PODCAST · news
Umut Kaşan
by Umut Kaşan
Didim'in de ilginç ve bir o kadar dinlenesi halleri vardır didim ve başladım. Zaten konuşmakla ilgili sıkıntımız olmadı. Kimse dinlemese de olur :) anlatırım ben... Ben Umut Kaşan. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
-
7
Eyy ‘76 doğumlular farkındasınız değil mi? Neredeyse 48 koca yıl bitti.
Türkiye’de işçi sınıfının mücadele tarihinde önemli birdönüm noktası olarak bilinen 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişinin yıl dönümünde (1976 yılı 15 Haziran) öğretmenlik yapan anne babamın ilk bebek heyecanında daha cinsiyetim bile oluşmadan adı konulmuş bir Umut’um. Direnişin yıl dönümünde minik, şirin bir direniş olarak doğmuşum.ilk ciddi direnişim doğumda olmuş. Doktor bakmış ki inatediyorum, o yıllarda sezaryen yerine tercih edilen yöntem olan Forseps ile çekip çıkarmış beni. Dünya’ya direnerek gelen bir bebek için oldukça riskli bir merhaba olmuş benimkisi. Yüz felci, kafa kemik yapısında bozulma, zekâ geriliği gibi sevimsiz ihtimaller içinden hangisini seçtim ben de bilmiyorum ama artık tercih edilmeyen bir doğum yöntemi olduğunu ve hayatım boyu hep bir şeylere direndiğimi iyi biliyorum. Kaç kez direndim, kaç kez yeniden doğdum işte onu ben de bilmiyorum. Zamanla değil, zihnimle büyüdüm. Hayatın içinden süzülmüş, dövüşmüş, direnmiş, yenilmiş, kazanmış, kaybetmiş, ağlamış, ağlatmış, değişmiş dönüşmüş hiçbir koşulda özüyle bağını koparmamış damıtılmışlardanım. “Gözlemci” değil tanığım. Zamanı hem ağır hem de hızlı yaşamışım. Eski usul de bilirim yenisini de dün de benim yarın da benim. 1976’dan bu yana dünya kaç kez değişti bilmiyorum ama ben en çok kendimin değiştiğine tanığım. Analogla dijitalin tam ortasındayım ne X kuşağıyım ne de Y kuşağı, ben hep arada kalmış kuşaktanım. Sofra beziydim, sokak düğünüydüm, çatıdaki salça, balkondemirlerindeki yeşil biber, Siverek’te Pestil, Afyon’da patatesli ekmek kokusu, Korkuteli’nde Elma, Aydın’da İncir, Balıkesir’de sabah şekeri, genç turizmci, dalış eğitmeni, yaratıcı drama lideri, TV’de programcı, gazetede muhabir, dergide hepsi ama hangi işi yaptıysam idealistçe yaptım ve kendime çok yakıştırdım, hangi işi yaparsam yapayım hep yazdım. İlkokul birinci sınıfa gitmeden kendi kendine okumayı yazmayı öğrenen ve sabahlara kadar boyundan büyük, yaşından büyük kitaplar okuyan birisi için oldukça iddiasız ama her fırsatta yazdım. İddiasızca yazdım.
-
6
Mobbing Suçtur. Psikolojik şiddet amasız fakatsız şiddettir.
Öncelikle bir ön bilgi vermeliyim. Didim Belediyesinde çalışan bir kadın işçi ilk defa cesaret gösterip mobbing davası açtı. cesaret gösterip bana konuştu. Bu özel röportaj sonrası ise benim kabus gibi bir başka sürecim başladı. Beni suçlayanlar ile bana teşekkür edenlerin arasında yeni telefonlar yeni hikayeler dinlemeye başladım. Sizlerle de paylaştığım bu bölümde ben hiç konuşmadım, ben de sizler gibi dinledim. Didim Belediyesinde Mobbing gördüğünü söyleyen, bu süreçte çalışma arkadaşı olan #nilüferaltıner ı *nt*h*r etmesi sonucu kaybeden bir başka kadın işçidir konuşan.Öncelikle #psikolojikşiddet amasız fakatsız şiddettir. Hatta bazen en ağır şiddettir. Bazen bir cümle sizi yerden yere çarpar. Yumruk yemiş gibi olursunuz. Yediğiniz o yumruğa siz de öfkeyle karşılık vermek istersiniz kavganın da adabı budur ama karşınızdaki sizin amirinizdir. Sizin kendinizi savunma hakkınız da yoktur, konuşma hakkınız da... İşte bazen kocanız, bazen kaynananız bazen iş arkadaşınız bazen de amirinizdendir gelen o yumruk ... Dişini sıkarsın. İçine içine ağlarsın. Duvarı nem, insanı gam yıkar diye boşuna söylememiş atalar. O gam seni yıkana kadar devam eder. Sen artık sen değilsindir... Günden güne çürürsün. Mobbing budur. Suçtur.Sizin ondan güçsüz olduğunuzu bilen, senin ekmeğin benim elimde şimdi güç bende diyen, psikolojik şiddet uygulayan her kim olursa olsun, şiddet gören de her insan gibi birine sarılmak, birinden destek almak güç bulmak ister ama işte Mobbing de lanetli bir şiddettir. Artık iş yerinizde sizi tek başınızasınızdır. Geç hakkınız olanı sizinle birlikte savunmayı, kimse sizin yanınıza bile ge le mez. Nasılsın bile diyemez. Ötekileştirilmek de budur...31 Mart seçimleri sonrasında çaresizce bana yaşadığı psikolojik şiddeti anlatan, benimle konuşan, paylaşan destek isteyen, kadın dayanışması adına gerek psikolojik destek gerekse de hukuki destek sağladığımız #didimbelediyesi işçilerine, bu günlerde Didim Belediyesi'ne #Mobbing davası açan bir evladı ile işssiz kalan G.A ya destek vermeleri gerektiğini elbette hatırlattım.Maalesef işçiler hep tek başına... idareciler ise hem suçlu hem de güçlü. Evet çok üzgünüm. Onlar kadar üzgünüm. Onca hikayeyi dinleyip üzgün olmamak imkansız. Vallahi susmayın. #mobbingsuçturArtık ezen ve ezilen var. Bu yöneticilik değildir, bu siyaset değildir, bu insaniyet ile ilgili bir durumdur. Nilüfer Abla'ya da sözüm var, onun için.... #NilüferAltıner
