş de günâhtan sakınmaktır". Taberanî yine şöyle bir hadîsi nakleder: "Az bilgi çok ibâdetten daha hayırlıdır. Kişi Allâh (c.c.)’a ibâdet ettiği takdirde (saadeti için) fıkıh (bu ibâdet anlayışı) ona yeter. Kişi nefsini beğeniyorsa, ona da (felâketi için bu ucûb) cehâleti yeterlidir." Ebu Davud şöyle nakleder: "İlmin isteklisi olana gökteki melekler onun bu teşebbüsünden hoşnut kalarak, ona kanatlarını açarlar. Âlime gelince, göklerde olanlarla yerdekiler, hatta denizlerdeki balinalar dahi ona Hâkk Teâlâ (c.c.)’dan mağfiret dilerler. Âlimin ibâdet edene üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisidir. Peygamberler ise ilimden gayrı ne para ve ne de bir dirhem miras bırakmışlardır. İlmi alan (bu yolu seçen) çok büyük bir mirasa konmuş demektir." (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.50-53)
-
993
VATANA HASRET YILLAR: SULTAN VAHİDEDDİN-28 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1 Kasım 1922’de TBMM’de hazırlanan kanunla, saltanat kaldırılarak altı asırlık Osmanlı Devleti’nin siyasi-hukuki varlığına son verildi. Böylece Sultan Vahideddin de Osmanlı’nın son ve 36. padişahı olarak tarihteki yerini almış oldu. Saltanatın kaldırılması sırasında TBMM’de, her Vahideddin ismi geçtikçe, milletvekillerinin “Taçlı Hain” diye bağırmaları padişahı kahretti. Meydana gelen acı olayların sonunda, çok sevdiği vatanına veda etmek zorunda kaldı. Hem devletinin onuruna gölge düşürmemek hem de bağımsızlık savaşından yeni çıkan ülkesinde bir iç savaş yaşanmasına izin vermemek düşüncesiyle, kendisini ve tahtını, milletinin saadet ve geleceği uğruna feda etti. Gurbetteyken söylediği sözler bunun ispatıydı: “Bu yaştan sonra mezarıma padişah yazdırmak hevesinde değilim! Saray ve saltanat yıkılmış, ne çıkar! Vatan ve millet kurtuldu ya!” Yâd ellerde geçirdiği sıkıntılı zamanlarda bile hiçbir yabancı devlet ve odağın, vatanı ve milleti aleyhindeki kirli oyunlarına alet olmadı. Tüm çirkin teklifleri tereddüt etmeden geri çevirdi. Gurbetin serbest ortamında dahi “hain” olmadığını cümle âleme tekrar tekrar gösterdi. Sık tekrarladığı sözlerden biri de şuydu: “Artık Osmanlı Devleti, Türkiye demektir. Orada barışa ve huzura ihtiyaç var! Biz bir paratonerdik. Devlet ve milletin varlığına yıldırım düştü, üzerimize çektik. Biz yandık, fakat devlet ve millet kurtuldu!” Vatana dönüş ümit ve hayalini hiç kaybetmedi. Bunu özellikle de kişiliğine yapılan saldırıları temizlemek için istiyordu. Mümkün olamayacağını anlayınca da yakınlarına şu ricada bulundu: “Döndükten sonra benim hain olmadığımı anlatın!”. Ne acıdır ki, hayatının son anlarına kadar vatanını özlemle anmaktan vazgeçmedi. (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Ağustos 2021, 536. Sayı)
-
992
MESTTE BULUNMASI GEREKEN 9 ŞART-27 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1. Mestler, ayaklar yıkandıktan sonra giyilmiş olmalıdır. Bir yara veya hastalıktan dolayı üzerine sarılan sargı meshedilince de ayaklar hükmen yıkanmış sayılır. 2. Mestlerin, her iki taraftan incik kemiklerini örtmesi şarttır. Geniş mestlerde ayakların üstten görülmesinin zararı yoktur. 3. Mestin üstüne başka bir şey giymeksizin, zorlanmadan, bu mestlerle bir fersah (yaklaşık 5 km) veya daha fazla gidilebilir olmalıdır. 4. Mestlerde, meshe engel olacak miktardan az delik olmasının da zararı yoktur. Ancak mestlerin herbirinde, ayak parmaklarının en küçüğünün üç misli kadar yırtık olmamalıdır. Bir mestteki yırtıkların toplamı üç parmak kadar olursa, meshedilmesi caiz olmaz. 5. Mestler, bağlamaksızın dik durâbilmelidir. 6. Islak elle mesh yapıldığında, içeriye su geçirmemelidir. Üstüne ve altına deri dikilmiş, deriyle kaplanmış olan çorâba meshedilebilir. 7. Ayak kesik de olsa, giyilen meste meshedilebilmesi için, mestin giyildiği ayağın ön kısmından, el parmaklarının en az üç misli kadar bir kısım bulunmalıdır. Bir ayak tamamen kesik olup farzın yerine gelmesi için gereken üç parmak kadar kısım yoksa, o kalan kısma mest giyilip mesh yapılmaz. 8. Giyilen meste meshedilebilmesi için, teyemmüm değil abdest alınmış olmalıdır. Önce teyemmüm yapıp ondan sonra mest giyilmiş ve sonra abdest alınacak kadar su bulunmuşsa, bu mestlere mesh caiz olmaz. 9. Meste meshedecek kimse cünüp olmamalıdır. (Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.89-91)
-
991
İYİLİK EDENE NASIL KARŞILIK VERİLİR?-26 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Câbir ibni Abdullâh el-Ensârî (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kime bir iyilik yapılırsa, o iyiliğe karşılık versin. Verecek bir şey bulamazsa, onu hayırla anıp duâ etsin. Böyle yaptığı takdirde, iyilik yapana teşekkür etmiş olur. Hayırla anıp duâ etmezse, gördüğü iyiliğe nankörlük etmiş olur. Kendisine verilmeyen bir şeyi verilmiş gibi göstermeye kalkan, gerçekte giymediği elbiselerle gösteriş yapmaya kalkan çıplak biri gibidir." Abdullah ibni Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allâh rızâsı için beni koru diyeni koruyup himâye ediniz. Allâh adını anarak isteyene veriniz. Size iyilik yapana siz de iyilik yapınız. Şayet verecek bir şey bulamazsanız, karşılık vermek istediğinizi göstermek üzere kendisine duâ ediniz." Allâhü Teâlâ, iyiliğin karşılığının iyilik olduğunu buyuruyor. İyiliğe iyilikle karşılık verecek imkânı olmayanlar, kendilerine iyilik yapana duâ etmelidir. Meselâ "Allâh (c.c.) seni hayırla mükâfatlandırsın (cezâkellâhu hayran)." demelidir. Böyle duâ etmek, iyiliğe karşılık vermektir. İnsanların kötü huylarından biri, başkalarına gösteriş yapmak için, babam veya kocam bana şunu aldı, şunu verdi, diye yalan söylemektir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz böyle yapanın, çıplak olduğu halde iki elbise birden giyindiğini söyleyen birinin gülünç durumuna düşeceğini söylemiştir. Kendisine bir şey verenin adını başkalarına söylemeyip, sahip olduğu o şeyi kendi imkânlarıyla almış gibi göstermeye çalışan da, iki elbise birden giyindiğini söyleyen çıplağın durumuna düşer. (İmâm Buhârî, Edebü’l-Müfred, c.1, s.239-240)
-
990
AŞÛRÂ GÜNÜ YAPILACAK OLANLAR-25 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1. O gün, oruç tutulacak; fakat Muharrem’in sâdece onuncu günü oruç tutulmaz. (9.-10.), (10.-11.). Hz. Sâmî (k.s.) (9.-10.-11.) günleri tutmanın, en fazîletlisi olduğunu beyân buyurmuşlardır. 2. Muharrem’in birinci ilâ onuncu günü de dâhil her gün okunan duâ, sabahleyin üç def‘a okunur. 3. İşrâkten sonra (kuşluk vakti) dört (4) rek‘at namâz kılınır. Her rek‘atte Fâtihayı Şerîfe’den sonra elli bir (51) adet İhlâs-ı Şerîf okunur. 4. Mekrûh olmayan bir vakitte 2 rek‘at namâz kılınır. Her rek‘atte Fâtihayı Şerîfe’den sonra on bir (11) İhlâs-ı Şerîf okunur. 5. Bol bol istiğfâr edilir. 6. 70 (yetmiş) def‘a “hasbünâ’llâhu ve ni’me’l-vekîl, ve ni’me’lmevlâ ve ni’me’n-nasîr, gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr” denilir. 7. 313 (üç yüz on üç) def‘a “lâ-ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” denilir. 8. Gusl abdesti alınır. 9. On mü’mine selâm verilir. 10. Hasta bir kimse ziyâret edilir. 11. En az bir mü’mine iftâr ettirilir ki bütün mü’minlere iftâr ettirilmiş gibi olunur. 12. O gün eve getirilen rızık artırılacak. En faziletlisi on çeşit olmasıdır. 13. Muharrem’in 10’unu, 11’ine bağlayan gece, bir def‘a Zümer sûresi okunur. Meymûn bin Mihrân’ın İbn-i Abbâs (r.a.)’den bildirdiği Hadîs-i Şerîf’te: “Aşûre günü oruç tutana, on bin melek sevâbı verilir. Muharrem’in Aşûre gününü oruç tutana on bin şehid, on bin hac ve umre sevâbı verilir. Muharremin onuncu günü olan Aşûre gününde bir yetimin başını okşayana, Allâhü Teâlâ o yetimin başındaki kıllar kadar Cennet’te derece verir. Aşûre gecesi bir mü’mine iftar verene, Allâhü Teâlâ katında bütün Ümmet-i Muhammed’e iftar vermiş ve karınlarını doyurmuş gibi sevâb yazılır” buyuruldu. (Ruhul Beyân, c.4, s.83) (Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.352)
-
989
AŞÛRE GÜNÜNÜN FAZÎLETİ-24 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Ebû Hüreyre (r.a)’in bildirdiği hadîs-i şerifte: “Beni İsrail’e bir gün oruç farz kılındı. O gün de, Muharremin onuncu günü olan Aşûra günüdür. Siz o gün oruçlu olunuz. Çoluk çocuğunuza iyilik yapınız. Bir kimse Aşûre günü çoluk çocuğuna iyilik yapsa, onları sevindirse, Allâhü Teâlâ ona senenin diğer günlerini iyi eder. Aşûre günü oruç tutanın orucu, kırk yıllık günâhına keffâret olur. Aşûre gecesini ihyâ edip, sabahleyin de oruçlu olsa, ölüm acısını anlamayarak vefât eder.” buyuruldu. Hz. Alî (r.a)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Aşûre gecesini ihyâ edeni, Allâhü Teâlâ dilediği gibi ihyâ eder” buyuruldu. Büyük âlimlerden Muhammed bin Münteşir (r.âleyh): “Bir kimse Aşûra gününde çoluk çocuğuna mal ve para bakımından kolaylık yapsa, onlara iyi şeyler alsa, Allâhü Teâlâ o kimseye yılın diğer günlerinde kolaylık verir, rızkını genişletir. Ona asla darlık göstermez” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “Aşure günü, peygamberlerin oruç tuttukları bir gündür. Siz de o gün oruç tutunuz!” buyurmuştur. (Musannef) Nebî (s.a.v.) aşura günü oruç tutmaya hem kendisi devam etti, hem de bunu müslümanlara emretti ve: “Aşure günü orucu bir yılın kefâretidir! Sağ olursam, gelecek yıl dokuzuncu gününü de, inşaallah oruçlu geçireceğim! “Dokuzuncu ve onuncu günü oruç tutup Yahûdilere muhâlefet ediniz!” buyurdu. Aşûre gününün üstünlüklerindendir ki, Allâhü Teâlâ o gün peygamberlerini düşmanlarından kurtardı. Fir’avun’u ve kavmini o gün helâk eyledi. Gökleri, yeri, Âdem (a.s.)’ı ve daha birçok şerefli şeyleri o gün yarattı. O gün oruç tutanlara büyük sevâb ve mükâfatlar hazırladı. O günde orucu, günâhlara keffâret eyledi. Bunun için Aşûre günü, iki bayram, Cum’a, Arefe ve bunlara benzer şerefli günler gibi oldu. Aşûre günü musîbet ve matem günü olsa idi, sahâbe ve tâbiîn (r.a.e) mâtem günü kabul ederlerdi. Çünkü onlar o zamana bizden daha yakîn idiler. Halbuki onlar Aşûre günü çoluk çocuğunu sevindirmek, giydirmek ve oruç tutmak gibi şeyler yaptılar. (Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.356)
-
988
