PODCAST · music
Şiirlenelim
by Hedablida
Güneş battığında, gökyüzü yerini yıldızlara bıraktığında ve Pazar gecesi 23.45 geldiğinde Twitch üzerinden şiir yayınları başlar ve huzur birkaç saatliğine tüm vücudumuzu sarar.
-
1696
Mola- Adnan Azar
Saçlarımı erken rüzgarlarla dağıttım Alnımdaki lekeler eylül ıslıklarından Yüzüm,kör bir aydınlıkta nedensiz şimdi Yani nedensizim, yani yolum uzun, gün kısa Eşikte terlik unutulmuş Zaman içinde. Bir ev evler içinde, Bir ev avlu içinde, Unutulmuş evler içinde, Unutulmuş kaç yüz, Kaç ses Zaman içinde. İç içe üç yol, üç su Unutulmuş bir dal orman içinde. Alıştım, artık çiçeklerle deniyorum kendimi Son kimliğim de aşınmıştı geceye karışmaktan Gülüşümün adını bulamayacaklar, biliyorum Çocukluğum yaşlanmayacak uğultularda Eskiyen günlerde bir ilenç var, bunu da biliyorum Resimler yırtılırdı bakışlarımdan, yine de üşümezdim Yine de uzanırdım sabahın buğusuna Unuturdum göğsümü delen ışıkları Seni artık yaz sularında aramıyorum Burada geceler yoksul, çocuklar suskun Ve binlerce söz ölüsü ellerimde Ben de susuyorum, sustum artık Sustum ve yüzüm kanamıyor hiç bir güle
-
1695
Yeniden Doğuş- Füruğ Ferruhzad
Seni sürekli kendinde tekrar eden Ve tomurcukların seherine ve olgunluğun sonsuzluğuna götüren Ben seni işte bu ayette anladım, Ah!... Ben bu ayette işte, seni Ağaca ve suya Ve ateşe ekledim Yaşamak belki, Üzerinden elinde kova ile bir kadının Her gün geçip gittiği uzun bir yoldur. Belki hayat, bir kendirdir Bir adam gelir ve kendini onunla bir dala asar Yaşamak belki de, okuldan dönen küçücük bir çocuktur Birbirine erircesine iki sarılış arasında bir sigara yakımıdır Belki de yaşamak, Ya da yabancı bir yolcunun şapkasını çıkarıp, Etrafına şaşkınca bakışıdır Sonunda başka bir yolcuyu bulup, Manasız bir gülümsemeyle ''Günaydın'' diyen Yaşamak belki de, Bakışımın, senin göz bebeklerinde kendini yok ettiği O kısacık andır. Ve burda benim ayı idrak ederek, Karanlığı bularak öğrendiğim bir his var, yalnızlık kadar geniş bu odanın içinde Benim kalbim...Aşk kadar büyük kalbim Küçük sade neşelerin bahanesiyle kendine bakmakta Saksıda parçalanan çiçeklerin güzelliğine, Bizim bahçeye ektiğin fidana, Ve bir pencere kadar öten kanaryaların şarkısına Ah...! Budur benim payıma düşen, Budur benim payıma düşen Benim payıma düşen, Bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür Benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir Ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette, Benim payıma düşen, Anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir Ve "ellerini seviyorum" diyen sesin hüznünde ölmektir Ellerimi bahçeye ekiyorum. Yeşilleneceğimi biliyorum Gerçekten biliyorum Bir sokak var orda, Biliyorum. Rüzgarın çoktandır uçurup savurduğu tebessümleri hayal ediliyormuş Ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum Okyanusta yaşayan Ve yüreğini tahta bir kavalda usul usul çalan Küçük, Hüzünlü bir peri, Geceleri bir öpücükle ölen, Ve sabahları bir öpücükle, yeniden doğacak olan
-
1694
Mavi Huydur Bende- Edip Cansever
“Hayat hiç mavi yerinden vurmadı… Çünkü ben maviyi beyazı koruyan masumiyet olarak tanırım, karanlığı görünür kılan bir renktir mavi, öyle bilirim… Sürükleyendir, bitmeyendir…Mavi olarak anlatmalıyım her şeyi… Kaldırın başınızı gökyüzüne, görmek istediğinizi değil gördüğünüzü söyleyin bana! Yaşamın ta kendisidir mavi… Belki de sadece bu yüzden ölmeye değil… yaşamaya mahkum edilmiştir… Maviyi soruyordun, gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi? Bir renk değildir mavi, huydur bende Ve benim yetinmezliğimdir Ve herkesin yetinmezliğidir belki Denecektir ki bir süre Ve denenecektir bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki? Gönül gözü görendedir, derinler mavidir...”
-
1693
İki Kalp- Cemal Süreya
İki kalp arasında en kısa yol: Birbirine uzanmış ve zaman zaman Ancak parmak uçlarıyla değebilen İki kol. Merdivenlerin oraya koşuyorum, Beklemek gövde gösterisi zamanın; Çok erken gelmişim, seni bulamıyorum Bir şeyin provası yapılıyor sanki. Kuşlar toplanmış göçüyorlar, Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Eşdeğeriyle yan yana yürürken Cehennem sokağında birey olmak, Ve en inceldikten sonra, ilkel sözcüklerle konuşmak seninle. Yalnızlığı soruyorlar Yalnızlık, bir ovanın düz oluşu gibi bir şey. Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Tanrım, siz şu uzun Anadolu'yu Çocukluk günlerinizde mi yarattınız? Senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. İlkokulu bitirdiği gün Cumhuriyet şairi, Saçında kurdelesi Lozan gibi... Sonra her yıl öldürüldü, Öldürüldükçe de hemeninden göğe huthutler çizildi. Gelecek zaman, oldu şimdiki zaman Irmak aşağı inen güz parçası, Çok süslü bir halkın arasından, Benimsin! İyi anlarında sesin kalınlaşıyor Keşke yalnız bunun için sevseydim seni Afyon garındaki küçük kızı anımsa, Hani, Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı; Tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi? Eşiklere oturmuş bir dolu insan Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Fazıl Hüsnü diyor ki, Ne diyor Fazıl Hüsnü? Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Küçük anne, Bir şey söyle bana, Bana bir laf et ki binlerce, On binlerce görüntü anlatamasın. Genceli Nizami'nin dediği gibi ''Taşı onunla yıkasalar Üzerinde akik biter, Bakışların ki... İkinci bir parıltı var senin bakışlarında Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.'' Olur mu anımsamamak On altıncı Louis'yi? 14 Temmuz 1789 akşamı, Louis, Şöyle yazmamış mıydı defterine: "Bugün kayda değer bir şey yok.." "Kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Mutsuzluk gülümseyerek gelir, Adıyla süslenmiştir; O ipekböceği sesli kadın; Birinin Grönland'ı olmaya hazırlanıyordu. Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde, Bir yanlışı düzeltircesine açmış; Gelmiş ta ağzımın kenarında Konuşur durur. Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda, Güverteleri uçtan uca orman; Aldım çiçeğimi şurama bastım, Bastım ki, yalnızlığımmış. Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni Keşke yalnız bunun için sevseydim seni. Bol dökümlü gömleğinin içinde Sırtını ve karnını dolanan Ve sonunda sincap olan O kuş. Seni o kadar yakından görünce, Keşke keşke yalnız bunun için sevseydim seni...