-
5
Hıdrellez... “Hızır ve İlyas her gece buluşmaz”
Yılın bazı günleri vardır asla takvimden ibaret olmayan diğer günler gibi olmayan günler. Doğum günlerin mesela, her türlü yıl dönümleri sana dair, sadece seni ilgilendiren günler gibi bir de yılbaşı, bayramlar, dini günler, kandil, Paskalya ya da Hıdrellez gibi özel günler vardır hepimize dair. Nasıl ki tarihlerin değişmesine tanıklık ettiğimiz için, yeni başlangıçlar yapmak için tam da vaktidir diye yılbaşı özeldir. Doğanın yeniden doğuşuna tanıklık ettiğimiz için özeldir Hıdırellez.Hıdırellez’in sadece bir gelenek değil, aynı zamanda tescilli çok kültürlü bir mirastır. Türkiye ve Makedonya’nın ortak başvurusuyla gerçekleşen bir tescille 2017 yılında UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras listesine alınmıştır Hıdırellez.Doğal döngüye duyulan saygı, toplumsal dayanışma ve kuşaklar arası aktarım gibi değerlerin vurgulanarak insanlığın ortak mirası olarak kabul gören Hıdrellez UNESCO belgelerinde; mevsimsel geçişleri kutlayan, toplulukları bir araya getiren, doğayla uyumlu yaşamı destekleyen kültürel uygulamalar olarak tanımlanıyor. Çünkü her toplumun kalbinde, zamanı durduran, doğayı konuşturan, insana umudu hatırlatan efsaneler, hikayeler mitler vardır. Anadolu topraklarının en köklü ve en bilinen efsanelerden biri, her yıl 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan Hızır ile İlyas’ın mucizevi buluşması olarak yaşatıyoruz biz Hıdırellez’i.Nevruz’un ateşinden Hıdırellez’in gül ağacına, Paskalya’nın mum ışığına kadar… Baharın gelişi yalnızca mevsimsel değil, insanın içsel yenilenme çağrısıdır, hayata yeniden niyet etmektir. Sadece dilemekle kalmaz, dilerken isteriz. İşte tam burada, istemeyi bilmenin inceliği devreye girer. Nevruz’da ateşin başında, Hıdırellez’de gül ağacının altında, Paskalya’da mumun etrafında toplanan insanlar aslında tarihler boyunca aynı şeyi yaptılar. İstemeyi bilmeyi öğrettiler. Çünkü istemek, sanıldığından çok daha derin çok daha içseldir. İstemek sadece dilek tutmak değil, ona hazır olmak, onun için yer açmak, dönüşmeye hazır olmaktır. İstemeyi bilmeyi de gerektirir. Niyet etmek, dilek dilemek masumdur diye öğrettiler bize istemek zayıflıktır, kötüdür dediler. İstemeyi bir türlü öğrenmedik. Günümüz insanın içinde “İhtiyacımı belli edersem diğerleri bunu zayıflık olarak görürler” korkusu var. Oysa istemek, bilinçli bir yöneliştir. Bir niyetin söze, harekete, bazen de bir alışkanlığa bir ritüele dönüşmesi için istemeyi bilmek gerekir. Tam da bu yüzden "istemek" başlı başına bir eylemdir. Hıdırellez de bize çaktırmadan Hızır ve İlyas her gece buluşmaz. "Sadece hayal etme, emek ver zamanını bekle” der.Modern hayatın karmaşasında anlık değişen ruh halleriyle çoğu zaman ne istediğimizi bile unutuyoruz. Mücadeleden, inanmaktan, umut etmekten hayal kurmaktan vazgeçme diyen Hıdırellez gibi kadim ritüeller ise bize bir durak, bir ayna sunuyor. Bir an durup kendine “Ben ne istiyorum gerçekten?” diye sormak gerekiyor. Bu soruya vereceğin içten, kalpten bir yanıt, belki de hayatını değiştirecek. İstemeyi bilmek neyi istediğin kadar önemlidir. Çünkü her dilek, önce bir hazırlık ister. Ne istediğini bilen insanın bakışı değişir, sözleri derinleşir, yolu netleşir.İstemeyi bir zayıflık sanıyoruz ya bence gerçekte, istemek cesarettir. Çünkü kalbinin tam ortasında bir şey istemek, onu kaybetme riskini de göze alabilmektir. Hayat bazen bütün telaşıyla üzerimizden geçerken, bizler bazen tam olarak ne istediğimizi unutuyoruz. Bazen bir şeyleri ister gibi yapıyor, ama içten içe hazır olmadığımızı biliyoruz. Oysa istemek, bir arzudan çok daha fazlasıdır. Hazır olmaktır. Yer açmaktır. Sabretmektir. Bence Hızır ve İlyas her bahar insanlığa usulca fısıldar. “İstemek bazen de vazgeçmekten geçer: Seni durduran konforundan, alışkanlıklarından eski isteklerinden vazgeçmeden, yenisi için yol açamazsın.”
-
4
Nezaket hep maliyetliydi...
Bana nezaketin maliyetini hesaplattıran ahir zaman. Nezaketin bile maliyeti değişkenlik gösterirken, doğru zamanda doğru soruyu sormanın etkisi ve gücü hiç değişmeyecek. Sosyal medyada bir X kullanıcısı, bir gün ChatGPT gibi yapay zekâ robotlarının “Lütfen” veya “Teşekkür ederim” demesinin elektrik maliyetini ne kadar arttığını sordu. OpenAI CEO’su Sam Altman da bu ifadelerin milyon dolar maliyeti olduğunu belirten bir cevap vererek, kullanıcıların ChatGPT’ye ‘lütfen’ ve ‘teşekkür ederim’ gibi nezaket ifadeleri kullanmasının ya da görünüşte çok basit olan “Rica ederim” ya da “Her zaman buradayım” gibi nezaket içeren yanıtlar, şirketin operasyonel maliyetlerine milyonlarca dolarlık ek yük getirdiğini açıkladı. https://www.umutkasan.com/nezaketin-maliyeti-var-ama-lutfen-insan-kaliniz/
-
3
İçin kırılmış senin.