MÜSLÜMAN BİLİM İNSANLARININ ASTRONOMİYE KATKILARI-23 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İslam bilginleri, Kur’an-ı Kerim’deki gökyüzü ve yıldızlarla ilgili ayetlerden ilham alarak astronomi alanında birçok çalışma yapmışlar ve buluş gerçekleştirmişlerdir. Gök cisimlerinin yükseltilerini ölçmekte kullanılan usturlabı icat eden kişi Ferâzî (ö.777) olmuştur. Yahya b. Ebû Mansûr (ö.830), Güneş ve Ay tutulmalarının zamanını belirlemede yaklaşma yöntemini kullanmıştır. Ferganî (ö.861), Güneş’in kendi çevresinde döndüğünü ifade eden bilginlerdendir. Güneş tutulmasını da tam olarak tespit etmiştir. Dünyanın yuvarlak olduğunu hususunda yeni kanıtlar ortaya koymuştur. Söz konusu bu çalışmaları nedeniyle Ay’daki Alfraganos kraterine onun adı verilmiştir. Battanî (ö.929), Güneş yılını 365 gün 5 saat 46 dakika 24 saniye olarak ölçmüştür. Bilime bu yöndeki katkılarından dolayı günümüzde Ay’ın bir bölgesine onun adı verilmiştir. Çizdiği astronomik tablolar, Batı astronomisine derin etkiler bırakmıştır. Birunî (ö. 1061) büyük bir astronomi âlimi olması yanında matematik, tarih, filoloji, edebiyat alanında da eşsiz bilgeydi. İnşaat tekniğinde olduğu gibi bütün alanlarda da geniş bilgiye sahip bir insandır. Astronomiyle ilgili yetmişe yakın kitap yazan Birunî, bu kitaplarında Güneş ve Ay tutulmasını çizimleriyle açıklamış, Kopernik’ten yaklaşık beş yüz yıl önce Dünya’nın döndüğünü ileri sürmüş, elips şeklinde hareket ettiğini belirtmiştir. Gökyüzündeki yıldızların yerini belirten cetveller hazırlayan Ali Kuşçu (ö.1473), rasathaneler yani gözlemevleri kurarak buralarda birçok öğrencinin yetişmesine aracılık etmiştir. Ali Kuşçu çağının sınırlarını aşan astronomik hesaplar yapmıştır. (Selim Özarslan, İslam Düşüncesi ve Müslüman Bilim İnsanları, s. 37-38)
-
987
ESMA BİNT UMESYS (R.ANHA)-22 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Peygamber (s.a.v.)’in hanımı Hz. Meymune bt. ElHaris (r.anha)’nın anne tarafından kız kardeşidir. Hz. Cafer b. Ebu Talib (r.a.)’ın eşidir. Hz. Esma (r.anha) Daru’l-Erkama girmeden önce Müslüman oldu ve biat etti. Habeşistan’a kocası Hz. Cafer b. Ebu Talib (r.a.) ile birlikte hicret eden kadınlardandı. Hicretin 7. yılında kocasıyla birlikte Habeşistan’dan Medine’ye geldi. Ca‘fer b. Ebû Tâlib Mûte Savaşı’nda şehid olunca Hz. Ebubekir (r.a.) ile evlendi ve bu evlilikten Muhammed b. Ebi Bekir doğdu. Hz. Sad b. Ebi Hilal (r.a.)’dan rivayetle, Peygamber (s.a.v.) Hz. Ebubekir (r.a.) ile Hz. Esma bt. Umeys (r.anha)’yı Huneyn gününde evlendirdiğini bildirmiştir. Sonra Hz. Ali (r.a.) ile evlendi. Hz. Esma (r.anha) dedi ki: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bazı kimseler bize karşı övünüyorlar ve bizim ilk muhacirlerden olmadığımızı iddia ediyorlar” Bunun üzerine Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bilakis, sizin için iki hicret vardır.” Kendilerinin hem Habeşistan’a hem de Medine’ye hicret etmeleri sebebiyle iki hicret sevabı kazandıklarını belirtmiştir. Hz. Ömer (r.a.), Hz. Esma (r.anha)’ya rüya tabiri sorardı. Bu konuda çok yetenekliydi. Ayrıca Hz. Ömer (r.a.), ilk müslümanlardan olmasını ve İslâm’a hizmetini dikkate alarak kendisine 1000 dirhem maaş bağladı. Hz. Esmâ (r.anha), oğlu Muhammed b. Ebû Bekir’in Mısır valisi olduğu sırada şehid edildiğini öğrenince çok üzüldü. Bu olaydan iki yıl sonra da kocası Hz. Ali (r.a)’yı kaybetti. Kendisi de hicri 40 yılında vefat etti. (İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.479)
-
986
55. YILINDA FATİH GENÇLİK VAKFI -21 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1971 yılında İstanbul’da, MTTB Genel Başkanı Ömer Öztürk tarafindan kurulan vakfımız; milletimizin tereddütsüz güveni, yarım asırlık tecrübesiyle; eğitim, yurt, burs ve yayıncılık alanlarında hizmet vermektedir. Muhterem Ömer Öztürk’ün, bütün masraflarını karşılamaya devam ettiği Fatih Gençlik Vakfı’nda, üniversite öğrencilerine 1971 senesinden itibaren burs verilmeye başlanmıştır. O günden bu yana bursiyer sayısı artırılarak kesintisiz bir şekilde hâlen devam eden bu hizmetten şimdiye kadar binlerce üniversite öğrencisi yararlanmıştır. Vakfımızda öğrencilere verilen burs, yemek ve yurtlarımızda verilen barınma hizmetlerinin yanında milli şuurlu bir gençlik yetiştirmek gayesiyle çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetler yapılmaktadır. Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere, Ehli Sünnet itikâdı üzere ilmihâl bilgileri ve belli seviyede İslâmî ilimler, her yıl 8 aylık müfredat dahilinde öğrencilerimize sunulmaktadır. Herbiri alanında uzman hoca ve akademisyenler tarafından gerçekleştirilen haftalık konferanslar ve diğer etkinliklerle en değerli cevherlerimiz olan gençlerimiz, milli ve manevî değerlerle donatılarak yarınlara hazırlanmaktadır. Muhterem Ömer Öztürk’ün açtığı ve yaklaşık yarım asırdır devam ettirdiği çığırla öğrencilerimiz hemen her sene umreye, hatta hacca götürülerek genç yaşta unutulmaz bir tecrübe yaşamalarına ve hayatlarında yeni bir sayfa açmalarına vesile olunmuştur. Şimdiye kadar yüzlerce öğrencimiz bu güzellikten istifade etmiştir. Yine Fatih Gençlik Vakfı çatısı altında, Misvâk Neşriyat bünyesinde Ehl-i Sünnet akâidinin güçlenmesi ve Sünnet-i Seniyye’nin ihyâsına yönelik eserler neşredilmektedir. Özellikle İmâm-ı Azam Ebu Hanife (r.a.)’in yolunun anlaşılmasına yönelik kapsamlı eserler basılmıştır. Hadislerle Hanefi Fıkhı isimli 22 ciltlik eser bunların başında gelmektedir. Fatih Gençlik Vakfı ilk günden bu yana sapmayan çizgisi; tutarlı, şeffaf, ifrat ve tefritten uzak hizmet anlayışıyla, her zaman hayra anahtar, şerre kilit olmuş bir misyonun adıdır. (www.fgv.org.tr; www.mttb.com.tr)
-
985
İMÂM-I ÂZAM (R.A.)’İN RÜYASI-20 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İmâm-ı Âzam (r.a.) ilim ve amel konusunda, herkesin âciz kaldığı yüksek derecelere çıktığından dolayı avam ve havas tarafından hüsn-i kabûl görüp yüceltildi. Bu arada hasetçilerin ve düşmanlarının sayısı da çoğaldı. Büyükler hakkında câri olan İlâhî bir âdet vardır: "Sen Allâh’ın açtığı yolu (sünneti, kanunu) değiştirecek değilsin." Buna rağmen ders okutma ve fetva konusunda kendisine asla yılgınlık gelmedi. Tam aksine kendisi hakkında verilen müjdelerin iyiye yorumlanması buna eklenince çalışma ve ikballeri arttı. Bu cümleden olarak, bir gece rüyada Ravza-i Mutahhara’yı kazıp Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in mübarek kemiklerini çıkarıp toplayarak göğsünün üzerine koyduğunu gördü. Bu durumdan çok rahatsız oldu, çok sarsıldı. Kendisinde ortaya çıkan ıztırap ve şiddetli korku sebebiyle arkadaşları ziyaretine geldi. Muhammed b. Sîrîn (rh.a.)’e rüyanın yorumunu sordurmaya mecbur oldu. İbn Sîrîn (rh.a.) rüyayı anlatan kişiye hemen şu cevabı verdi: "Bu rüyanın sahibi bulunan kişi Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini tefsir etmede kimsenin ulaşamayacağı bir mertebede insanlara incelik ve gizlilikleri açıklayıp onları aydınlığa kavuşturacaktır." Bu yorum İmâm-ı Âzam (r.a.)’e ulaştırılınca çok ferahladı. Gerçekten de akılları hayrete düşürecek derecedeki dinî meseleleri inceleyip çözüme kavuşturmayı başarmıştır. (İsmail Hakkı, İmâm-ı Azam (r.a.) Hayatından Râbbânî Esintiler, s. 142-143)
-
984
RESÛLULLAH’IN (S.A.V.) DİĞER PEYGAMBERLERDEN ALTI ÜSTÜNLÜĞÜ-19 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1. Fesahat ve belâgat üstünlüğü: Peygamber (s.a.v.), olağanüstü fesahat (düzgün ve etkili söz söyleme) ve belâgat (anlamı güçlü ve güzel ifade etme) sahibiydi. Onun mübarek hadisleri, lafzen kısa ama manen birçok hakikati ihtiva ederdi. En veciz ifadelerle en derin, geniş anlamları aktarmak, yalnızca Nebi (s.a.v.)’e mahsus bir yüce sıfattır. 2. Fetihlerde ilahî yardım: Allah (c.c.), O (s.a.v.)’e büyük yardımlar ve önemli fetihlerle destekledi. Düşmanlarının kalplerine düşen korku, bu fetihleri kolaylaştırdı ve İslâm hâkimiyeti her tarafta kendini gösterdi. 3. Ganimetin helâl kılınması: Önceki peygamberlerin ümmetlerine, savaşta elde edilen ganimet malları helâl değildi; bu mallar yakılırdı. Efendimiz (s.a.v.)’e ise ganimet helâl kılındı. Bu, İslâm mücahitlerinin refahına vesile oldu. 4. Yeryüzünün mescid kılınması: Allah (c.c.), İslâm ümmetine büyük kolaylıklar bahşetti. Yeryüzünün her tarafı esasen temiz kılındı ve bu ümmete üzerinde namaz kılmak caiz oldu. Müslümanlar, bir sahrada veya herhangi bir açık alanda cemaatle ya da tek başına namaz kılabilir. 5. Risaletin umumi oluşu: Peygamberimizin (s.a.v.) risaleti bütün beşeriyete yöneliktir. Allah (c.c.) katında kabul gören din, yalnızca İslâm’dır. O (s.a.v.), bütün insanları bu hak dine davet etmiştir. 6. Nübüvvetin sona ermesi: Nübüvvet (peygamberlik) ve risalet (elçilik) silsilesi, Peygamber (s.a.v.) ile son bulmuştur. Onun dini bütün beldelere yayılmış, yüksek hakikatleri her milletçe bilinebilir hâle gelmiştir. Artık hiçbir millet, “Biz bilmiyorduk” diyerek mazur olamaz. Dolayısıyla insanlara başka bir peygamber gönderilmesine gerek kalmamış, nebilerin ve resûllerin en faziletlisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) ile peygamberlik sona ermiştir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dinî Bilgiler, s.52)
-
983
YAĞMUR, MAL VE EVLÂD KAPILARININ ANAHTARI-18 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Kur’ân-ı Kerim’de mağfiret dilemenin, yani istiğfar etmenin, rızkın ve yağmurun indirilmesine sebep olacağına dâir deliller vardır. İbn Subayh (rh.a.) dedi ki: Bir kişi Hasan-ı Basri(r.a.)’e kuraklıktan şikayet etti. Ona: Allah (c.c.)’dan mağfiret dile, dedi. Bir diğeri ona fakirlikten şikayet etti, ona da: Allah (c.c.)’dan mağfiret dile, dedi. Bir başka kişi ona: Allah (c.c.)’a dua et de bana bir oğul ihsan etsin dedi, ona da: Allah (c.c.)’dan mağfiret dile, dedi. Bir başkası bahçesindeki kuraklıktan ona şikayet etti, ona da: Allah (c.c.)’dan mağfiret dile, dedi. Biz böyle demesinin sebebini ona sorduk, o da: Ben kendiliğimden bir şey söylemedim, çünkü yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok mağfiret edicidir. Böylece O, üzerinize semayı (yağmuru) bol bol salıverir. Mallarla, oğullarla size yardım eder. Size bağlar, bahçeler verir ve sizin için nehirler akıtır” (Nûh s.10-11-12) Bundan dolayı istiska namazında (yağmur duasında) mağfiret dilemek emrolunmuştur. Şa’bî (r.a.) şöyle demiştir: Hz. Ömer (r.a.) yağmur duasına çıktı. Geri dönünceye kadar mağfiret dilemekten başka bir şey yapmadı. Onlara yağmur yağdırılınca, yanında bulunanlar: Biz senin yağmur için dua ettiğini görmedik, dediler. O da: Ben kendisi sebebiyle yağmurun yağdırılması istenen semanın yağmur yağdırma sebeblerinin tümünü zikrederek yağmur talebinde bulundum dedikten sonra: yukarıdaki âyetleri okudu. (Bu ayette, Allah (c.c.)’ya istiğfar ederek yani ondan bağışlanma dileyerek mal ve evlada kavuşulacağı beyan edilmiştir. Bu sebeple İslam büyükleri, çocuk isteyen kişinin günde 700 defa “Estağfirullah el azîm ve etûbü ileyk” istiğfârına devam etmelerinin uygun olacağını söylemişlerdir.) (İmam Kurtubi, Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 18, s. 48)
