Livaneli Sohbet

PODCAST · arts

Livaneli Sohbet

Buna niçin sohbet diyorum bu yayınlara? Çünkü sohbet çok sevdiğim bir kelime. Sohbet biraz doğuya, biraz bize ait bir kelime; "konversasyon" ya da "conversation" gibi değil. Sohbet etmek, hatta "sohbet koyultmak" denir bizde. Oturup saatlerce birbirimizin düşüncelerini öğrenerek, birbirimizin dertlerini alarak yapılan bir eylemdir. Mutluluk kitabında bir bölüm başlığı vardır: "İnsan insanın zehrini alır" diye. Gerçekten de öyle. İnsan, insanı zehirleyebilir de; bazı insanlar ise zehrini alır. Bu programda tabii biz birbirimizin zehrini almak için uğraşıyoruz.

  1. 25

    Bölüm 24: İyi Edebiyat, Kötü Edebiyat

    Sanat ve edebiyat dünyasında büyük eserlerin ve büyük sanatçıların kendi dönemlerinde her zaman takdir görmediği sıkça rastlanan bir durumdur. Yıllardır dile getirilen bu gerçek, edebiyat tarihinden çarpıcı örneklerle açıkça görülür. Nitekim Amerikalı romancı Henry James, Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış romanı için “gevşek, dağınık, canavarca bir roman” ifadesini kullanmıştır. Bugün edebiyat tarihinin zirvesinde kabul edilen bu eser, yayımlandığı dönemde böylesine sert eleştirilere maruz kalmış, Tolstoy ise Nobel’e aday gösterilmesine rağmen ödüle layık görülmemiştir. Buna karşın, bugün o dönemde ödül verilen isimler neredeyse unutulmuş, Savaş ve Barış ise Homeros’tan sonra edebiyatın en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilmiştir.Benzer bir kader, Türk edebiyatının en büyük isimlerinden Yaşar Kemal için de geçerlidir. Bugün herkesin saygıyla andığı Yaşar Kemal, yaşadığı dönemde ağır eleştirilere, görmezden gelinmeye ve bilinçli bir suskunlukla boğulmaya çalışılmıştır. Bir kitabı yayımlandığında, basında tek bir eleştiri dahi çıkmadığı zamanlar olmuştur. Oysa yıllar sonra Yaşar Kemal hakkında en kapsamlı değerlendirmeler uluslararası basında yer almış, değeri Türkiye sınırlarını aşarak kabul edilmiştir. Bu durum, sanat dünyasında birinin başarısının diğerleri tarafından çoğu zaman tehdit olarak algılandığını ve özellikle Doğu toplumlarında bu kıskançlığın daha güçlü hissedildiğini göstermektedir.Bu önyargılar, farklı alanlardan edebiyata yönelen sanatçılar için daha da belirginleşir. Müzikle tanınmış bir sanatçının edebiyat alanında eser vermesi, çoğu zaman kuşkuyla karşılanır. Oysa sanat dalları birbirinden kopuk değildir; edebiyat ile müzik arasında güçlü bir bağ vardır. Buna rağmen, edebiyata “sonradan girilmiş” gibi yaklaşılması, yazarın kendini kabul ettirmesini zorlaştırır. Ancak zaman içinde, eserlerin kendi gücü bu önyargıları yıkar ve okurdan okura yayılan bir güven oluşturur.Sanatta yalınlık, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Yalın bir dil kullanmak, eserin yüzeysel olduğu anlamına gelmez; aksine yalınlık, sanatın özüdür. Japon vazolarında olduğu gibi süssüzlük, kendi başına bir estetik değere dönüşebilir. Aynı durum edebiyatta da geçerlidir. Hemingway’in “buzdağı teorisi” bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir: Yazar, metinde yalnızca görünen kısmı sunar; asıl derinlik ise satır aralarında hissedilir. “Satılık: bebek ayakkabıları, hiç kullanılmamış” cümlesi, birkaç kelimeyle büyük bir trajediyi anlatabilen yalınlığın gücünü gösterir.Bu anlayış, Türk edebiyatında “sehli mümteni” kavramıyla ifade edilmiştir. Yunus Emre’nin dizelerinde olduğu gibi, son derece sade görünen bir söyleyişin ardında derin bir anlam ve ustalık yatar. Buna karşılık, düşünceyi uzatarak, karmaşık cümlelerle anlatmak her zaman sanatsal bir değer yaratmaz. Asıl güç, az sözle çok şey söyleyebilmektedir.Ne yazık ki günümüzde, kolay okunan eserlerin edebi değeri olmadığı yönünde yanlış bir kanı vardır. Oysa Dostoyevski, Cervantes, Dickens ve Tolstoy gibi dünya edebiyatının en büyük isimleri, aynı zamanda en çok okunan yazarlardır. Sanatın geniş kitlelere ulaşabilmesi, onun değerini azaltmaz. Shakespeare’in eserlerinin halk arasında farklı adlarla sahnelenmesi ya da Charlie Chaplin’in hem entelektüelleri hem de halkı etkilemesi bunun açık göstergesidir.Sanatta esas olan, biçimsel zorluk değil, iç yapıdır. Bir roman ya da şiir, bir saatin içindeki zemberek gibidir; eğer içsel mekanizma sağlam değilse, dış görünüş ne kadar gösterişli olursa olsun eser işlemez. Kurgu, ritim, dil ve anlatım bir bütün oluşturmalıdır. Deneysel eserler elbette değerlidir, ancak bunlar da kendi meraklısına hitap eder ve çoğu zaman dil üzerine yoğunlaşır.Şiirde de benzer bir durum söz konusudur. Gerçek bir mısra, yalnızca kelimeleri alt alta dizmekle oluşmaz. Aruz, hece ve halk şiiri geleneğini özümsemeden güçlü bir şiir yazmak mümkün değildir. Şiirin müziği, ritmi ve iç dengesi vardır; bu yakalanmadığında metin, yalnızca düz bir cümle olarak kalır.

  2. 24

    Bölüm 23: Beklemek

    Zülfü Livaneli bu bölümde edebiyat eleştirileri ve Bekle Beni üzerine konuşuyor.