Meğersem ne çok korurmuş kaburga kemiklerimiz bizi. Ne işe yaradığını kestiremediğimiz ne çok önemli organımız var. Kırık sonrası tomografi ile kalp fonksiyonlarına bakıyorlar ilkin. Kırık nerede ve nasıl olursa olsun kalbi etkiliyor demek ki... Düzenli hareketleri olan kırık bir arkadaşa hadi ama sen de kırılmış gibi davranma ve hemen iyileş demek de çok zor. Nedense kendimi de çok savunmasız hissediyorum şu halde. Bir itirafta bulunayım ki meğersem ben hep öyle yapıyormuşum dedim içimden az önce. Kırılıp hiç bişey yokmuş, olmamış hiç kırılmamışım gibi yapmayı çoktan öğrenmişim ben ... Demek bu da başka bir savunma mekanizması. İçinden kırılmışlar bilir, o zaman da tam tersi işliyor kırıkların süreci... Durup random bir acıyla muhattap olmamak, kendinle başbaşa kalmamak için sürekli bir koşturmaca içindesin. işe sarmışım işte. Sol yanımı, acılarımı kırıklarımı yok saymışım. Dursam sanki hesaplaşmak isteyecekmişim gibi gelmiş, dursam hatırlayacakmışım gibi gelmiş durmamışım işe güce sarmışım. Gece gündüz koşmuşum hiç durmadan. Sanki iki dk durup soluklansam kendimle yüzleşeceğim gibi, kendimle yüzleşmekten kaçmışım meğerse. Nereye kadar kaçabilirsin ki? Herkesten ve herşeyden kaçarsın da kendinden kaçamazın. Evren sana olmadık bir yerde dur ve içine bak der. Bakarsın ki için kırıklarla dolu. Alıştığın ve yok saydığın acılar var. Tamam Umut kaçmak yok, haydi tek tek tedavi edelim o kırıkları dedim kendi kendime. Ne varsa hasarlı eskisinden de sağlam olsun. İyiyim ve daha da iyi olacağım. Kırklar çatlaklar, acılar iç kanamalar hepsi bitti. İyileşme sürecindeyim. Bol bol okumak için, izleyemediğin filmleri belgeselleri izlemek kana kana uyumak, daha çok yazmak için bir fırsat gibi düşün bu kötü şansı. Tüm çatlaklar kırıklar bitti. Şimdi iyileşme zamanı.
-
2
6 Şubat 2023'ü tekrar yaşamak istemeyen kaç kişiyiz?
Depremi unutmamak değil ki, unutabilmek marifettir! "Kışın ortası, gece yarısı, yaralı bir coğrafyayı vurdu deprem. Hayatlar, hayaller, umutlar, yarınlar … Sivil evler değildi yıkılan. Kamu binaları, okullar, havaalanı pistleri, hastaneler, lojmanlar, karayolları... Tek bir yer de değildi. Nerede hangi ilde? Hangi ilçede? Nerede kadar çok hasar var anlamak bile günler aldı. İlk defa aynı anda, bu kadar dağınık ve farklı bölgelerde üstelik bu büyük felaket geliyorum dediği halde ve yine hazırlıksız. Belki devlet de vatandaş da aynı enkaz altındaydı. Bir kez daha depremlerde, sellerde hayatını kaybedenlere rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır dilerim. Günlerce gecelerce enkazda çalışan, gönüllü ya da görevli tüm arama kurtarma ekiplerine de teşekkür etmeliyiz. Yardım etmek için, bir can daha kurtarmak için çırpınanlar, yardım toplayanlar, koordinasyon ve iletişim sağlayanlar ve de insanlığı yaşatmak için çırpınanlar var olsunlar. Böylesi büyük afetleri tekrar yaşamamak da tek ortak arzumuz. Şimdi herkes bilindik beylik laflardan etsin, Deprem değil bina öldürür falan diyecekler en çok! Acılı bir fotoğraf, unutmadık unutmayacağız demekler… Toplu anma törenleri falan da yapılır. Acılar çaresizlikler, yıkılmışlıklar devam ederken! Geçmiş bitmiş gibi… Büyük Afetlerle, Afetleri Hatırlayarak Anarak Baş Edemeyiz! Ama baş etmeli, mücadele etmeli ve devam etmeliyiz. Tüm vakitsiz gidenler için.
-
1
Taksici Oğuz Erge İyiliğinden vuruldu. Didim'de taksicilere taksicilik mesleğini konuştum. Can güvenlikleri yok!
‘CAN GÜVENLİKLERİ YOK! DAYANIŞMA VE ORTAK TAVIR GELİŞTİREBİLECEKLERİ GÜÇLÜ SENDİKAL YAPILARI YOK’ Öncelikle, 19 yaşında bir müptezelin, insanlığından vurduğu, eşini yapayalnız, evlatlarını babasız, hepimizi ölümün acımasızlığı karşısında çaresiz bıraktığı, bir kez daha sistemi sorguladığımız, İzmir’de kaybettiğimiz, Söke’de defnettiğimiz taksici Oğuz Erge’nin ailesine, en yakınlarına, tüm çalışma arkadaşlarına başsağlığı ve sabır dilerim. Üyelerinin en temel ihtiyaçlarını görmeyen, toplumun, sosyal açıdan çürümeye terk edildiği, can güveli olmadan çalıştıkları bu düzenden de başka bir şey beklenemeyeceği gibi, sistem tarafından siyasetin dolgu malzemesi haline getirilmiş dernekler ya da birlikler de örneğin Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu yetkililerince “Taksicilerin güvenliği bir an önce sağlanmalıdır” açıklamaları yapılıyor.Hiç kimse taksicilerin can güvenliğini “bir an önce” oluşturacak çözüm yollarından bahsetmiyorlar. Siyasetin dolgu malzemesi haline getirilmiş, meslek odaları, dernek ve birlikler, güçlü sendikal yapılanmaları olmayan meslek gruplarından olan taksiciler için acil çözümler üretmelidir. İzmir’de müşterisi tarafından vurularak katledilen taksi şoförü Oğuz Erge sonrasında taksilerin gelir ve çalışma koşulları ile taksicilerin can güvenliği konusundaki zafiyetlerini, alınabilecek tedbir ve önlemleri Didim’de çeşitli duraklarda çalışan, Didim Taksi’den Oktay Doğdu (45) ; Hisar Taksi’den Ali Yıldız (60) Güven Taksi’den Doğan Doğanay (34) ; Didim Altınkum Taksi’den Şenol Şahingirey (58); Necmettin Bayrak (66) ; Fevzipaşa Taksi’den Çağlar Çıtak (42) ; Altınkum Taksi’den Gürkan Sarıçam (49) ve Akın Avcı (56) ile Didimli taksicilerle konuştum. TOPLUMSAL YOZLAŞMADAN, YASADIŞI MADDE KULLANIMINDAKİ ARTIŞTAN, PARA ÖDEMEMEK İÇİN İFTİRA ATAN KADIN MÜŞTERİLERDEN VE CAN GÜVENLİKLERİNİN OLMAMASINDAN ŞİKAYETÇİLER.
-
0
Hangimiz Tomris olmak istemedik ki?