-
982
HİCRET EMRİ-17 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Allâh Resûlü (s.a.v.), Kureyşli’lerin baskılarının artması üzerine bütün Ashâbı (r.a.e.)’i Medîne’ye gönderdi. Kendisi de Hâkk Teâlâ’nın emrini bekliyordu. Ebû Cehil başkanlığında Kureyşli kâfirler bu durumu sezip bir toplantı düzenlediler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medîne’ye hicret etmesinin sonra başlarına çok büyük felaketler açabileceğinde hemfikir oldular ve Ebû Cehil’in “Her kabileden kuvvetli, heybetli kişiler seçip birlikte Muhammed (s.a.v.)’in evine gidelim. Yattığı yerde kendisini kılıçla parça parça edelim. Kimse görmeden oradan dağılalım. Ertesi gün Hâşimoğulları toplanıp O (s.a.v.)’i öldüreni isterler. Ancak bulamazlar. Çünkü Muhammed (s.a.v.)’i öldüren kimsenin, kim olduğunu bilemezler. Araya ileri gelenler girer. Bir çare bulurlar. Kanının pahasını veririz, bu iş de burada bitmiş olur.” fikrini kabul ettiler. Bu toplantı daha dağılmadan Cebrâil (a.s.) Peygamber (s.a.v.)’e Allâh (c.c.)’un emrini iletti: “Hani bir zaman da o kâfirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri ya da sürüp çıkarmaları için, sana tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kurarlarken Allâh da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allâh tuzakların hayırlısını kurar.” (Enfâl s. 30) Peygamber (s.a.v.): “Ey Cebrâil! Bu âyetin nüzûlünün sebebi nedir?” diye sordu. Cebrâil (a.s.) da kâfirlerin niyetini anlattı. Allâh Resûlü (s.a.v.): “Ey Cebrâil! Allâhü Teâlâ’nın bana emri nedir? Ne yapmalıyım?” diye sordu. Cebrâil (a.s.): “Hâkk Teâlâ senin de Medîne’ye hicret etmeni emretmektedir.” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v.): “Hangi vakit gideyim?” diye sordu. Hz. Cebrâil (a.s.) bu soruya bir cevap vermedi. Allâh Resûlü (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in evine geldi. Hz. Sıddîk (r.a.)’i durumdan haberdar etti. “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ben de seninle geleyim” dedi. Allâh Resûlü (s.a.v): “Evet. Sen de benimle geleceksin” buyurdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) sevincinden ağladı. (Mustafa Darir-i Erzurûmî, Peygamberimizin Hayatı, c.2, s.169-170)
-
981
MUHARREM AYININ BİRİNCİ GÜNÜ OKUNACAK DUÂLAR VE YAPILACAK ZİKİRLER-16 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1. Aşağıdaki duâ, üç defa okunmalıdır: Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm Ve sallâllâhu ‘alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve sellem. Allâhümme ente’l-ebediyyü’l-kadîmü’l-evvelü ve ‘alâ fazlike’l-‘azîmi ve cûdike’l-‘amîmi’l-mu‘avveli ve hâzâ ‘âmun cedîdün kad akbele nes’elüke’l-‘ısmete fîhi mine’ş-şeytâni ve evliyâihi ve cünûdihi ve’l-‘avne ‘alâ hâzihi’n-nefsi’l-emmâreti bi’s-sûi ve’l-iştiğâli bi-mâ yukarribunî ileyke zülfâ yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi ve sallâ’llâhu ‘alâ Muhammedini’n-Nebiyyi’l-ümmiyyi ve ‘alâ Âlihî ve Ashâbihi’t- tayyibîne’t- tâhirîne ve’l-hamdü li’llâhi Rabbi’l‘âlemîn. 2. 365 defa Âyetü’l-Kürsî, 3. 1000 defa İhlâs-ı Şerîf, 4. 1 defa Zümer Sûresi okunmalıdır. 5. Bütün bunların sonunda 1 defa: Allâhümme yâ muhavvile’lhavli ve’l-ahvâli havvil hâlenâ ilâ ahseni’l-hâl denilmelidir. MUHARREM AYININ İLK ON GÜNÜ HER GÜN OKUNACAK DUÂ Bi’smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm “El-hamdü li’llâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ Âlihi ve Sahbihî ecma‘îne. Allâhümme ente’l- ebediyyü’l- kadîmü’l-hayyü’l- kerîmü’l- hannânü’l- mennânü ve hâzihî senetün cedîdetün es’elüke fîhâ’l-‘ısmete mine’ş-şeytâni’r-racîmi. Ve’l-‘avne ‘alâ hâzihi’nnefsi’l-emmâreti bi’s-sûi ve’l-iştiğâli bimâ yukarribunî ileyke yâ zê’l-celâli ve’l-ikrâmi bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîne. Ve sallâ’llâhu ve selleme ‘alâ Seyyidinâ ve Nebîyyinâ Muhammedin ve ‘alâ Âlihi ve Sahbihî ve Ehl-i Beytihi ecma’îne.” Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri’nden: “Her kim, ilk on günü sabahleyin bu duâyı üç kerre okursa, Allâhü Zü’l-Celâl Hazretlerinin o kimseyi tâ gelecek senenin Muharremine kadar bütün belâlardan emin ve muhâfaza buyuracağı” rivâyet olunmuştur. (Müslim) Şeyh Şihâbuddîn-i Sühreverdî (k.s.)’dan nakledilmiştir ki: “Her kim, bu duâyı, Aşûre günü üç kerre okursa, ölümden de emîn kılınır. Elbette o sene ölümü takdîr olunan kimseye bu duâyı bu vechile okumak nasîb olmaz.” (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.19-21)
-
980
MUHARREM AYININ FAZÎLETİ-15 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İbn-i Abbâs (r.a)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Zilhicce’nin sonuncu günü ile Muharrem’in birinci günü oruç tutan, geçmiş yılı oruçla bitirip, yeni yıla oruçla başlamış olur. Allâhü Teâlâ o orucu onun elli yıllık günâhına keffâret eder” buyurulmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.): “Ramazan orucundan sonra en fazîletli oruç, Allâh’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. (Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, c.1, s.266) “Allâh (c.c.)’un, Aşûre günü orucunu ondan önceki yılın günâhlarına keffaret kılacağını umarım” buyurdu. (Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, c.2, s.530) Hz. Ali (r.a.) der ki: “Peygamber (s.a.v.)’e bir adam gelip: “Yâ Resûlullâh! Ramazan ayından sonra hangi ay oruç tutmamı bana emredersin?” diye sordu. Resûlullâh (s.a.v.) ona: “Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan, Muharrem ayını tut! Çünkü o, Allâh (c.c.)’un ayıdır. O ayda öyle bir gün vardır ki, Allâh (c.c.) o günde bir kavmin tevbelerini kabul etmiştir ve o günde başka bir kavmin de tevbelerini kabul edecektir!” buyurdu. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Muharrem ayında bir gün oruç tutana, bu gününe karşılık otuz gün oruç sevâbı yazılır.” (Gunye) (Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.352-356) HİCRÎ SENENİN SON GECESİ OKUNACAK DUÂ Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm Ve sallallâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellem. Allâhümme mâ ‘amiltü fi hâzihi’s-seneti mimmâ neheytenî anhü felem etüb minhü velem terdâhü ve nesîtühü velem tensehü ve hâlimte aleyye fîhi ba‘de cür’etî ‘alâ ma’sıyetike feinnî estâğfiruke fağfirlî mâ ‘amiltü fîhâ mimmâ terdâhü ve ve‘adtenî aleyhi’s-sevâbe fe-es’elüke. Allâhümme yâ kerîmü yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm. En-tetekabbelehû minnî velâ tâkta’ racâî minke yâ kerîm. Ve sallallâhü ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve sellem. (Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.91)
-
979
TEŞHİR ÖZGÜRLÜK MÜ, TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ Mİ?-14 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Bugün bazı söylemler, mahremiyetin sınırlarını yıkmayı ilerleme zannediyor. Oysa sınır ihlali başladığında mesele tercihten çıkar; aile düzenine ve çocukların kalbine dokunan bir istismara dönüşür. Teşhir kültürü, sözle, imajla ve özellikle sosyal medya akışlarıyla evin içine sızıyor; merakı kışkırtıp ölçüyü bozuyor, saygıyı ve hayayı törpülüyor. Çocuk, sevgiyle örülen mahremiyet duygusunu ailede öğrenir; sürekli sergileme dili ise bu duyguyu, kuşaktan kuşağa taşınmadan kırar. Netice: yıpranan aidiyet, tüketimle doldurulan boşluk, kırılgan benlikler ve çatışmalı evler. Çare; ölçü ve nezaketi yeniden kurmakta. Aile; net sınırlar, tutarlı örneklik ve temiz ekran disipliniyle başlar. Telefonlar ortak alanda, içerik denetimi bilinçli, ekran süreleri makul olmalı. Okul; saygı ve mesafe eğitimini güçlendirmeli, gençlere üretim, spor ve sanatla görünmenin onurlu yollarını açmalı. Yerel yönetimler ve platformlar; çocuk korumayı, içerik etiketlemeyi ve görsel kirliliğe karşı ortak standartları ciddiye almalı. Medya, reyting değil, sorumluluk bilinci taşımalı; dil, görüntü ve sembollerde aileyi incitmeyen bir özen benimsenmeli. Unutmayalım: Toplumlar teşhirle değil, edep ve iffetle ayakta durur. Mahremiyet, insan onurunun kalkanıdır; kalkansız kalan ev rüzgârda savrulur. Reklamların parıltısı söner; izzet, vakar ve sadelik kalır. Kendimizi değil, değerimizi gösterelim; sözü çoğaltmayıp örnek olalım. Aileyi koruyan dil; sükûnet, saygı ve ölçünün dilidir, yarınlarımızı da ancak bu dil büyütür. Mahalle ölçeğinde rehberlik merkezleri, ebeveyn atölyeleri, genç kulüpleri ve güvenli etkinlik alanları kurulmalı; rol modellere yatırım yapılmalı. Ölçü, bir baskı değil; gönüllü bir seviye eğitimidir. Kökü inançta, akılda ve nezakette olan bu seviye, toplumu diri tutar. Çocuk, saygıyı evde öğrenir; şehir bu iklimi güçlendirmelidir. (Basından Derleme)
-
978