-
1692
Yaşıyoruz Sessizce- Şükrü Erbaş/ Sen Bunu Okuduğunda Ben Ölmüş Olacağım- Julie Anne Peters/ Ben Bu Denizde Boğulurum Dedi Balık- Rolan Aybey
Kimse okumuyor, herkes yazıyor. Kimse öğrenmiyor, herkes biliyor. Kimse susmuyor, herkes konuşuyor. Bir şey söylemeden gidenler Bir şey söyleyip de, unutanlar... İnsan dersen Ha var, ha yok. Vefasızlık insanın büyük yalnızlığı Küçük ölümü, kendine verdiği bir eksilme cezası Tam kendini seveceksin, Ölüyorsun... Zamanla alıştığını hissedersin. Yerinde duran şeylere saygı duyarsın. Seni bekletenlere ''tamam.'' dersin. Sevdiklerine zamanla dua edersin. Bazı şeylerin orada olduğunu bilirsin, geri getiremezsin. Sadece görürsün. Sevinirsin...Belki acı bir mutlulukla izlersin. Ama susmalısın, susmalıyız. Bazı şeyler oradadır. Anlatacaklarım çok Öyle şeyler görüm ki, hiçbir göz hak etmezdi böylesini Karanlıktan hiç korkmadım. Gündüzden, insanlardan daha çok korkuyorum. Geceyi çok seviyorum...Yalnızlığı. Yani çok sevmiyorum da...Sevgi hissetmem ben. İnsanlardan nefret ediyorum. ''Görev'' sözü bana ağır ve sıkıcı gelir. Ben görevlerimi teke indirdim...Benim görevim özgürlüğümü sürdürmek. O yüzden, umarım gittiğim yer kalabalık olmaz. Umarım ışık anlık bir olgudur da, diğer taraf kapkaradır. Orada beni bekleyen bir gelecek varmış, es geçiyorum Şurada beni bekleyen bir dün varmış, es geçiyorum Burada beni bekleyen bir bugün varmış, es geçiyorum Beni unutmaktan koru Beni yalnızlıktan koru... İçimdeki merhamet soğumasın Yüzünü çevirme acımdan... Beni taşa dönmekten koru Umarım sana kanat verecek birini bulursun. Ve bu kişi, seninle uçmaya karar verir... Umarım seni hak ettiğin kadar hak eden birini bulursun, ve umarım öyle insanlar hala hayattadır... Umarım hiçbir zaman gökyüzüne bakmaktan vazgeçmezsin...Gök gürültülü zamanlarda bile. Gece her şeye biraz daha şahit...Galaksiler, yıldızlar. Umarım hiçbir zaman, küçük, güzel ayrıntıları kaçıracak kadar büyümezsin. Unutma, güneş her zaman, her hareketini izliyor. Ay’ı anlamak gerek...Ve geceyi alnından öpmek. Dünyaya şiir içirme işini, çok sevgili yıldızlara bırakıyorum. Ay bütün sırlarını biliyor. Unutma...En çok ağlarken yalnız olmadığını unutma.
-
1691
Nuh'a Gemi Resimleri- Cahit Koytak
Gençtim, Şiire hevesim vardı Büyük sözlerden utanmıyordum henüz Alnım kırış kırıştı daha o yaşta Bir nalbant çırağı kadar sıkıntılıydım Atların toynaklarını yonta yonta, Çöl gemileri yapıyordum Uçan gemiler, Bej üstüne lacivert duygular bırakan ruhumda Yelkenlerine su renginde atlar koşulmuş, İçimizin karanlığından türemiş sayısız hayaletin, Mağripli cinlerin, İsimsiz ifritlerin kum üstünde iterek yürüttüğü Can sıkıntısı ve boğuk neşidelerle yüklü sahra gemileri... Kaleleri yıkan, Şehirleri, Ehramları yutan şiir sefineleri... Eğilip taş gemiden bakıyorum şimdi Boz bulanık akşam saatlerinden geçen İskelede bekliyor gemi Önce kuşlarımızı uçurup, Dallarımızı budayıp, Gövdelerimizi soyan Sonra her boya uygun bir çarmıh mıhlayan Çarmıh mı dedim, Bağırdım mı? Bunu yolcular duydu mu? Nasıl da tükenmişiz biz yolcular Göz oyuklarımıza, batan şehirlerin kumu dolmuş Oturmak istiyorum Biraz sıkışır mısınız? Bakın ellerim dolu Ellerim, Ceplerim Ve kafam... Yolcuyum Sorulur mu? Nereye gidiyor bu gemi? Biraz sıkışır mısınız? Ruhumu kurtarmaya çalışıyorum Biz zavallı küçük sırlar, Biz zavallı sırlar, Biraz sıkışır mısınız? Öleceğim, efendim Bir gün mutlaka öleceğim Ama beşkırkbeş vapuru Kim durdurabilir onu? Beşkırkbeşte kalkacak yine Biraz sıkışır mısınız? Günahlarım, Tövbelerim, sadakalarım Heveslerim, Erdemlerim Başarılarım Burda büyüğüm, Burda küçüğüm Biraz sıkışır mısınız biraz? Sıkışır mısınız? Biraz sıkışır mısınız? Kalkıp, Bazı fikirleri, bazı hacimlere koymam gerekli Aklı sicimlerle bağlamam, Kamçılamam... Günlük hayatı balkondan yuvarlamam, Delilleri yok etmem, Hatıraları yakmam gerekli Ve önsezisini eşeğimin, almam gerekli Önce gemiye bakmak için Düşünceyi kaptan köşküne koyuyorum Hayâlgücünü, güverteye Uykuyu, yelkenlere Ve ölümü dümene... Sonra inip gemiye kıyıdan bakıyorum Ve bu fazlasıyla insan biçimli, İnkâr yüklü gemiyi, Gaz döküp yakıyorum Şüpheyi abesle azdırılmış zekâyı, O cam gözlü geometriyi, Bin başlı levyetanı kabaran sulara salıyorum-Biraz hafiflesin diye gemi - Sonra kırk yıl peşinde dolaşıyorum onun Ve inançla, Sonunda, ''İyi huylu'' bir merak türetiyorum ondan İlham'la yürüyen bir dağ, Yaklaştıkça gizemlenen ada, Ve yollarda yitirilen İthaka Uykuyu çocuklara ayırıyorum Gençliği, annelere babalara Umudu gemiden bakanlara bırakıyorum Korkuyu kıyıdan bakanlara Tufanı kendime Ve biletsiz yolculara