Gündem dışı şeyler okumak, bilmek, araştırmak çok güzel. İnsana rüzgâra karşı yürüyormuş hissi veriyor. Yoğun ve boğucu politik gündemden kitaplara, sanata, sinemaya, edebiyata, şiirlere sığınarak ancak uzaklaşabiliyoruz. O zamanlarda nefes alıyoruz. İçimiz nefes alıyor. Eskiden boğucu gündemden ya da hayat telaşesinden uzaklaşmak için konserlere, sinemaya da gidebiliyorduk. Şimdi ise maalesef paramız bizi en fazla Youtube Premium ya da Netflix gibi özel kanal aboneliklerine kadar götürebiliyor. Hatta belki Anadolu’da çoğu evde bu ikisinin bile olmadığını, televizyon dizilerinin yükselen kalitesi ve sayısından yola çıkarak televizyon dizilerinin hala tek kaçış yöntemi olduğunu da söyleyebilirim. Köylerde ya da küçük ilçelerde konu komşu toplaşıp sinemaya gider gibi hazırlanıyor, galaya gider gibi bir özenle birbirine ikramlıkları ile dizi izlemeye gidiyorlar. Zaten medya ve sosyal medya o kadar çok pompalıyor ki gündemine aldığı diziyi insanda ister istemez bunu izlemeliyim, kaçırmamalıyım baskısı oluşuyor. Ben işte tamamen bu baskıyla izledim bu çok konuşulan iki diziyi Youtube’dan. Son günlerde her evde konuşulan bu iki dizi var. Dizilerden birisi tarikat ve cemaatlerin içine davet edildiğimiz kadın kahramanların yaşadığı dramdan, açıkçası çileden demek istiyorum, onların yaşadıklarından yola çıkılarak kurulaştırılmış ama çeşitli politik kodlar da taşıyan dizi olan Kızıl Goncalar ki bu arada çok da başarılı bulduğum bir dizi olduğunu da söylemeliyim. Keyifle ve merakla peş peşe izledim. Diğeri de seksi hatta pornografik dansı ile merakla beklenen ve yanınlanan ilk bölümü ile bizi pavyona davet eden bir başka kadın dramı olduğunu düşündüğüm çok değerli bir kalemin Yılmaz Erdoğan’ın toplumsal kodlar taşıyan dizisi. Dilber sadece kalça sallamadı memleketi salladı. Yılmaz Erdoğan nasıl da iyi biliyor toplumu. Tüm tuşlara aynı anda basmış dizinin senaryosunu yazarken. Çok izlendi Dilber’in dansı. Kendime eğer ben bir dizi çekseydim, bir kadını anlatsaydım kim olurdu, kimi anlatırdım diye sordum. Bence Tomris Uyar’ın yaşadıkları şiir olduysa hayatı da film olmalıdır. Dizi de olabilir.
-
-1
Siz de her seçimde yemin edenlerden misiniz?
Hangi biçimde olursa olsun kayıp hali, kaybetmek başlı başına travmatik ve baş etmesi zor durumlardır. Kaybettiğimiz bazen bir eş,bazen iş, bazen para, bazen çok sevdiğimiz bir yakınımız olabilirken bazen de kendimiz oluyoruz. Bununla birlikte bazen de bir iş başvurusu, tuttuğumuz futbol takımının yediği son dk golü, oy verdiğimiz siyasi partinin sandıklardan çıkmaması kaybetme duygusunu tetikliyor. Ne diyor kitap, duygusal travmalar yaşamış bazı kişiler, duygularını yok sayarak baş etmeyi öğrenirler. Buna hissizleşmek de denir. Hissizleştiğinizde, mutsuzluk ve acı azalır, ama bunun karşılığında mutluluk ve heves de azalır. Sağlıklı ya da patolojik, örtük ya da açık, bedensel ya da zihinsel; hepimiz zamanla değişen düzey ve belirtilerle mutlaka bir tür depresif kayıplar sergileriz. Hani kaybettiğimiz her seçim için "Kader Seçimi" bu o seçim diyorlar ya işte aslında bu ülke için kader seçimi meğer 90'lı yıllarda yapılmış. Sanıyor musun ki artık seni temsil eden, senin seçtiğin halk için çalışacak bir aday açıklanacak? Hayır. On adımda 12 adım alıyorlar. Bizler ise her seçimde bir daha oy vermeyeceğiz yeminleri ediyoruz. Ne biz değişiyoruz, ne de mevcut muhalefet anlayışı. Siz de her seçimde yemin edenlerden misiniz?
-
-2
Prof. Dr. Mine Tekeli ile Kooperatifçilik ( Kadın, Ekonomi ve Siyaset )
Bayılıyorum böylesi inatçı, güçlü, mücadeleci yeterince dolu ve donanımlı kadınlara. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Kooperatifçilik Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mine Tekeli ile spontane gelişen ses ve görüntü kalitesi her ne kadar kötü ise içerik olarak bir o kadar güçlü ve özel olduğunu düşündüğüm, kooperatif, kooperatifçilik, sosyal medya, siyaset, kadın olmak ve daha pek çok üzerine karşılıklı fikirlerde zaman zaman karşılıklı konuşmalarla ilerleyen uzun ucun konuştuğumuz sohbetimizden dilerim sizler de benim kadar keyif alırsınız. Gelişmiş ülkelerde birer ekonomik işletme gibi ‘‘üçüncü sektör’’ olarak ekonomide yerini alan, güçlü toplumsal rol üstlenen ve birer istihdam kuruluşu olan kooperatifçilik,ülkemizin mevcut potansiyellerine rağmen maalesef ülkemizde istenilen seviyede değildir. Kurtuluşumuz kooperatiflerde ve kooperatifleşmede. İlkeli yaşamın amacı gerçek, reel kooperatif işletmeleriyle mümkündür' Diyor Prof. Dr. Mine Tekeli. Dünya Enerji Sorununun Çözümlenmesi ve Türkiye'ye Yönelik Sonuçları ile ilgili doktora tezi var. Bir akademisyen. İşbirliği, güç birliği ve dayanışma ile kendi öz kaynaklarımız bize yeter. Yeter ki yetki verdiklerimiz sorumluktuk taşısın. Yetkiyi alan sorumluluktan kaçıyor, susuyor. Çoktan üretim ekonomisine geçmeliydik. 'Sosyal Kâr' doyumsuz ve sonsuz kâr altında ezildi. Bu üretici ezildi demek, bu kazandığının sana bile yetmemesi demek. Sermaye karşıtı duruşu olan kooperatifler vakıf ve derneklerin karşısında yok edildi. Kurtuluşumuz kooperatiflerde ve kooperatifleşmede' Diyor. Yerel yönetimler, ekonomi, siyaset, yaşam ve elbette seçimler üzerine konuştuk. Bizi özgür bıraksalar sanki üç gün aralıksız konuşacak potansiyeldeydik. Onunla tanışmanızı, bu değerli kadını sizlerin de tanımanızı isterim. Tanıştığım en inatçı ve özü sözü bir, sözünü sakınmayan cesur kadınlardan ve tanımaktan, tanışmaktan büyük mutluluk duyduğum o güzel ve güçlü kadınlardan. Üstelik sosyal medya kullanmadığı için Prof. Dr. Mine Tekeli'yi sosyal medyada da bulamazsınız. Bence bu röportajı çok seveceksiniz. Değerli hocam, konuşmak, anlatmak, kendinizi doğru ifade etmek ve de bağımsız belediye başkanlığı gibi önemli bir kararı duyurmak için benimle iletişime geçtiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca tüm o birbirinden özel, güzel cümlelerinize de teşekkür etmeliyim Mine Hocam. Ayrıca Youtube'dan da izleyebilirsiniz.