GERÇEK VE SAHTE ŞEYHLERİN VASIFLARI-13 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Kutbu’l Aktâb Hâce Ahmed Yesevî (k.s.), manevi vazife iddiasında olup sülûku ve yazılı gerçek icazeti olmayan kimseler hakkında şöyle der: “Hakikatla yürüyorum diye iddia edenler şeyh diye adlandırılan (veya bilinen) kimseler, eğer yetmiş makamı geçip, yetmiş perdeyi aşıp hakikata girse ve Resûlullah (s.a.v.)’in gördüklerini görseler, o zaman manevî halleri düzgün ve iddiâları doğru olur. Hakk’a yakınlık ve şeyhlik onlara câiz olur. Ama hakikat konusunda anlatılan yetmiş makamı geçmeden, yetmiş bin perdeyi aşmadan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gördükleri (bazı şeyleri) görmeden, bir kimse “Ben Hakk’a ulaşıyorum” diye iddiâda bulunsa, iddiası yalan, kendisi yalancı ve Allah (c.c.)’ya düşman olur. Nitekim Nebi (s.a.v.) buyurdular: “Yalancı, Allah (c.c.)’nun düşmanıdır.” (Buhari) Nebî (s.a.v.) buyurdu: “Her iddiânın bir mânâsı (içeriği ve özü) vardır. Mânâsı olan kişi doğru, olmayan ise yalancıdır, insanlara öyle bir zaman gelecek ki iddiâ çok ama mânâ (ve mâneviyât) az olacak. Kim bir şeyi iddiâ eder ama karşılığını bulunduramazsa, o yalancıdır.” Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek ki; şeytan aleyhi’l-lâne onlardan ders alacak ve onlar şeytanın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştıramayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sahibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harâb olacak. Ey derviş! Şeyhlik dâvâsında bulunan kimsenin, kırk yıl bir mürşid-i kâmilin hizmetinde bulunmuş, çile çekip ondan (yazılı) icâzet almış olması gerekir. (Aksi takdirde) onun mürid edinmesi ve hediye alması haram ve bâtıldır. Şeriata aykırı iş yapan kişi dinden çıkar, tarikata aykırı iş yapan da merdûd olur, reddedilir. Ve her kim tevbe etmeden dünyadan göçerse cehennemde azap görür. Bundan Allah (c.c.)’ya sığınırız.” (Mir’âtü’l-Kulûb, Yeseviliğin İlk Dönemine Ait Bir Risale, s. 49-68)
-
977
SADAKA VERMEK SÜNNETTİR-12 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İhtiyaçlarımızdan fazla olan giyecek, yiyecek, içecek gibi şeyleri Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in ahlâkına uyarak- tasadduk etmemiz ve toplayıp saklamamamız, Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere emir ve vasiyetlerinden biridir. Sadakasız bir gün geçirmemeye dikkat etmeliyiz. Mal cinsinden sadaka verecek bir şey bulamadığımız takdirde, Kur’ân okumak, Allâh (c.c)’u tesbih etmek, Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e salât ve selâm getirmek suretiyle sadakada bulunmalıyız. Aliyyü’l-Havvâs (rh.a), bir fakir kendisinden bir şey istemiş olsa, yanında bulunan para veya yiyecek gibi ne varsa ikiye böler, bunun yarısını fakire verir ve "Hâkk Teâlâ, kendisini fakir kardeşinden üstün tutandan nefret eder" derdi. Muhtelif hadîs-i şerîflerde de sadaka vermenin önemine işaret edilmiştir. Şu hadîs rivayet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.), "Sadaka malı eksiltmez veya sadaka vermekle mal eksilmez" (Müslim) buyurmuşlardır. Bir hadîste Resûlullâh (s.a.v.) "Suyun ateşi söndürdüğü gibi verilen sadaka da kişinin hatalarını düzeltip söndürmüş olur" (Ebu Ya’lâ) buyurmuşlardır. Bir hadîste, "Sadaka az olsa dahi, Râbbin hiddet ve gazâbını söndürdüğü gibi, kötü ölümü de kişiden uzaklaştırır" (Tirmizî) buyurulmuştur. Yine bir rivayet de şöyledir: "Hâkk Teâlâ bir sadaka ile yetmiş kötü ölüm kapısını kapamış olur." Şu hadîs rivayet edilmiştir: "Kıyâmet gününde kişi, insanlar arasında hüküm verilinceye kadar sadakasının gölgesi altında bulunur." (İmâm Ahmed) Başka bir hadis-i şerifte: "Sadaka vermekte acele ediniz, zira belâ sadakayı geçemez." (Beyhakî) buyurulmuştur. (İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.180-185)
-
976
KULUN VAZİFESİ: ŞÜKÜR VE ZİKİR-11 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Ayeti Kerime’de şöyle buyrulur: "Öyle ise siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin." (Bakara s. 152) Cenâb-ı Allâh, bu ayette biz kullarını iki şeyle mükellef tutmuştur: Birisi zikir, diğeri şükür. Zikir, bazen dil ile, bazen kalb ile, bazen de azâlarla olur. İnsanların Allâh (c.c.)’u dilleriyle zikretmeleri (anmaları), hâmd, tesbih, medh ve Kur’an’ı okumakla olur. Allâh (c.c.)’ı kalb île zikir ise üç türlüdür: 1. O (c.c.)’un zatına ve sıfatlarına delâlet eden deliller üzerinde ve bu delilleri cerh eden şüphelere cevâp üzerinde tefekkür etmek. 2. Hâkk Teâlâ’nın insanlara verdiği mükellefiyetlerinin, ahkâm, emir ve yasaklarının, va’ad ve vaîdînin nasıl olduğunu gösteren deliller üzerinde düşünmek. İnsanlar mükellefiyetlerin nasıl olduğunu bilip, onların yerine getirilmesi halinde olan va’ad-i ilâhî ile yerine getirilmemesi halinde olan vaîd-i ilâhiyi (tehdidi) bildiklerinde, o mükellefiyetleri yerine getirmek onlar için kolaylaşır. 3. Allâh (c.c.)’un mahlûkatının sırları üzerinde düşünmek. Bu düşünce ile mahlûkatın her zerresi kutsî âlemin karşısında bulunan cilalı bir ayna gibi olur. Kul, o aynaya baktığı zaman, kulun bakışının ışıkları o aynadan celâl âlemine yansır. İşte bu makam, sonsuz mertebeleri olan bir makamdır. İnsanların, Allâh (c.c.)’u uzuvları ile zikretmelerine gelince; bu, onların uzuvlarının emrolundukları işlerle iyice meşgul olması ve nehyolundukları amellerden tamamen uzak kalmalarıdır. İşte bu manada olmak üzere Allâhü Teâlâ, "Allâh’ın zikrine koşun" (Cum’a s. 9) ifâdesi ile namazı "zikir" diye adlandırmıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Allâh’ın "Beni anın" ifâdesindeki, emr-i ilâhî bütün taat türlerini içine almaktadır. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.4, s.71)
-
975
KADIN TESETTÜRÜ-10 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Yüzler ve eller, namazda ve bakmak hususunda avret sayılmamıştır. Bu sebeple bahsi geçen uzuvların açıkta kalması haram olmadığı gibi, mahrem olmayan kadınların el ve yüzüne şehvet bulunmaksızın bakmak da yasaklanmış değildir. Nur Suresi 31. Ayette kadınların başörtülerini örtmeleri ihtar edilmekte "yakalarının üstünü kapayacak şekilde" ifadesiyle açıklanmış bulunmaktadır. Önce şu hususu hatırlatmak yerinde olur: Kadının giydiği elbise, vücut hatlarının kılıfı mesabesinde olmayacaktır. Şehveti tahrik etmemesi için altını göstermeyecek kadar kalın, vücut hatlarını ve altındaki uzvun şeklini belli etmeyecek kadar bolca dikilmiş olmalıdır. Hz. Âişe (r.anha) validemizin kız kardeşi Esma (r.anha.) bir gün ablasını ziyarete gelmişti. Üzerinde ince bir elbise bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz de Hz. Âişe (r.anha)’nın odasında oturmakta idi. Peygamber (s.a.v) Efendimiz onu bu halde görünce derhal başını çevirerek şöyle buyurdu: "Yâ Esma! Kadın hayız (görecek yaş)a ulaştığı zaman şunlardan başka bir yerinin görülmesi iyi olmaz." Bunu söylerken mübarek yüz ve ellerine işaret ediyordu. Kadının tesettür vazifesi, sadece üzerine bir şey giyivermekle bitmiyor. Elbisenin, vücudu göstermemesi ve şehveti tahrik etmemesi de şart gösteriliyor. Abdurrahman b. Ebû Bekr'in kızı Hafsa, halası Hz. Âişe (r.anha)’nın ziyaretine gelmişti. Başındaki örtü ince ve altını göstermekte idi. Hz.Âişe (r.anha), dinî bir öfke ile yeğeninin başından ince örtüyü alıp yırttı ve onun yerine kalın bir örtü verdi. Bir mesele hakkında nas bulunursa o hususta örf ve âdete itibar olunmaz. Hareketlerimizde âdetlere değil, âyetlere tâbi olacağız. Verilecek bir hüküm, geleneklere göre değil, dinî esaslar çerçevesinde değerlendirilerek verilecektir. (Derleme)
-
974
ABDESTİ BOZAN DURUMLAR-09 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1. Önden ve arkadan çıkan kan, meni, irin, idrar ve dışkı. 2. Arkadan çıkan yel. 3. Herhangi uzuvdan akıcı halde çıkan kan ve yaradan irin veya sarı su halinde çıkıp etrafına yayılan şey. 4. Ağız dolusu kusuntu. 5. Az veya çok bayılmak. 6. Namaz kılan bir mükellefin namaz içinde uyanık iken kahkaha ile gülmesi. 7. Çocuk doğurmak. 8. Fahiş mübaşeret, yani erkek ile kadının karınlarını veya tenasül uzuvlarını birbirine kuvvetli bir engel bulunmaksızın şehvetle temas ettirmeleri. 9. Erkeğin tenasül uzvu içerisine tamamen tıkanmış olan pamuğun bilahare dışarıya çıkması veya çıkarılması. 10. Kadının tenasül uzvuna tıkanmış pamuğun veya bezin yaş olarak dışarıya çıkması veya çıkarılması. 11. Yan yatarak veya bağdaş kurarak veya dirseklere dayanarak uyumak. 12. Çıplak hayvan üzerinde yokuşa çıkarken uyumak. 13. Teyemmüm etmiş kimsenin abdeste elverişli bir miktar suya kavuşması. 14. Özür sahipleri için namaz vaktinin çıkması. (Ömer Nasuhi Bilmen, Sualli Cevaplı Dini Bilgiler, s. 159)
-
973
ABDEST ALMANIN CAİZ OLDUĞU VE CAİZ OLMADIĞI SULAR-08 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Bir kimse çölde veya açık arazide su bulsa, onun necis olduğunu kesin olarak bilmediği müddetçe onunla abdest alabilir ve o su varken teyemmüm etmesi caiz olmaz. Kuyunun içine ağaç yaprakları düşmüş olsa ve bu sebeple suyun üç vasfı -yani tadı, rengi ve kokusu- değişse su, inceliğini muhafaza etmiş olduğu müddetçe onunla abdest almak caizdir. İçine necis bir madde düşmüş olan su ile abdest almak caiz değildir, necasetin az veya çok olması arasında fark yoktur. Ancak suyun, akarsu olması durumunda, vasıflarından biri değişmediği müddetçe su necis olmuş olmaz. Fakat suyun vasıflarından biri değişirse necis olur ve onunla abdest almak caiz olmaz. (Akarsu, velev akışı çok zayıf olsa da saman veya bir yaprağı sürükleyip götürebilen sudur) Büyük havuz, uzunluğu ve genişliği on arşın (5,5 m), derinliği ise bir avuçtan daha fazla olan yani bir kimse eliyle bir avuç su alsa tabanı meydana çıkmayan havuzdur. Böyle bir havuzun hükmü, akarsuyun hükmü ile aynıdır. Oraya necis bir maddenin düşmesi hâlinde bakılır, eğer sidik ve şarap gibi görülemeyen bir necaset ise havuzun her tarafından abdest almak caizdir; fakat eğer hayvan leşi gibi görülebilen bir necaset ise necasetin bulunduğu taraftan abdest alınmaz, diğer taraftan alınır. Necaset sebebiyle böyle bir suyun vasıflarından birinin değişmesi durumunda o havuzdan abdest almak asla caiz değildir. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.80)
-
972
SIRÂT-I MÜSTAKİM ÜZERE OLMAK-06 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
"Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet." (Fatiha s. 6) sözünden maksad, Allâh (c.c.) rızası için büyük meşakkatleri sırtlanan öncülerin yoludur. Anlatıldığına göre Hz. Nûh (a.s.) her gün bayılıncaya kadar dövülürdü. O buna rağmen, yine her vurulduğunda, "Allâh’ım kavmime hidayet et, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" derdi. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) bu cümleyi sadece bir kere söylemiştir. Halbuki Hz. Nuh (a.s.) bir günde aynı cümleyi defalarca söylemiştir. Bu nedenle, Hz. Nûh (a.s.)’ın Peygamberimiz (s.a.v.)’den üstün olduğunu söylemek gerekir?" denilirse, buna bizim cevabımız şu olur: Cenâb-ı Hakk’ın "Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet" sözünden maksadı, kendisinden bu üstün ahlâkın istenmesi olup, Hz. Peygamber (s.a.v.)'de Fatiha’yı her gün şu kadar defa okuduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu kelimeyi söylemesi, Nûh (a.s.)’ın söylemesinden daha çok olur. Mümin Allâh (c.c.)’u tek bir delille tanıyınca, bütün varlıklarda O (c.c.)’un varlığına, ilmine, kudretine, cömertliğine, rahmetine ve hikmetine delâlet eden nice deliller olduğunu anlar. Buna göre kulun, "Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet" sözünün manası: "Ey Râbbimiz! Her şeyde, Senin zâtına, sıfatlarına, kudretine ve ilmine delâlet eden nice deliller bulduk" olur. Bu takdire göre, söz konusu olan sual kendiliğinden bertaraf edilmiş olur. Cenâb-ı Hakk "Muhakkak ki sen, doğru bir yola hidayet ediyorsun, göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğu Allâh’ın yoluna" (Şûra s. 5253) "Bu, benim dosdoğru olan yolumdur, öyleyse ona uyunuz!" (En’âm s. 153) buyurmuştur. "Sırât-ı müstakim" insanın, Allâh (c.c.)’dan başka her şeyden yüz çevirmiş: bütün kalbi, fikri ve zikriyle Allâh (c.c.)’a yönelmiş olmasıdır. (Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.354-355)
-
971
CUMA GÜNÜ YA DA CUMARTESİ GÜNÜ ORUÇ TUTMANIN HÜKMÜ NEDİR?-05 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İmam Ebu Yusuf’a (r.aleyh) göre sadece Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Delil olarak şu hadis getirilmiştir: Ebu Hüreyre’den (r.a.) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizden birisi Cuma günü oruç tutmasın ancak bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutsun." (Ebî Dâvud: 2422) Aynı şekilde Cumartesi günü oruç tutmak da Ebu Yusuf’a göre mekruhtur. Bir hadiste şöyle Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cumartesi günü farz olanlar dışında hiçbir orucu tutmayın." (Ebu Dâvud: 2423) Nevruz ve Mehrecan günlerinde de oruç tutmak caiz değildir.Zira bu durumda biz, tazim edilmesi yasak olan günlere tazim etmiş oluruz. Bu hüküm Nevruz kutlamanın da dinen caiz olmadığını göstermektedir. Oruç tutmanın yasak olduğu bu günler kendisinin âdeti olan günlere tevafuk etmişse oruç tutmasında bir beis olmaz. Hiç konuşmama şeklinde oruç tutmakta caiz değildir. Savm-i visal denilen iftar ve sahur yapmaksızın art arda oruç tutmak da caiz değildir. En faziletli olan Davud (a.s.)’ın yaptığı gibi bir gün tutup bir gün tutmamaktır. Ücret karşılığı birisinin yanında çalışan kişinin nafile oruç tutması durumunda işini gereği gibi yapamaması halinde işverenin izni olmaksızın oruç tutması caiz olmaz. (Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c. 3, s. 390-392)
-
970
ŞEHİT SULTAN ABDÜLAZİZ -04 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Sultan Abdülaziz, 32. Osmanlı padişahı ve II. Mahmud ile Pertevniyal Valide Sultan'ın oğludur. 7-8 Şubat 1830 gecesi doğdu. Kardeşi Sultan Abdülmecid'in ölümünden sonra tahta çıktı. Kardeşi Abdülmecid’in saltanatı süresince oldukça serbest bir hayat yaşadı ve itinalı bir eğitim gördü. Kardeşinin ölümü üzerine 25 Haziran 1861’de tahta çıktı. Sultan Abdülaziz İngiltere ve Fransa’nın davetini kabul ederek 21 Haziran 1867 tarihinde Avrupa seyahatine çıktı. Böylece Osmanlı tarihinde yabancı ülkelere seyahate çıkan yegâne padişah oldu. Karşılaşılan en büyük güçlük malî sıkıntı olduğu için, Abdülaziz hükümetten, önce bu konunun ele alınmasını istedi. Alınan bu tedbirlerle devletin malî durumu düzeldi. Avrupa’dan pek çok yeni model silâh satın aldı. Satın alınan büyük çaplı toplarla Boğazlar ve sınır boylarındaki kaleler tahkim edildi, tophâne modernleştirildi. Abdülaziz denizciliğe de büyük önem verdi. İngiltere ve Fransa ayarında bir donanmaya sahip olabilmek için bütçe gücünün üstünde paralar harcadı. Tersaneler ıslah edildi. Abdülaziz döneminde ulaşım ve haberleşme alanında önemli ilerlemeler kaydedildi. Abdülaziz’in saltanatı süresince millî eğitimde, teknik ve meslekî eğitimde de ileri adımlar atıldı. Midhat ve Hüseyin Avni paşalar Abdülaziz’i hem devlet için hem de kendileri için zararlı gördüklerinden düşmanca bir tavır içinde idiler. Sultan Abdülaziz'in tahtan indirilmesini ve yerine yeğeni V.Murad'ın geçirilmesini sağladılar. Bu darbe sonrası Sultan 4 Haziran 1876 günü odasında bilek damarları kesilmiş bir vaziyette şehit edildi. (Cevdet Küçük, İslam Ansiklopedisi, c.1, s.179-185)
-
969
BOŞANMA KONUSUNDA ŞER’İ UYARILAR-03 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Zorunluluk oluşmadıkça evliliğin korunması ve boşanmaktan kaçınılması gerektiği konusunda pek çok şer’i öğüt ve ilahi uyarı bulunmaktadır. Koca, eşiyle güzel bir şekilde geçinmeli, yani söz ve davranışlarında ona karşı nazik ve cömert olmalıdır. Enes bin Malik (r.a.) anlatıyor: Ben, Hz. Peygamber (s.a.v)’e “Müminlerin iman yönünden en mükemmeli kimdir?” diye sordum. Nebi (s.a.v.): “Ailesine karşı ahlakça en güzel olanlarıdır.” diye cevap verdi. Diğer bir hadiste de “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım.” buyurulmuştur. Bir kadın kocasının meşrû isteklerine itaat eder, insani zaaflarından kaynaklanan hatalarını düzeltmeye çalışırsa, artık böyle bir kadını boşamak, insaf ve dini hassasiyetle bağdaşmaz. Nitekim ayette: “Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın.” (Nisâ s. 34) buyurulmuştur. Bu ilahi emrin devamında ise şu uyarı yapılmaktadır: “Allah yücedir, büyüktür.” (Nisâ s. 34) Bu ayet, çok önemli ilahi uyarılar içermektedir. Adeta denilmektedir ki: Allah, sonsuz yüceliği ve büyüklüğüyle birlikte, günahkâr kullarının tövbelerini kabul eder, onları bağışlayarak affeder. O halde, hata yapıp itaate dönen eşleriniz için de siz affedici ve hoşgörülü davranmalısınız. Yine şu anlam ortaya çıkmaktadır: Kadınlar her ne kadar güçsüz olup erkeklerin zulmüne karşı kendilerini koruyamazlarsa da Allah sonsuz kudret ve adalet sahibidir. Kadınlara zulmeden erkeklerden intikam almaya muktedirdir. Erkekler, bunu düşünerek kadınlara zulmetmekten ve gereksiz yere boşamaktan sakınmalıdır! “Evlenin, fakat boşanmayın. Çünkü boşanma, Rahman’ın arşını titretir.” anlamındaki hadis-i şerif boşanmanın ne kadar kötü ve kaçınılması gereken bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. (Ömer Nasuhi Bilmen, Ailenin Gücü Nüfusun Geleceği, s.82-83)
-
968
SÂLİH EVLAT YETİŞTİRMEDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR -02 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Sâlih evlat yetiştirmenin ilk adımı anne-babaların kendilerine çeki düzen vermesidir. Bilindiği üzere her çocuk ilk günlerini anne kucağında geçirmektedir. Bu dönem annenin ahlâk ve davranışlarının çocuk üzerinde derin izler bıraktığı bir dönemdir. Büyüklerin dediği gibi, çocuk konuşmuyor ve anlayamıyor olsa da gördüğü her şey bir nakış gibi onun zihnine işlenir. Bu yüzden çocuğun yanında konuşurken dikkat edilmesi gerekir. Hikmet ehli çocuğun anne karnındayken bile annesinin davranışlarından etkilendiğini belirtir ve hamilelik döneminde annenin, temiz ve abdestli olmaya dikkat etmesine, takvayı benimsemesi gerektiğine dikkat çekerler. Anne karnındaki çocuk için böyleyse doğduktan sonraki etkinin daha fazla olduğu açıktır. Anne kucağındaki çocuk konuşamaz, ancak gördüğü her şeyi kavramaya çalışır. Bu nedenle sâlih bir çocuk yetiştirmede anne-babanın rolü çok büyüktür. Bu açıdan özellikle ileride anne olacak olan kız çocuklarının eğitimi büyük önem arz etmektedir. Kısacası, sâlih bir evlat yetiştirmek için ilk adım, anne ve babanın sâlih olmalarıdır. Anne babanın, çocuklarına örnek olabilmek adına gösterdikleri güzel ahlak ve davranışlar, çocukların gelecekteki karakter ve davranışlarının temelini oluşturur. Sâlih bir evlat, sâlih bir ailenin ürünüdür ve bu nedenle anne-babanın kendi ahlâk ve davranışlarını sürekli gözden geçirmeleri gerekmektedir. (Eşref Ali et-Tehanevi, Terbiye-i Evlad (İslam’da Çocuk Terbiyesi), s.64)
-
967
SÜNNETE UYGUN GUSÜL NASIL ALINIR?-01 HAZİRAN 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Guslün farziyyeti Kur’an-ı Kerim ile sabittir. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyor: "Cünüp olursanız iyice temizlenin." (Maide s. 6) Gusülde bedenin tamamını yıkamak farzdır. Efendimiz (s.a.v.)’in hanımı Meymune validemiz şöyle anlatıyor: "Resûlullâh (s.a.v.) ayakları dışında aynen namaz için abdest alır gibi abdest aldı. Ardından avret mahallini ve bedenine isabet eden yıkanacak şeyleri yıkadı. Sonra üzerine su döktü. Daha sonra ayaklarını uzatıp yıkadı." Buna göre gusül alan kişi önce ellerini ve avret mahallini yıkar, varsa bedendeki necaseti giderir sonra ayakları yıkamayı tehir ederek abdest alır. Daha sonra baştan başlayarak her defasında kuru yer kalmayacak şekilde bütün bedeni üç kez yıkar. Son olarak ayaklarını yıkar. Ayaklarını anlattığımız şekilde tehir etmesi gusledilen yerde ayaklara değecek şekilde müstâmel suyun birikmesinden ötürüdür. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse tehir etmesi gerekli değildir. Suyu normal kullanmak yani ne çok israf etmek ne de çok az kullanmak, ilk yıkamada bütün azâları ovalamak, kimsenin görmeyeceği bir yerde gusletmek ve sonunda bir mendil (havlu) ile kurulanmak müstehâbtır. Yıkanmasında meşakkât olan yerler istisna edilmiştir. Dişler arasında ve diş kovuklarındaki kalıntıların çıkarılmasında meşakkât olduğundan en sahih görüş guslün sıhhâtine mani olmamalarıdır. Burunda sıvı haldeki sümüğün gusle mani olmayacağı, kuru olanın ise mani olacağı söylenmiştir. Aynı şekilde tırnaklar arasındaki macun ve benzeri yapışkan maddeler de gusle manidir. Toz ve topraklar ise gusle mani değillerdir. Abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler gusle manidir. Pire veya sinek pisliği ise mani değildir. Su, saç diplerine ulaşırsa kadınların örgülü saçlarını açmalarına gerek yoktur. (Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.231-233)
-
966
