Sözler Mecmuası podcast artwork

PODCAST · education

Sözler Mecmuası

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz.Lem'alar Mecmuası için:Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1RBilgi ve yorumlarınız için: [email protected]

  1. 139

    (138) 32. Söz/3, Sh 269 | İnsan bedeni, insan nev'i ve zemin yüzünün şerîklerin vekilini tard etmesi

    Sonra o müddeî onda da me’yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile, tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: “Sen benimsin? Seni yapan benim. Veya sende hissem var.” Cevâben o beden-i insanî, hakîkat ve hikmet diliyle ve intizâmının lisân-ı hâliyle der ki: “Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve turra-i fıtratbir olan bütün insanların bedenlerine hakîkî mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa; hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanâta kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa; hem ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan ruh, kalb, akıl gibi letâif-i ma‘neviyeyi benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek kemâl-i hikmet ile istihdâm edip ibâdet ettirecek, sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster. Sonra ‘Ben seni yaptım’ de! Yoksa sus! Hem bendeki intizâm-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdetin delâletiyle, benim Sâni‘im, her şeye Kadîr, her şeye Alîm, her şeyi görür ve her şeyi işitir bir zâttır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı onun san‘atına karışamaz. Zerre mikdar müdâhale edemez.”O şerîklerin vekili bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz, gider. İnsanın nev‘ine rast gelir. Kalbinden der ki: “Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde, şeytan onların ef‘âl-i ihtiyâriye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup, beni tard eden(268. Sahifedeki Hâşiyenin mâba‘dı) karbon unsur-u kesîfini, kehribâr gibi kendine çeker. İkisi imtizâc eder. Buhârî hâmız-ı karbon denilen semli havaî bir maddeye inkılâb ettirir. Hem harâret-i garîziyeyi te’mîn eder, hem kanı tasfiye eder. Çünkü Sâni‘-i Hakîm, fenn-i kimyâda ‘aşk-ı kimyevî’ ta‘bîr edilen bir münâsebet-i şedîdeyi müvellidü’l-humûza ile karbona vermiş ki, o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kānûn-u İlâhî ile o iki unsur imtizâc ederler. Fennen sâbittir ki, imtizâcdan harâret hâsıl olur. Çünkü imtizâc bir nevi‘ ihtirâktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki, o iki unsurun her birisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizâc vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi, bunun zerresiyle imtizâc eder. Bir tek hareketle hareket eder. Bir hareket muallak kalır. Çünkü imtizâcdan evvel, iki hareket idi. Şimdi iki zerre bir oldu. Her iki zerre bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni‘-i Hakîm’in bir kanunu ile harârete inkılâb eder. Zaten ‘hareket harâreti tevlîd eder’ bir kānûn-u mukarreredir. İşte şu sırra binâen, beden-i insaniyedeki harâret-i garîziye bu imtizâc-ı kimyevîye ile te’mîn edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfî olur. İşte, nefes dâhile girdiği vakit, vücûdun hem âb-ı hayatını temizliyor. Hem nâr-ı hayatı iş‘âl ediyor. Çıktığı vakit, ağızda mu‘cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. فَسُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُSayfa 270bedene ve beden hüceyresine hükmümü icrâ ederim.” Onun için beşerin nev‘ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: “Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rabb ve mâlikim. Veyahud hissedarım” der. O vakit nev‘-i insan, hak ve hakîkat lisânıyla, hikmet ve intizâmın diliyle der ki:“Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev‘imiz gibi bütün hayvanât ve nebâtâtın yüzler bin envâından, rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüz binler zîhayat envâından nesc olunan ve gayet nakışlı bir sûrette îcâd edilen halîçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âleme tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzân-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi îcâd edecek bir iktidar...

  2. 138

    (137) 32. Söz/2, Sh 267 | Zerre'den me’yûs olan şerîklerin vekilini alyuvar ve hücre'nin tard etmesi

    İşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâmHâşiye: Evet, müteharrik her bir şey, zerrâttan seyyârâta kadar, kendilerinde olan sikke-i samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi; harekâtlarıyla dahi, gezdikleri bütün yerleri vahdet nâmına zabtederler. Kendi mâlikinin mülküne idhâl ederler. Hareket etmeyen masnûât ise, nebâtâttan nücûm-u sevâbitekadar, birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki, bulunduğu mekânı, kendi Sâni‘inin mektubu olduğunu gösterirler. Demek her bir nebât, her bir meyve birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler ki, mekânlarını ve vatanlarını vahdet nâmına Sâni‘lerinin mektubu olduğunu gösterirler. Elhâsıl, her bir şey, hareketiyle bütün eşyâyı vahdet nâmına zabteder. Demek bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye rabb olamaz.Sayfa 268o kadar mükemmeldir ki, ancak her şeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazîfem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeye vaktim yok!” der, onu tard eder.Sonra onu kandıramadığı için, o müddeî gider. Bedendeki hüceyre ta‘bîr ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: “Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlatamadım, belki sen sözümü anlarsın. Çünkü sen gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnûum ve hakîkî mülküm ol!” der. O hüceyre ona cevâben hikmet ve hakîkat lisânıyla der ki: “Ben çendân küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazîfelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve heyet-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle; evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrikea‘sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavviregibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazîfelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a‘sâb ve kuvveleri teşkîl ve tanzîm ve istihdâm edecek bir kudret ve ilim sende varsa; ve benim emsâlim ve san‘atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet, sende varsa göster. Sonra ‘Ben seni yapabilirim’ diye da‘vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât-ı hamrâ bana erzâk getiriyor. Küreyvât-ı beyzâ da, bana hücum eden hastalıklara mukābele ediyor. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizâm (Hâşiye) var ki, eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlakve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız bozulur. Nizâmımız karışır.”Hâşiye: Sâni‘-i Hakîm, beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazîfesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde âb-ı hayat olan kanın cevelânına medârdırlar. Kan ise, içinde iki kısım küreyvât halk edilmiş. Bir kısmı, küreyvât-ı hamrâ ta‘bîr edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzâk dağıtıyor. Ve bir kānûn-u İlâhî ile hüceyrelere erzâk yetiştiriyor. -Tüccâr ve erzâk me’murları gibi-. Diğer kısmı, küreyvât-ı beyzâdırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazîfeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdâfaadır ki, ne vakit müdâfaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile sür‘at...

  3. 137

    (136) 32. Söz/1, Sh 266 | 1.Mevkıf | Mevcûdât-ı âlemin vahdâniyete elli beş lisânla şehâdet etmesi

    Şu söz “Üç Mevkıf” dır.Yirmi İkinci Söz’ün Sekizinci Lem‘asını îzâh eden bir zeyildir. Mevcûdât-ı âlem, vahdâniyete şehâdet ettikleri elli beş lisândan –ki Katre Risâlesi’nde onlara işaret edilmiş-birinci lisânına bir tefsîrdir. لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakāikinden, temsîl libâsı giydirilmiş bir hakîkattir.(Birinci Mevkıf)بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَالَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ.. وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ.. لَهُ الْمُلْكُ.. وَلَهُ الْحَمْدُ.. يُحْي۪ي.. وَيُم۪يتُ.. وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ.. بِيَدِهِ الْخَيْرُ.. وَهُوَ عَلٰي كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ.. وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُBir ramazan gecesinde, şu kelâm-ı tevhîdiyenin on bir cümlesinin her birinde, birer tevhîd mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَر۪يكَ لَهُ deki ma‘nâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere-i temsîliyeve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli lisân-ı kāl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdar kardeşlerimin ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine, o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:Bütün tabiatperest, esbâbperest ve müşrik gibi umum envâ‘-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîkleri nâmına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye rabb olmak istiyor ve hakîkî mâlik olmak, da‘vâ etmektedir. İşte o müddeî, evvelen mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rabb ve hakîkî mâlik olmakta olduğunu, zerreye tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakîkat lisânıyla ve hikmet-i Rabbâniye diliyle der ki: “Ben hadsiz vazîfeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnûa girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sendeSayfa 267ilim ve kudret varsa; hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip (Hâşiye) iş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdâm edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa; hem kemâl-i intizâm ile cüz’ü olduğum mevcûdlara, meselâ kandaki küreyvât-ı hamrâya, hakîkî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana rabb olmak da‘vâ et, beni Cenâb-ı Hakk’dan başkasına isnâd et. Yoksa sus! Hem bana rabb olamadığın gibi, müdâhale dahi edemezsin! Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizâm var ki, nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan, bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa karıştıracak. Halbuki senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.” O müddeî, maddiyyûnların dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise, sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?” Zerre ona cevâben der: “Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şumûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi, belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da‘vâ ederdim. Haydi, def‘ ol git. Sen benden iş bulamazsın!”İşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâmHâşiye: Evet, müteharrik her bir şey, zerrâttan ...

  4. 136

    (135) 31. Söz/12, Sh 262 | Dördüncü Esas | Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir? Beşini zikredeceğiz.