  3. 23

    Bölüm 22: Cumhuriyet, Bekle Beni, Tarihi Okumak ve Anlamak

    Dostlarım merhaba. Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Bu yıl Cumhuriyetimizin 102. yıl dönümünü kutladık. Cumhuriyetin, bence her zamankinden daha sağlam bir şekilde devam ettiğini düşünüyorum. Çünkü halk sahip çıkıyor; halk, kendi cumhuriyetine, yani yaşam biçimine, yani 250 yıldır Osmanlı’dan bu yana Batılılaşmaya çalışan bir ülkenin yaşam biçimine sahip çıkıyor. “Ben böyle yaşamak istiyorum; cumhuriyetin kurucu ilkeleriyle ama demokratikleştirerek ve insan haklarına saygı göstererek yaşamak istiyorum” diyen bir irade beyanında bulunuyor. Bu iradenin, bu yıl meydanlarda, Anıtkabir’de, sokaklarda kendini göstermek isteyen insanlarla somutlaştığını gördük. O bakımdan, Cumhuriyet bence çok güçlü. Kutlu olsun.Sizinle bugün bir konuda dertleşmek istiyorum. Kitaplarıma çok yakın ilgi gösteriyorsunuz; çok teşekkür ederim. Özellikle bu konuşmaları dinleyenler arasında kitaplarımı çok iyi okuyanlar var. Hatta bazen, bazı bölümleri benden daha iyi biliyorlar. Çünkü gönderdikleri mesajlardan, paylaştıkları alıntılardan bunu anlıyorum. Şimdi yeni bir romanım çıktı biliyorsunuz: Bekle Beni. Bu romana gösterdiğiniz büyük ilgi için de çok teşekkür ederim. Gerçekten bir yazar için bu büyük bir mutluluk. Bununla ilgili birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum; çünkü bazı dikkatli okurlar, “Bu kitaptaki bazı olayları biz zaten biliyorduk” dediler. Evet, doğru. Sevdalım Hayat adlı yaşam öykümde ve başka yayınlarda başımdan geçenleri anlatmıştım.Ama neden bu kitaba gerek duydum? Çünkü bu bir roman. Otobiyografide anlatamayacağınız şeyler vardır. Olayları derinleştirmek, psikolojik katmanlarına inmek, felsefi boyutlarını ele almak romanın alanıdır. Ben bu romanla bir tanıklık görevi de üstlenmek istedim. 68 olaylarının içindeydim, tanığıyım. O olayların öncüleri, kahramanları arkadaşlarımdı. Ama onların sadece birer figür değil, insan olduklarını gördüm. Bu kitapta insan hikâyeleri anlatıyorum; sadece halkın önüne bir bayrak gibi çıkmış kahramanlar değil, duyguları, zaafları, inançları olan insanlar var. Marx’ın “İnsanım ve insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” sözü, hapiste de geçerli, dışarıda da, devrimde de, aşkta da.Belki bazılarınız inanmayacak ama tarih, bilim insanlarının da bildiği üzere, çok tahrif edilen bir şeydir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde. “Resmî tarih” denip eleştirilen şey kadar, “gerçek tarih” iddiasıyla ortaya konan birçok anlatı da çarpıtılmıştır. Çünkü dilin kemiği yoktur; sorgulama yeteneği olmayan kişi, kendisine söyleneni kolayca doğru sanabilir. Buradan Descartes’ın ünlü sözünü hatırlayalım: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Aslında sözün aslı “Şüphe ediyorum, düşünüyorum, öyleyse varım” şeklindedir. Batı kültürü, “şüphe ediyorum” kısmını atmıştır. Çünkü “şüphe eden” insan, sorgulayan insandır; sorgulayan insan ise körü körüne inanan değildir. Oysa dinin ve otoritenin istediği, sorgulamayan insandır. Bu bile bize gösteriyor ki düşünce tarihinin kendisi bile sansür ve çarpıtmadan azade değildir.Bunun gibi bir tahrifat da “Bizans” konusunda yapılmıştır. Bugün hepimiz Bizans İmparatorluğu’ndan söz ederiz, ama aslında böyle bir devlet hiç var olmamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in aldığı Konstantinopolis, Bizans değil, Roma İmparatorluğu’na aitti. Paraların üzerinde de “Kayzeri Diyar-ı Rum” yazar; “Bizans” yazmaz. “Kayzer” sözcüğü “Sezar”dan gelir; Çar, Sarı gibi kelimelerle aynı köktendir. Fatih kendini Roma Sezarı’nın devamı olarak görmüştür. Yani devletin adı Roma’dır, Bizans değil. Bu durum 16. yüzyıla kadar böyle sürmüştür. Ancak Batılı tarihçilerin zoruna gitmiştir: “Nasıl olur da Roma’yı Türkler yıkar?” Bu yüzden bir Alman tarihçi, Hieronymus Wolf, 16. yüzyılda “Bizans” adını icat etmiş ve literatüre sokmuştur. Biz de bunu hiç sorgulamadan kabul etmişiz. Oysa Fatih’in devraldığı imparatorluk Roma’dır.

  4. 22

    Bölüm 21: Mannheim Konseri, Avrupa İzlenimleri

    Mannheim Konseri, Avrupa İzlenimleri

  5. 21

    Bölüm 20: Danimarka İzlenimleri, Doğru Dil Kullanımı

    Dostlarım yine bir eee konuşmada YouTube konuşmasında buluşuyoruz. Danimarka'daydım ve her gittiğimiz yerde düşünüyoruz. Tabii eskiden Ruslar için söylenirdi. Sürekli yurt dışında olsalar bile çay içer Rusya konuşurlar diye. Biz de devamlı yurt dışına da gitsek. Nereye gitsek kafamızda Türkiye. Türkiye sorunları. E Ahmet Hamdi Tanpınar da dememiş miydi zaten? Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma fırsatı vermez bırakmaz diye. Doğru. Ama ne dikkatimi çekti biliyor musunuz? Özen. Özen. Her şeye özenmek. Özenli yapmak. Hayatı özenli yaşamak. Biz biraz daha hoyrat yaşamaya başladık. Biraz savrulduk. Danimarka'ya gidince o farkı çok iyi gördüm. Çünkü orada bir festival var. Louisiana eee sanat müzesi ve edebiyat festivali. Aslında bu müze çok ilginç. Çünkü deniz kenarında çok zengin bir adamın vakfettiği büyük malikaneler ve modern sanat müzesi. Ayrıca her yıl bir de edebiyat festivali yapıyorlar. Dünyadan çok önemli yazarların geldiği yılda 700.000 ziyaretçileri var. Sonra dijital yayınları var. Oraya gittik. gayet güzel oldu ve eee şu çok etkili oldu. Tabii benim oraya geleceğimi duyan yurttaşlarımız da gelmiş. O yurttaşların daha ben konuşmama başlamadan önce koro olarak benim şarkılarımı söylemeye başlamaları Danimarkalıları çok şaşırtmış. Bu nasıl bir şey diyorlar. Yani siz yoksunuz ortada. Mikrofon falan takılıyordu bana arka taraf sahne arkasında ama herkes şarkıları söylemeye başladı. Sonra konuşma yaptık Hristian'la. eee Christian Lund önemli bir şey oldu ama şu dikkatimi çekti. Danimarka'da bir özen var. Sadece Danimarka değil. Ben burada kendimizi kötülemek, Danimarka'yı övmek falan filan biliyorsunuz böyle değil sorunlar. Biz niye böyle olmuyoruz? Bütün meselem bu benim. Niye? Adamlar çakıl taşını bile neredeyse mendille silip temizlerken, doğasına dikkat ederken, ağacına, kuşuna, çiçeğine dikkat eder, yolda birbirine nazik davranırken. Biz niye böyle bir hoyratça savuruyoruz ülkemizi? Yerin altını, madenler, dağlar yaralandı, taş ocakları, yerin altı üstü her yer yağmalanıyor. Bu inanılır gibi bir şey değil. Yani bundan eee vazgeçmek lazım ama nasıl vazgeçeceğiz diyeceksiniz. Ve şu anda söyleyeceğim şey biraz tuhaf gelecek. Biz anlaşıyoruz dille değil mi? Türkçe bizim dilimiz ama sadece bir anlaşma aracı değil. Dil. Dile özen gösterirseniz diğer şeylere de özen gösterirsiniz diğer konulara. Ama dili savrukça kullanırsanız, hele profesörseniz, yazarsanız, akademisyenseniz, gazeteciyseniz, televizyoncuysanız bu dili yanlış konuşmak inanılmaz bence bir suç. Hepimiz yanlış yapabiliriz. Bir kelimenin telaffuzunu yanlış söyleyebiliriz ama sürekli olmaz. Sürekli yaygın, gözüme çarpan ve televizyon izlerken eee çok canımı sıkan şeyler var. Bir tanesi son zamanlarda bu komisyon dolayısıyla eee tartışılmakta olan ademi merkeziyet. Buna birçok kerli ferli adam parti başkanı yahut da eee profesör diyor ki adem-i merkeziyet ya Adem değil o. Adem değil bu. Adem-i merkeziyet desantralizasyon yani merkezle merkezleştirme merkezi dağıtma. Tam olarak kavramı bu. Sen bunu Adem'i merkeziyet dediğin zaman insanlar ne anlayacak bundan? Adem var, bir merkeziyet var falan filan. Ademi merkeziyet diyeceksiniz ya da hiç kullanmayacaksınız. Merkez boşluğu. Aslında bu. Osmanlı'nın son yıllarında Prens Sabahattin'in ortaya attığı liberal Prens Sabahattin'in ortaya attığı bir adem-i merkeziyet teziydi. Şu anda Türkiye bunu tartışıyor ve gördüğüm kadarıyla yıllarca da tartışmaya devam edecek. eee bunu Avrupa Birliği'nin yerinden yönetim kararlarıyla şununla bununla devam edecek. Hiç olmazsa rica ediyorum ademi merkeziyet diyelim. Ademi merkeziyet değil. İkincisi dahi şimdi dahi kelimesi var. Dört harften oluşan. Bir de dahi kelimesi var. Şimdi ikisi birbirine karışıyor. Dahi değil mi? Olağanüstü yetenekleri olan, olağanüstü insanlar değil mi?