-
1690
Yağmur Güzeli- Yavuz Bülent Bakiler
Yağmurlar yağmıyor mu inceden ince? Rüzgarlar esmiyor mu? Bir sigara yakıyorum efkarlanarak Çıkıp karşıma sen geliyorsun, Saçların ıslanmış oluyor “Gel” diyorum duymuyorsun beni bir türlü Seni böyle hayal meyal yaşamak çok zor Uzanıp tutsam diyorum incecik ellerinden Ellerim boşlukta kalıyor. Bir gün çıkıp gideceksin Sonra arkandan yine ince bir yağmur yağacak Cadde cadde,sokak sokak Sayıklar gibi dolaşıp seni arayacağım Beni bir köşe başında ağlıyor bulacaklar. Saklamak zor olacak,çaresiz kalacağım Seni sevdiğimi anlayacaklar. Üstüme yağmurlar yağacak İnce bir dal gibi birden kopup kırılacağım Kaldırım taşlarında sıcaklığım kalacak Kahrolacağım. Bu şiiri yağmur yağarken yazdım Seni düşünmeseydim yağmurlu havalarda Sokaklara çıkmayı göze almazdım. Melul mahzun dolaşmazdım akşam karanlığında, Duraklarda yapayalnız kalmazdım. Yağmurlar yağmıyor mu inceden ince? Rüzgarlar esmiyor mu serince? Bir sigara yakıyorum efkarlanarak, Çıkıp karşıma sen geliyorsun Saçların ıslanmış oluyor “Gel” diyorum, duymuyorsun beni bir türlü Seni böyle hayal meyal yaşamak çok zor Uzanıp tutsam diyorum incecik ellerinden Ellerim boşlukta kalıyor.
-
1689
Periler Ölürken Özür Diler- Küçük İskender
''Biliyorum, kavgada bile söylenmez bu söz, ama söyleyeceğim: Seni seviyorum.''
-
1688
Alengirli Şiirler, Başarılı Bir Proje, Beklemeli Şiir, Sarılmak- Ali Lidar/ Yabancı- Albert Camus
''Sahip olduğun mutluluğun kıymetini, iş işten geçince anlayacaksın.'' Ben nerenin yanlışıyım? Hangi sokağın çıkmazı? Ağaramayan gün gibi gecenin körüne tutsak, İçlerden uzak bir sızı, evlerden ırak bir kasvet Tanrım iki yanımda üç boyutlu duvarlar var Rica etsem, yıksan onları...Bak, hareket edemiyorum İttifakla ihtilaf vesilesiyim Neredeysem, Ve kiminleysem, neredeyse vazgeçecek gibiyim Söylüyorum bak Sen bilirsin Kime biraz fazla yaklaşsam, delirdiğini görür gibiyim Mitolojilerden hikaye bakıyorum kendime, trajediler beğeniyorum Histerik kahkahalar atıyorum şelalelerle Biliyorsun değil mi Tanrım? Çok iyi biliyorsun İkimizde biliyoruz birbirimizi, kandırmayalım İyi sonuçlar çıkartmanın ustasıyım ben İlk o zaman duydum cennet denen yerin varlığını O gün bugündür, Ne zaman gözlerim yaşarsa, kulağımı uzatırım biri bir şeyler fısıldasın diye Çekip gitmek istediğim onlarca gecenin hepsinde, Eğilir kulağıma uzaktaki bir melek ''Bekle'' der bana, Duyarım, ''geçecek hepsi, bekle'' Usul usul beklerim, bilirim, geçecek hepsi Geçecek elbet hepsi, Geçecek geçmesine de, Bir de uykum gelse... Önceleri şey sanırdım, Her şey, kendiyle müsemma Ağarmaz derdim saçlarım, Kesilmez hiç soluğum Ortada bir sürü şey vardır aslında, ama söyleyecek hiçbir şey yoktur. Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur. Onun için susarım. Durmaksızın düşünmeler, Uykusuz geçen geceler, içilen şaraplar, Sırf şirin gözükmek için teşebbüs edilen yalanlar, Bazen kıskançlık, Bazen deli eden bir sarılma isteği...Nasıl da berrak. Su gibi. İnsanı haykıramayacak hale getiren şu boşluk... Tek bir sözle üzülmeler, Tek bir sözle sevinmeler, Tek bir sözle ne yapacağını bilememeler, ve ve özlem ve sarılma isteği...İlle de o sarılma isteği. Nasıl anlatılır bu? Sana sarılmak istiyorum. Bütün dünyaya, anlayışın kollarıyla sarılmak gibi, imkansız arzulara kapılmak istiyorum. Sarılmak, ayakları yerden kesmek, nefesi nefese vurmaktır. Gönlü fethetmek, sağ yana da bir kalp koymaktır. Sarılmak, Yarayı sarmak, hasreti orta yerinden kırmaktır. Yazınca olmuyor işte, söyleyince de eksik. Bazen insan bin küsür kilometre uzaktayken bile, o kadar çok sarmak ister ki, sonunda sarılır. Korkunç güçlü bir sarılmadır bu üstelik. Gerçek bir sarılma olmaz belki ama, nedir ki zaten gerçek? Gözlerini yeterince sıkı kapatıp içindeki tüm boşlukları onunla doldurabilirsen eğer, pekala mümkündür sarılabilmek. Bu sarılmayı sözlerle anlatamazsın...En fazla sana sarılmak istiyorum dersin, o da gülümser. Sen de gülümsersin. Söz, amacına ulaşamamıştır belki. Ama bilirsin, o kadar kuvvetli yummuşsundur ki gözlerini, o kadar yürekten istemişsindir ki sarılmayı...O anlar. Cevap vermez belki ama, anlar. Çünkü bilir o da...Ortada bir sürü şey vardır aslında...Ve kelimelerin hisler karşısında hiçbir hükmü yoktur...