    Dördüncü Esas: Mi‘râc’ın semerâtı ve fâidesi nedir? Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-yı ma‘neviye olan Mi‘râc’ın beş yüzden fazla meyvelerinden, numûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.Birinci Meyve: Erkân-ı îmâniyenin hakāikini göz ile görüp, melâikeyi, cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek, kâinâta ve beşere öyle bir hazine ve bir nûr-u ezelî ve ebedî hediye getirmiştir ki, şu kâinâtı perişan ve fânî ve karmakarışık bir vaz‘iyet-i mevhûmeden çıkarıp, o nûr ve o meyve ile o kâinâtı kudsî mektûbât-ı Samedâniye, güzel âyîne-i cemâl-i ehadiyevaz‘iyeti olan hakîkatini göstermiş. Kâinâtı ve bütün zîşuûru sevindirip mesrûr etmiş.Hem o nûr ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hâcâtı hadsiz, a‘dâsı nihâyetsiz ve fânî, bekāsız bir vaz‘iyet-i dalâletkârâneden, o insanı o nûr, o meyve-i kudsî ile, ahsen-i takvîmde bir mu‘cize-i kudret-i Samedâniyesi ve mektûbât-ı Samedâniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd-i hâssı ve kemâlâtının istihsâncısı, halili ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve cennet-i bâkiyesine nâmzed bir misâfir-i azîzi sûret-i hakîkiyesinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihâyetsiz bir sürûr, hadsiz bir şevk vermiştir.İkinci Meyve: Sâni‘-i Mevcûdât ve Sâhib-i Kâinât ve Rabbü’l-Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyet’in, başta namaz, esâsâtını cin ve inse hediye getirmiştir ki, o marziyâtı anlamak, o kadar merak-âver ve saadet-âverdir ki, ta‘rîf edilmez. Çünkü herkes, büyükçe bir veli ni‘metini, yahud muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur. Temennî eder ki: “Keşke bir vâsıta-i muhâbereolsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim” der. Acaba bütün mevcûdât kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâlât, onun cemâl ve kemâline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihâyetsiz cihetlerle ona muhtaç ve nihâyetsiz ihsânlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyâtını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak-âver olması lâzım olduğunu anlarsın.İşte Zât-ı Ahmediye (asm) yetmiş bin perde arkasında o Sultân-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını, doğrudan doğruya Mi‘râc semeresi olarak hakkalyakîn işitmiş ve getirip, beşere hediye etmiştir.Sayfa 263Evet, beşer kamerdeki hâli anlamak için ne kadar merak eder ki, biri gidip, dönüp haber verse, hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki kamer, öyle bir Mâlikü’l-Mülk’ün memleketinde geziyor ki, kamer, bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervâz eder. Küre-i arz, pervâne gibi şemsin etrafında uçar. Şems, binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki, o Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl’in bir misafirhânesinde mumdârlık eder. İşte o Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib-i san‘atını ve âlem-i bekāda hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemâl-i merâk ve hayret ve muhabbetle dinlemez ise, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.Üçüncü Meyve: Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mi‘râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş ve Rahmân-ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat‘iyen hakkalyakîn anlamış saadet-i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki, bîçâre cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firâk-ı ebedî denizine döküldüğü olan, vaz‘iyet-i mevhûme-i cânhırâşânede oldukları hengâmda, şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdar olduğu ve i‘dâm-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-âverolduğu ta‘rîf edilmez. Bir adama i‘dâm edileceği anda, onun affıyla kurb-u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir.

  5. 135

    (134) 31. Söz/11, Sh 259 | Sual? Kâinâtın Efendimiz asm'ın nûrundan yaratılmış olması ne demektir?

    İkinci Müşkil: Ey makam-ı istimâ‘daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakîkat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır. İllânûr-u îmân ile görünür. Fakat bazı temsîlât ile o hakîkatin vücûdu, fehme takrîb edilir. Öyle ise, bir nebze takrîbe çalışacağız.Sayfa 260İşte şu kâinâta nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere ma‘nâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflînin anâsır dalları, nebâtât ve eşcâr yaprakları, hayvanât çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür. Sâni‘-i Zülcelâl’in ağaçlar hakkında cârî olan bir kanunu, elbette şu şecere-i a’zamda da cârî olmak, muktezâ-yı ism-i Hakîm’dir. Öyle ise muktezâ-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismânîden başka, sâir âlemlerin numûnesini ve esâsâtını câmi‘ olsun. Çünkü binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinâtın çekirdek-i aslîsi ve menşei, kuru bir madde olamaz. Madem şu şecere-i kâinâttan daha evvel, o nevi‘den başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe’ ve çekirdek hükmünde olan ma‘nâ ve nûr, elbette yine şecere-i kâinâtta bir meyve libâsının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezâsıdır. Çünkü çekirdek dâimâ çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libâsını giymemiş, elbette âhirde o libâsı giyecektir.Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde sâbıkan isbat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i ma‘neviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Elbette kâinâtın teşekkülüne çekirdek olan nûr, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve sûretinde görünecektir.Ey müstemi‘! Şu acîb kâinât-ı azîme, bir insanın cüz’î mâhiyetinden halk olunmasını istib‘âd etme. Bir nevi‘ âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halk eden Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinâtı Nûr-u Muhammedî’den (asm) nasıl halketmesin veya edemesin? İşte şecere-i kâinât, şecere-i tûbâ gibi, gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar nûrânî bir hayt-ı münâsebetvardır.İşte Mi‘râc, o hayt-ı münâsebetin gılâfı ve sûretidir ki, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risâletiyle dönmüş. Ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliyâ-yı ümmeti, ruh ve kalb ile o cadde-i nûrânîde, Mi‘râc-ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip isti‘dâdlarına göre makamât-ı âliyeye çıkıyorlar.Hem sâbıkan isbat edildiği üzere, şu kâinâtın Sâni‘i, birinci işkâlin cevabında gösterilen makāsıd için şu kâinâtı, bir saray sûretinde yapmış ve tezyîn etmiştir. O makāsıdın medârı Zât-ı Ahmediye (asm) olduğu için, kâinâttan evvel Sâni‘-i Kâinât’ın nazar-ı inâyetinde olmasıSayfa 261ve en evvel tecellîsine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü bir şeyin neticesi, semeresi evvel düşünülür. Demek vücûden en âhir, ma‘nâda en evveldir. Halbuki Zât-ı Ahmediye, (asm) hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medâr-ı kıymeti ve bütün maksadların medâr-ı zuhûru olduğundan, en evvel tecellî-i îcâda mazhar, onun nûru olmak lâzım gelir.Üçüncü Müşkilin: O kadar geniştir ki, bizim gibi dar zihinli insanlar, istîâb ve ihâta edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz. Evet, âlem-i süflînin ma‘nevî tezgâhları ve küllî kanunları avâlim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnûât olan küre-i arzın hadsiz mahlûkātının netâic-i a‘mâlleri ve cin ve insin semerât-ı ef‘âlleri, yine avâlim-i ulviyede temessül eder. Hatta hasenât, cennetin meyveleri sûretine; seyyiât ise, cehennemin zakkūmları şekline girdikleri, pek çok emârât ve pek çok rivâyâtın şehâdeti ile ve hikmet-i kâinâtın ve ism-i Hakîm’in iktizâsıyla beraber, Kur’ân-ı Hakîm’in işârâtı gösteriyor. Evet, zeminin yüzünde kesret o kadar intişâr etmiş ve hilkat o kadar teşa‘ub...

  6. 134

    (133) 31. Söz/10, Sh 257 | Şu Mi‘râc-ı Azîm niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a hastır?

    Şimdi makam-ı istimâ‘da olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz. Ne hâle girdiğini göreceğiz. İşte, hatıra geliyor ki, onun kalbi diyor: “Ben inanmaya başladım. Fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkilim daha var.Birincisi: Şu Mi‘râc-ı Azîm ne için Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?İkincisi: O zât, nasıl şu kâinâtın çekirdeğidir? Dersiniz: ‘Kâinât onun nûrundan halk olunmuş. Hem kâinâtın en âhir ve en münevver meyvesidir.’ Bu ne demektir?Üçüncüsü: Sâbık beyânâtınızda diyorsunuz ki: ‘Âlem-i ulvîye çıkmak, şu âlem-i arziyedeki âsârların makinelerini, tezgâhlarını ve netâicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiş.’ Ne demektir?Elcevab: Birinci müşkiliniz otuz aded Sözler’de tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada Zât-ı Ahmediye’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) kemâlâtına ve delâil-i nübüvvetine ve o Mi‘râc-ı A‘zam’a en elyak o olduğuna icmâlî işaretler nev‘inde bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:Evvelen: Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pek çok tahrîfâta ma‘rûz oldukları halde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâir yüz on dört işârî beşâretleri çıkarıp Risâle-i Hamîdiye’de göstermiştir.Sâniyen: Tarihçe sâbit, Şık ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (asm) biraz evvel nübüvvetine ve Âhirzaman Peygamberi (asm) o olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.Sâlisen: Velâdet-i Ahmediye (asm) gecesinde Ka‘be’deki sanemlerin sukūtuyla, Kisrâ-yı Fâris’in saray-ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikāk etmesi gibi, irhâsât denilen yüzer hârika tarihçe meşhurdur.Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi; ve câmi‘de bir cemâat-i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat-ı Ahmediyeden, (asm) deve gibi enîn ederek ağlaması; ve وَانْشَقَّ الْقَمَرُ nassıyla, şakk-ı kamer gibi, muhakkiklerin tahkîkātıyla bine bâliğ mu‘cizâtla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifâkıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle secâyâ-yı sâmiye vazîfesinde ve teblîğātında en âlî bir derecede ve Dîn-i İslâm’daki mehâsin-i ahlâkın şehâdetiyle, şerîatında en âlî hısâl-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğuna, ehl-i insâf ve dikkat tereddüd etmez.Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşaret’inde işaret edildiği gibi; ulûhiyet, muktezâ-yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukābil, en a‘zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) dinindeki a‘zamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.Sayfa 258Hem Hâlik-ı Âlem’in nihâyet kemâldeki cemâlini bir vâsıta ile göstermek, muktezâ-yı hikmet ve hakîkat olarak istemesine mukābil, en güzel bir sûrette gösterici ve ta‘rîf edici, bilbedâhe yine o zâttır. Hem Sâni‘-i Âlem’in nihâyet cemâlde olan kemâl-i san‘atı üzerine enzâr-ı dikkati celb etmek ile teşhîr etmek istemesine mukābil, en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede o zâttır. Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakātında vahdâniyetini i‘lân etmek istemesine mukābil, tevhîdin en a‘zamî bir derecesinde bütün merâtib-i tevhîdi i‘lân eden, yine bizzarûre o zâttır.Hem Sâhib-i Âlem’in, nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işaretiyle nihâyetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda muktezâ-yı hakîkat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukābil, en şa‘şaalı bir sûrette aynadârlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren, yine bilbedâhe o zâttır.Hem şu saray-ı âlemin Sâni‘i, gayet hârika mu‘cizeler ile ve gayet kıymetdar cevâhirler ile dolu hazîne-i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi ve onlarla kemâlâtını ta‘rîf etmek ve bildirmek istemesine mukābil, en a‘zamî bir sûrette teşhîr edici ve tavsîf edici ve ta‘rîf edici, yine bilbedâhe o zâttır. Hem şu kâinâtın Sâni‘i, şu kâinâtı envâ‘-ı acâib ve ziynetlerle süslendirmek sûretinde yapması ve zîşuûr mahlûkātını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhâl ...