  6. 20

    Bölüm 19: 13. Yüzyıl Anadolu Rönesansı, Hacı Bektaş-i Veli

    Zülfü Livaneli bu bölümde 13. Yüzyıl'da Anadolu'yu, Hacı Bektaş-i Veli'yi, kültür ve dil üzerindeki bugünkü izleri ile birlikte anlatıyor.

  7. 19

    Bölüm 18: Bir Daha Asla

    Livaneli Sohbet 18. Bölüm: Bir Daha Asla!MOHSEN’İN SON NEFESİ ŞİİRİDuydunuz mu bilmemŞu andaTam şu andaBir Gazze sokağındaSon nefesimi verdim ben.Umurunuzda mıOnu da bilmemAmaBir dakika önce ayaktaydımŞimdi paramparçayerdeyim benGeçen hafta amcamDün annem,Bugün kardeşim ve benÜstelikNiye öldüğümüzü bile bilmedenTik takTik takTikVe çekildi tetikŞu anda şu saniyedeBir ölüyüm artık benGazze’nin bir sokağındaOyun oynarkenRuhsuz bir sayıya dönüşenHaberlereyirmi bin küsurdiye geçenİşte o küsurumBenSaid’in kardeşi, Hasna’nın oğluMohsenEy analar ey babalarHayır duanızı eksik etmeyinÜstümüzden

  8. 18

    Bölüm 17: Livaneli Sohbet 17. Bölüm: Sol Kültür / Sağ Kültür, Nazım Hikmet, Sosyalist Enternasyonal

    Livaneli Sohbet 17. Bölüm: Sol Kültür / Sağ Kültür, Nazım Hikmet, Sosyalist Enternasyonal

  9. 17

    Bölüm 16: Türk'ün Parayla İmtihanı

    Türk'ün Parayla İmtihanı

  10. 16

    Bölüm 15: Sırrı Süreyya Önder, Kalk Kardeşim!

    Livaneli'nin Sırrı Süreyya'nın vefatından önce yayımladığı podcast bölümüdür.

  11. 15
  12. 14

    Bölüm 14: Her İnsan Otuzundan Sonra Kendi Yüzünden Sorumludur

    Albert Camus şöyle der: Her İnsan Otuzundan Sonra Kendi Yüzünden Sorumludur!

  13. 13

    Bölüm 13: Livaneli Sohbet Sultan Abdülaziz'in Avrupa Seyahati

    Dostlarım, çoğu insanın gözünün dövize dikili olduğu, dolar ne oldu, euro ne oldu, şu ne oldu, bu ne oldu diye baktığı bir dönemde, şu kavramı yani “gavur parasıyla beş para etmez” kavramını, deyimini anlamanın zor olduğunu biliyorum. Ama bu bizim dilimize yerleşmiş. Neden? Çünkü öyleydi. Osmanlı güçlü zamanlarında Avrupa’yı hep hakir gördü. Her bakımdan: ekonomi bakımından, harp bakımından, giyim kuşam, yeme içme… Her bakımdan hakir gördü. Kendi kuvvetli bir devlet, kendi üslubu var, yaşam üslubu var, musikisi var, edebiyatı var, mutfağı var, çok zengin. Dolayısıyla Avrupa’yı hiç buraya yaklaştırmadı. Ta ki Avrupa’nın ne kadar ileri gittiğini, aradaki farkın ne kadar açıldığını acı bir şekilde görene kadar.Çünkü o dönemde dediğim gibi “gavur parasıyla beş para etmez”, ya da sarışınlara genel olarak “tüyü bozuk”, mavi gözlülere “gök gözlü”, “uğursuz”… O kadar yabancıydı ki. Bir de o dönemde düşünün, televizyon yok, şu yok, bu yok. İlk ülkeler birbirini göremiyorlar. Bizim padişahlar da savaşa gittiği yerler dışında hiçbir yeri görmüyor. Ta ki ne zamana kadar? Abdülaziz’in Avrupa seyahatine kadar. Çünkü o arada elçiler gidiyordu, geliyordu, anlatıyordu falan ama esas büyük değişim Abdülaziz’in Avrupa seyahatinde oldu.O zamana kadar savaş dışında başka ülkelere giden padişah olmamıştı. Fakat ilk defa padişah Abdülaziz biraz herkesi şaşırtarak Paris’teki sergiye, Napolyon’un davetini kabul etti. Uluslararası sergiye… Büyük hazırlıklar yapıldı tabii. İstanbul’dan ayrıldı. Sultaniye yatı, diğer yatlar… Bazı yatlar, bazı gemiler padişahı taşıyor. Taşıyanın yanında iki tane veliaht taşıyan var: biri Murat, birisi de kardeşi Abdülhamit. Abdülhamit 24 yaşında.Çünkü o zamanın büyük devlet adamları Ali Paşa ve Fuat Paşa -ki muazzam bir adamdır Keçizâde Fuat Paşa, bunu konuşmamız lazım mutlaka- bunlar, “Padişahım, taht boşluk kabul etmez. Aylarca sürecek bir seyahate çıkıyorsunuz, iki tane veliaht burada bırakılmamalı” diye… Kuvvetli insanlar, onları da beraberlerine aldılar. Ayrı ayrı yatlarda gidiyorlar. Ve bir gün Marmara’dan açıldılar, Çanakkale Boğazı’nı geçtiler. İstanbul halkı iki yakaya birikmiş, “Padişahım çok yaşa!” nidaları, çeşitli törenler arasında padişah uğurlandı.Ama biraz geç kalmışlardı seyahat için. Fırtınalı dönem başlamıştı. Ege Denizi’nde fırtınalara mağlup… Denize çıktıktan sonra o gemiler o kadar sallanmaya başladı ki… Fırtınaya tutulmuş gemiler tabii böyle oradan oraya vuruyor insanları. Padişah güverteye çıktı, tutuna tutuna ve kaptana dedi ki: “Derhal durdur şunu!” Fırtınayı durdurmayı emrediyor. Osmanlı padişahı, öl deyince ölüyor, ol deyince oluyor yani. Hiçbir emrine karşı çıkılamaz. “Durdur şunu!” dediği zaman, yani adam ya fırtınayı durduracak… Durduramayacağına göre de belki kelle gidecek.Onun üstüne doktorlarına yatıştırıcı bir şey yapıyorlar, iksir yapıyorlar, veriyorlar. Abdülaziz uyuyor. Uyandığı zaman da geçmiş oluyor fırtına. Gidiyorlar Messina Boğazı’na falan… Her geçtikleri ülkede saygı gösteriliyor tabii. Sonra Toulon Limanı’na kadar geliyorlar. Toulon Limanı’nda da düşünün o zaman Osmanlı padişahı geliyor diye hiç kimse görmemiş ki birbirini. Şehrin kadınlı erkekli bütün azzadeleri, halk, askerler falan herkes orada birikmişler. O kıyılarda bando çalıyor. Hatta Abdülaziz’in bestelerini çalıyor. Onun Batı tarzında besteleri vardır: barcarolle’ler, vals’ler bestelemiştir. Onları çalıyor.Orada da top atışları, 101 pare… Çok canı sıkılıyor. “Dönün gidelim, bu ne yapıyor, bu gavur!” falan diyor. Ama neyse, Keçizâde onu gene ikna ediyor. Sonra oradan karşılanıyor ve trenle Paris’e gidiyorlar. Trenleri, demiryollarını ve geçtikleri bütün Fransa’nın ne kadar gelişmiş olduğunu görüyorlar.