-
1687
Yüreğimin Acemi Elleri- Yasin Erol
Yüreğinde yerini değiştirdiğin bir sevgiyle, Bahçelerinde evlerin dinlendiği o yerdesin Bütün günahlarını biraraya toplayarak, Uzakların neden sinsi birer bıçak gibi Durduğundan söz etmektesindir Sen şimdi, camların ardında buğulanan gözlerinle Yağmura sarılacak kadar hüzünlüsündür Rüzgara alışık kavak ağaçları gibi sessiz Yüreğimin acemi elleri arasında, Ufalanan ekmek gibisindir Bil ki, bunlar bozkırca sezgilerden değildir Birazdan başına üşüşür yıldızlar Gecede ömrünü yarılayan kelebeklerin kırılmalarını duyarsın Eğer ağlayacaksan, dilinin altına bir ağaç parçası yerleştir Güleceksen, dudaklarını örtecek büyüklükte bir bulut bulunsun yanında Yerini yadırgayan bir ay dolanıyor gecede Karanlık desen, ölçülü salmış susmalarını Hadi, ince ayarlanmış bir gülümseme seç dudaklarına Çekip çevir şu karanlığı gözlerinle, Kaldır başını, Bak gökyüzüne, Gökyüzü dedikleri maviliğe... Mavilikte gizlenmiş bulut izlerine... Say ki, bu bir rüyaydı Say ki, ben konuştum sen dinledin Beni merak etme Uzun ölümlerimi yarıladım, bitmek üzere
-
1686
Öğrendim Ki- Ataol Behramoğlu
Öğrendim ki, kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsın. Kendinizi ancak sevilecek insan yapabilirsiniz, Öğrendim ki, güveni geliştirmek yıllar alıyor, Yıkmak bir dakika. Öğrendim ki, hayatında nelere sahip olduğun değil, kiminle olduğun önemli. Öğrendim ki, sevimlilik yaparak dakika kazanmak mümkün Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek... Öğrendim ki, kendini en iyilerle kıyaslamak değil, Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir. Öğrendim ki, insanların başına ne geldiği değil, o durumda ne yaptıkları önemli. Öğrendim ki, ne kadar küçük dilimlersen dilimle, her işin iki yüzü var. Öğrendim ki, Olmak istediğim insan olabilmem çok vakit alıyor. Öğrendim ki, karşılık vermek, Düşünmekten çok daha basit. Öğrendim ki, bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek, hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun Öğrendim ki, ‘Bittim’ dediğin andan itibaren,pilinin bitmesine daha çok var. Öğrendim ki, sen tepkilerini kontrol edemezsen,tepkilerin hayatını kontrol eder. Öğrendim ki, kahraman dediğimiz insanlar Bir şey yapılması gerektiğinde, Yapılması gerekeni Şartlar ne olursa olsun yapanlar Öğrendim ki, affetmeyi öğrenmek, deneyerek oluyor. Öğrendim ki, Bazı insanlar sizi çok seviyor Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor. Öğrendim ki, Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz, Bazıları hiç karşılık vermiyor. Öğrendim ki, Para ucuz bir başarı. Öğrendim ki, En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz. Öğrendim ki, Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları, Kaldırmak için elini uzatır. Öğrendim ki,İki insan aynı şeye bakıp Tamamen farklı şeyler görebilir. Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır. Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar, Daha uzun yol yürüyor. Öğrendim ki, Hiç tanımadığın insanlar, iki saat içinde,senin hayatını değiştirir. Öğrendim ki, Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır. Duvarda asılı diplomalar,İnsanı insan yapmaya yetmez. Öğrendim ki, Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır. Öğrendim ki, Karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor Öğrendim ki, Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez. Gerçek aşkların da! Öğrendim ki, Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok, Ne tür deneyimler yaşadığınızla var Öğrendim ki, Aile hep insanın yanında olmuyor. Ve aile, her zaman biyolojik değil... Öğrendim ki… Ne kadar yakın olursa olsunlar, En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir... Öğrendim ki, Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor. Öğrendim ki, Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın, Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor Öğrendim ki… Şartlar ve olaylar, Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğundan kendin sorumlusun Öğrendim ki… İki kişi münakaşa ediyorsa, Bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de, sevdikleri anlamına gelmez. Öğrendim ki, Her problem, kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır. Öğrendim ki… Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, Ve pişmanlığın, uzun yıllar sürüyor.