  7. 133

    (132) 31. Söz/9, Sh 254 | Mi'racın hikmet-i âliyesine bakmak ve tarassud etmek üzere iki temsîl

    Şimdi şu hikmet-i âliyeye bakmak için “iki temsîl” dürbünüyle tarassud edeceğiz.Birinci temsîl: On Birinci Söz’ün hikâye-i temsîliyesinde tafsîlen beyân edildiği gibi; nasıl ki bir Sultân-ı Zîşân’ın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevâhirlerin envâı bulunsa, hem sanâyi‘-i garîbede çok mahâreti olsa ve hesabsız fünûn-u acîbeye ma‘rifeti, ihâtası bulunsa, nihâyetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılâı olsa, her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesiSayfa 255sırrınca, elbette o sultân-ı zîfünûn dahi, bir meşher açmak ister ki, içinde sergiler dizsin. Tâ nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şa‘şaasını, hem kendi san‘atının hârikalarını, hem kendi ma‘rifetinin garibelerini izhâr edip göstersin. Tâ cemâl ve kemâl-i ma‘nevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi, bizzât nazar-ı dekāik âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.Ve şu hikmete binâen, elbette cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksîm eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san‘atının en güzel, en latîf san‘atlarıyla ziynetlendirir. Fünûn ve hikmetinin en incelikleriyle tanzîm eder. Ve ulûmunun âsâr-ı mu‘cizekârâneleriyle donatır. Tekmîl eder. Sonra ni‘metlerinin çeşitleriyle, taâmlarının lezîzleriyle, her tâifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyâfet-i âmme ihzâr eder. Sonra raiyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyafete da‘vet eder. Sonra birisini yâver-i ekremyapar. Aşağıki tabakāt ve menzillerden yukarıya da‘vet eder. Dâireden dâireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acîb san‘atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsûlâtın mahzenlerini göstere göstere, tâ dâire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının ma‘deni olan mübârek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakāikini ve kendi kemâlâtını ona bildirir. Seyircilere rehber ta‘yîn eder, gönderir. Tâ o sarayın sâni‘ini, o sarayın müştemelâtıyla, nukūşuyla, acâibiyle, ahâliye ta‘rîf etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumûzunu bildirip ve içindeki san‘atlarının işaretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa‘lar ve mevzûn nukūş nedir? Ve saray sâhibinin kemâlâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler? O saraya girenlere ta‘rîf etsin. Ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip ve görünmeyen sultân-ı zîfünûn ve zîşuûna karşı marziyâtı ve arzuları dâiresinde teşrîfât merâsimini ta‘rîf etsin. Aynen öyle de, وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰي Ezel ve Ebed Sultanı olan Sâni‘-i Zülcelâl, nihâyetsiz kemâlâtını ve nihâyetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki, her bir mevcûd pek çok dillerle onun kemâlâtını zikreder. Pek çok işaretler ile cemâlini gösterir. Esmâ-yı hüsnâsının her bir isminde ne kadar gizli ma‘nevî defineler ve her bir ünvân-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinât bütün mevcûdâtıyla gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki, bütün fünûn, bütün desâtîriyle, şu kitâb-ı kâinâtı, zaman-ı Âdemden beri mütâlaa ediyor. Halbuki o kitap, esmâ ve kemâlât-ı İlâhiyeye dâir ifade ettiği ma‘nâların ve gösterdiği âyetlerin öşr-ü mi‘şârını daha okuyamamış.Sayfa 256İşte şöyle bir saray-ı âlemi, kendi kemâlât ve cemâl-i ma‘nevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülcelâl, Sâni‘-i Zülkemâl’in hikmeti iktizâ ediyor ki, şu âlem-i arzdaki zîşuûrlara nisbeten abes ve fâidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin ma‘nâsını birisine bildirsin. O saraydaki acâibin menba‘larını ve netâicinin mahzenleri olan avâlim-i ulviyede birisini gezdirsin. Ve bütün onların fevkıne çıkarsın ve kurb-u huzûruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin. Umum ibâdına bir muallim ve saltanat-ı rubûbiyetine bir dellâl ve marziyât-ı İlâhiyesine bir mübelliğ ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekvîniyesine bir müfessir gibi çok vazîfeler ile tavzîf etsin. Mu‘cizât nişanlarıyla imtiyâzını göstersin.

  8. 132

    (131) 31. Söz/8, Sh 254 | Üçüncü Esas | Hikmet-i Mi‘râc nedir? Efendimiz asm'ı taltîf ve tavzîftir

    Üçüncü Esas: Hikmet-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Mi‘râc’ın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakîkatleri bilinmezse de, vücûdları bildirilebilir. Şöyle ki: Şu kâinâtın Hâlik’ı, şu kesret tabakātında nûr-u vahdetini ve tecellî-i ehadiyetini göstermek için, kesret tabakātının müntehâsından, tâ mebde’-i vahdete bir hayt-ı ittisâlsûretinde bir Mi‘râc ile, bir ferd-i mümtâzı, bütün mahlûkāt hesabına kendine muhâtab ittihâz ederek, bütün zî-şuûr nâmına, makāsıd-ı İlâhiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarıyla âyîne-i mahlûkātında cemâl-i san‘atını, kemâl-i rubûbiyetini müşâhede etmek ve ettirmektir.Hem Sâni‘-i Âlem’in, âsârın şehâdetiyle, nihâyetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbûbun lizâtihîdirler. Yani bizzât sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sâhibinin, cemâl ve kemâline nihâyetsiz bir muhabbeti vardır. O nihâyetsiz muhabbeti ise, masnûâtında çok tarzlarda tezâhür ediyor. Masnûâtını sever. Çünkü masnûâtının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnûât içinde en sevimli ve en âlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âlî, zîşuûrdur. Ve zîşuûrun içinde câmiiyet i‘tibâriyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde isti‘dâdı tamamıyla inkişâf eden, bütün masnûâtta münteşir ve mütecellî kemâlâtın numûnelerini gösteren ferd, en sevimlidir.

  9. 131

    (130) 31. Söz/7, Sh 252 | Sual? Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat‘ etmek aklen muhâldir.

    Yine hatıra gelir ki, dersin: “Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat‘ etmek aklen muhâldir.” Biz de deriz ki: Sâni‘-i Zülcelâl’in san‘atında harekât nihâyet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür‘atiyle ziyâ, elektrik, ruh, hayâl sür‘atlerine kadar mütefâvit olduğu ma‘lûm. Seyyârâtın dahi fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür‘atli olan ulvî ruhuna tâbi‘ olmuş, ruh sür‘atinde hareketi, nasıl akla muhâlif görünür? Hem on dakika yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta ma‘rûz olursun. Hatta bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vâhid, iki şahsa nisbeten birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.Şu ma‘nâya şu temsîl ile bak ki, insanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyâdan, elektrikten, ruhtan, hayâlden tezâhür eden sür‘at-i harekâtta bir mikyâs olmak için, şöyle bir saat farz ediyoruz ki, o saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de ondan altmış def‘a daha geniş bir dâirede dakikayı sayar. Birisi altmış def‘a daha geniş bir dâire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış def‘a daha geniş bir dâirede sâliseleri ve hâkezâ, râbiaları, hâmiseleri, sâdiseleri, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dâirede birer ibre farz ediyoruz. Farazâ saati sayan ibrenin dâiresi, küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dâiresi, arzın medâr-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.Sayfa 253Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş gibi. Bu iki şahsın zaman-ı vâhidde müşâhede ettikleri eşyâ, saatimizle arzın medâr-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhûdâtça ince farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni yahud bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cârî olan bir hüküm, zamanda dahi cârîdir.İşte bir saatte meşhûdâtımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuûr şahsın meşhûdâtı kadar olduğu ve hakîkat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda o muayyen saatte, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm burâk-ı tevfîk-i İlâhîye biner. Berk gibi bütün dâire-i mümkinâtı kat‘ edip, acâib-i mülk ve melekûtü görüp, dâire-i vücûb noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü’yet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak fermanı alıp, vazîfesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.Yine hatıra gelir ki, dersiniz: “Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vâki‘ olmuyor. Bunun emsâli var mı ki, kabul edilsin? Emsâli olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukūuna nasıl hükmedilebilir?”Biz de deriz ki: Emsâli o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ her zî-nazar, gözüyle yerden tâ Neptün seyyâresine kadar bir saniyede çıkar. Her zî-ilim, aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zî-îmân, namazın ef‘âl ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi‘ mi‘râc ile kâinâtı arkasına atıp, huzura kadar gider. Her zî-kalb ve kâmil veli, seyr ü sülûk ile arştan ve dâire-i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hatta Şeyh-i Geylânî (ks) ve İmâm-ı Rabbânî (ks) gibi bazı zâtların ihbârât-ı sâdıkaları ile, bir dakikada Arş’a kadar urûc-u rûhânîleri oluyor. Hem ecsâm-ı nûrâniye olan melâikelerin, Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i cennet, mahşerden cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar. Elbette bu kadar numûneler gösteriyorlar ki, bütün evliyâların sultanı ve umum mü’minlerin imamı ve umum ehl-i cennetin reisi ve umum melâikenin makbûlü olan Zât-ı Ahmediye’nin (asm) seyr ü sülûküne medâr bir Mi‘râc’ı bulunması ve onun makamına münâsib bir sûrette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet ma‘kūldür ve şübhesiz vâki‘dir.

  10. 130

    (129) 31. Söz/6, Sh 250 | Sual? Semâvâtta birinin gezmesine, meleklerle görüşmesine nasıl inanayım?