  14. 12

    Bölüm 12: Türkiye’nin en büyük sorunu kültürdür!

    Biliyorum. İlk duyduğunuzda kulağa hiç de doğru gelmiyor. “Türkiye’nin en büyük sorunu kültürdür. Diğer bütün dertler buradan kaynaklanıyor” dediğiniz zaman insanların çoğu inanmak istemiyor buna. Hele geçim derdiyle boğuşan, siyasetten umudunu kesmiş halk kitleleri böyle bir sözü duymak bile istemiyor. Dar gelirliler böyle de, sanki İstanbul’un bol paralı, yabancı dil bilen ve umur görmüş burjuvazisi farklı mı? Birkaç kişi hariç onlar da sorunların altındaki çarpık temeli, yani kültür yozlaşmasını göremiyor. Bazı kişilere de bıkıp usanmadan bunu anlatmak düşüyor.Öfke dolu, acımasız ve bu dünyayı kurtlar sofrası olarak gören, her an dişlerini göstermeye hazır, yaşadığımız bu suikastların faili olarak gördüğünüz gençlere benzer yüz binlerce kişi dolaşıyor aramızda. Belki kimi daha dengeli, daha iyi niyetli ama çoğu içinde potansiyel bir şiddet taşıyor. Her an eyleme dönüşebilecek bir şiddet. Yoksa bu ülkenin gençleri, bir meşin top o kaleye ya da bu kaleye girdi diye niye birbirini döner bıçaklarıyla doğrasın? Niye düşman ulusların askerleri gibi polis barikatlarıyla ayrılsınlar?Ne kadar görmezden gelirsek gelelim; bu yozlaşma bir gün aynayı yüzümüze tutacak! Bu gençlerin yetiştiği ortamı düşünün: Küçük yaştan başlayan sen erkeksin, sen yiğitsin, hadi göster oğlum pipini, hadi bir küfür et amcana sapıklıkları; kadınlara marazi bir tutku ve öfke karışımıyla bakan yaban bir erkek dünyası; nezakete, insancıllığa, kültüre hiç önem vermeyen, hatta bu değerleri aşağılayan nihilist bir ortam. Bu gibi suçlu gençlerin (daha önce adam öldürmüş olduğu kesin olduğu için bu ifadeyi kullanıyorum) hangi manevi çeşmelerden su içmiş olduğunu hiç merak ettiniz mi? Ben neredeyse adım gibi eminim; bu gençlerin ne okuduğunu, hangi TV programlarını izlediklerini ve en büyük kültür referansları olarak hangi tür müzik dinlediklerini iyi biliyorum. Ve giriştikleri eylemleri de bu ortamın doğal sonucu olarak görüyorum. Çünkü rüzgâr eken fırtına biçiyor.Bu ülkede toplum mühendisleri 70’li yıllarda “iti ite kırdırma” oyununu sahneye koydu ve beş bin genç öldürüldü. Demek ki toplum kendi bağrından beş bin genç katil çıkarıverdi. İşte bu kabul edilebilir bir şey değil. Mesela İsveç’te beş bin tenis oynayacak genç bulursunuz ama ne yaparsanız yapın, bu kadar katil genç toplayamazsınız. Oysa bizim gençlerimiz de aynı biyolojik yapıya sahip; genleri aynı. Aradaki tek fark kültür! Ve ne yazık ki İstanbul burjuvazisi, göçün yarattığı lumpen kültürünü yukarıya doğru çekeceğine, kendisi lumpenleşerek ve onların eğlence adı altında sergilenen rezilliklerine ortak olarak bu cangılı besliyor. Medyanın çoğunu da bu nihilizmin emrine veriyor. Ve okul defterine şiir yazan çocuğu senelerce içerde çürüten ama acımasız katilleri affedilmeye değer bulan zihniyet, bu ülkenin yurttaşları tarafından sonsuza dek lanetlensin! Not: Bu yazıyı 30 Ağustos 2001 tarihinde Üzeyir Garih’in ölüdürülmesi üzerine yazmıştım. Tekrar yayımlamaktan büyük bir acı duyuyorum ama ne yazık ki Türkiye’de hiçbir şey değişmiyor.Zülfü Livaneli26 Ocak 2007 Vatan Gazetesi

  15. 11
  16. 10

    Bölüm 10: Yer Demir Gök Bakır

    Zülfü Livaneli bu bölümden Yaşar Kemal'in efsane romanından uyarlayıp yönetmenliğini yaptığı Yer Demir Gök Bakır filminin hikayesini anlatıyor.

  17. 9
  18. 8

    Bölüm 8: Kimliğim

    Ömer Zülfü Livaneli

  19. 7

    Bölüm 7: Hiçbir Şey Bilmem Ama Her Gün Yeni Bir Şey Öğrenirim

    Livaneli bu bölümde Osmanlı hanedanın Rumeli ve Anadolu Beylerbeyliği arasındaki etkileşimi tarihsel bir perspektif ile ele alıyor.

  20. 6

    Bölüm 6: "Allah İftiranın Yakışanından Korusun"