-
1685
Bir Köprüdeki İnsanlar- Wislawa Szymborska
Garip bir gezegen, garip insanlarıyla. Zaman teslim olur, ama tanımazlar. Protestolarını ifade etmenin yolunu bulur, Resimler yaparlar, bunun gibi mesela: İlk bakışta özel bir şey yok. Su görürsün Bir sahil görürsün. Akıntıya karşı zorlukla giden bir tekne görürsün. Suyun üstünde bir köprü ve üstünde insanlar görürsün. İnsanlar görünür şekilde adımlarını sıklaştırır, çünkü demin başlamıştır bir yağmur kara bir buluttan aşağıya kamçılarcasına. Mesele şu ki arkasından hiçbir şey olmaz. Bulut ne biçimini ne rengini değiştirir. Yağmur ne yoğunlaşır, ne durur. Tekne hareketsizce süzülür. Köprüdeki insanlar biraz önce bulundukları yere koşarlar. Burada araya sokuşturmadan olmayacak: bu hiç de öyle masum bir resim değil. Burada durdurulmuştur zaman. Yasaları çiğnenmiştir. Gelişen olaylara etkisi engellenmiştir. Hakaretle defedilmiştir. ama belki şunları da eklemeli: Buralarda uygun görülür bu küçük resme büyük itibar göstermek, Bazıları için bu yeterli değil. Boşanan yağmuru bile işitirler, boyunlara ve omuzlara düşen serin damlaları duyarlar, köprüye ve insanlara bakarlar, sanki orada kendilerini görmüşçesine hiç bitirilmeyen koşuda sonsuz bir yol boyunca ve utanmazlık içinde inanarak işin aslında böyle olduğuna.
-
1684
Çileci- Nikos Kazancakis/ Dile Gelen Taş- Samiha Ayverdi/ Sözler- Sina Akyol
Birdenbire iç parçalayan bir çığlık içimde: "Yardım et!" Kim bağırdı? Toparla gücünü, kulak ver. İnsanın yüreğinin tamamı bir çığlıktır. Dokun ki, onu duyabilesin. Birisi çekişmekte ve bağırmakta içinde senin. Ödevindir. Her an, gece gündüz, sevinçte ve üzüntüde bu Çığlığı ayırt edesin... Hislerinle ya da kısıtlayarak ayırt edesin... Nasıl uygun düşüyorsa sana bağırmakta olanın kim olduğunu bilmenin savaşını veresin. Bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara kadar aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli. Yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından. Okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. Yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip kanatmalı. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı, kavrulmalı. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. Buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı. Bir kimse bağırmakta içimizde: "Acı çekiyorum! Senin sevincinden sıyrılmak istiyorum! Bir kimse bağırmakta içimizde: "Umutsuzluğa düşmem! Kafanın üstüne kancalayıp kendimi bedenimden ayrılarak, kızgınlaşırım yeryüzünden ayrılarak, sığmam akıllara! Bir kimse ayağa kalkmakta, umutsuzca ve bağırmakta: "Soluk alamıyorum; Uçmak ufak, dar, alamıyor içine beni; insan gibi görünmekte bana, istemem onu! Yaban çığlığı işitmekte ve sarsılmaktayım. İçimde, yokuş yukarı çıkan tedirginlik bir düzene girmekte. İlk kez bütünlüklü bir insan sesinde, tüm yüzüyle dönüp bana seslenmekte...Tehlikeye düşmüş birisi içimde. Ellerini kaldırmış bana seslenmekte: “Beni kurtar!" Birisi içimde yükselmekte, tökezlemekte ve seslenmekte: "Yardım et! İç organlarını parçalayan sol çığlığı işitmezsin, merak etme...Seninle kendimi bulur, kendimi kaybederim.'' Bu iki yoldan hangisini seçeyim? Birdenbire seziyorum ki, tüm yaşamım bu karardan ötürü askıda. Evren'in tüm yaşamı askıda. Bu iki yoldan, yokuş yukarı olanı seçiyorum. Neden mi? Çünkü oraya doğru itmekte yüreğim beni...“Yukarı! Yukarı! Yukarı!" Bağırmakta yüreğim. Geliyorum. Beni çağırdığın yere geliyorum. Geliyorum. Çağırdığın yer neresiyse oraya geliyorum. Konuşmaya korkuyorum. Kanatlarla donanmışım, yüreğimin acımasız çığlığını birlikte boğmak için bağırmakta, türküler söylemekte, ağlamaktayım. Beni bu dünya tuzağına kim düşürdü? Sana rastlamak, seninle karşılaşmak için mi şu cihana yuvarlandım? Bana bu çalkantılı yüreği kim verdi? Suların bile uyuduğu bu dünyada, gece gün demeden, sana akmak için mi durulup yatışmaz oldum? Ne zaman doğdum, ne zaman büyüdüm? Dünyanın beşiğini sallayan ahenk, şu hayat durağında, payıma, senin sesini kim düşürdü? Şunu da söyle... Beni bu dünya çarkına kaptıran da kimdir? İyi değilim, katkısız değilim, sessiz değilim. Dayanılmazdır mutluluğum, mutsuzluğum. Dile dökülemez sesler ve karanlıkla doluyum...Ama sen çığlığı işitebilirsin...Işık değilim, geceyim...Ama bir ateş ki, yuvalanmış iç organlarımın arasına. Ben ışığın yediği geceyim. Burada kal....Öğlen avlusunda. Ufka bakmanın meraklısı ol. Maviye, beyaza, gündüze çalış. Taşlığı yıkamanın, asmayı budamanın, çıplak ayakla yürümenin üslubunu edin. Burada kal...Ey benim, benden derin toprağım! Ört beni...Ben seninle uykular, uykular, uykular uyudum. Sana erken sabahta, taze değdim. Meğerki göğsüne göğsümle değdim. Ettim şikayet. Yalnız değildim ki orda...O göğün altında, ormana karışan bir sabah gibi indim. Uyanık, arı, acımasız tutmaktayım aklımı...Bir alevdir insanın ruhu. Işıktan bir dildir ruh. Bedenimin karanlığını yensin diye, tükenmek bilmeden bırakırım ışığımı. Karanlığı ışık yapacak başka bir dokuma tezgâhım yok benim. Yaşamın tüm çalkantılarını, çatışkılarını, sevinçlerini ve acılarını duyarım ben yüreğimde. Sen gelmez olursun...Bir gün gelecek, kuşkusuz aydınlatacaksın yeryüzünü. Bir gün tüm Evren yangına dönüşecek. Yazdım erken başlayan günü: ''Mavidir.'' diye yazdım. Dedim ki bana, kâğıda harika şeyler sus: ''Hüner budur.'' Bunu yaz dedim kağıda.