    Yine hatıra gelir ki, sen kalbinden dersin: “Ben semâvâtı inkâr ediyorum. Melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?” Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşkildir. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için biz de deriz ki: Fezâ-yı ulvî, bil’ittifâk esîr ile doludur. Ziyâ, elektrik, harâret gibi sâir seyyâlât-ı latîfe, o fezâyı dolduran bir maddenin vücûduna delâlet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sünbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedâhe gösterdikleri gibi; şu yıldızlar dahi bizzarûre menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücûdunu, aklın gözüne sokuyorlar.Sayfa 251Madem âlem-i ulvîde muhtelif teşkîlat var. Muhtelif vaz‘iyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor. Öyle ise, o ahkâmların menşe’leri olan semâvât muhteliftir. İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayâl, hâfıza gibi ma‘nevî vücûdlar da var. Elbette insan-ı ekberolan âlemde, yani şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinâtta âlem-i cismâniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ cennet âlemine kadar her bir âlemin birer semâsı vardır.Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mütevassıtve yıldızlar içinde küçük ve kesîf olan küre-i arz, mevcûdât içinde en kıymetdar ve nûrânî olan hayat ve şuûr, hesabsız bir sûrette onda bulunuyor. Elbette karanlıklı bir hâne hükmünde olan şu arza nisbeten, müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler zîşuûr ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü’l-ecnâsolan melâike ve rûhânîlerin meskenleridir. Pek kat‘î bir sûrette İşârâtü’l-İ‘câz nâmındaki tefsîrimde ثُمَّ اسْتَوٰٓي اِلَي السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde, semâvâtın hem vücûdu, hem taaddüdü isbat edildiğinden ve melâike hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kerre iki dört eder kat‘iyetinde melâikelerin vücûdunu isbat ettiğimizden, onlara iktifâen burada kısa kesiyoruz.Elhâsıl, esîrden yapılmış elektrik, ziyâ, harâret, câzibe gibi seyyâlât-ı latîfenin medârı olmuş; ve hadîste اَلسَّمَٓاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ işaretiyle, seyyârât ve nücûmun harekâtına müsâid olmuş; ve Samanyolu denilen مَجَرَّةُ السَّمَٓاءِ dan, tâ en yakın seyyâreye kadar muhtelif vaz‘iyet ve teşekkülde yedi tabaka, her bir tabaka âlem-i arzdan, tâ âlem-i berzaha, âlem-i misâle, tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semânın bulunması, hikmeten, aklen iktizâ eder.Hem hatıra gelir ki, ey mülhid! Sen dersin: “Bin müşkilât ile tayyâre vâsıtasıyla bir iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl bir insan, cismiyle binler sene mesâfeyi birkaç dakika zarfında kat‘ eder, gider, gelir?” Biz de deriz: Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce, hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takrîben yüz seksen sekiz saat mesâfeyi keser. Takrîben yirmi beş bin senelik mesâfeyi, bir senede kat‘ ediyor. Acaba şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl, bir insanı Arş’ına getiremez mi? Şemsin câzibesi denilen bir kānûn-u Rabbânî ile, Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, câzibe-i rahmet-i Rahmân ile ve incizâb-ı muhabbet-i şems-i ezelile bir cism-i insanı berk gibi arş-ı Rahmâna çıkaramaz mı?Sayfa 252Yine hatıra gelir ki, diyorsun: “Haydi çıkabilir, ne için çıkmış? Ne lüzûmu var? Veliler gibi ruh ve kalbi ile gitse yeter?” Biz de deriz ki: Madem Sâni‘-i Zülcelâl, mülk ve melekûtündeki âyât-ı acîbesini göstermek; ve şu âlemin tezgâh ve menba‘larını temâşâ ettirmek; ve a‘mâl-i beşeriyenin netâic-i uhreviyesini irâe etmek istemiş, elbette âlem-i mubassarâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmûât âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını, Arş’a kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vezâife medâr olan âlât ve cihâzâtının makinesi hükmünde olan cism-i mübârekini dahi, tâ Arş'a kadar beraber alması, muktezâ-yı akıl ve hikmettir. Nasıl ki cennette hikmet-i İlâhiye, cismi ruha arkadaş...

  11. 129

    (128) 31. Söz/5, Sh 248 | Makam-ı istimâ‘da olan mülhide deriz: Ma‘nîdâr bir kitap kâtipsiz olamaz!

    Şimdi makam-ı istimâ‘da olan mülhide bakıyoruz. Hatıra geliyor ki, o mülhid kalbinden der: “Ben Allah’ı tanımıyorum. Peygamberi bilmiyorum. Nasıl Mi‘râc’a inanacağım?” Biz de deriz ki: Madem şu kâinât ve mevcûdât var ve içinde ef‘âl ve îcâd var. Hem madem muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Ma‘nîdâr bir kitap kâtibsiz olmaz. San‘atlı bir nakış nakkāşsız olmaz. Elbette şu kâinâtı dolduran ef‘âl-i hakîmânenin bir fâili ve yeryüzünün mevsim be mevsim tazelenen hayretfezâ nukūşlarının, ma‘nîdâr mektubâtının bir kâtibi, bir nakkāşı vardır. Hem madem bir işte iki hâkimin bulunması, o işin intizâmını bozuyor.Hem madem sinek kanadından, tâ semâvât kandiline kadar mükemmel bir intizâm var. Öyle ise, o hâkim birdir. Bir olmazsa, çünkü her şeyde san‘at ve hikmet o derece acîbdir ki, o şeyin sânii, her bir şeye muktedir olacak, her bir şeyi bilecek bir derecede kadîr-i mutlak olmak lâzım gelir. Öyle ise bir olmazsa, mevcûdât adedince ilâhların bulunması lâzım gelir. O ilâhlar, hem birbirine zıd, hem birbirine misil olacaklar. Ve o halde şu acîb intizâm bozulmamak, yüz bin def‘a muhâldir.Hem madem şu mevcûdâtın tabakātı, bir ordudan bin def‘a daha muntazam bir emir ile hareket ettiği bilbedâhe görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin muntazaman hareketlerinden tut, tâ badem çiçeklerine kadar her bir tâife o kadar muntazam, o kadar mükemmel bir sûrette Kadîr-i Ezelî’nin o tâifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libâsları ve ta‘yîn ettiği harekâtı, bin def‘a ordudan daha muntazam bir tarzda izhâr ediyor. Öyle ise, şu kâinâtın mevcûdâtı, onun emrine bakar ve imtisâl eder. Perde-i gayb arkasında bir Hâkim-i Mutlak’ı vardır.Hem madem, o Hâkim, bütün yaptığı icrâât-ı hakîmâne şehâdetiyle, hem gösterdiği âsâr-ı haşmetle bir Sultân-ı Zülcelâl’dir. Hem gösterdiği ihsânât ile gayet Rahîm bir Rabb’dir. Hem izhâr ettiği güzel san‘atlarıyla, san‘atperver ve san‘atını çok sever bir Sâni‘dir. Hem gösterdiği tezyînât ve merak-âver san‘atlarıyla, zîşuûrların nazar-ı istihsânını âsârına celbetmek isteyen bir Hâlik-ı Hakîm’dir. Hem hilkat-i âlemde gösterdiği muhayyirü’l-ukūl tezyînâtın ne demek olduğunu ve mahlûkāt nereden gelip nereye gideceğini, rubûbiyetinin hikmetiyle zîşuûra bildirmek istediği anlaşılıyor. Elbette bu Hâkim-i Hakîm ve Sâni‘-i Alîm rubûbiyetini göstermek ister.Hem madem bu kadar gösterdiği âsâr-ı lütuf ve merhamet ve garâib-i san‘at ile zîşuûra kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister. Elbette, zîşuûrlardan arzularını ve onlardaki marziyâtı ne olduğunu, bir mübelliğ vâsıtasıyla bildirecektir.Sayfa 249Öyle ise, zîşuûrlardan birisini ta‘yîn edip, onun ile o rubûbiyetini i‘lân edecektir. Ve sevdiği san‘atlarını teşhîr için, bir dellâlı kurb-u huzûruna müşerref edip teşhîre vâsıta edecektir. Ve o ulvî makāsıdını sâir zîşuûrlara bildirmekle kemâlâtını izhâr etmek için, birisini muallim ta‘yîn edecektir. Ve şu kâinâtta derc ettiği tılsımı ve şu mevcûdâtta gizlediği muammâ-yı rubûbiyeti ma‘nâsız kalmamak için, herhalde bir rehber ta‘yîn edecektir. Ve gösterdiği ve enzârın temâşâsına neşrettiği mehâsin-i san‘at fâidesiz ve abes kalmamak için, onlardaki makāsıdı ders verecek bir rehber ta‘yîn edecektir. Hem marziyâtını zîşuûrlara teblîğ etmek için, birisini bütün zîşuûrların fevkınde bir makama çıkaracak ve marziyâtını ona bildirecek, onlara gönderecektir.Madem hakîkat ve hikmet böyle iktizâ ediyor. Ve şu vezâife en elyak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Çünkü bilfiil en mükemmel bir sûrette o vazîfeleri yapmıştır. Teşkîl ettiği âlem-i İslâm ve gösterdiği nûr-u İslâmiyet bir şâhid-i âdil ve sâdıktır. Öyle ise o zât (asm), doğrudan doğruya bütün kâinâtın fevkıne çıkıp, bütün mevcûdâttan geçip bir makama girmek lâzımdır ki, bütün mahlûkātın Hâlik’ıyla umûmî, ulvî, küllî bir sohbet etsin. İşte Mi‘râc dahi, bu hakîkati ifade ediyor.Elhâsıl: Madem şu azîm kâinâtı, mezkûr maksadlar gibi çok azîm makāsıd ve çok büyük gayeler için şu sûrette teşkîl, tertîb ve tezyîn etmiştir. Hem madem şu mevcûdât içinde, şu umûmî rubûbiyeti..