    Dostlarım, merhaba tekrar. Bugün sizinle biraz dertleşmek istiyorum.Bizim sevgili ve belalı ülkemizde gözden düşürme diye bir şey var. Gözden düşürme… Nerenin gözünden düşüreceksin? Elbette ki sarayın, padişahın gözünden. Çünkü kelle gidiyor! Bizdeki sözler zaten öyledir: “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.” Niçin yani? Siyasete giren insan, “Ya devlet başa, ya kuzgun peşime konsun.” gibi bir mantıkla hareket etmek zorunda. “İki gömleğim var, biri idamlık, biri bayramlık.” falan…Yani ölümü göze almak! Çünkü yüzlerce yıl boyunca bizim hafızamıza kazınmış olan bir şey var: Eğer iktidar sahiplerinin gözünden düşersen, sonun fena. Bunun da, gözden düşmenin yollarından biri de iftira atmak.İftira o kadar kolay bir şey ki! “Ya şu şöyleymiş, bu da böyle demiş, bunun içinde böyle konuşuyormuş…” dediğin anda yayılabilir bu laf. Ve bir insanın canına da mal olabilir, itibarına da mal olabilir.Şimdi, sosyal medya döneminde bu daha da arttı. Eskiden derlerdi ki: “Elin ağzı torba değil ki büzesin.” Şimdi de sosyal medya torba değil ki büzesin!İstediğin şeyi söyleyebilirsin. Aklına gelen her türlü kötülüğü yayabilirsin. Bunlara cevap vermek de doğru bir şey değil. Çünkü bir kısmı da bunları meşhur olmak için yapıyor, gündeme gelmek için yapıyor.Böyle tanınmış birisine biraz suçlamalar yönelt… O da sana cevap verecek… Oh, polemik olup rahatlanır! Ben zaten polemikten, kavgadan hoşlanan biri değilim.Ama buna karşı bir tek tesellim var. O da Demirel’in bir sözü:“Allah, iftiranın yakışanından korusun!”Şimdi, bazı şeyler var ki yakışmıyor. Bana da yakışmıyor. Hayatım boyunca o kadar çok iftira yapıştırmaya çalıştılar ki… “Yok para meseleleri…” dediler. Baktılar, “Yok, adamın parası da yok, yaptığı bir şey de yok.”Bir ara hatta geldiler:“Efendim, kadın meseleleri…”E, o da yok! Ne bulacaksın? Sonuçta seçim döneminde, “Türkiye’nin aleyhinde konuştu, yurt dışında şöyle yaptı, teröristlerin arkadaşıydı, şuydu buydu…” falan.O, demokrasi mücadelesinden bahsediyorlar. Daha sonra da şahsi suçlamalar oluyor.Ben de hayretle dinliyorum, okuyorum. “Ya, nereden çıkarmış bu adam bunu?” diye. Ama gerek yok!Ama ne kadar önemli bir şey olduğunu ben… Yani 80 yaşıma yaklaştım. Gelecek yıl 80’e basacağım. Dolayısıyla benim için bir önemi yok.Ama gençler… Genç insanlar, çalışanlar, sadece emekleriyle, eserleriyle kendilerini ortaya koyanlar… Bunlar çok kırılıyor!Ben de zamanında çok kırılmıştım. Hatta bazı sanatçılar bu yüzden sanattan vazgeçti!Ben biliyorum, yüzlerce insan var böyle. Ya, öyle bir yazıyorlar, öyle bir hakaret ediyorlar ki…“Aman lanet olsun! Ben ne şarkı söyleyeyim, ne müzik yapayım, ne kitap yazayım… Gideyim kendi hayatımı yaşayayım, küçüleyim, küçüleyim…”Bu yüzden korkup giden çok insan tanıdım ben. Yetenekler böyle böyle kayboluyor.Çünkü nedense şöyle bir şey var:Bir insanın müzik yapması, resim yapması, beste yapması, heykel yapması… Sanki hakareti gerektiren bir şeymiş gibi!Aman Allah’ım! Ne hakaretler başlıyor o sitelerde falan…Oysa ya, yapıyor işte! Kendince bir şey yapmış, halkın önüne koymuş. Halk beğenirse beğenir, beğenmezse beğenmez!Sana ne oluyor kardeşim? Halkı illa “Bunu beğenme, bunu dinleme, bunu yapma, bundan hoşlanma!” diye yönlendirmek de neyin nesi?Sen kendi işini yap o zaman, değil mi? Sanatçılar bile birbirine yapıyor bunu! Onu da gördük maalesef.Dolayısıyla, bu iftira meselesinde dikkatli olmak lazım.Hem kendimizi korumamız gerekiyor, hem de genç sanatçıları korumamız gerekiyor.İnanın bana, ben çok küsen insan gördüm bu yüzden. Çünkü bir cehenneme düşüyor bir anda!Ve en yakındakiler bile düşman olmaya başlıyorlar artık.Bir de lütfen, sosyal medyada gördüğünüz anlatılanlara, yazılanlara hepsine birden inanmayın.Kişisel bir hıncı vardır, kompleksi vardır. Kim bilir neden dolayı bir kızgınlığı vardır. Ya da sadece gündeme gelmek istiyordur.Birisi kalkıp bir şey çıkarıyor, ben biliyorum.Yaşar Kemal, ne kadar sinirleniyordu…Meyveli ağacı taşlarlar lafı var ya…

  21. 5

    Bölüm 5: Türkiye'nin Hafıza Kartı Doldu

    Bir yazı yazdım son zamanlarda. Ama yazıyı okumayanlar için tabii ki bu programda da söz etmek isterim. Çünkü fikirler, benim fikirlerim her yerde paylaşmamız lazım.Elimizde telefonlar var. Bunların hafıza kartları var biliyorsunuz. Ve bazen doluyor. Dolduğu zaman da makine işlemez hale geliyor. Bilgisayar, telefon… Boşaltmamız, rahatlamamız ya da kapasite artırmamız gerekiyor. Şimdi, Türkiye’nin de bence hafıza kartı biraz doldu. Biraz değil, fazlaca doldu. Çünkü bizim gençliğimizde falan başka şeyler tartışılıp konuşulurken, birdenbire son 20 yıldır Türkiye inanılmaz bir tarih tartışmasına gömüldü.Tarihi de sadece araştırmak değil, tarihten kendine bir kök alıp, kendine bir dayanak bulup, birbiriyle çarpışmak, dövüşmek, siyasi iddialar ileri sürmek meselesine gömüldü. Bu çok doğru bir şey değil. Çünkü kapasite artmıyor. Malum, hepimiz biliyoruz. Kapasite artmıyor, azalıyor. Türkiye’de maalesef hem akademide hem halkta hem basında her yerde azalıyor. Dolayısıyla kapasite artırmadaki boşaltmamız lazım.Ne demek istiyorum bununla? Çünkü mesela, alalım Atatürk meselesi. “Mesele” diyorum çünkü mesele haline geldi Türkiye’de. Şimdi, bütün ülkelerin kurucu liderleri vardır. İşte, Amerika’da “founding fathers” dedikleri kurucu liderler, Benjamin Franklin ya da George Washington, Adams… Bunlarla kimse uğraşmaz. Çünkü o dönemde kalmış. İşte, anayasa yapmışlar falan, ona göre. Ama anayasada çeşitli revizyonlar tabii… Onun için hep amendment diye geçer, değişiklik diye geçer.Bizde de kurucu lider var. Kurucu kadro var. Bu kurucu kadronun son yıllarda tartışmaya açılmasının bir tek sebebi var. Bu da nedir? Vefat etmiş olan liderle uğraşmak. 1938’deki kurucuyla uğraşmak… Bunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş şekliyle uğraşmak için yapıyorlar.Ve tabii ki, çoğuna ben bakıyorum, bu işi yapanların… Kadir Mısıroğlu gibi, Nazım el-Kıbrısi gibi… Birçok insan. İngiliz kaynaklı. İngiltere’den belgeler verilmiş. Belge de değil, birtakım çarpıtmalar verilmiş. Çünkü biliyorsunuz, İngilizler “Kemalizm” adını ilk kullanan insanlardır. Ve Kemalizmi, haydutlar anlamında kullanıyorlar. “Kemalist haydutlar” diyorlar. Çünkü Anadolu’da bir kurtuluş mücadelesi başlamış.E, bu oyunu bozmak demek. Çünkü her şey halledilmiş. Osmanlı küçücük bir alana sıkıştırılmış. Halifeyle de anlaşma yapılmış. Tamam, bundan sonra yani… Ve Anadolu paylaşılmış. İtalyan bölgesi, İngiliz bölgesi, Fransız bölgesi… Almanlarla birlikte yenildik.Bu durumda birdenbire bir hareket başlıyor. Bütün takati tükenmiş, ordusu terhis edilmiş, silahsızlandırılmış bir ülkede bir bağımsızlık hareketi başlıyor. Ve başında da bir isim var. Adını daha önce de duymadıkları bir general.İlk defa İngiliz belgelerinde nerede çıkıyor biliyor musunuz Mustafa Kemal adı? Çanakkale Harbi’nde… Arnold Toynbee geliyor. Aslında tarihçi ama aynı zamanda tabii hükümetine çalışan bir ajan. Yazdığı kitapta iki cümle geçiyor. Diyor ki:“Bu Mustafa Kemal diye bir isim duyuyorum son zamanlarda. İlginç bir adam. Araştırdım, baktım… Selanikli ama Yahudi değil.” gibi birtakım yorumlar yapıyor. “Namuslu bir adammış. Hiçbir yolsuzluğa bulaşmamış.” diyor.Ondan önceki kitaplara bakın. Montagu’nun, diğer büyükelçilerin falan Türkiye ile ilgili yazdıkları kitaplarda hiç Mustafa Kemal adı geçmiyor. Sadece Çanakkale’den sonra geçmeye başlıyor.Esas mesele ne biliyor musunuz? Mustafa Kemal’le uğraşmak değil. İki tane var çünkü Mustafa Kemal. Biri, o şahsı var. Vefat etmiş. Bir de onun temsil ettiği değerler var.Temsil ettiği değerler nedir? Üniter devlet, kadın hakları, laiklik, yeni alfabe, modernlik ve modern dünyayla bütünleşmek… İşte, uğraşılan şey bu.O kadar önemli ki bir türlü de kopmuyor, görüyorsunuz. Ve başaramıyorlar. Mustafa Kemal’i çekerseniz ve arkadaşlarını, kurucu ilkeleri çökertmiş olursunuz.Bunu okuyanlar bilirler, tekrar ediyorum diyecekler ama gene tekrar edeyim. Benim görüşlerim değişmedi. Hep derim ki:Türkiye’de siyasi mücadele var zannediyoruz. Ama aslında rejim mücadelesi var.