-
-3
Sahne sanatçısı Mehmet Ay ile çok özel ve keyifli bir sohbet.
1984 Belçika doğumlu. Aslen Zonguldak Devrek‘li Belçika’da ve Türkiye’de yaşıyor. Soyadından da anlaşılacağı gibi “Şükran Ay” hayranı ve onun ekolünü benimsemiş. 2016’nın sonlarında başladığı profesyonel müzik hayatına bugün “Avrupa’nın Divası” olarak devam ettiğini ifade eden trans sanatçı Mehmet Ay daha çok sanat müziği, türkü ve nostalji repertuarı ile sahne yapıyor. Tatil için geldiği Didim Grand Didyma Sahnesinde izledim dinledim kendisini, pek çok trans ses gibi cinsiyetçi seksist şakalar yapmıyor. Pek çok kadın biçin bile kapalı kabul edilebilecek sahne kostümleri ile sahne yapıyor ve sesi çok güzel. Onu dinleyip her zaman mı böyle yoksa konuk sanatçı olduğu için mi? Diye merak edip sosyal medyada aradım. Pek çok sanatçı gibi aktif kullandığı bir sosyal medya hesabının da olmaması sebebi ile Sosyal Medya’yı neden kullanmadığını merak ederek başladı röportaj fikri. Hemen söyleyeyim Facebook kullanıyormuş ama tatilde olduğu için hesaplarını durdurmuş. Çocukluğu boyunca Şükran Ay dinlemiş. “Feyz aldığım ve gönlümde en özel yere sahip” dediği, kendisine vaktiyle ses eğitimi de veren Şükran Ay’ın adı kolunda dövme olarak da yer alıyor. Bugün prodüktörlüğünü de yapan “Vahit Siyah İnci” için öz de bana babamdan daha yakındır, hatta babamdır diyor. Dört kardeşi olan sanatçıyı, annesi tek başına büyütmüş, babası çocukluğunda terk etmiş onları. Babasını hiç affetmemiş çocuklardan. Doğduğu kimliğini cinsiyetini kabul etmemişlerden. Ama adını hiç değiştirmemiş, değiştirmeyi de düşünmedim, adımla gurur duyuyorum diyor trans seslerden olan sanatçı Mehmet Ay. Her fırsatta dua ettiğini namaz kıldığını çok da inançlı yaşadığını söylüyor. Son derece mutaassıp hatta dindar kabul edilebilir. Pek çok trans kimlik gibi ailesi tarafından dışlanmış. Bazen karşımda Bülent Ersoy’u gördüğümü düşündüğüm zamanlar oldu. Sahnelere geçmeden, daha önceden ne iş yaptığını sordum. Tıp Fakültesi mezunuyum dedi. Eskiden sağlık sektöründe görev aldığını söyledi. Ne sorduysam, nasıl sorduysam ben kendisinden eski mesleğinin ne olduğunu tam olarak öğrenemedim. Videoda da göreceğiniz gibi konuşmamız şöyle ilerlemiş. Bu konuda yorumu siz okuyanlara, izleyiciye ve dinleyiciye bırakıyorum. Belçika ve Türkiye arasında gidip gelen Mehmet Ay röportajında bana her merak ettiğin şeyi sorabilirsin dediği için, kendisine özel kabul edilecek pek çok soru sordum. Her gün daha da yükselen LGBT düşmanlığından tutun da kimlik değişimi sürecini anlattığı samimi bir röportaj oldu. Keyifle okumanızı ya da izlemenizi dilerim. (Umut Kaşan)
-
-4
Taş Ev almak pahalı mıdır? Anadolu’ya Uyumlu Türk modeli danışmanlık sistemi nedir? GHO ve Taş Ev Türkiye kurucusu Hasan Can Çaldır ile tüm bunları konuştuk.
Adını “Gayrimenkul Hizmet Ortaklığı” kelimelerinin baş harflerinden alan, yüzde yüz yerli sermaye ile 2016 yılında Hasan Can Çalgır tarafından kurulan GHO markası, kendi oluşturduğu ‘Türk Tipi Gayrimenkul Danışmanlığı’ modeliyle, memleketimizde ve Dünya’da yaşanan türlü krizlere rağmen, yurt içinde ve dışındaki projelerine hız kesmeden devam ediyor. Güçlü arz talep dengesi yaratan GHO Pandemi sonrası oluşan talebi değerlendirerek son 30 yıldır uzmanı olduğu Taş Ev İnşaatını da kısa sürede markalaştırarak ‘Taş Ev Türkiye’ alt markası ile bugün Türkiye’nin her yerinde “6 ayda teslim edilmek üzere” özel taş ev üretimleri yapıyor. Gayrimenkul sektöründe üretimi ön plana alan anlayışı ile İstikrarlı büyümesini ve başarısını hız kesmeden yükselterek yoluna devam eden GHO firması, kendi geliştirdiği Anadolu’ya Uyumlu Türk modeli danışmanlık sisteminin yanı sıra gayrimenkul sektöründe "Kademeli Prim Sistemi’ni ilk kez kullanması, kendi konut üretimlerini ve satışını yapması, gayrimenkul üretimi ve satışı konusunda güçlü kurumsal bir yapı oluşturarak, sonuç odaklı çözümlerle kısa sürede iddiasını ortaya koyan, güçlü markalarından biri haline gelen Gayrimenkul Hizmet Ortaklığı (GHO) geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin en köklü futbol kulüplerinden olan Eskişehirspor’un da 2023-2024 sezonu resmi göğüs sponsoru oldu. Yaklaşık 80 yıldır emlak ve gayrimenkul sektörün içinde olan bir ailede büyüyen, evli iki çocuk babası genç iş insanı Hasan Can Çalgır Denizli doğumlu ve Denizli’de yaşıyor. Bilkent Üniversitesi Bilgisayar/Bilgi Teknolojisi Yönetim ve İdaresi okumasına rağmen sadece emlak ve gayrimenkul sektöründe hizmet vermiş. Gençliğinde bir dönem amatör futbol oynayan, kulüp yöneticiliği de yapan Hasan Bey, bugün hala faaliyetlerine devam eden Adalılar Gayrimenkul ile başladığı iş hayatına ‘Nasıl yaparız da üretimin de olduğu Anadolu'ya uyumlu bir sistem oluşturabiliriz?’ Sorusundan yola çıkarak, 32 farklı şehirde bulunan GHO ve Taş Ev Türkiye markalarını yaratmış. Didim’den çıkan gayrimenkul sektöründe son günlerin çok konuşulan markası GHO’nun kurucusu olan Hasan Can Çalgır ile Didim Akbük’de Taş ev Türkiye tarafından inşa edilen yakın zamanda açılışını yapacakları Taş Ev Türkiye ofisinde sohbet ettik.