-
1683
Keder Gibi Ödünç- Haydar Ergülen
Eskiden köpeğim gibiydi şiir Ne zaman üzülsem hissederdi Ve yanıma gelirdi Yaşlı bir köpek şimdi şiirim Ne kulağı duyuyor ne yüreği... O zamanlar öyle yaralıydım ki Bunu yalnızca bir hayvan anlayabilirdi Hayvandan anladığım bir şey varsa, insanlardan hiç anlamadığımdır hayatta Anladım ki: Bir insanda hayvan şart Bazıları ağaçtan toplar kelimelerini Bazıları taştan çıkarır şiirini Bazıları aşkını çölden… Ben, hiçbirinden… Geceye kalmış gibi olurum Benimki ne şiir ne keder Onların terkettiği gölgeyi bulsam, bana yeter Sen de denize inen bir sokak Ben de başkente giden bir ev Yağmur yağınca şairler aranmalı Ve onlara elmadan sormalı, nedir sır? Yoksa Elma da, sır da, şair de unutulmalı yağmurda Ve “Susanlara hiçbir şey sormamalı” Sana bir elma borcum var ama Elma biliyor, sen bilmiyorsun bunu Benim şiirden başka kederim yoktur -Şiirde tren yok, bu ne kederdir? Öleceği zaman Hayvanlar gibi saklanmak istiyor ya insan Saklanacak bir yeri olmalı Aşka, çocukluğa, anneye, şiire Yoksa fazla gelir ölüm Ve...eksik ölür insan Suyu görünce taşmak istiyorum Onun bir bardağı var, benim hiç kimsem … Bir dize daha olacaktı burada ama Aklım suya gitti, unuttum Anne ağladığında, gördüm çocuğun büyüdüğünü Hayvan ağladığında, Ağacın küstüğünü duydum Eski yazıda; ‘Yüz’ yazmak resimdi ‘Göz’ yazmak aşk Ve şiir derlerdi ‘söz’ yazmaya Öyleyse bir ilgisi olmalı ‘Güz’ yazmanın kalple Ve ‘yaz’ı çocuklukla yazmanın Sabah çok zordur.... Şiirden de zor
-
1682
Çık Gel- Neslihan Isındere
Bu gece herkes uyuduğunda Gezintiye çıkartalım yüreklerimizi Ne dersin? Ama herkes uyuyorken.. Bütün yollar kapatılmalı, Dışardaki tüm insanlar evine çekilmeli Sokak lambaları sönmeli Ve tüm sokak, Bir geceliğine evlere kapatılmalı.. O gece kimse hasta olmamalı, Nöbetçi eczaneler,ertesi güne devretmeli nöbetlerini.. Ve gece tüm insanların üstüne serip çarşafını Derin uykulara yatırmalı.. İşte o an biz çıkmalıyız dışarı Uzanıp kumsala yıldızları izlemeliyiz Her yanıp söndüklerinde, Birbirleriyle konuşurlarmış Çıt çıkarmadan dinleriz, olmaz mı? Hem belki aralarından birinin Ayağı kayıp düşer, Dileklerimizde tutarız o kayan yıldızı.. Israr ederim tuttuğun dileği söylemen için, Önce hayır deyip,sonra kulağıma fısıldarsın.. Ben içimde tutamam, Ay'a bakar ve haykırırım O ara yıldızlar daha sık yanıp sönmeye başlar Dedikodumuzu mu yapıyor dersin bu yıldızlar? Ay'ında onlardan aşağı kalır yanı yok hani, Duyduklarını düşürüyor denize, Ne de güzel düşürüyor ama.. Deniz bir anda gelinlik giymiş kız gibi oluyor… Evet bu gece çıkartmalıyız Yüreklerimizi gezintiye… Ve tüm bu hayalleri gerçekleştirmeliyiz Yoksa hiçbir yıldız bir daha konuşmayacak birbirleriyle Ve hiç birinin ayağı takılıp düşmeyecek yeryüzüne Ay, hiçbir gece denize düşürmeyecek yakamozunu Ve deniz, hiçbir zaman giyemeyecek o beyaz gelinliğini.. Bekliyorum, Herkesler evlerine çekilip,üstlerini geceyle örttüğünde O sahilde bekliyorum Çık gel hayallerime.. Hem belki tuttuğun dilek gerçek olur..