  22. 4

    Bölüm 4: Kişilerle Değil Ama Fikirlerle Uğraşırım

    Dostlarım, ben polemikten hiç hoşlanmam, kavgadan hiç hoşlanmam. Sokakta kavga, yumruk yumruğa hiç dövüşmeden hayatım geçti. Öyle bir şey olmadı. Polemiklerden de hoşlanmam; insanların klavyelerinin arkasına geçip birbirlerini atması, tutması, sövmesi falan hoş bir şey değil. Çünkü kavga ortamında yaşayan insan, o kavgadan galip de çıksa, mağlup da çıksa yine aynı şartları yaşamış olur. Hayat çekilmez hale gelir. Zaten hayat kısa, zaten hastalıklar, geçim sıkıntıları, herkesin dertleri var. Niye birbirimize daha da yük olalım diye düşünürüm. Ama kişilerle uğraşmadığım halde, fikirlerle uğraşmam gerekiyor bazen. Çünkü yanlış fikirler topluma empoze ediliyor. Ben de bunları gördüğümde gerçekten dayanamıyorum.Bunlardan bir tanesi, bazı aydınların –tırnak içinde aydınların– halkı ve halk kültürünü küçümsemesi. “Neşet Ertaş’ı tanımam, ben onu dinlemem, bilmem” falan… Kişi önemli değil. Ama böyle düşünen insanlar vardır, tek bir kişi de değildir bu. Ama bakın, halk kültürü dediğiniz öyle kolay kolay vazgeçilecek bir şey değil. Bu halk kültürünün temelinde, Türkiye gibi bir coğrafyada, Anadolu coğrafyasında, Asya Minör’de bunun ta altına gittiğiniz zaman Homeros var, Dede Korkut var, diğerleri var. Tabii en eski Homeros var. Homeros, “İlyada”yı burada yazdı, söyledi daha doğrusu. Bu, altı heceli “hexameter” denilen bir şiir biçimidir ki bizim âşıklara kadar gelmiştir. Bu bizim âşıklarda bu hexameter şiir söyleyerek dolaşmışlardır.Bir ara Cemal Süreya “folklor sanata düşman” diye bir tartışma başlatmıştı. O da bence doğru değildi. Çünkü folklor evet, folklor kalıpları; yani işte “elinde bardak, üstünde çardak, yeşil başlı ördek” falan. Bu kalıplara girerseniz, evet sanat pek üretilemez, o doğru. Ama bizim büyük halkın, yazılı olmayan, sözlü kültürle binlerce yıl taşıdığı, en azından bin yıl taşıdığı ve bize kadar getirdiği bu kültür, büyük bir kültürdür. Ve şairler yetiştirmiştir. Bu şairler, kendi seslerini bulmuş, kendi kelimelerini bulmuş ve kendi tarzlarında yazan, kişilikleri belli olan büyük şairlerdir. Dünyanın büyük şairleri…Şimdi size bazı örnekler vereceğim. Mesela Karacaoğlan, dünyanın en büyük aşk ve doğa şairidir bana göre. Elimden geldiğince bildiğim yabancı dillerde şiir okurum, meraklıyım şiire. Bakıyorum, bu Karacaoğlan’da olan bazı kavramları, bazı deyimleri bulamıyorum başka yerde. Sadece ses olarak değil tabii; ses olarak müthiş. “Sarı çiçek sarvan kurup oturmuş.” Şimdi bunu çevirmek de mümkün değil. Bu dil özelliği tamam, ama bir de herhangi bir dile çevirirseniz, anlamı ve güzelliği kaybolmayacak şiirler var. Mesela diyor ki: “Çukurova bayramlığın giyerken, üzerinden çıplaklığın soyarken.” Çıplaklığı soymak kavramı var mı dünyada? Baktım, bir sürü yere baktım, yok. Yok, gerçekten yok. Çıplaklığı soymak…Sonra bir ironik şiir: “Ürüyen geldim, yine ürüyen giderim. Ölmemeye elde fermanım mı var? Azrail gelmiş de can talep eyler, benim can vermeye dermanım mı var?” Nasıl bir hoş ironi var burada? Nasıl bir sevimli anlatı var? Azrail diyor ki: “Ya benim can vermeye dermanım yok, sen biraz uzak git.” Şimdi bu şairler çok büyük şairler. Âşık Veysel zaten zamanının büyük aydınları tarafından, İstanbul’da Eyüboğlu Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yaşar Kemal ve diğer büyük şairler tarafından çok büyük bir saygıyla karşılanırdı. Şiir antolojilerinde şiirleri yayınlanırdı. Biz de hep görüşürdük, büyük bir şairdi. Folklor değil de onun yaptığı… Sonunda öyle bir noktaya geliyoruz ki, bu kadar büyük şairlerin yazdığı şiirleri küçümseme noktasına gelemeyiz.Neşet Ertaş benim büyük dostumdu. Onun söylediği türküler zaten bin yıldır söyleniyor. Bin yıldır o türküleri söyleyerek getirmiş birisi. Kolay mı? “Evvelim sen oldun, ahirim sensin.” Bunu söylemek ve bu kadar yürek yakıcı bir nitelikle söylemek… Babası Muharrem Ertaş, Çekiç Ali… Bütün Anadolu’nun her yerinde büyük âşıklar… Kütahya’da Hisarlı Ahmet, Ege’de Zeybekler, Dengbêjler…...