-
-5
Kendi kendine konuşan kaç kişiyiz?
Kendi kendine konuşmak delilik midir? Kendi kendine konuşan kaç kişiyiz?
-
-6
Çok üzülüyorum. Kurban Bayramı'nı böyle kutlamayı reddeden kaç kişiyiz ?
#Bayram ve de #kuban kelimelerini aynı cümlede yan yana hayatımın hiçbir döneminde asla yakıştıramadım. Öncelikle, Kurban Bayramının kutlanmasına vesile olan Kur’an’da da geçen İbrahim Peygamber ve oğlu İsmail ile ilgili çocukluğumda bana anlatılan o acı hikâyeyi sizlere de tekrar hatırlatarak çocukluğumdan bu yana kafama takılan soruları sesli sordum. Şüphesiz ki ipini koparıp kaçan danadan yana olduk. Benim için Kurban Bayramı demek, çölde susuzluktan ölmek üzereyken yer altından çıkan zemzem suyu, kaynak suyu ile hayata tutunan anne ve evladı demek. Bana göre bu acı hikayeden kurbanlık koç bölümünü yaşatıp, Allah’ın mucizesi yer altı kaynak sularını yok edenlerin kurbanlarıyız. Tükettiğimiz kadar ürettiğimiz, kansız savaşsız, kurbansız, bölüşmeyi paylaşmayı unutmadığımız bayram havasında huzurlu mutlu günler diler, Kurban Bayramı'nın tatillere vesile olmasını temenni eder, büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. Umut Kaşan / Didim (2023)
-
-7
Korona Masalı - 23 Nisan'ın 100. yılında karantina altında evlerde kutladık. İçimdeki çocuktan tüm çocuklara, ama en başta canım kızım Arya için
Kabus gibi günlerdi. Evlerimize hapsolmuştuk ve karantinadaydık. Fırına bile çıkmak yasaktı. Ekmekçi sokağa gelince ekmeeeeek diye bağırıyordu arabanın camından. İlk günlerde okula gitmediği için sevinen kızım bile ekrana gömülmekten sıkılmış, yan komşum Belgin'in kızı Yağmur ile cin çağırma seanslarına geçmişlerdi. O günlerde hayat durmuş gibiydi. Zaten Yağmur'da benim kızımdır. Birlikte büyüdüler Derin'le. 15 yıllık komşuluk mu olur? Biz komşu olmak için yan yana kiralık ev aramış büyük bir aileyiz. ( Tabii ki bulduk, kızlarımız hiç ayrılmadı ) Onlar yeterince büyüyene kadar Yağmur'la Derin'e çok masal uydurmuşluğum var. Ama ya Arya ? Kardeşimden ötedir Nazmiye, onun sevimli kızı Arya'dan bahsediyorum. Nasıl seviyorum, nasıl özledim, gidip ona da uyduruk masallar anlatmak, Arya ile vakit geçirmek, ona hediyeler vermek istiyorum ama ancak görüntülü konuşabiliyoruz. Nazmiye'nin de benim de içimizdeki çocuk hiç susmuyor zaten, sık sık konuşuyoruz planlar yapıyoruz, çocuklar için projeler geliştiriyoruz çok çok konuşuyor ama karantina altında olduğumuz için sonra, her şey normale dününce diyerek kapatıyoruz telefonu. O günlerde çocuk olmak çok sıkıcıydı. O günlerde yetişkin olmak daha da sıkıcıydı. Keşke birileri de bana masal anlatsa da dinlerken uyuyakalsam diye düşündüm bir gece, içimdeki çocuk bile mutsuz. Ben bile bu haldeysem ya çocuklar dedim, evlere hapsolmuş, çok sıkılan çocuklar için yapabileceğimiz de hiç bir şey yok, düşünsene 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bile 100 yaşına giriyor deli gibi kutlamak lazım ama evdeyiz. İşte ben tam o günlerde Arya için ve tüm çocuklar için 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hediyesi olarak yazdım korona masalını. kızından önce ilk de canım Nazmiye'ye anlattım. O da bu özel uyduruk masalımızı da kızı Arya'ya okur gibi tüm çocuklar için okudu. (Korona Masalı'mız yetişkinler için değil ama dinlemek isteyen buyursun, çok eğlenceli ) işte ben o karantina günlerinde, belki bir çocuk daha daha hiç dinlemediği bilmediği bir masal ile zaman geçirir, mutlu uyur diye yazdım, hatta kitaplaştırıp Youtube'da da paylaştık ki birileri çıktı alıp kendi çocuğuna hediye edebilsin istedik. Korona Masalı Yazan : Umut Kaşan Seslendiren : Nazmiye Üge Özel Masal kitabını da görmek isteyen olursa diye buraya Youtube Linki'ni de bırakıyorum. https://www.youtube.com/watch?v=FgbDuHDPcis
-
-8
Aydın Baro Başkanı Avukat AnılYetişkin ile yaptığım keyifli röportaj.
Geçtiğimiz günlerde Aydın Barosu Başkanı iken TBB Yönetim Kuruluna üye olarak seçilen Av. Gökhan Bozkurt'un istifası üzerine boşalan Aydın Barosu Başkanlığına Yönetim Kurulu arasından yapılan seçimle Avukat Anıl Yetişkin seçildi. Hürriyet Ege Umut Kaşan’la Vitrin’de konuğumuz Aydın Baro Başkanı Av. Anıl Yetişkin. 1974 Aydın doğumlu. Pek çok memur çocuğu gibi onu da anneannesi büyütmüş. Kendisi gibi Avukatlık yapan eşi Yeşim Kasap Yetişkin ile mutlu bir evlilik yapan, iki çocuk babası, çocukluk hayalindeki iş olan Avukatlık mesleğini severek yaptığını söyleyen, yakın arkadaşlarının da ona ‘Hayalini gerçekleştiren adam’ dediği, sırt çantası ile geldiği Baro Başkanlık Odası’nı Barones adını verdiği baronun sevimli kedisi ile paylaşan, makam masası yerine, ortak kullanımdaki yuvarlak çalışma masasında çalışmayı tercih eden, Aydın Barosunun yeni başkanı Anıl abisi Avukat Anıl Yetişkin’e öncelikle yoğun iş programı içerisinde, röportaj teklifimi kabul ettiği için çok teşekkür ediyorum. #umutkaşan Röportajı Youtube'da izlemek için https://www.youtube.com/watch?v=cXb0a7BJZrA Haberin Tamamı için : https://www.hurriyet.com.tr/yerel-haberler/izmir/aydin-yeni-adliye-icin-gun-sayiyor-42001568
-
-9
Tinder Avcısı Belgeselini izleyip susan varsa ona da helal olsun.