  12. 128

    (127) 31. Söz/4, Sh 246 | 2.Temsil |Ta Kāb-ı Kavseyn’e kadar gitmesi ve Zât-ı Zülcemâl ile görüşmesi

    İkinci Temsîl: Nasıl ki bir sultanın ünvanlarından olan kumandan-ı a‘zam ünvanı, devâir-i askeriyenin serasker dâiresi gibi küllî ve geniş dâireden tut, tâ onbaşı dâiresi gibi cüz’î ve hususî her bir dâirede bir zuhûru, bir cilvesi vardır. Meselâ, bir nefer, o kumandanlık ünvan-ı a’zamının numûnesini onbaşı şahsında görür. Ona bakar. Ondan emir alır. O nefer onbaşı olduğunda, çavuş dâiresindeki kumandanlık dâiresi nazarına çarpar. Ona bakar. Sonra çavuş olsa, o vakit kumandanlık numûnesini ve cilvesini mülâzım dâiresinde görür. O makamda ona mahsûs bir iskemle bulunur. Ve hâkezâ, yüzbaşı, binbaşı, ferîk, müşîr dâirelerinden her birinde, dâirelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık ünvanını görür. Şimdi bir neferi, o kumandan-ı a‘zam, bütün devâir-i askeriyeye taalluk edecek bir vazîfe ile tavzîf etmek istese, bir müfettiş gibi her devâiri görüp ve görünecek bir makam vermek istese, elbette o kumandan-ı a‘zam, o neferi, onbaşı dâiresinden tut, tâ dâire-i a‘zamına kadar birer birer gezdirecek. Tâ görsün, görülsün. Sonra huzuruna kabul edip sohbetine müşerref ederek, nişan ve ferman veripSayfa 247taltîf ederek, tâ geldiği yere kadar bir anda gönderir. Şu temsîlde bir noktayı nazara almak lâzım ki, padişah eğer âciz olmazsa, sûrî olduğu gibi, ma‘nevî cihetinde de iktidarı olsa, o vakit ferîk, müşir, mülâzım gibi eşhâsı tevkîl etmez. Bizzât her yerde bulunur. Yalnız bazı perdeler altında ve makam sâhibi eşhâsın arkasında doğrudan doğruya emri o verir. Bazı veliyy-i kâmil olan padişahlar, çok dâirelerde, bazı eşhâs sûretinde icrââtını yaptığı rivâyet edilir. Şu temsîl ile baktığımız hakîkat ise, acz, onun içinde olmadığı için, doğrudan doğruya her bir dâirede emir ve hüküm kumandan-ı a‘zamdan geliyor. Onun emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyledir.İşte şu temsîl gibi, hâkim-i arz ve semâvât, emr-i kün feyekûne mâlik, âmir-i mutlak olan Sultân-ı Ezelî ve Ebedî, tabakāt-ı mahlûkātında cereyân eden ve kemâl-i itâat ve intizâm ile imtisâl olunan, evâmir ve kumandanlığının şuûnâtı; ve zerrâttan seyyârâta ve sinekten semâvâta kadar olan tabakāt-ı mahlûkāt ve tavâif-i mevcûdâtta küçük büyük, cüz’î küllî tabakātı ve tâifeleri ayrı ayrı, fakat birbirine bakar bir tarzda birer dâire-i rubûbiyet, birer tabaka-i hâkimiyet görünüyor. Şimdi, bütün kâinâttaki makāsıd-ı ulyâve netâic-i uzmâyı anlayacak ve bütün tabakātın ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetlerini görmekle, Zât-ı Kibriyâ’nın saltanat-ı rubûbiyetini, haşmet-i hâkimiyetini müşâhede ederek, o zâtın marziyâtı ne olduğunu anlamak ve onun saltanatına dellâl olmak için, alâküllihal o tabakāt ve dâirelere bir seyr ü sülûk olacaktır. Tâ dâire-i a‘zamiyesinin ünvanı olan Arş-ı A‘zam’ına girecek, tâ Kāb-ı Kavseyn’e, yani imkân ve vücûb ortasında Kāb-ı Kavseyn ile işaret olunan makama girecek ve Zât-ı Zülcemâl ile görüşecektir ki, şu seyr ü sülûk ise, Mi‘râc’ın hakîkatidir.Her bir insan, aklıyla hayâl sür‘atinde seyerânı; her bir veli, kalbiyle berk sür‘atinde cevelânı; cism-i nûrânî olan her bir melek, ruh sür‘atinde Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a deverânı; ehl-i cennetin insanları, Burak sür‘atinde haşirden beş yüz sene fazla mesâfedeki cennete çıkmaları olduğu gibi; nûr ve nûr kābiliyetinde ve evliyâ kalblerinden daha latîf ve emvâtın ruhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî ve beden-i misâlîden daha zarîf olan Rûh-u Muhammedî’nin (asm) hadsiz vezâifine medâr ve cihâzâtının mahzeni olan cism-i Muhammedî (asm), elbette onun rûh-u âlîsiyle Arş’a kadar beraber gidecektir.

  13. 127

    (126) 31. Söz/3, Sh 245 | 2. Esas | Hakîkat-i Mi‘râc Efendimizin merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûküdür

    İkinci Esas: Hakîkat-i Mi‘râc nedir? Elcevab: Zât-ı Ahmediyenin (asm) merâtib-i kemâlâtta seyr ü sülûkünden ibârettir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın tertîb-i mahlûkātta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvanlarla; ve saltanat-ı rubûbiyetinde teşkîl ettiği devâir-i tedbîr ve îcâdda ve o dâirelerde birer arş-ı rubûbiyetve birer merkez-i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr-ı rubûbiyeti birer birer o abd-i mahsûsa göstermekle, o abdi, hem bütün kemâlât-ı insaniyeyi câmi‘, hem bütün tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar, hem bütün tabakāt-ı kâinâta nâzır ve saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve marziyât-ı İlâhiyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı yapmak için, Burâk’a bindirip, berk gibi semâvâtı seyrettirip kat‘-ı merâtib ettirerek, kamervârî menzilden menzile, dâireden dâireye rubûbiyet-i İlâhiyeyi temâşâ ettirip, o dâirelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyâyı birer birer göstererek, tâ Kāb-ı Kavseyn makamına çıkarmış. Ehadiyet ile kelâmına ve rü’yetine mazhar kılmıştır. Şu yüksek hakîkate “iki temsîl” dürbünüyle bakılabilir.Birincisi: Yirmi Dördüncü Söz’de îzâh edildiği gibi; nasıl ki, bir padişahın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dâiresinde hâkim-i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a‘zam ve ilmiyede halîfe ve hâkezâ, sâir isim ve ünvanları bulunur. Her bir dâirede birer ma‘nevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek padişah, o saltanatın dâirelerinde ve tabakāt-ı hükûmetin mertebelerinde bin isim ve ünvana sâhib olabilir. Birbiri içinde bin taht-ı saltanatı olabilir. Güya o hâkim, her bir dâirede şahsiyet-i ma‘neviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hazır bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve her bir dâirenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır. Tabakātları birbirinden başkadır. İşte böyle bir sultan, istediği bir zâtı bütün o dâirelerinde gezdirip, her dâireye mahsûs saltanat-ı şâhânesini ve evâmir-i hâkimânesini gösterip, dâireden dâireye, tabakadan tabakaya gezdirip, tâ huzuruna getirir. Sonra bütün o dâirelere taalluk eden bazı evâmir-i umûmiye-i külliyeyi ona tevdî‘ eder, gönderir.İşte bu misâl gibi, Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve nâmları vardır. Ve ulûhiyetinin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icrââtında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka,Sayfa 246fakat birbirini ihsâs eder ünvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûrâtı vardır. Ve ef‘âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmâl eder tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san‘atında ve masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyeti vardır. İşte şu sırr-ı azîme binâen, kâinâtı hayretfezâ, acîb bir tertîb ile tanzîm etmiş. En küçük tabakāt-ı mahlûkāttan olan zerrâttan, tâ semâvâta ve semâvâtın birinci tabakasından, tâ Arş-ı A‘zam’a kadar, birbiri üstünde teşkîlat var. Her bir semâ, bir ayrı âlemin damı ve rubûbiyet için bir arş ve tasarrufât-ı İlâhiye için bir merkez hükmündedir. O dâirelerde ve o tabakātta, çendân ehadiyet i‘tibâriyle bütün esmâ bulunabilir. Bütün ünvanlarla tecellî eder. Fakat, nasıl ki adliyede Hâkim-i Âdil ünvanı asıldır, hâkimdir. Sâir ünvanlar orada onun emrine bakar, ona tâbi‘dir. Öyle de, her bir tabakāt-ı mahlûkātta, her bir semâda bir isim, bir ünvân-ı İlâhî hâkimdir. Sâir ünvanlar da onun zımnındadır. Meselâ, ism-i Kadîr’e mazhar Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm, hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dâiresinde Cenâb-ı Hak...