-
1681
Aşık Garip Coğrafyası- Hüsrev Hatemi
Seni çok az düşünmeye and içmeliyim; Düşünmek seni, ölümü mûnisleştirir, Güller açılmaya başlar ardarda. Ama Versay bahçelerinde değil, Hindibalı, ısırganlı yollarda… Seni düşünmek, bir konser başlatır o anda, Ama öyle siyah papyonlu bir virtüöz değil, Kunduraları tozlu, bakışları dalgın, kamburlaşmış kır saçlı bir tanbûri, Yakıcı nağmeler koşturur yüreğimde… Sen düşünmek, Erzurum, tebriz, tiflis; Yani aşık garip coğrafyası. İçimde senem’mişsin gibi bir his, Sen bundan habersiz, uzak kentlerde, Bir hüzün yaşarken bile. Seni düşünmekten korkuyorum artık; Ölümlü olduğunu her akşam karanlık söyler bana Ve buna tahammül zor… Benim ölümüm mûnisleşirken, Seninki kanlı zalim oluyor gözümde. Çok az düşünmeliyim seni, Çok az.... Seni çok az düşünmeye and içmeliyim Kentlerin birçoğunda uzun kavak kalmadı ki gıcırdasın Ama benim sol yanımda sancı baki… Ben ölürsem, benden genci var tabii Ama aşık garip değil hiçbiri Ben de olamadım, yokmuş kısmette, Yaşadıkça şah senem’i hissettim Gerçi tebrize, tiflis’e hiç gitmedim Gitsem de bulamazdım, eminim. Ben, hırkasını giymiş bir derviş miyim? Yoksa öldüm mü sence? Bir şahin uçurtma marifetim vardı kaleden kaleye; Cılız kuşcağızlarmış onlar, Şahin değil, Ben uçurduğum için uçmazlarmış Başıboş uçarlarmış üstelik Kerem’ler gurbetle işçiydiler Aslı’ları doğrusu aramadım Şah senem’i düşündüm sessizce
-
1680
Dünya- Halil Cibran
Ne kadar güzelsin Dünya, ne kadar görkemli Işığa itaatin ne kadar kusursuz ve güneşe teslimiyetin ne kadar asil Ne kadar sevgi dolusun gölgenin altında ve yüzün ne kadar cazibeli bilinmezlikle maskelenmiş. Şafağının şarkısı ne kadar huzur verici ve ne kadar haşin akşamının övgüleri. Ne kadar kusursuzsun Dünya, ne kadar büyük Düzlüklerine yürüdüm, kayalık dağlarına tırmandım, vadilerine indim, mağaralarına girdim. Düzlüklerinde hayalini buldum, dağlarında gururunu. Vadide sükunetine tanık oldum, Kayalıklarında azmine; mağaranda ise sırrına. Sen zayıfsın... ve güçlü ve mütevazi ve mağrur. Sen esneksin ve katı ve açık ve gizemli. Denizlerini aştım ve nehirlerini keşfettim ve derelerini izledim. Medcezirlerinde ebediyetin konuştuğunu duydum ve tepelerinde çağların şarkılarını söylediğini. Dağ geçitlerinde ve yamaçlarında, yaşamın yaşama haykırışını dinledim. Sen ebediyetin ağzı ve dudakları, zamanın telleri ve parmakları, Yaşamın gizemi ve kararlılığısın. İlkbaharın uyandırdı beni ve nefesinin tütsü gibi yükseldiği bahçelerine götürdü. Yazın verdiğin meyvelerini gördüm. Sonbaharda, asma bahçelerinde, kanının şarap gibi aktığını gördüm. Kışın beni yatağına taşıdı. Sakin ve temiz bir gecede, ruhumun pencerelerini ve kapılarını açtım yüreğim tutku ve hırsla dolu, seni görmek için çıktım. Ve seni, sana gülümseyen yıldızlara bakarken gördüm. Ben de koparıp attım zincirlerimi, çünkü ruhun ikamet ettiği yerin, senin yerin olduğunu anladım. Onun arzuları senin arzularında büyür; huzuru senin huzurundadır ve mutluluğu, senin bedeninde yıldızların parladığı altın tozdadır. Bir gece gökyüzü griye dönerken ve ruhum kaygılı ve endişeliyken, sana geldim. Ve sen bana, öfkeli fırtınalarla, geçmişi bugünle savaştıran, eskinin yerine yenisini koyan ve güçlünün zayıfı dağıtmasına izin veren bir dev gibi göründün. Orada öğrendim , insanların yasasının senin yasan olduğunu. Fırtınasıyla kuru dallarını koparanın, yorgun bir şekilde öleceğini öğrendim. Ve kuru yapraklarını koparmak için devrimi kullananın, yavaşça yok olacağını. Biz rüyalar olmadan uyuruz, ama sen ebedi uyanıklığında rüya görürsün. Biz kılıç ve mızraklarla senin canını deleriz ve sen yaralarımızı örtersin. Biz senin bahçelerine kafatasları ve kemikler gömeriz ve sen onlardan servi ve kavak ağaçları yaratırsın. Top ve bombalar yapmak için senin maddelerini alırız, sense o maddelerden zambaklar ve güller yaratırsın. Ne kadar sabırlısın ve ne kadar merhametli Tanrının, uzun dallarıyla gökyüzüne ulaşan ağacı olmak için- gök kubbenin bahçesine atılan bir tohum musun? Yoksa, devlerin devinin damarlarındaki bir kan damlası, ya da alnından damlayan bir ter damlası mısın? Güneşle olgunlaşan bir meyve misin? Kökleri ebediyete uzanan ve dalları sonsuzluğa yayılan Mutlak bilgi ağacından mı oluştun sen? Zaman Tanrısının, Yer Tanrısının avucuna koyduğu değerli bir taş mısın? Sen kimsin Dünya, nesin sen? Sen, Bensin Dünya! Sen benim görüşüm ve anlayışımsın. Sen benim bilgim ve hayalimsin. açlığım ve susuzluğumsun. Sen benim hüznüm ve mutluluğumsun. Sen, gözlerimde yaşayan güzellik, yüreğimdeki özlem, ruhumdaki hiç bitmeyen yaşamsın. Sen, Bensin Dünya. Benim benliğim olmasaydı, sen de olmazdın.