Tüm mağdur kadınlar için “ Eee ava giden avlanır! Siz bu adamın nesine aşık oldunuz da ona borç para verdiniz? ” yazan kadınlar da var sosyal medyada üstelik de duygularımızı hiç edip, değersizleştirip çalıp giden dolandırıcıları da çoktan normalleştirmişiz? Simon Leviev kişisi, hırsızlık, evrakta sahtecilik ve dolandırıcılıktan 15 yıl kadar hüküm giymiş ve iddialara göre de zavallı kadınları tahmini 10 milyon dolar dolandırmış. Elbette ki bu rakamlar ‘Ben de dolandırıldım’ diyebilen kadınların verisi. Belki çaresizce susan kadınlar da olmuştur. Hiçbir insani ilişkisinde cüzdan büyüklüğünü ölçüt kabul etmemiş ben, tüm o kadınlara o kadar çok üzüldüm ki! Hayran duyulacak bir şeytani zekâ ile tarihteki nitelikli dolandırıcılar arasında, adını altın harflerle yazdıran bu #TinderAvcısı #SimonLeviev kişisinin mağduru olan kadınların çalınan hayallerini, kaybettikleri güven hissini, yaşadıkları hayal kırıklığını öyle iyi anlayabiliyorum ki! Duygularımızı hiç edip, değersizleştirip çalıp gitmelerini nasıl da normalleştirmişiz? Tüm mağdur kadınlar için “ Eee ava giden avlanır! Siz bu adamın nesine aşık oldunuz da ona borç para verdiniz? ” yazan kadınlar da var sosyal medyada. O pislik kadınları sadece parası ile kandıramayacağını, çok iyi biliyordu. Önce kadınları kendine âşık etmesinin, tek sebebi duygularını çalmadan, cüzdanlarından çalamayacağını iyi biliyor olmasıdır. Vay be! Helal olsun adama diyenler de Simon'dan daha az tehlikeli değildir. #umutkaşan @dualiteli https://ideadergi.com/tum_haberler/umutkasan_tinderavcisibelgeseliniizlemenizitavsiyeederim
-
-10
Neden yirmilerimi ve güzel bir kız olmayı hiç sevemedim? Tamamen bana dair.
İnstagramda 20'liyaşlar challenge vardı. Herkes yirmilerinde nasıl güzel ve mutlu görünüyordu. Ben de yirmilerimi güzel olmamaya çalışarak geçirdim. Yirmiler benim için çok zor ve zorlayıcıydı. bana otuzlarla kırklarla gelin. Artık istediğim kadar büyük ve çirkinim. Tuhaf gelecek belki ama gerçekten dış güzellikle derdim var benim. Belki için ve içindekiler gördüklerinden daha güzel ama gözlerine, bacaklarına bakanlar için değil. Her neyse kendime dair travmalarımdandır anlattığım anım da işte... sevgilerimle. ( Bu arada kayıt yayın tarihinden de eski onu farkettim :) Demek yüklemeye vakit bulamamışım)
-
-11
Didim Belediye Başkanı'na yapılan saldırıyı konuştu kınadı.
Sevimsiz olayın tüm tarafları Didim kazansın istiyor, ama kaybeden Didim oluyor ! Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek delilik tanımları arasında yer alır. Şiddet ve delilik kardeştir. Sertlik, katılık, zorluk anlamlarındaki "şdd" kökünden gelirmiş şiddet. Genel tanımı ile “Bir cana, canlıya mala zarar verme, yakma gibi eylemler ile cinayet, yaralama, dayak, tecavüz, rehin alma gibi kişiye yönelik fiziksel saldırılar ya da tehdit, küfür, ayrımcılık, hakaret gibi kişiyi duygusal baskı altına alan bireysel eylemlerin yanı sıra toplumsal koşullar ya da sistem tarafından uygulanan baskılar, savaş, terör ve işgaller şiddet örnekleridir. Uygulanan türüne göre de Fiziksel, Cinsel, Duygusal ,Ekonomik ve Siber şiddet gibi birbirinden fena halleri vardır. Yani demem o ki bazen de bir söz tokat gibi çarpar, yumruk gibi indirir insanı. TÜM SÜRECİ KISACA ÖZETLERSEM : Didim’de 2014 yerel seçimlerine 2 ay kalan dönemin eski CHP’li belediye başkanı, daha sonrasında AK Parti'den Belediye Başkan Adayı da olan Didim Belediye Başkanı Mümin Kamacı zamanında verilen inşaat ruhsatının, 2014 yerel seçimlerinde seçimi kazanan CHP’li Başkan A. Deniz Atabay’ın görev alması sonrasında çevreyi korumak adına iptal edilmesi ile başlıyor tüm sevimsiz süreç. Aslında inşaat ruhsatını veren ve bu yatırıma onay çıkartan da yine ruhsat iptalini gerçekleştiren de Didim Belediyesi, sadece Belediye Başkanları farklı! Kamuoyunca ikiz kuleler olarak bilinen bu binaların inşaatına 2014 yılında dönemin CHP’li Didim Belediye Başkanı Mümin Kamacı’nın meclis kararı ile verdiği onay ve gerekli izinler sonrasında başlamış Nehirsan Firması. Didim Altınkum’da iki rezidanstan oluşan yaklaşık 50 milyon liralık yatırım değeri taşıyan, söz konusu ruhsatlı yapının, seçimlerden sonra görev alan CHP’li Başkan Ahmet Deniz Atabay tarafından ruhsat iptalinin gerçekleşmesi ile aynı yapının inşaat faaliyetlerini durdurulması sonrası Didim Belediyesi ve Nehirsan Firması arasındaki hukuksal mücadele süreci ile başlıyor. Nehirsan İnşaat yetkilileri ile Ahmet Deniz Atabay arasında yargıya taşınan süreçle karşılıklı hukuk zaferleri ile devam eden, domino taşı gibi ardı arkası kesilmeyen sevimsiz olaylar zincirine maruz kalıyoruz biz Didimliler. Didim Belediyesi ile Nehirsan Firması arasındaki tüm haberler neredeyse yerel ve ulusal basında manşet oldu! İmar barışı affı ile kendince gerekli yasal zemini de kazanan Nehirsan Firması 193 oda kapasiteli, yaklaşık 200 kişiye istihdam sağlayan 5 *Maril Resort Hotel, geçen yıl Beşiktaş Başkanı Ahmet Nur Çebi‘nin onur konuğu olduğu görkemli bir açılışla faaliyete geçti. Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TGA) tarafından 11.06.2021 tarihinde otel belgelenmiş. Yani iki rezidanstan oluşan konutlar zamanla şık bir turizm tesisine dönüştü. Otelin (ruhsat) işletme belgesinin olmamasından dolayı daha öncesinde Didim Belediyesi'nce yapılan tebligata itiraz etmiş otel ve yürütmeyi durdurma kararı ile mühürleme ertelenmiş. Didim Belediyesi de yürütmeyi durdurma kararına itiraz etmiş ve ardından Aydın 1. İdare mahkemesi kararı kapsamında otelin boşatılması ve faaliyetini durdurması amacıyla alınan karar üzerine Didim Belediyesi tarafından 5 *Maril Resort Hotel'e mühürleme işlemi yapıldı. Başkan Atabay “ Kanunsuz yapılara ve işletmelere göz yummayacakların söylerken yapılan işlemlerin mahkeme kararlarına ve yönetmeliklere göre yapıldığını da açıkladı. Başkan Ahmet Deniz Atabay ve Avukatı Nizamettin Bulut’a 14 Haziran 2021 gecesi yani Maril Otelin mühürlendiği günün gecesi çirkin bir saldırı yapıldı. Didim Turizmine katkı vermesi gereken 5*bir tesis Didim Turizmi baltalayan en önemli ikon haline geldi. Didimli tüm bu sevimsiz haberlerden bıktı. Yoruldu. Didimli sürekli kınamaktan yoruldu.