  14. 126

    (125) 31. Söz/2, Sh 243 | 1. Esas | Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu | Bâtını velâyet, zâhiri risâlettir

    Birinci Esas: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu. Meselâ, deniliyor ki: “Cenâb-ı Hakk اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ dir. Her şeye, her şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı velâyet-i Ahmediye(asm) Mi‘râc gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velinin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcâta muvaffak oluyor?Elcevab: Şu sırr-ı gāmızı “İki Temsîl” ile fehme takrîb ediyoruz. On İkinci Söz’ün sırr-ı i‘câz-ı Kur’ân ve sırr-ı Mi‘râc hakkında olan şu iki temsîli dinle.Birinci Temsîl: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitâbı, iltifâtı vardır. Birisi, âmî bir raiyetiyle, cüz’î bir iş için, hususî bir hâcete dâir, hâs bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri, saltanat-ı uzmâünvanıyla ve hilâfet-i kübrânâmıyla ve hâkimiyet-i âmmehaysiyetiyle ve evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, o işlerle alâkadâr bir elçisiyle veya o evâmir ile münâsebetdâr büyük bir me’muru ile konuşmaktır. Sohbet etmektir. Ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermanla bir mükâlemedir. İşte وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰي şu temsîl gibi, şu kâinât Hâlik’ının ve Mâlikü’l-Mülk ve’l-Melekût’ün ve Hâkim-i Ezel ve Ebed’in iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifâtı vardır. Birisi cüz’î ve hâs. Diğeri küllî ve âmm. İşte Mi‘râc, velâyet-i Ahmediyenin (asm) bütün velâyâtın fevkınde bir külliyet, bir ulviyet sûretinde bir tezâhürüdür ki, bütün kâinâtın Rabb’i ismiyle, bütün mevcûdâtın Hâlik’ı ünvanıyla Cenâb-ı Hakk’ın sohbetine ve münâcâtına müşerrefiyettir.İkinci Temsîl: Bir adam, elindeki bir aynayı güneşe karşı tutar. O ayna kendi mikdarınca bir ışık ve yedi rengi hâvî bir ziyâyı, bir aksi şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder. Ve o ışıklı aynayı karanlıklı hânesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcîh etse, güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o aynanın kābiliyeti mikdarınca istifâde edebilir. Diğeri ise, aynayı bırakır. Doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar. Haşmetini görür. Azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar. Güneşin pek geniş şa‘şaa-i saltanatını görür ve bizzât perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakîkî güneşin dâimî ziyâsıyla sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnetdârâne bir sohbet edebilir ve diyebilir: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin vechini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren, dünya güzeli, gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın.Sayfa 244Bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi.” Halbuki evvelki ayna sâhibi böyle diyemez. O ayna kaydı altında güneşin aksi ise, âsârı mahdûddur, o kayda göredir.İşte şems-i Ezel ve Ebed Sultanı olan Zât-ı Ehad ve Samed’in tecellîsi, mâhiyet-i insaniyeye hadsiz merâtibi tazammun eden iki suretle tezâhür eder.Birincisi: Âyîne-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbâniye ile bir tezâhürdür ki, herkes isti‘dâdına ve tayy-ı merâtibde seyr ü sülûküne ve esmâ ve sıfâtın tecelliyâtına nisbeten cüz’î ve küllî o Şems-i Ezelî’nin nûruna ve sohbetine ve münâcâtına mazhariyeti var. Gālib-i esmâ ve sıfâtın zılâlinde giden velâyetlerin derecâtı bu kısımdan ileri gelir.İkincisi: İnsanın câmiiyeti ve şecere-ikâinâtın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinâtta cilveleri tezâhür eden esmâ-yı hüsnâyı birden âyîne-i rûhunda gösterebilmesi cihetiyle, Cenâb-ı Hakk tecellî-i zâtıyla ve esmâ-yı hüsnânın a‘zamî mertebede nev‘-i insanın ma‘nen en a‘zam bir ferdine tecellî-i a‘zam tezâhür eder ki, bu tezâhür ve tecellî, Mi‘râc-ı Ahmedî (asm) sırrıdır ki, onun velâyeti, risâletine mebde’ olur. Velâyet ki, zılden geçer, ikinci temsîlin birinci adamına benzer. Risâlette zıll yoktur, doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelâl’in ehadiyetine bakar. İkinci temsîlin ikinci adamına benzer. Mi‘râc ise, velâyet-i Ahmediyenin (asm) kerâmet-i kübrâsı, hem mertebe-i ulyâsı olduğundan, risâlet mertebesine inkılâb...

  15. 125

    (124) 31. Söz/1, Sh 241 | Mi‘râc-ı Nebevî (asm) erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur

    OTUZ BİRİNCİ SÖZMi‘râc-ı Nebevî (asm)İhtârMi‘râc mes’elesi, erkân-ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı îmâniyenin nûrlarından meded alan bir nûrdur. Erkân-ı îmâniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzât isbat edilmez. Çünkü Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi‘râc’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz Mi‘râc’da istib‘âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhâtab ittihâz ederek, ona karşı serd-i kelâmedeceğiz. Ara sıra makam-ı istimâ‘da olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâmedeceğiz. Bazı sözlerde hakîkat-i Mi‘râcın bir kısım lem‘aları zikredilmişti. İhvânlarımın ısrarıyla ayrı ayrı o lem‘aları hakîkatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (asm) cemâline birden bir ayna yapmak için inâyeti Allah’dan istedik.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِسُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰي بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَي الْمَسْجِدِ الْاَقْصَي الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَٓا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُاِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحَى ٭ عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ٭ ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى ٭وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلَى ٭ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى ٭ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنَى ٭فَاَوْحَى اِلَى عَبْدِهِ مَا اَوْحَى ٭ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاَى ٭ اَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى ٭وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى ٭ عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى ٭ عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى ٭اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى ٭ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ٭ لَقَدْ رَاَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى ٭Sayfa 242Evvelki âyet-i azîmenin azîm hazinesinden, yalnız اِنَّهُ zamirinde bir düstûr-u belâgate istinâd eden iki remzin mes’elemize münâsebeti olduğu için, i’caz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.İşte Kur’ân-ı Hakîm, Habîb-i Ekrem Aleyhi Efdâlü’s-salâtü ve Ekmelü’s-selâm'ın Mi‘râc’ının mebdei olan, Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya olan seyerânını zikrettikten sonra اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. Ve şu kelâm ile, Sûre-i وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰي da işaret olunan müntehâ-yı Mi‘râca remzeden اِنَّهُ deki zamir, ya Cenâb-ı Hakk’a râci‘dir veyahud Peygamberedir (asm).Peygambere (asm) göre olsa, kānûn-u belâgat ve münâsebet-i siyâk-ı kelâmşöyle ifade ediyor ki: “Bu seyâhat-i cüz’iyede bir seyr-i umûmî ve bir urûc-u küllîvar ki, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya, tâ Kāb-ı Kavseyn’e kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesâdüf eden âyât-ı Rabbâniyeyi ve acâib-i san‘at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür” der. O küçük, cüz’î seyahati hem küllî, hem mahşer-i acâibbir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.Eğer zamir Cenâb-ı Hakk’a râci‘ olsa, şöyle oluyor ki: “Bir abdini bir seyahatte huzuruna da‘vet edip, bir vazîfe ile tavzîf etmek için, Mescid-i Harâm’dan mecma‘-ı enbiyâolan Mescid-i Aksâ’ya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl-ü dînlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya, tâ Kāb-ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtünde gezdirdi.” İşte çendân o bir abddir. Ve o seyahat, bir mi‘râc-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin, bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberindedir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nûr beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hakk kendini bütün eşyâyı işitir ve görür sıfatıyla tavsîf eder. Tâ o emânet, o nûr, o anahtarın cihan şumûl ve muhît ve umum kâinâta âmm ve bütün mahlûkāta şâmil hikmetlerini göstersin.Bu sırr-ı azîmin “Dört Esas” ı var.Birincisi: Mi‘râc’ın sırr-ı lüzûmu nedir?İkincisi: Hakîkat-i Mi‘râc nedir?Üçüncüsü: Hikmet-i Mi‘râc nedir?Dördüncüsü: Mi‘râc’ın semerât ve fâidesi nedir?

  16. 124

    (123) 30. Söz/15, Sh 237 | Zerre | Sual: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?

    Sâniyen: Sâni‘-i Hakîm, anâsırı tahrîk edip tavzîf ederek, onlara bir ücret-i kemâl hükmünde ma‘deniyâtderecesine çıkarmasıyla ve ma‘deniyâta mahsûs tesbîhâtları onlara bildirmesiyle ve ma‘deniyâtı tahrîk ve tavzîf edip, nebâtât mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzîf ile hayvanât mertebe-i letâfetini onlara ihsân etmesiyle ve hayvandaki zerrâtı tavzîf edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücûdundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltîf ederek, tâ dimağın ve kalbin en nâzik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki, harekât-ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nevi‘ kemâlâta koşturuluyor.Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde, çekirdek ve tohumdaki gibi, bir kısım zerreler öyle ma‘nevî bir nûra, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, sâir zerrelere ve o koca ağaca bir ruh, bir sultan hükmüne geçerler. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka-i hayatında çok devirleri ve nâzik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki, Sâni‘-i Hakîm’in emriyle vazîfe-i fıtratiçinde zerrâtın envâ‘-ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer ma‘nevî letâfet, birer ma‘nevî nûr, birer makam, birer ma‘nevî ders almaları gösteriyor.Elhâsıl: Madem Sâni‘-i Hakîm, her şey için o şeye münâsib bir nokta-i kemâl ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücûd ta‘yîn edip ve o şeye, o nokta-i kemâle sa‘y edip gitmek için bir isti‘dâd vererek ona sevk ediyor. Ve bütün nebâtât ve hayvanâtta şu kānûn-u rubûbiyet cârî olmakla beraber, cemâdâtta dahi cârîdir ki, âdî toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i âliyemertebesine bir terakkıyât veriyor. Ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rubûbiyetin ucu görünüyor.Hem madem o Hâlik-ı Kerîm, tenâsül kānûn-u azîminde istihdâm ettiği hayvanâta ücret olarak, birer maaş gibi birer lezzet-i cüz’iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sâir hıdemât-ı Rabbâniyede istihdâm olunan hayvanlara birer ücret-i kemâl verir. Şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor. Ve şunda bir muazzam kānûn-u keremin ucu görünüyor.Hem madem her şeyin hakîkati, Cenâb-ı Hakk’ın bir isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır, ona aynadır. O şey, ne kadar güzel bir vaz‘iyet alsa, o ismin şerefinedir. O isim öyle ister. O şey bilse bilmese, o güzel vaz‘iyet hakîkat nazarında matlûbdur. Ve şu hakîkatten gayet muazzam bir kānûn-u tahsînve cemâlin ucu görünüyor.Hem madem Fâtır-ı Kerîm, düstûr-u kerem iktizâsıyla, bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle o kemâli geriye almıyor. Belki o zîkemâlin meyvelerini, neticelerini, ma‘nevî hüviyetini ve ma‘nâsını; ruhlu ise, ruhunu ibkā ediyor. Meselâ, dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın ma‘nâlarını, meyvelerini ibkā ediyor. Hatta müteşekkir bir mü’minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini, mücessem bir meyve-i cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakîkatte muazzam bir kānûn-u rahmetin ucu görünüyor.Hem madem Hallâk-ı bî-misâl, israf etmiyor. Abes işleri yapmıyor. Hatta güz mevsiminde vazîfesi bitmiş, vefat etmiş mahlûkların enkāz-ı maddiyesini, bahar masnûâtında isti‘mâl ediyor. Onların binalarında derc ediyor. Elbette يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrıyla, وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ işaretiyle, şu dünyada câmid, şuûrsuz ve mühim vazîfeler gören zerrât-ı arziyenin, elbette taşı, ağacı, her şeyi zîhayat ve zîşuûr olan âhiretin bazı binalarında derc ve isti‘mâli, muktezâ-yı hikmettir. Çünkü harâb olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak veya ademe atmak israftır. Ve şu hakîkatten pek muazzam bir kānûn-u hikmetin ucu görünüyor.Sayfa 239Hem madem, şu dünyanın pek çok âsârı ve ma‘neviyâtı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensûcât-ı amelleri, sahâif-i ef‘âlleri, ruhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerâta ve ma‘nâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât-ı arziye dahi, ...