-
1679
Divan-ı Kebir- Mevlana
Ben, kimden korkarım? Sevgili benimle beraber olunca, artık korkum kalır mı? Zülfikar benim yanımda olunca, bir iğneden korkulur mu? Nasıl olur da susuz kalırım? O ırmak, beni arıyor! Gönlüm gamlanır mı? Gamımı dağıtan gam ortağım benimle beraber! Nasıl olur da ağzım acılaşır? Acılık çekerim? Ben, şekerler ve helvalar arasındayım! Kış, bana ulaşabilir mi? Ben, ilkbaharımla beraberim. Eğer ben gökyüzü ile savaşa girsem, onu kırsam döksem, özür dilemeye hacet yok! Çünkü, o güzel yüzlü benimle beraber, benim yanımda... Ben, lütuflar ve nimetler içindeyim; lütfun, rahmetin mesti olmuşum; bahtın, devletin kucağındayım! O kucaklayışı güzel olan dost, benimle beraber! Ey kavgacı, gürültücü dil! Ben, söze doydum; sus artık! Yoksa, benimle sohbet etme! Herkes, aşk ateşine kendini atamaz! Gördün mü, kış mevsimi ne diyor? Sen, harman gibi odun yığ! Kış soğuk geçmese de, ikisinin de, kışın da, odunun da soğukluğu, vebali bana, benim üstüme olsun! Soğuk artınca, şiddetlenince ateşe odun at; odunu esirgeme! Odun mu daha değerlidir, yoksa beden mi? Gönlünde ateşi saklayan odun, yokluk suretidir; ateş ise, Allah’ın aşkıdır! Ey can! Aşka ulaşmak için suretleri, şekilleri yak, yandır! Suretleri, şekilleri yakmadıkça, canın üşür, donar, buz kesilir; Ateşe benzeyen aşkın içine gir, kendini temizle; ateş içinde gümüş gibi gönlünü hoş tut, güzelleş! Ateş, Allah’ın emriyşe, gönlü uyanık kişilere lale olur, gül olur, çiçek olur, reyhan olur, söğüt, süsen olur! O kişi efsun bilir. Ateşe efsun okuyunca, o ateşin yakıcılığı kalmaz; ateş ateşliğini kaybeder, parlak bir ay olur! Demiri bile eritip, iğne gibi incelten ateşi yatıştıran efsuna aferin! Bana, acıdın da; “Nasılsın?” diye sordun; sen yüzüme bak da, nasıl olduğumu anla! Biz yokken, bize; “iyi misin?” dedin; artık şu kınamaları bırak! Gülerek; “Günlerin hoş geçsin!” dedin; sen olmadıkça hiç kimsenin günü hoş geçmez! Bunları bırak da, başka bir hikayeye başla! Bana diyor ki: “Niçin üzüleyim, niçin avare bir gönle sahip olayım? Ben ne hastayım, ne de gamlıyım, bana gam, keder kolayca yaklaşamaz.” Ey beni öldüren! Beni diriltmek, yeniden hayata kavuşturmak için yanıma gel. Zaten her tarafımı sen sarmışsın, sen kaplamışsın. Üstünlük, lütfetmekle olur. Bana yardım et! Ey taş yürekli sevgili; canı, değerli incilerle dolu bir deniz haline getir! Ey sevgilinin karanlık geceye benzeyen siyah saçları; gece yarısında bir seher vakti ortaya koy! Su kuşlarının da, karada uçan kuşların da kanatları, balçığa saplandı kaldı! Ey devlet kuşu; aşk kanatlarını aç ve onlara doğru uç! Önce, bizi adam et, aşka layık bir kişi haline getir! Sonra, bize şarap sun; kadehi durmadan döndür! Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla! Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Amin!” diyene de lutfet, Sen hakikatlerin canısın...
-
1678
Divan-ı Kebir-Mevlana
Ey ay yüzlü sevgili; gök bile, senin aşkınla alt üst olmuş! Bizi yıkıyor, yerlere seriyor, alt üst ediyorsun; etme! Neden vaadlerde bulunuyorsun? Niçin yeminler ediyorsun? Böyle yapma! Verdiğin sözden dönüyorsun; dönme! Ey kapısı varlıktan da, yokluktan da üstün olan sevgili! Sen, varlık ülkesinden geçip gidiyorsun; gitme! Cennet de, cehennem de senin elinde, senin emrinde; sana kul köle olmuşlar! Sen, cenneti bize cehennem ediyorsun; etme!. Senin şeker yurdunda zehirden kurtulmuşuz ama, sen, o zehiri şekere katıyorsun; katma! Canım, sanki ateşlerle dolu bir ocak; bu yaptığın, yakıp yandırdığın yetmez mi? Sen yüzünü gizleyince, ay bile derdinle kararır! Ayın tutulmasını mı istiyorsun? Kastın bu mu? Yapma! Sen bize kırılıp darılınca, bizim dudaklarımız kurur! Neden gözlerimizi gözyaşları ile ıslatırsın? Mademki aşıklar topluluğuna tahammülün yok, neden aklını şaşırırsın? Sen, aşıklara hiç bakma, onları görme! Ey benim canım sevgilim! Sen, göz hırsızına ceza veriyorsun; verme! Ey yol arkadaşı; söz söyleme sırası değil! Zaten, aşkın başı yok! Hal böyleyken, neden başını kesmeye kalkışıyorsun; yapma bu işi, kesme! Kendinden geçmeyen kişi hoş olmaz! Ey yüzü muma benzeyen, mum gibi ışık saçan güzel! Kalk, aramıza gel; şurada hazır olanlar hakkında, onları anlatan bir gazele başla! Nurlar saçan iki yanağınla, ortalığı aydınlatan muma nur bağışla; cana benzeyen kadehinle bu topluluğu canlandır! Elini kadehe uzat; hepimizi o sevgi şarabıyla mest et! Kendinden geçmeyen kimse hoş olmaz, iyi adam sayılmaz! Kendini bırakıp kendinden geçince, hemen şu kirli ve kötülüklerle dolu olan dünyadan kaç; aklını başına al ve bir daha yüzünü geriye çevirme! Ey düşünce; yeter artık, yeter! Her nefeste; “Acaba ona ne oldu?” “Ah, o filanı ne edeyim?” diye endişeye kapılma! Sevgili sana her şeyi söyler! Dudağımdan, ansızın, güle ve gül bahçesine ait bir laf çıktı da, o gül yanaklı yanıma gelip ağzıma bir tokat attı! Dedi ki: “Padişah da benim, gül bahçesinin canı da benim! Benim gibi bir padişahın huzurunda bahsediyorsun! Gül bahçesinde harabeleri, ancak baykuş yad eder; bahar mevsiminde de karga hatırlar sonbaharı! Sen, benim kucağımda çengimsin! Mızrap vurulan tel gevşer; sen de gevşe! Dünyanın arkasını görmüşsün; bir de yüzünü gör! Bir de kendine arka çevir de, dünyanın yüzünü seyret!..” Ey bulut altında gizlenen ay! Kendini görmediğin halde, ne zamana kadar başkalarının peşinde gölge gibi koşup duracaksın? Sen, kıyısı olmayan bir denizsin; iki alem de senin denizinden bir damladır! Sen, yüzlerce altın madenisin...İki dünya da, o altın madeninden bir parça altın kırıntısıdır!
No matches for "" in this podcast's transcripts.
No topics indexed yet for this podcast.
Loading reviews...
ABOUT THIS SHOW
Güneş battığında, gökyüzü yerini yıldızlara bıraktığında ve Pazar gecesi 23.45 geldiğinde Twitch üzerinden şiir yayınları başlar ve huzur birkaç saatliğine tüm vücudumuzu sarar.
HOSTED BY
Hedablida
CATEGORIES
Loading similar podcasts...