-
-12
Ben kullanıcı adıma "Didimli" demişim, onlar da bana sen Didim'e fazlasın! diyorlar...
Sen Didim'e Fazlasın! Beni çok yakından ya da uzaktan tanıyan, bir şekilde tanış olduğum ya da beni tanıdığını düşünen herkesin bir şekilde lafı eveleleyip, geveleyip yüzüme yüzüme "Sen Didim'e fazlasın! "demesine aşırı sinir oluyorum. Eskilerden beri sık sık duyarım bu cümleyi. Eskiden, gururumu okşardı. Şimdilerde ise, nedense öfkelendiriyor beni. Rica ediyorum dostlar, arkadaşlar, tanışlar, bunu artık yüzüme söylemeseniz mi artık ! Gördüğünüz gibi hiç bir yerlere gitmiyorum. Gitmedim. Buradayım. Didim'de ! Neyim fazla! Nerem fazlalık! Artık ben hiç olmadığım kadar da Didimliyim. Son 20 yıldır Tanrı Apollon’un evine komşuyum. Artık Medusa içime bile kaçmış olabilir. Normalinde hemşericilik duygusu da yoktu bende, çünkü ben hiç bir zaman, nedense bir şehre ait hissedemedim kendimi. Benim gibi annesi babası öğretmen olanlar, öyle sürekli şehirden şehre dolaşanlar çok iyi bilecektir bu durumu… Ben hiç bir sene, aynı yerde başlamadım yeni sınıfıma. Kendi sınıf arkadaşlarımla başlamadı benim için okulun ilk günü. Her sene sınıf değiştirdim, arkadaş değiştirdim, öğretmen değiştirdim, şehir değiştirdim, köy değiştirdim. Ama ben artık bu şehre ait hissediyorum kendimi. Kızım da Didim’de dünyaya geldi. İzmir yazsa da kimliğinde Kızım da Didimli. Baba tarafım Antalyalı benim. Yörük benim dedelerim. Aslında benim de kimlik doğum yerim Antalya. Anne tarafım da Aydınlı. Ben de Didim’liyim. Bir yanım Yörük, bir yanım Efe, Ne Akdenizlim ne Egeliyim Ne Antalyalı, Ne Aydınlı, Çocukluğum Doğuda da geçti, Batı’da da. Memkeletin neredeyse her şehrinde bana ait bir anı vardır gibi, hani ülkenin doğusunu da çok iyi biliyorum batısını da. Bir yanım köylü, bir yanım şehirli Bir yanım kadın, bir yanım erkek ( Ama bu benim gibi, evladını tek başına büyüten tüm kadınlarda böyledir sanıyorum) Bir yanım uykucu, bir yanım uykusuz Bir yanım tembel, bir yanım çok çalışkan Bir yanım sus, bir yanım çenebaz. Bir yanım konuşkan, bir yanım sessiz Hep bir ben var benden içeri. Çünkü dünyaya kendi laneti ile gelmiş o çok şanslı ikizler burcu kişilerinden biriyim yani... bendeniz #UmutKaşan ve tüm kullanıcı platformlarında da adım “Dualiteli” hala ilk aldığım maili kullanıyorum, hala ilk aldığım hatta ait telefon numaram. Yaşadığım bu şehri seviyorum. Herşeye ve herkese rağmen seviyorum ben Didim'i. Bu deniz, bu hava, bu bereketli topraklar, hava demişken bak Didim'in havası bile başlı başına şifa ama neden delirtti bu Didim bizi? İşte laf arasında bana sen Didim'e fazlasın diyen arkadaşlarıma da “Git buradan ! Ben fazla değilim! Neyim fazla, nerem fazlalık? Belki biraz eksiğimdir. tahtası eksik derdi dedem bana diyemediğim için yaptım belki bu Podcasti. Çünkü sen bu şehre fazlasın söylemi bana artık şey gibi de geliyor. Hani bazı ilişkilerde işte taraflardan eşlerden biri ayrılmak istediğini diğerine nasıl söyleyeceğini bilemez de böyle çakal çakal der ya hani “Sen bana çok fazlasın, seni ben üzerim, seni ben kırarım, ayrıl iyisimi sen benden! Sanki böyle sevimsiz bir ayrılık söylemi gibi geliyor. Şakası bir yana umuyorum ve diliyorum ki bana Sen Didim'e fazlasın diyenler bu maksatla söylememiş olsunlar. Didimliyim ben artık. Gitmiyorum hiçbir yere! Bu da böyle biline…
-
-13
We're indexing this podcast's transcripts for the first time — this can take a minute or two. We'll show results as soon as they're ready.
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Didim'in de ilginç ve bir o kadar dinlenesi halleri vardır didim ve başladım. Zaten konuşmakla ilgili sıkıntımız olmadı. Kimse dinlemese de olur :) anlatırım ben... Ben Umut Kaşan. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
HOSTED BY
Umut Kaşan
CATEGORIES
Loading similar podcasts...