SÜNNETE UYGUN GUSÜL NASIL ALINIR?-31 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Guslün farziyyeti Kur’an-ı Kerim ile sabittir. Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyor: "Cünüp olursanız iyice temizlenin." (Maide s. 6) Gusülde bedenin tamamını yıkamak farzdır. Efendimiz (s.a.v.)’in hanımı Meymune validemiz şöyle anlatıyor: "Resûlullâh (s.a.v.) ayakları dışında aynen namaz için abdest alır gibi abdest aldı. Ardından avret mahallini ve bedenine isabet eden yıkanacak şeyleri yıkadı. Sonra üzerine su döktü. Daha sonra ayaklarını uzatıp yıkadı." Buna göre gusül alan kişi önce ellerini ve avret mahallini yıkar, varsa bedendeki necaseti giderir sonra ayakları yıkamayı tehir ederek abdest alır. Daha sonra baştan başlayarak her defasında kuru yer kalmayacak şekilde bütün bedeni üç kez yıkar. Son olarak ayaklarını yıkar. Ayaklarını anlattığımız şekilde tehir etmesi gusledilen yerde ayaklara değecek şekilde müstâmel suyun birikmesinden ötürüdür. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse tehir etmesi gerekli değildir. Suyu normal kullanmak yani ne çok israf etmek ne de çok az kullanmak, ilk yıkamada bütün azâları ovalamak, kimsenin görmeyeceği bir yerde gusletmek ve sonunda bir mendil (havlu) ile kurulanmak müstehâbtır. Yıkanmasında meşakkât olan yerler istisna edilmiştir. Dişler arasında ve diş kovuklarındaki kalıntıların çıkarılmasında meşakkât olduğundan en sahih görüş guslün sıhhâtine mani olmamalarıdır. Burunda sıvı haldeki sümüğün gusle mani olmayacağı, kuru olanın ise mani olacağı söylenmiştir. Aynı şekilde tırnaklar arasındaki macun ve benzeri yapışkan maddeler de gusle manidir. Toz ve topraklar ise gusle mani değillerdir. Abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler gusle manidir. Pire veya sinek pisliği ise mani değildir. Su, saç diplerine ulaşırsa kadınların örgülü saçlarını açmalarına gerek yoktur. (Suâlli-Cevâplı İslâm Fıkhı, c.1, s.231-233)
-
965
MÜSLÜMAN ASTRONOMLARIN GÖKKÜRELER TASAVVURU VE BATIYA ETKİSİ-30 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Dünyanın kendi ekseninde döndüğüne inanan, Arapİslâm astronomlarından birisi Ebû Sa’îd Ahmed es-Siczî’dir. El-Bîrûnî’nin verdiği bilgiye göre, es Siczî ayrıca dünyanın döndüğü prensibine dayanarak kayık biçiminde bir usturlap (el-Usturlâb ez-Zevrakî) yapmıştır. Bizzat es-Siczî’nin bir planetaryum inşa edip etmediği bilinmemektedir. Bizim modelimiz, onun dünyanın kendi etrafında dönüşü tasavvurunu hatırlatmayı amaçlamaktadır. Abdurrahmân b. Ömer b. Muhammed es-Sûfî (903-986), modern araştırmalar tarafından Ptoleme ve Argelander (ö. 1875) ile birlikte sabit yıldızlar astronomisi alanının üç büyük bilgininden birisi olarak nitelendirilmektedir. Ptoleme’yle karşılaştırıldığında o, gök atlasını sadece Arap öncelleri tarafından yapılan katkılar ve kendi gözlemleri temelinde genişletmekle kalmamış, ayrıca yeni pozisyon verileriyle göstermiş ve yeni parlaklık ölçeklerine göre gruplandırmıştır. Bir çağdaşının bildirdiğine göre, es-Sûfî’nin devlet adamı Adudeddevle için yaptığı gümüşten bir gök küresi 435/1044 yılında Kahire’de bulunmaktaydı. Bizim modelimiz Oxford yazmasına dayanılarak yapılmıştır. Takımyıldızları da içeren bu yazma, yazarın oğullarından birisi olan Hüseyin tarafından 400/1010 yılında kopya edilmiştir. EsSûfî her bir takımyıldızı için iki şekil vermektedir. Bu şekillerden birisi takımyıldızını yatay düzlemden itibaren gösterirken, diğeri ise birinci şeklin kopya kağıdıyla elde edilen yansıma resmidir. Harita ve küre yapımcısı olarak ünlenen Fransisken ruhban Vincenzo Coronelli (1650-1718), XIV. Louis için çapı 3,85 m. olan bir gök küresi yapmıştır. Bu küre üzerine yerleştirilen yıldız atlası Abdurrahmân es-Sûfî (4./10. yüzyıl)’nin tasvirini temel almaktadır. Güney yarım küredeki 14 resim grubu, sonradan elde edilen bilgilere dayanmaktadır. Küre üzerinde yapılan çalışma 1681 ve 1683 yılları arasında Paris’te gerçekleştirilmiştir. Takımyıldızların adları Yunanca, Latince, Fransızca ve Arapça olarak verilmiştir. (Prof. Dr. Fuat Sezgin, İslâm Uygarlığında Astronomi,
-
964
İSTANBUL’UN FETHİNDE MÂNEVÎ YARDIM -29 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
İstanbul’un fethinde maddi gücün yanında manevi güç de İslam ordusunun muzafferiyetinde büyük rol oynamıştır. Manevi yardım konusundaki örneklerden biri de şöyledir: Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri, bir perşembe günü öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, atına binip, Semerkand’dan sür’atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da kendisini tâkib etti. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand’ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz” buyurdu. Sonra atını Abbas sahrasına sürdü. Mevlâna Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip tâkib etti. Abbas sahrasına varınca, atının üstünde sağa-sola gidip geldi. Sonra da birden bire gözden kayboldu. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk sultânı Muhammed Han (Fâtih) kâfirlerle harb ediyordu. Benden yardım istendi ve yardıma gittim. Allâhü Te‘âlâ’nın izniyle gâlip gelinip zafer kazanıldı” buyurdu. Fâtih Sultan Mehmed Han, Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri’nin gelişini şöyle anlatır: “İstanbul’u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında Allâhü Te‘âlâya yalvarıp, zamanın kutbunun imdadıma yetişmesini istedim. O anda beyaz at üzerinde bir zât yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de; “Nasıl endişelenmeyeyim küffâr askeri pek çok” deyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktığımda büyük bir ordu gördüm. “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, kösün tokmağına üç defa vur. Orduna hücum emri ver” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı. İstanbul’un fethi gerçekleşti.” Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, İstanbul’u fethederken cümle evliyânın ve rûhâniyetlerinin yardımını gördüğü pek açık bir hakikattir. (Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, c.4 s. 134-135)
-
963
NAMAZDA KAÇINMAMIZ GEREKEN AMELLER-28 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
1. Zaruret olmadan namaz kılınan yerdeki şeyleri düzeltmek: Çünkü böyle yapmak boş bir hareket ve oyundur. Ancak mecburiyet olursa, müstesna. Namaz kılarken çakıl taşlarını düzelten Ebû Zerr (r.a.)’e Hz. Peygamber (s.a.v.) şu ikazda bulunmuştur: “Ey Ebû Zerr, bunu ya bir defada yap, ya da bırak.” 2. Eli ile selâm almak: Dil ile selâm almak insan kelâmı olduğundan dolayı, namaz kılmakta olan bir kimsenin verilen selâmı dil ile alması namazı bozar. El ile selâm almak ise mekruhtur. 3. Esnemek, gerinmek: Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) namazda esnemeyi menetmiştir. Kişiyi zorlarsa, o zaman mümkün mertebe yutulmaya çalışılır. El de ağzın üzerine konur. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu durumda böyle davranılmasını emretmiştir. 4. Gözleri yummak mekruhtur: Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu yasaklamıştır. 5. Namazı, huzuru bozacak ve kalbi meşgul edecek şeylerin bulunduğu yerlerde kılmak mekruhtur. Çalgı ve eğlencelerin bulunduğu yerlerde namaz kılmak gibi. Mescidlerde çalınması düşünülecek olan ayakkabılarıda arka tarafa bırakmak, huzuru bozacağından mekruh sayılmıştır. 6. Yanmakta olan sobaya, ocağa ve ateş dolu mangala karşı namaz kılmak mekruhtur. Muma, kandile, lâmbaya karşı namaz kılmak ise, mekruh değildir. Yine asılı bulunan Mushaf-ı Şerif’e veya bir kılıca karşı namaz kılmak da mekruh değildir. Çünkü bunlara hiçbir kimse tarafından tapılmamıştır. 7. Bir insanın yüzüne karşı, arada engel olmaksızın namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı namaz kılmak mekruh değildir. Namazda iken yılan ve akrep öldürmenin namaza bir zararı olmaz: Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Namazda bile olsanız, o ikisini öldürün.” (Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, İbn Mâce) (Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, c. 1, s. 125-126)
-
962
BAYRAM GÜNÜ YAPACAKLARIMIZ-27 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Bayram günlerinde erken kalkmak, yıkanmak, misvâklanmak, gül yağı gibi temiz, güzel kokulu şeyler sürünmek, giyinmesi mubah elbiselerin, herkes hâlince en güzelini giyinmek, Hakk Teâlâ’nın ni’metlerine şükür için ferah ve sürür göstermek, rast gelecek dîn kardeşlerine karşı, güler yüzlü bulunmak, mümkün mertebe fazla sadaka vermek, bayram gecelerini ibâdetle ihya etmek müstehap, müstahsen bulunmuştur. Bayram günü câmi’-i şerîfe sükûn ve temkîn ile gidilir, namaza giderken Ramazân bayramında gizlice, Kurbân bayramında da açıkça tekbîr alınması, namazdan sonra da mümkün ise başka bir yoldan ikametgâha dönülmesi mendûptur. Bayram günlerinde Müslümânların birbirini tebrik ve tehniye etmesi, birbiriyle Musâfâha yapması, birbirine: gafera’llâhu lenâ ve leküm ya’nî: Allâh ta’âlâ bizi de sizi de mağfiretine nail buyursun, veya tekabbela’llâhu ta’âlâ minnâ ve minküm ya’nî Allâh ta’âlâ bizden ve sizden kabul buyursun gibi bir veçhile duâda bulunması da mendûbtur. (Ömer Nasûhî Bilmen (rh.a.), Büyük İslâm İlmihali, 168-170. s.) YEMEK DUÂSI Elhamdülillâh Elhamdülillâh Ellezi et’amenâ ve sekânâ vece’alenâ minelmüslimîn. Allâhümmağfir verhâm vahfez sâhibe’t-taâmi ve’l-âkilîn. Velimen se’â fîhî velîcemii’lmü’minîne Ve’l-mü’minât, ve’l-müslimîne ve’l-müslimât el-ahyâ ü minhüm ve’l-emvât. Birahmetike yâ Erhame’r- Rahimîn. Allâhümme nevvîr kulûbenâ bi envâri muhabbetike ve zikrike ve şükrike yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm. Allâhümme ahyina hayaten tayyibeten bi’s-sıhhati ve’s-selâmeti ve’lafve ve’l-âfiyeti fiddini ve’d-dünya ve’l-âhireti. İnneke â’lâ külli şey’in kâdîr. Allâhümme innâ nes’elüke tamâmen nı’meh ve devâmel afiyeh ve’r-zükna hüsne’l-hatimeh. Allâhümme zid velâ tenkus bi hurmeti’n-Nebîyyî Sallallâhü Aleyhi ve Sellem. Ve bi hürmeti Sırrı Sûreti’l-Fatiha... (Misvak Neşriyât, İbadet Takvimi ve Duâlar, s.127)
-
961