  23. 3

    Bölüm 3: Yangın, Ahlaksızlık ve Cezasızlık

    Dostlarım, bu üçüncü konuşmaya maalesef acı bir olayla başlayacağız. Çünkü hiçbirimizin aklından, gönlünden, vicdanından çıkmıyor bu yangın olayı. Her evde gözyaşı var, yas var ve korkunç bir trajedi bu. Tabii, dünyada her yerde doğal afetler ya da birtakım kazalar olur. Elbette kayıplar olur; tren kazaları, otobüs kazaları, vapur kazaları, depremler… Her şey oluyor. Ama burada insanın canını yakan şey, bu canlar kaybedilmeden, özel olarak tedbirler alınarak hepsi hayatta olabilirdi, hepsi yaşıyor olabilirdi şu anda.Burada ben temel neden olarak şunu görüyorum: düzenin bozulması. Tabii bu düzenin bozulmasının altında bir neden yatıyor; ahlaksızlık. Bir de tabii cezasızlık. Her cezasızlık başka ölümler getiriyor. Bizim niye böyle düzenimiz bu kadar bozuldu? Niye kurallara uymuyoruz? Niye trafikte her bayramda canlarımız gidiyor? Niye diğer olaylarda gidiyor? Biliyorsunuz, o tren kazasında dostlar çocuklarını kaybettiler. Hiç sorumlu yok ortada. Diğer kazalarda da sorumlu yok. Yangınlarda da sorumlu yok.Son 25 senedir tek sorumluluk alıp da hatta onu canıyla ödeyen bir Japon mühendis vardı biliyorsunuz. Yani kimse canına kıysın demiyoruz tabii ama en azından biraz sorumluluk almak, en azından biraz üzüntü hissetmek, biraz empati yapabilmek… Çünkü empati yapmak insana özgü bir şey. Ancak gelişen insanlar empati yapabiliyor. Hayvanlarda empati yoktur biliyorsunuz. Yani bir aslan gidip bir ceylanı parçalarken “Yazık mı oluyor? Canı mı acıyor? Çocuklarım var.” falan diye düşünmüyor. Düşündüğü şey sadece orada doymak. Ama insan, elbette ki hayvandan daha farklı bir seviyeye çıkması için, kendini ayırabilmek için empati yapmalı.O ailelerin acılarını hissetmek, o çocuğunu kaybeden ailelerin iç yangınını hissedebilmek… Bunun için ahlak lazım diyorum. Empati yapabilmek ve ahlak çok önemli. Benim yıllarca savcılık yapmış rahmetli babam, Anadolu’nun her tarafını dolaşmış biriydi. Şöyle bir sözü vardı: “Oğlum, iyimiz çoktur bizim, ama kötümüz de çoktur.” Buradaki “bizim” vurgusuna da dikkat çekmek isterim. Kötü niye kötü oluyor? Ben hep şöyle düşünürüm: İnsanların doğuştan kötü olma diye bir özelliği herhalde yoktur. Belki birtakım psikopatlar, hastalar olabilir; milyonda bir rastlanabilir. Ama insanları kötü yapan koşullar oluyor. Gene koşullar.Şöyle bir örnek düşünürüm hep kafamda: Böyle lüks transatlantikler var, hani cruise gemileri. Okyanusu geçiyorlar falan ve oralarda gayet şık, hoş bir hayat var. İnsanlar smokinle, tuvaletlerde akşam yemeğine gidiyorlar. Büyük lüks gemilerde kaptanın masasında oturuyorlar ya da şampanyalar açılıyor. Orada “Buyurun, buyurun” diyorlar, birbirlerine yol veriyorlar, nezaketle kadınların elini öpüyorlar, şampanya ikram ediyorlar falan. Çok kibar bir ortam. Peki, o gemi bir süre sonra batsa, Titanik gibi, o insanlar denize düşseler, bir küçük tahta parçasına tutunabilmek için birbirlerinin gözünü oyarlar.Orada işte ahlak başka bir şeye dönüşüyor. O koşullar insanları dönüştürüyor, bir can pazarında vahşete sürüklüyor. Bu, şartların getirdiği bir kötülük. İkincisi de öğretilen kötülükler var. 1995 yılında, o zaman Milliyet Gazetesi’ndeydim, bir kampanya açtım: “Televizyonlardaki Şiddete Son” diye. Şöyle yazıyordum: Çocuklarımız kaç yaşında? Beş, altı, yedi yaşında. Çocuklarımız binlerce cinayet görerek büyüyor. Kurşunlar atılıyor, insanlar öldürülüyor, kafalar kesiliyor, testereyle kesiliyor, gözler oyuluyor, insanlar yakılıyor. Bunlar hem haberlerde var hem de bu Amerikan popüler kültüründen bize gelen ve sirayet eden filmlerde, dizilerde var.Bu kadar şiddet görünce, cinayet olağanlaşır, sıradanlaşır. “Cinayet zaten olur böyle şeyler” diye düşünülür. Bizim ülkemizde de maalesef bu alt kültür, çok cani yetiştirdi. Şu anda gençlerde artan suç oranını görüyoruz. İnanılmaz bir boyuta yükseldi. Mecliste de bunun için uğraşmıştım. Artan şiddete karşı bir komisyon kurulması için önerge vermiştim, kabul edildi. Bir komisyon kuruldu, çalıştık ettik. ...

  24. 2

    Bölüm 2: İnsan İnsanın Zehrini Alır

    Dostlarım, ikinci sohbette buluştuk. Buna niçin sohbet diyorum bu yayınlara? Çünkü sohbet çok sevdiğim bir kelime. Sohbet biraz doğuya, biraz bize ait bir kelime; "konversasyon" ya da "conversation" gibi değil. Sohbet etmek, hatta "sohbet koyultmak" denir bizde. Oturup saatlerce birbirimizin düşüncelerini öğrenerek, birbirimizin dertlerini alarak yapılan bir eylemdir. Mutluluk kitabında bir bölüm başlığı vardır: "İnsan insanın zehrini alır" diye. Gerçekten de öyle. İnsan, insanı zehirleyebilir de; bazı insanlar ise zehrini alır. Bu programda tabii biz birbirimizin zehrini almak için uğraşıyoruz. Şimdi sohbet o kadar önemli bir şey ki biraz da iklime bağlı. Bizim bu bölgelerde, Ege bölgelerinde, felsefe gelişti biliyorsunuz. Parmenides, sonra tabii Atina Okulu, Sokrates, Platon ve diğerleri, Heraklit... Bu büyük filozoflar 2500 yıl önce ne yapıyorlardı? Sohbet ederek geliştirdiler. Yani bütün düşünce, sohbet şeklinde, konuşma şeklinde. Ama bu Almanya’ya ya da kuzeye gittiğiniz zaman, tabii ki iklim kapalı, soğuk; pencereler küçük, evler zor ısınıyor. İnsanlar orada, kuzeydeki filozoflar, buradakiler gibi konuşarak değil, daha çok düşünerek, tek başına yalnız başına yazarak, düşünerek geliştirdiler. Bu bakımdan da bizim bu Akdeniz felsefesiyle, ki onun öncesinde de bildiğimiz gibi Mısır var, bu felsefeyle Kuzey felsefeleri arasında mutlaka böyle bir kişisel fark oluşuyor. Çünkü isimler ne kadar büyük olursa olsun, beyinler ne kadar büyük olursa olsun, herkes biyolojik kurallarına tabidir. İster adınız Immanuel Kant olsun, ister Pisagor olsun, kim olursanız olun, aynı biyolojik koşullara sahipsiniz. Bizim "insan ruhunu yüceltmek" dediğimiz, insanı, bir hayvan çeşidi olan insanı, o memeli çeşidi olan insanı, daha yüksek bir mertebeye getirebilmek ve ayırabilmek için elbette sanat, kültür, felsefe binlerce yıldır buna uğraşıyor. Ama bu boyuta geldiğimizde de iki meselemiz var: Duygular ve düşünceler. Yani biyolojinin dışında bizi yönlendiren duygularımız var, düşüncelerimiz var. Bazı insanlarda bu çok dengede oluyor, bazı insanlarda ise bir tarafa çok meylediyor. Mesela sanatçılarda duygusal boyut çok yüksektir ama rasyonel boyut ona göre daha azdır. Biliyorsunuz, mesela kendimden örnek vereyim: Geçenlerde bir İspanyol gazetesine söyledim, "Ben duygularımı müzik yoluyla, düşüncelerimi de kitaplarım yoluyla açıklıyorum" dedim. Müzik, besteler yoluyla duygular; işte ağıt, sevinç, aşk, sıla hasreti... Bütün bunlar tabii ki müzikle ifade edilebiliyor, bestelerle. Ama bir dönem analizi, bir tarihi boyut, bir kişilik, bir psikolojik analiz, elbette ki bestelerle olmuyor, o da düşünceyle oluyor. O bakımdan bunu Yunan mitolojisinde Dionysos ve Apollon olarak tarif ederler. Apollon, aklın ışığıdır; Dionysos ise bağ bozumu tanrısıdır. Benim içimde de her zaman bir Dionysos’la Apollon çatışma halinde oldu. Uçmaya çalışan ruhumu, aklım dengeliyor, yere bastırıyor. Şimdi bilgi meselesini bugün sizinle konuşmak istiyorum. Bilgi çok önemli bir şey. Biz hepimiz biliyoruz, bilgi ve bilim... Eskiden "ilim" denirdi. İslam ilmi, din ilmi olarak ve onlara "âlim" denirdi, çoğuluna da "ulema" denirdi. Şimdi aslında bilimle din çatışma halinde birçok yüzyılda görüyoruz. Çünkü bilim ayrı, din ayrı. Biri inanç, biri bilgi. Ama belki de o kadar büyük bir fark yok aslında. Eğer insanlar bir dine ve o dinin getirdiği ahlaki kurallara, burası çok önemli, ahlaki kurallara uyum gösteriyorsa, uyuyorsa daha iyi bir Budist, daha iyi bir Hristiyan, daha iyi bir Müslüman olmak istiyorsa, daha iyi bir Yahudi olmak istiyorsa, o dinin getirdiği kurallara uyar. Mesela "öldürmeyeceksin" kuralına uyar, temizliğe uyar, alışveriş koşullarına uyar ve iyi insan olmakla tarif edilir bu dinin ahlak boyutu. ...