  17. 123

    (122) 30. Söz/14,Sh235 | Zerre | İkinci Nokta | Her zerrede Vâcibü’l-Vücûd’a iki şâhid-i sâdık vardır

    İkinci Nokta: Her bir zerrede Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre acz ve cümûduyla beraber, şuûrkârâne büyük vazîfeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna kat‘î şehâdet ettiği gibi; harekâtında nizâmât-ı umûmiyeye tevfîk-i hareket edip, her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâât etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle, Vâcibü’l-Vücûd’un vahdetine ve mülk ve melekûtün mâliki olan zâtın ehadiyetine şehâdet eder. Yani zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre, çünkü âcizdir, yükü nihâyetsiz ağırdır ve vazîfeleri nihâyetsiz çoktur, bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kāim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem kâinâtın nizâmât-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfîk-i hareketetmesi ve her yere mâni‘siz girmesi, tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.Evet, nasıl ki bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ, her bir dâirede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazîfesi olduğunu; ve o nisbetleri, o vazîfeleri bilmekle tevfîk-i hareketetmek, ancak nizâmât-ı askeriye tahtında ta‘lîm ve ta‘lîmât görmekle, bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a‘zamın emrine ve kanununa tebeiyetle oluyor.Sayfa 236Öyle de, her bir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaz‘iyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazîfesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan; elbette o zerreyi o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazîfelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek, bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olan bir zâta mahsûstur. Meselâ, Tevfîk’in göz bebeğinde yerleşen zerre, gözün a‘sâb-ı muharrike ve hassâse ve şerâyîn ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaz‘iyet alması; ve yüzde ve sonra başda ve gövdede, daha sonra heyet-i mecmûa-i insaniyede her birisine karşı birer nisbeti, birer vazîfesi, birer fâidesi kemâl-i hikmetle bulunması gösteriyor ki, bütün o cismin bütün a‘zâsını îcâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayretfezâ bir intizâm ve hikmetle seyir ve seyahat ederler; ve öyle tavırlardan, tabakalardan intizâmperverânegeçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp hiç şaşırmayarak gele gele, tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp, rızka muhtaç a‘zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât-ı hamrâya yüklenip, bir kānûn-u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki, şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden, elbette ve elbette bir Rezzâk-ı Kerîm, bir Hallâk-ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.Hem her bir zerre, öyle bir nakş-ı san‘atta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebetdâr, her birisine ve umumuna hem hâkim ve hem her birisine ve umumuna mahkûm bir vaz‘iyette bulunmakla, o hayretfezâ san‘atlı nakşı ve hikmetnümâ nakışlı san‘atı bilir ve îcâd eder. Bu ise, binler def‘a muhâldir. Veya bir Sâni‘-i Hakîm’in kānûn-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan harekete me’mur birer noktadır. Nasıl ki, meselâ Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mi‘marının emrine ve san‘atına tâbi‘ olmazlarsa, her bir taşı Mi‘mar Sinan gibi dülgerlik san‘atında bir mahâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukūt etmemek için başbaşa vereceğiz” diye, bir hüküm sâhibi olması lâzımdır. Öyle de, binler def‘a Ayasofya kubbesinden daha san‘atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi‘ olmazlarsa, her birine Sâni‘-i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir. Feyâ Sübhânallâh! Gâvurlar, bir Vâcibü’l-Vücûd’u kabul etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheblerine göre muzdar kalıyorlar. İşte, şu cihette kâfir, ne kadar feylesof, âlim de olsa, nihâyet derecede bir cehl-i azîm içindedir. Bir echel-i mutlaktır....

  18. 122

    (121) 30. Söz/13, Sh 233 | Zerre | İkinci Mebhas | Zerrâtın harekâtındaki vazîfe ve hikmetlere işaret

    İkinci Mebhas: Zerrâtın harekâtındaki vazîfelere, hikmetlere küçük bir işarettir. Evet, akılları gözlerine sukūt etmiş Maddiyyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esasına istinâd eden felsefeleri, tesâdüfle bağlı olmayan tahavvülât-ı zerrâtı bütün düstûrlarına üssü’l-esâs tutup, masnûât-ı İlâhiyeye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı, hikmetsiz, ma‘nâsız, karmakarışık bir şeye isnâd etmeleri, ne kadar hilâf-ı akıl olduğunu zerre mikdar şuûru bulunan bilir. Kur’ân-ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında, tahavvülât-ı zerrâtın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazîfeleri vardır. وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazîfelerine işaret eder. Numûne olarak birkaçına işaret ediyoruz.Birincisi: Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’un tecelliyât-ı îcâdiyesini tecdîd ve tazelendirmek için her bir tek ruhu model gibi ederek, her sene mu‘cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek; ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı hikmetiyle istinsâh etmek; ve bir tek hakîkati başka başka sûrette göstermek; ve kâinâtların ve âlemlerin ve mevcûdâtların tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl, kudretiyle zerrâtı tahrîk ve tavzîf etmiştir.Sayfa 234İkincisi: Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâl, şu dünyayı, bâhusus rûy-u zemîn tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yani neşv ü nemâyâ, taze taze mahsûlât vermeye kābil bir sûrette müheyyâ etmiştir. Tâ ki, nihâyetsiz mu‘cizât-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında zerrâtı hikmetle tahrîk ederek intizâm dâiresinde tavzîf edip her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde, belki her saatte mu‘cizât-ı kudretinden yeni yeni birer kâinât gösterir. Yeryüzü avlusuna başka mahsûlât verdirir. Nihâyetsiz hazîne-i rahmetinin hedâyâsını, nihâyetsiz kudretinin mu‘cizâtının numûnelerini harekât-ı zerrât ile izhâr eder.Üçüncüsü: Nihâyetsiz tecelliyât-ı esmâ-yı İlâhiyenin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifade için, mahdûd bir zeminde hadsiz nukūş göstermek, küçük bir sahîfede nihâyetsiz maânîleri ifade edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkāş-ı Ezelî, zerrâtı kemâl-i hikmetle tahrîk edip, kemâl-i intizâmla tavzîf etmiştir. Evet, geçen senenin mahsûlâtıyla şu senenin mahsûlâtının mâhiyetleri bir hükmündedir. Fakat maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı i‘tibâriyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı i‘tibâriye ve teşahhusât-ı muvakkate tebdîl edildikleri ve zâhiren fânî oldukları halde, onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup sâbit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin ruhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakîkatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusât-ı i‘tibâriyede fark var. Fakat o i‘tibârî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât-ı esmâ-yı İlâhiyenin maânîlerini ifade için, şu bahardakiler ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.Dördüncüsü: Hadsiz âlem-i misâl gibi gayet geniş olan âlem-i melekût ve gayr-i mahdûdsâir uhrevî âlemlere birer mahsûlât veya tezyînâtveya levâzımât gibi onlara münâsib şeyleri yetiştirmek için, şu dar mezraa-i dünyâda, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl zerrâtı tahrîk edip, kâinâtı seyyâle ve mevcûdâtı seyyâre ederek, şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsûlât-ı ma‘neviye yetiştiriyor. Nihâyetsiz hazîne-i kudretinden nihâyetsiz bir seyli dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.Sayfa 235Beşincisi: Nihâyetsiz kemâlât-ı İlâhiyeyi, hadsiz celevât-ı cemâliyeyi ve gayetsiz tecelliyât-ı celâliyeyi ve gayr-i mütenâhî tesbîhât-ı Rabbâniyeyi şu dar ve mahdûd zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için, zerrâtı kemâl-i hikmetle, kudretiyle tahrîk edip, kemâl-i intizâmla tavzîf ederek, mütenâhî bir zamanda, mahdûd bir zeminde gayr-i mütenâhî tesbîhât yaptırıyor. Gayr-i mahdûd tecelliyat-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor. Çok hakāik-i gaybiye ve çok semerât-ı...