AREFE GÜNÜNÜN FAZÎLETİ-26 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Arefe Gecesi Kurbân Bayrâmı’nın birinci günü ile Arefe Günü arasındaki gecedir. Zilhicce Ayı’nın dokuzuncu gününü onuncu gününe bağlayan gecedir. Hz. İbrâhîm (a.s.) bir gece rüyâ gördü. Bu rüyânın evhâm mı yoksa ilhâm mı olduğunda şübhede kaldı. Zihni hep bu rüyânın tesirinde olarak gününü geçirdi. Nihâyet ikinci gece de tekrâr aynı rüyâyı görünce bunun Rahmânî bir rüyâ olduğu, Allâh (c.c.)’den gösterildiğini anladı. İşte bu anlama işini, tanıma yani bilme manâsında Kurbân Bayrâmı’nın evvelîne “Arefe” diyoruz ki Hz. İbrâhîm (a.s.)’ın rüyâdaki emri anlaması demektir. Bugünün en büyük özelliği Arafat’ta hacıların vakfe yaptıkları gün oluşudur. Bugün yapılan duâların makbûl olduğu hakkında Hadîs-i Şerîfler vardır. Hacca gitmeyenlerin bugünü oruçlu geçirmeleri müstehâbtır. Hacılara, zayıf düşüp asıl görevlerini aksatmalarına sebeb olacağından, oruç tutmaları mekrûh kabûl edilmiştir. TEŞRÎK TEKBÎRLERİ Arefe Günü, Sabah Namâzı’nın farzından sonra başlayıp Kurbân Bayrâmı’nın dördüncü günü İkindi Namâzı’na kadar, bu İkindi Namâzı’da dahil 23 vakit farzların peşinden teşrik tekbîrlerini almak bütün Müslümânlara vâcibtir. Kılınan her farz namâzın peşinde, konuşmadan: “Allâhü ekber Allâhü ekber lâ ilâhe illa’llâhü va’llâhü ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l-hâmd” demek yeterlidir. Arefe gecesi yapılacak en güzel ibâdet zikirdir. Yüz kere İhlâs-ı Şerîf okunur. Yüz kere de: “Lâ ilâhe illa’llâhü vahdehü lâ şerîke leh. Le-hü’l mülkü ve le-hü’l hamdü ve hüve ‘alâ külli şey’in kadîr” denir. Yüz kere de: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve enzil-hü’l mak’ade’l mukarrebe ‘ındeke yevme’l kıyâmeh” denir. Ebû Katâde (r.a.) der ki: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’den Arefe gününde tutulan orucun fazîletinden soruldu. Buyurdular ki: “Geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günâhlarına keffaret olur.” (Râgıb Güzel, Üç Aylar, s.110-113)
-
960
TERVİYE GÜNÜ VE AREFE GÜNÜ İBADETLERİ-25 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzından i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar yirmi üç vakit farz namâzlardan sonra def‘a:“Allâhüekber, Allâhüekber, Lâ ilâhe illâ’llâ huva’llâhu ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l hamd”diye tekbîr alınır ki, buna (teşrîk tekbîri) denir. Teşrîk tekbîrleri, âlimlerin birçoğuna göre vacîbdir. Arefe Günü Zikri Nebi (s.a.v.) arefe gününde en çok şu zikri yaparlardı: “Lâ ilahe illâllâhüvahdehu lâ şerike leh lehül mülkü ve lehülhadmdübiyedihi’lhayr ve hüve alâ külli şey’in kadir” Terviye ve Arefe Günü Orucu Ebül Kasım-ı İsfehânî ve Beyhakî, Enes bin Mâlik’in (r.a.) bildirdiği şu hadîs-i şerîfi naklederler: “Bu günlerin her biri, fazilette bin güne, Arife günü ise on bin güne eşittir” buyuruldu. Bir başka hadîs-i şerîfde de: “Zilhiccenin ilk on gününün her günündeki oruç, sevab bakımından, helâl malından âzâd edilmiş yüz kölenin sevabına yâhud Allâh (c.c.) yolundaki mücâhidlere yüz at verme sevabına, yâhud Kâbe’ye kurban için gönderilen yüz devenin sevabına eşittir. Terviye günü olunca, ya’nî Zilhiccenin sekizinci günü ise, bin köle âzâd etmek, bin at vermek ve Kâ’beye bin deve kurban için göndermek sevabına eşittir. Arife günündeki oruç ise, iki bin köle âzâd etmek, iki bin at vermek ve Kâbe’ye kurban için iki bin deve göndermek sevabına eşittir” buyuruldu. Bir başka hadîs-i şerîfde de: “Arife günü oruç tutanın sevabı, altmış sene ara vermeden oruç tutmanın sevabı gibidir” buyuruldu. Ravdatü’l Ulemâ’da diyor ki: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: “Arife günü oruç tutana, Âdem (a.s.)’ın zamanından kıyâmetin kopması demek olan Sûr’a üfürülünceye kadar olan insanların oruç tutanlarının ve tutmayanlarının sayısının iki katı kadar sevâb yazılır.” (Muhammed Rebhâmi, Riyâd’ün-Nâsihîn, s.270-271)
-
959
HAYATI KUCAKLAYAN OSMANLI VAKIFLARI-24 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Osmanlı’da vakıflar, toplumun hayır ve iyiliği için çalışan bir tür “yardımlaşma sandığı”ndan farksızdı. Osmanlı toplumunda adeta darb-ı mesel haline gelmiş şu söz, vakıfların hayatın içine nasıl yayıldığını ve ne denli önemli bir fonksiyon ifa ettiğini çok mükemmel bir şekilde ifade etmektedir: “Vakıflar sayesinde bir adam, vakıf bir evde doğar, vakıf beşikte uyur, vakıf mallardan yer ve içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir mektepte hocalık eder, vakıf idaresinden ücretini alır, öldüğü zaman vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülür". Vakıf hastanelerde her dinden ve ırktan insanların tedavi edildiğini, doktor temin edildiğini ve gerekirse ücretsiz ilaç verildiğini de görmekteyiz. Aynı zamanda vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indiriliyor, toplumsal adalet sağlanarak sosyal patlamaların ve sınıf çatışmalarının da önü alınıyordu. Vakıfları, sadece fakirlere yardım eden ve cümle mahlûkata hizmet götüren bir müessese olarak görmek eksik bir değerlendirme olur; zira vakıflar aynı zamanda Osmanlı kültür ve medeniyetinin, fikir ve irfan hayatının da belkemiği mesabesindeydi. Osmanlı, halkının ekseriyeti Hıristiyan olan Rumeli’de fetihlerin hemen ardından vakıf müesseseleri, külliyeler kurmaya o kadar önem verdi ve bunları, Osmanlı/İslam mimarisine göre o kadar süratle inşa etti ki, bu sayede hem halkın gönlünü kazandı, varlığını benimsetti hem de iskân siyasetini kolayca tatbik etmesini sağlayarak buraları birer Müslüman-Türk toprağı haline getirmeyi ve devletin güç ve kudretini sergilemeyi başardı. (İsmail Çolak, Zafer Dergisi, Haziran 2012, 426. Sayı)
-
958
GÜNÜMÜZ ŞARTLARI (!) VE FÂİZ-23 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
SORU: Günümüz şartlarında fâizsiz iş yapmanın veya bazı ihtiyaçları karşılamanın zor olduğunu öne sürerek veya “İslâm, sadece fahiş fâizi ve tefeciliği kaldırmıştır. Buna, riba denir; oysa fâiz, meşru ve mubahtır.” gibi söylemlerle fâizi meşrulaştırma çabasına verilecek cevap nedir? CEVAP: Bilindiği gibi, fâiz yasağıyla ilgili son noktayı koyan âyet ve hadîslerde “fâiz/ribâ” mutlak anlamda kullanılmış olup, kanûnî olup olmaması, devlet veya özel kurumlar tarafından verilmesi veya bileşik fâiz olması gibi hiçbir ayrım yapılmamıştır. Kur’an’daki âyetlerden hiçbiri, tefecilik olarak bilinen fâizi feshedip de öteki şekillerini muhafaza etmeyi îmâ etmemiştir. Kur’an ve sünnette bir ifade mutlak olarak geçmişse, onun bir başka yerde kayıtlandığına dâir kesin delîl bulunmadıkça, o ifadenin kapsamını müctehidin kendi görüşüne göre daraltması doğru olmaz, bu, kutsal metnin maksadıyla oynamak olur. Ayrıca, bu görüşü savunanlar da dâhil olmak üzere, tüketim amaçlı borçlanmalardan alınan fâizin, cahiliye ribası kapsamında olduğu ve âyetlerde bu fâizin yasaklandığı, herkes tarafından kabul görmüştür. Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur’an’ın ilk müfessiri ve uygulayıcısı olarak, Âl-i İmrân Sûresi’nde yer alan âyetteki fâiz yasağını, yalnızca fahiş şekildeki fâiz çeşitlerini kapsadığı biçiminde anlamış olsaydı; Veda Hutbesi’nde bunu açıklardı ve mezhep imamları da bunu bize naklederdi. Hâlbuki ilgili âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından böyle anlaşılmamış olmalı ki, Efendimiz (s.a.v.); oransal bir ayrımdan bahsetmeksizin, bütün fâiz oranlarının ve türlerinin yasak olduğunu son konuşmasında da vurgulu bir biçimde ifade etmiştir. Oranına bakmaksızın gerek amcası Hz. Abbas (r.a.)’ın (ki Kâbe’ye gelen hacılara yaptığı ikramlarındaki cömertliği ile bilinen Abbas (r.a.)’ın), borç verdiği şahıslardan yüksek oranlarda fâiz alıyor olması, gerekse sahabelerden bir kısmının yüksek oranda bulunmayan fâiz alacaklarını bile yasakladığını ilan etmiştir. (Misvak Neşriyat, Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.314)
-
957
KURBANLA İLGİLİ MESELELER-1-22 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Hz. Âişe’nin (r.anhâ) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Âdemoğlu, nahir (kurban bayramının ilk) gününde Allâh Azze ve Celle’ye kan dökmekten daha sevgili gelen hiçbir amel işlememiştir. Muhakkak kesilmiş olan o hayvanlar kıyamet gününde, boynuzlarıyla, tırnaklarıyla ve kıllarıyla gelirler. Şüphesiz kesilen hayvanın kanı, yere düşmeden evvel, Allâh Azze ve Celle katında yüksek bir mevkiye düşmüş olur. Binaenaleyh bununla nefsiniz hoş olsun.” Zekât nisabına veya ihtiyacından fazla olup da kıymeti, nisap miktarına ulaşmış bir mala malik olan bu malın ticaret malı olup olmaması arasında fark yoktur- bir müslümanın kurban kesmesi vaciptir. Kurban kesmenin vakti, nahir günü (Zilhicce'nin onuncu günü) fecrin tuluundan (doğuşundan) itibaren başlar ve Zilhiccenin on ikinci (bayramın üçüncü) günü güneşin batımına kadar devam eder. Efdal olan, nahir günü (bayramın birinci günü) kesmek, ondan sonra on birinci günü kesmek, ondan sonra da on ikinci günü kesmektir. Zilhiccenin on ikinci günü güneş batımına kadar kurban kesmek caizdir; dolayısıyla on ikinci gün (bayramın 3. günü), güneş battığında artık kurban kesmek caiz olmaz. Nahir günü fecrin doğuşundan itibaren, on ikinci günü güneşin batımına kadar kurban kesmek caizdir, gerek gündüz kesilsin gerekse gece kesilsin fark etmez; fakat efdal olan, damarları kesme hususunda hata yapmamak için, gündüz kesmektir. Kurbanda ancak şu üç cins sahih olur: Koyun, sığır ve deve. (Eşref Ali et-Tehânevî, Hanefi İlmihali, s.516-518)
-
956
FAZİLETLİ BİR DUA-21 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
“Her kim, sabahladığı vakit, on kere, ‘La İlahe İllallahu Vahdehu La Şerike Leh, Lehu’l-Mülkü Ve Lehu’l-Hamdu Ve Huve Ala Kulli Şeyin Kadir’ derse, İsmail (a.s.)’ın çocuklarından dört kimseyi hürriyetine kavuşturmuş gibi olur ve onun için on iyilik yazılır “Her kim, sabahladığı vakit, on kere, ‘La İlahe İllallahu Vahdehu La Şerike Leh, Lehu’l-Mülkü Ve Lehu’l-Hamdu Ve Huve Ala Kulli Şeyin Kadir’ derse, İsmail (a.s.)’ın çocuklarından dört kimseyi hürriyetine kavuşturmuş gibi olur ve onun için on iyilik yazılır CENNETLE MÜJDELENMİŞ 10 SAHABÎ Cennetle müjdelenmiş 10 sahabi ve Müslüman olduklarındaki yaşları: Ali bin Ebi Talib (r.a) - 8 Talha bin Ubeydullah (r.a) - 11 Zübeyr bin Avvam (r.a) - 16 Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a) - 17 Said bin Zeyd (r.a) - 19 Osman bin Affan (r.a) - 20 Ömer bin Hattab (r.a) - 26 Ebu Ubeyde bin Cerrah (r.a) - 27 Abdurrahman bin Avf (r.a) - 30 Ebubekir es-Sıddîk (r.a) - 37 5 ŞEYDE ACELE ETMELİ! Hâtem-i Esamm kuddise sirruhu şöyle buyurdu; Acele etmek şeytandandır. Ancak beş şeyde şeytandan değildir. Muhakkak ki onlar Rasûlullah'ın sünnetleridir; 1. Misafir geldiği zaman yedirmek 2. Öldüğü zaman ölünün teçhizini yapmak 3. Buluğa erdiği zaman kızı evlendirmek 4. Vakti geldiği zaman borcunu ödemek 5. Günah işlediği zaman tövbe etmek. (Münebbihat)