  25. 1

    Bölüm 1: Yeni Yıl ve Umut

    Dostlarım hepinizi yeni yılda sevgiyle selamlamak istiyorum. Mutlu bir yıl olsun, iyi sağlıklı başarılı ve huzur içinde bir yeni yıl diliyorum. Önemli bir şey çünkü her şey iyi niyetle başlıyor. İyi niyet en önemli olay. İyi niyetimiz yoksa insan ilişkilerimiz yolunda yürümüyor. Biz eskiden bu ilişkileri daha iyi kuran bir millettik. Büyük küçük sokaktaki insan kadın erkek iş yeri okul bütün bunlarda daha düzgün ilişkilerimiz vardı ama maalesef bu dengeler dünyada da bozuldu. Özellikle Amerikan popüler kültürünün etkisiyle bizde de bozulmaya başladı. Bu tabii üzücü ama gene de sesi çıkmayan çok milyonlarca düzgün insan olduğunu ben biliyorum. Zaten onlarla da çoğuyla da haberleşiyor. Bana hep şu soruluyor: İnsanlık ileri mi gider geri mi? İyiye mi gidecek kötüye mi? Bunu bana konferans verdiğim Türkiye'deki üniversitelerden Amerika'daki, Çin'deki, Rusya'daki, Avrupa'daki bir sürü üniversitede her konuşmanın sonunda sordular. Dediler ki insanlık iyiye mi gider kötüye mi gider? Aslında ben umutluyum. Umutlu bir insanım. İki sebepten böyle oluyor. Bir tanesi mesleğim gereği kamuoyunun önüne çıkan, kitap yazan, müzik yapan ve seslenen bir insansanız insanlara kalkıp da "Efendim her şey kötü, her şey berbat zaten" deme hakkınız yok. O zaman susun konuşmayın. Yani bu şuna benzer; bir doktora gitmişsiniz diyorsunuz ki "Benim şöyle şöyle ağrılarım rahatsızlıklarım var." Doktor "Senden bir şey olmaz hadi git" diyebilir mi? O zaman doktorluk yapmaması lazım. Bu da bizim gibi kamuoyu önündeki insanların umutsuzluk yaymaması gerekir. Ben böyle düşünüyorum. Ama bu umut aktif bir umut olmalı, pasif bir umut değil. Yani ben bir yerde yatayım, istediğimi yapayım, ilerisi nasılsa güzel olacakmış değil. Bunun güzel olabilmesi için bizim gayret etmemiz gerekiyor. Koşulları düzeltmek bizim elimizde. Onun için de aktif daha güzel bir dünya yaratma, daha güzel bir Türkiye yaratma umudunu aktif olarak beslemeli ve eyleme katılmalıyız. Bunun dışında insanlık elbette ileri gidiyor. Yani düşünün binlerce yıllık insanlık elbette ileri gidiyor. Orta çağdaki gibi cadılar yakılmış Avrupa şehirlerinde başka türlü zulüm devam etmiyor mu? Ediyor. Maalesef ediyor. İnsanoğlunun o Freud'un temelinde bir yıkıcılık vardır dediği o inanç doğru mu yanlış mı onu ayrıca tartışırız. Ama bu Homo sapiens birbirini öldürüyor. Maalesef böyle. Habil Kabil'den beri böyle. Ama biz gene de barış umudunu, barış için çalışmayı elden bırakmayacağız. İnsanlık ileri gidiyor ama bu lineer bir gidiş değil. Dümdüz bir gidiş değil. Hep ileri gidiş değil. Zikzaklar yapıyor. Bazen böyle yukarı giderken zikzak aşağı düşüyor, daha sonra tekrar gidiyor. En sonunda daha yükselmiş oluyor. Ama bizim ömür dilimimiz çok kısa. Maalesef biz tarihe tanıklık ediyoruz diyoruz ama ancak küçücük bir noktasına tanıklık ediyoruz. Eğer bizim doğduğumuz yıllar ve yetiştiğimiz yıllar o zikzak aşağı doğru gittiği yıllara denk geliyorsa, felaket oluyor dünya. Yani düşünün 1910-15’te doğan bir Osmanlı vatandaşısınız. İşte arkasından savaşlar, imparatorluğun yıkılışı, kaybedilen ülkeler ve o yas dünyası içinde ve tekrar bir mücadele, tekrar bir kalkınma hamleleri falan. Yani gerçekten diyebilirsiniz, "Dünya çok zormuş." Ama diyelim 1940’larda, 50’lerde, 60’larda doğan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı insan daha güzel bir dünya gördü. Bakın 1940’larda Avrupa yıkıldı. Bütün Avrupa ülkeleri birbirini bombaladı. Amerika dahil Pearl Harbor dahil düşünün, yıkıldı. Milyonlarca, on milyonlarca genç öldü. Şehirler tarumar oldu. Tapınaklar, kiliseler, akademiler, her şey yerle bir oldu. Açlık, kıtlık, sefalet, bulaşıcı hastalık. Ama sonra düzeldi. O yıllarda Avrupa yıkılırken bizim ülkemiz sakindi. Evet, savaş tehlikesi var diye belki ekmek vesikaya bağlanmıştı, bazı tedbirler alınmıştı, askerlikler 4 yıla çıkarılmıştı falan ama yine de Avrupa gibi bir sefalet çekmedik....

Type above to search every episode's transcript for a word or phrase. Matches are scoped to this podcast.

Searching…

No matches for "" in this podcast's transcripts.

Showing of matches

No topics indexed yet for this podcast.

Loading reviews...

ABOUT THIS SHOW

Buna niçin sohbet diyorum bu yayınlara? Çünkü sohbet çok sevdiğim bir kelime. Sohbet biraz doğuya, biraz bize ait bir kelime; "konversasyon" ya da "conversation" gibi değil. Sohbet etmek, hatta "sohbet koyultmak" denir bizde. Oturup saatlerce birbirimizin düşüncelerini öğrenerek, birbirimizin dertlerini alarak yapılan bir eylemdir. Mutluluk kitabında bir bölüm başlığı vardır: "İnsan insanın zehrini alır" diye. Gerçekten de öyle. İnsan, insanı zehirleyebilir de; bazı insanlar ise zehrini alır. Bu programda tabii biz birbirimizin zehrini almak için uğraşıyoruz.

HOSTED BY

Zülfü Livaneli

CATEGORIES

URL copied to clipboard!