-
955
TAKVÂNIN MERTEBELERİ-20 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Takvâ, Şer-i Şerif’in örfünde, kişinin âhirette kendisine zarar verecek şeylerden tam, mükemmel bir şekilde korunmasından ibarettir. Takvânın üç mertebesi vardır. Birincisi, küfürden kaçarak imâna girmekle insanın ebedî azâbdan korunmasıdır. Bu konuda Cenâb-ı Allâh: "Onlara kelime-i takvâyı ilzâm buyurdu." (Fetih s. 26) buyurmuştur. İkincisi, günâh olan bütün fiilleri terketmektir. Hatta topluluğun yanında küçük günâhları bile terketmektir. İşte Şer-i Şerif’te takvâ olarak bilinen budur. Bu manada Cenâb-ı Allâh şöyle buyurdu: "Eğer o memleketlerin ahâlisi imân edip, Allâh’dan korksaydılar, elbette üzerlerine yerden, gökten bereketler açardık. Velâkin tekzîb ettiler de, kendilerini kesbleriyle (yaptıklarıyla) tuttuk alıverdik." (A’râf s. 96) Üçüncüsü, sırrını (içini), kendisini Cenâb-ı Hâkk ile olmaktan meşgul edecek şeylerden uzaklaşarak, külliyyen (tamamen) Allâh (c.c.)’a yönelmektir. İnsanın emir olunduğu takvâ işte budur. Cenâb-ı Allâh şöyle buyurdu: "Ey imân edenler! Allâh’a nasıl korunmak gerekse öyle korunun, hakkıyla muttakî olun ve her halde müslim olarak can verin." (Âl-i İmrân s. 102) Bu takvâ çeşitlerinin en üst mertebesi, peygamberlerin peygamberlik ve evliyalığın riyâsetini kendilerinde toplamaları cihetinde vardıkları son noktadır. Peygamberlerin, insanlık alemiyle uğraşmaları kendilerini ruhlar âleminde yücelmekten alıkoymadı. Peygamberlerin halkın salâhı ve düzelmeleriyle uğraşmaları, onların temiz ruhlarının buna tam ve mükemmel bir kabiliyete sahib olmaları ve kudsî bir kuvvetle desteklenmelerinden dolayı Hâkk’ın işlerinde istiğrâka dalmalarından onları alıkoymamıştır. (İsmail Hâkkı Bursevi, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, c.1, s.129-130)
-
954
ORTA ÇAĞ COĞRAFYACISI: ŞERİF EL İDRİSİ-19 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
El-İdrisî 1099’da Septe’de doğan botanikçi ve coğrafyacıdır. Öğrenimini Kurtuba’da yapmış, Sicilya Kralı II. Roger’in Palermo’daki sarayına yerleşmiş ve burada hayatını kaybetmiştir. 16 yaşında seyahat etmeye başlamış, Anadolu, Güney Fransa, İngiltere, İspanya ve Kuzey Afrika’da geziler yapmıştır. Palermo bilimsel açıdan birtakım üstünlüklere sahiptir. Sicilya Akdeniz, Atlantik ve Kuzey sularından gelen çok sayıda gezginin ve tüccarın uğrak yeridir. Onlardan alınan bilgiler bilimsel çalışmalarını olumlu yönde etkilemiştir. İdrisî’nin tespitlerine göre, dünyanın farklı yerlerinde dağların konumu, akarsuların ve kıyıların uzanışında belirsizlikler vardı. Bunun üzerine Kral Roger dünyanın değişik alanlarına gözlemciler göndermiş, 15 yıl süren çalışmaların sonucunda bunlardan elde dilen bilgilere göre, İdrisî yeni bir coğrafya kitabı yazmıştır. 1154 yılında biten Nüzhetü’l Müştak kitabında Batlamyus’a haritalarında önemli düzeltmeler yapmıştı. Ona göre, Hindistan’ın güneyinde büyük bir kara parçası yoktu. Hazar Denizi büyük bir okyanusun körfezi değildi. Tuna ve Nijer nehirleri gibi çok sayıda akarsuyun akış doğrultusunu doğru bir biçimde belirlemişti. Birçok dağ sırasının uzanış doğrultusu da düzeltilmişti. El-İdrisî kitabında yerkürenin genel ve sistematik coğrafyasını ele almakta ve gerçeğe en yakın bilgiler vermektedir. Yine eser, fizikî, tasvirî, etnokültürel ve siyasî coğrafya üzerine Ortaçağ’da en zor kaleme alınmış kitaplardan biridir. Eser, coğrafyanın yanı sıra botanik, fauna, zooloji ve terapötik alanlarında da kıymetli bilgiler içerir. (Prof. Dr. Alpaslan Aliağaoğlu, Araplarda Coğrafya, s.498-499)
-
953
ASHAB (R.A.E.)’İN EN CESURU: HZ. EBUBEKİR (R.A.)-18 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Hz. Ali (r.a.), İnsanların en cesurunun kim olduğunu söyleyiniz, dedi. "Tabi ki sizsiniz" dediler. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.), "Öyle ki, dengim olmayan biriyle hiç karşılaşmadım; şimdi söyleyin bana kimdir insanların en cesuru?" diye tekrarladı. Bunun üzerine, 'Bilmiyoruz' dediler ve "Kimdir?" diye sordular. Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verdi: "Hz. Ebubekir (r.a.)'dır. Bedir savaşında 'Ola ki müşriklerden biri Resulullah (s.a.v.)'e musallat olursa hangimiz onunla kalmalı?' diye konuştuk. Bunun üzerine, yemin olsun ki, aramızdan sadece Ebubekir kılıcını kınından çekip Resûlullâh (s.a.v.)'in başının üzerine tutarak ayağa kalktı. İşte, bu yüzdendir ki, Hz. Ebubekir (r.a.) insanların en cesurudur." Hz. Ali (r.a.) şunları da söylemiştir: "Kureyşlilerin Resûlullâh (s.a.v.)'e saldırdığını gördüm. İçlerinden biri Resûlullâh (s.a.v.)'e 'İlahları tek bir ilah yapan sen misin?' diye bağırıyorlardı. Yemin olsun, aramızdan sadece Hz. Ebubekir (r.a.) ayağa kalktı ve birini tutup yere çaldı, ötekini itti ve sonra, 'Yazıklar olsun size! Rabbim Allâh'tır diyen bir adamı öldürecek misiniz?' diye bağırdı.' Sonra Resûlullâh (s.a.v.) sakalları sırılsıklam olana kadar ağladıktan sonra, “Allâh (c.c.) aşkına size soruyorum: firavunun ailesinden bir Mü'min mi yoksa Ebubekir mi daha hayırlıdır?” diye sordu. Bunun üzerine herkes susuverdi. Sonra Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bana cevap vermiyor musunuz? Yemin olsun ki, Ebubekir'in tek bir saati, firavunun ailesindeki Mü’minin bin saatinden daha hayırlıdır; şüphesiz ki, o Mü’min imanını gizlerken, Ebubekir imanını dört bir yana duyurmuştur.” (Celaleddin Suyuti, Halifeler Tarihi, s.53)
-
952
ZİLHİCCE’NİN İLK ON GÜNÜ DUÂLARI-17 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Tergîb-i Hamîdî’de geçtiğine göre bu günlerde şu duâlar yapılabilir: 1. Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerike leh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemût bi-yedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir. 2. Eşhedü en lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîkeleh ilâhen vâhiden sameden lem yettehız sâhıbeten ve lâ veledâ. 3. Eşhedü en lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîkeleh ehaden sameden lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehû küfüven ehad. 4. Eşhedü en lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerîkeleh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemût bi-yedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir. 5. Hasbiyellah ve kefâ semi’allahü limen de’â leyse verâullâhi müntehâ. Umeyrîşî der ki: Havarileri İsâ (a.s.)’a sorup, Ey Rûhullâh, bu kelimeleri, ya’nî duâları okuyanların sevâbı nedir dediklerinde, İsâ (a.s.): “Kim birinci duâyı yüz kerre okursa, o gün yeryüzünde hiç kimsenin ondan üstün ameli olmaz. Kıyâmet günü de sevâbı, diğer ibâdetlerden çok olur. İkinci duâyı yüz defâ okuyan, Tevrat ve İncili, oniki defa okumuş gibi olur ve ona her ikisinin sevâbı verilir. Üçüncü duâyı yüz defa okuyana, on milyon sevab yazılır ve amel defterinden on milyon günâhı silinir. Cennetteki dereceleri bir milyon derece yükseltilir. Dünyâ göğünden, ya’nî birinci kat gökten yetmiş bin melek iner, ellerini kaldırıp duâ ederler ve bu kelimeleri okuyanlara mağfiret isterler. Dördüncü duâyı yüz kerre okuyanın duâsını, bir melek Allâh (c.c.)’ya arz eder. Allâhü Te‘âlâ bunu okuyan kuluna rahmet nazarı ile bakar. Allâhü Te‘âlâ’nın râhmet nazarı ile baktığı kimse, hiç bir zaman bedbaht olmaz.” İsâ (a.s.), “ey Cebrail, beşinci duânın sevâbı nedir” deyince, Cebrail (a.s.): “Benim da’vetimdir. Bunu sana açıklamam için bana izin verilmedi” buyurdu. (Muhammed Rebhâmî, Riyâdün-Nâsihîn, s.271-273)
-
951
ZİLHİCCE NAMAZI VE FAZÎLETİ-16 MAYIS 2026-MEVLANA TAKVİMİ
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Zilhicce’nin ilk on gününün gecelerinden birini ihyâ etmesi, o kimsenin bir seneyi hacc ve umre ibâdetiyle ihyâ etmesi gibidir. Bu (dokuz) günlerden bir gün oruç tutması, senenin öbür vakitlerinde ibâdetle meşgûl olması gibidir; o kadar sevâb alır.” Ayrıca başka bir hadiste Nebi (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Zilhicce’nin ilk on günü gelince, siz tâat ve ibâdete gayret ediniz; zîrâ Allâhü Te‘âlâ o günleri, öbür günlerden üstün; gecesine hürmeti de gündüzüne hürmet gibi kılmıştır. Biriniz Zilhicce’nin ilk on gecesinden birinde, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra dört rek‘at namâz kılıp, her rek‘atta Fâtiha’dan sonra üçer kere Âyetü’l-kürsî, üçer kere İhlâs-ı şerîf ve birer kere de Felak ve Nâs sûrelerini okusa ve namâzı bitirince, ellerini kaldırıp “Sübhâne zî’l-’izzeti ve’l-ceberût. Sübhâne zi’l-kâ‘ideti ve’lmelekût. Sübhâne’lhayyü’llezî lâ-yemût. Lâ-ilâhe illâ hüve yuhyî ve yumît ve hüve hayyun lâ-yemût. Sübhâna’llâhi rabbi’l-’ibâdi ve’lbilâdi ve’l-hamdü li’llâhi kesîran tayyîben mübâraken ‘alâ küllî hâlin. Allâhu ekber kebîran. Rabbenâ celle celâluhu ve kudrete bi-külli mekânin” dese ve sonra da dilediği gibi duâ eylese, Beytullâh’ı haccetmiş, Resûlullâh (s.a.v.)’i ziyâret etmiş ve Allâh (c.c.) yolunda cihâd etmiş gibi ecir ve sevâb kazanır. Allâhü Te‘âlâ o kimseye, o kimsenin, dilediği şeyi verir. Sizden biriniz, Zilhicce’nin ilk on gecesinin her gecesinde bu namâzı kılsa, bu duâyı okusa ve diledigi gibi duâ etse, Allâhü Te‘âlâ, ona Firdevsü’l a‘lâyı helâl kılar; günâhlarını ondan siler. O kimse Arefe günü oruç tutsa gecesinde de bu namâzı kılsa ve haber verildiği üzere duâ etse, Allâhü Te‘âlâ’ya yalvarsa; Allâhü Te‘âlâ: “Ey benim meleklerim, şâhid olunuz ki ben o kulumu bağışladım. Beytullâh’ı haccedenlere, onu ortak eyledim.” der. Bu hâlde melekler, Allâhü Te‘âlâ’nın o mü’min kulunun kıldığı namâzı ve ettiği duâsı sebebiyle ihsân buyurduğu ecir ve sevâblardan ötürü sevinirler ve neş’elenirler.” (Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu’t-Tâlibîn, s.320)
We're indexing this podcast's transcripts for the first time — this can take a minute or two. We'll show results as soon as they're ready.
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları
HOSTED BY
Mevlana Takvimi
CATEGORIES
Loading similar podcasts...