  19. 121

    (120) 30. Söz/12, Sh 231 | Zerre | Birinci Mebhas | Zerrenin hareket ve sükûnetinde iki nûr-u tevhîd

    Birinci Nokta: İki Mebhas’tır. Birinci Mebhas: Her zerrede, hem hareketinde, hem sükûnetinde iki güneş gibi iki nûr-u tevhîd parlıyor. Çünkü Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde icmâlen ve Yirmi İkinci Söz’de tafsîlen isbat edildiği gibi, her bir zerre,eğer me’mûr-u İlâhî olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü anâsırın her bir zerresi, her bir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyânın intizâmâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez, işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyahud kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.Evet, havanın her bir zerresi, her bir zîhayatın cismine, her bir çiçeğin her bir meyvesine, her bir yaprağın binasına girip işleyebilir. Halbuki onların teşkîlatları ayrı ayrı tarzdadır. Başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuhamakinesi gibi olsa, bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır. Ve hâkezâ, o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre-i havaiye, bütün onlara girer veya girebilir. Ve gayet hakîmâne ve üstâdâne yanlışsız olarak işler, vaz‘iyetler alır. Vazîfesi bittikten sonra kalkar, gider.İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi, ya nebâtâta veya hayvanâta, hatta meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkîlatını, biçimini bilmesi lâzım geldiği; veyahud onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle me’mur olması lâzım geldiği gibi; sâkin toprağın, sâkin olan her bir zerresi bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe’ olmak kābil olduğundan, hangi tohum gelse o zerrede, yani misliyet i‘tibâriyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımâtına ve teşkîlatına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan, o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta, eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâı adedince muntazam ma‘nevî makine ve fabrikaları bulunması; veyahud mu‘cizekâr, her şeyi hiçten îcâd eder ve her şeyin her şeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır. Veyahud bir Kadîr-i Mutlak, bir Alîm-i Küll-i Şey’in emir ve izni ile, havl ve kuvveti ile o vazîfeler gördürülür.Evet, nasıl ki acemi, ham, âmî, âdî, hem kör bir adam Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstâdâne kemâl-i intizâm ile her bir san‘atta, her bir binada işler, öyle eserler yapar ki, nihâyet derecede hikmetli, san‘atlı, herkesi hayrette bırakır. Zerre mikdar şuûru olan bilir ki, o adam, kendi başı ile işlemiyor, belki bir üstâd-ı küll,Sayfa 233ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Halbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Halbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet san‘atlı, murassaâtlı libâslar, lezzetli taâmlar çıkıp gelse, zerre mikdar aklı olan demeyecek mi ki, “O adam gayet mu‘cizekâr bir zâtın menşe’-i mu‘cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyahud miskin bir kapıcısıdır?”Aynen öyle de, havanın zerreleri, her biri birer mektûbât-ı Samedâniye, birer antika-i san‘at-ı Rabbâniye, birer mu‘cize-i kudret, birer hârika-i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hıdemâtları, bir Sâni‘-i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini; ve toprağın zerreleri dahi her biri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâsını i‘lân eden birer ayrı i‘lânnâme ve kemâlâtını ...

  20. 120

    (119) 30. Söz/11, Sh 231 | Zerre | İmâm-ı Mübîn kader defteri ise, Kitâb-ı Mübîn kudret defteridir

    Elhâsıl madem İmâm-ı Mübîn mâzî ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafına dal budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu ma‘nâdaki İmâm-ı Mübîn kader-i İlâhînin bir defteri, bir mecmûa-i desâtîridir. O desâtîrin imlâsıyla ve hükmüyle, zerrât, vücûd-u eşyâdaki hıdemâtına ve harekâtına sevk edilir. Ama “Kitâb-ı Mübîn” ise, âlem-i gaybdan ziyâde âlem-i şehâdete bakar. Yani mâzî ve müstakbelden ziyâde zaman-ı hâzıra nazar eder. Ve ilim ve emirden ziyâde, kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmâm-ı Mübîn kader defteri ise, Kitâb-ı Mübîn kudret defteridir. Yani her şey vücûdunda, mâhiyetinde ve sıfât ve şuûnâtında kemâl-i san‘at ve intizâmları gösteriyor ki, bir kudret-i kâmilenin desâtîriyle ve bir irâde-i nâfizenin kavânîniyle vücûd giydiriliyor. Ve sûretleri ta‘yîn, teşhîs edilip birer mikdâr-ı muayyen, birer şekl-i mahsûsveriliyor. Demek o kudret ve irâdenin küllî ve umûmî bir mecmûa-i kavânîni bir defter-i ekberi vardır ki, her bir şeyin hususî vücûdları ve mahsûs sûretleri, ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin vücûdu, İmâm-ı Mübîn gibi, kader ve cüz’-i ihtiyârî mesâilinde isbat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığına bak ki, kudret-i fâtıranın o Levh-i Mahfûz’unu ve hikmet ve irâde-i Rabbâniyenin o basîrâne kitabını, eşyâdaki cilvesini, aksini, misâlini hissetmişler. Hâşâ! ‘Tabiat’ nâmıyla tesmiye etmişler, körletmişler. İşte İmâm-ı Mübîn’in imlâsıyla, yani kaderin hükmüyle ve düstûruyla kudret-i İlâhiye, îcâd-ı eşyâda her biri birer âyet olan silsile-i mevcûdâtı, Levh-i mahv ü isbat denilen zamanın sahîfe-i misâliyesinde yazıyor. Îcâd ediyor. Zerrâtı tahrîk ediyor. Demek harekât-ı zerrât, o kitabetten, o istinsâhtan; mevcûdât âlem-i gaybdan âlem-i şehâdete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizâzdır, bir harekâttır. Ama “Levh-i mahv ü isbat” ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfûz-u A‘zam’ın dâire-i mümkinâtta, yani mevt ve hayata, vücûd ve fenâya dâimâ mazhar olan eşyâda mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakîkat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakîkati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinâtta cereyân eden bir nehr-i azîmin hakîkati dahi ‘Levh-i mahv ü isbat’ taki kitâb-ı kudretin sahîfesi ve mürekkebi hükmündedir. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

  21. 119

    (118) 30. Söz/10, Sh 230 | Zerre | Tahavvülât-ı zerrât kalem-i kudretin ihtizâzât ve cevelânıdır

    Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksadı Tahavvülât-ı zerrâta dâir.Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işaret edecektir.بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِوَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَاْت۪ينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰي وَرَبّ۪ي لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُعَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍŞu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskālzerre mikdarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir. Ve zerrenin hareket ve vazîfesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir “Mukaddime” ile “Üç Nokta” dan ibârettir.Mukaddime: Tahavvülât-ı zerrât, Nakkāş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitâb-ı kâinâtta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa Maddiyyûn ve Tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi, tesâdüf oyuncağı ve karışık, ma‘nâsız bir hareket değildir. Çünkü bütün mevcûdât gibi zerreler ve her bir zerre, mebde’-i hareketinde “Bismillâh” der. Çünkü nihâyetsiz, kuvvetinden fazla yükleri kaldırır. Ve buğday tanesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omzuna alması gibi. Hem vazîfesinin hitâmında “Elhamdülillâh” der. Çünkü bütün ukūlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl-i san‘at, fâideli bir hüsn-ü nakış göstererek, Sâni‘-i Zülcelâl’in medâyihine bir kasîde-i medhiyegibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.Evet, tahavvülât-ı zerrât; (Hâşiye) âlem-i gaybdan olan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizâmâta medâr; ve ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanı olan “İmâm-ı Mübîn” in düstûrları ve imlâsı tahtında; ve zaman-ı hâzır ve âlem-i şehâdetten teşkîl ve îcâd-ı eşyâda tasarrufa medâr; ve kudret ve irâde-i İlâhiyenin bir ünvanı olan “Kitâb-ı Mübîn” den istinsâh ile; ve seyyâl zamanın hakîkati ve sahîfe-i misâliyesi olan “Levh-i Mahv ü İsbat” ta kelimât-ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve ma‘nîdâr ihtizâzâttır.Hâşiye: İkinci Maksad’ın tahavvülât-ı zerrâtın ta‘rîfine dâir olan uzun cümlenin hâşiyesidir. Kur’ân-ı Hakîm’de “İmâm-ı Mübîn” ve “Kitâb-ı Mübîn” mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsîr, “İkisi birdir” bir kısmı “Ayrı ayrıdır” demişler. Hakîkatlerine dâir beyânâtları muhteliftir. Hulâsa, “İlm-i İlâhî’nin ünvanlarıdır” demişler. Fakat Kur’ân’ın feyzî ile şöyle kanâatim gelmiş ki, İmâm-ı Mübîn, ilim ve emr-i İlâhînin bir nev‘ine bir ünvandır ki, âlem-i şehâdetten ziyâde, âlem-i gayba bakıyor.230. Sayfadaki Hâşiyenin maba’dı: Yani zaman-ı hâlden ziyâde, mâzî ve müstakbele nazar eder. Yani her şeyin vücûd-u zâhirîsinden ziyâde, aslına, nesline, köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlâhî’nin bir defteridir. Şu defterin vücûdu, Yirmi Altıncı Söz’de, hem Onuncu Söz’ün hâşiyesinde isbat edilmiştir. Evet, şu İmâm-ı Mübîn bir nevi‘ ilim ve emr-i İlâhînin bir ünvanıdır. Yani eşyânın mebâdîleri ve kökleri ve asılları, kemâl-i intizâm ile eşyânın vücûdlarını gayet san‘atkârâne intâc etmesi cihetiyle, elbette desâtîr-i ilm-i İlâhînin bir defteri ile tanzîm edildiğini gösteriyorlar. Ve eşyânın neticeleri, nesilleri, tohumları ileride gelecek mevcûdâtın programlarını, fihristelerini tazammun ettiklerinden, elbette evâmir-i İlâhiyenin bir küçük mecmûası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ, bir çekirdek, bütün ağacın teşkîlatını tanzîm edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları ta‘yîn eden evâmir-i tekvîniyenin küçücük bir mücessemi hükmündedir, denilebilir.

  22. 118

    (117) 30. Söz/9, Sh 227 | Ene | Kur'an'ın himmetiyle felasifeyi gark eden madde ayağımı da ıslatamadı

    Geçen hakîkati tenvîr edecek bir seyâhat-i hayâliye sûretinde, nîm-manzûmolarak Lemeât’da yazdığım bir vâkıa-i misâliyenin meâlini şurada zikretmeye münâsebet geldi. Şöyle ki:Bu risâlenin te’lîfinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazân-ı Şerîf’de, meslek-i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken, şöyle bir vâkıa-i hayâliye, bir hâdise-i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki, kendimi, bir sahrâ-yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü, karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayat. Hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziyâ,Sayfa 228nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum. Gitgide, zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahtel’arz yolda, çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum, sonra sesleri kesiliyordu. Ey hayâliyle benim seyâhat-i hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabîiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakîkate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo (Hâşiye) gibi meşâhîrlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakîkatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.Gitgide baktım ki, benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik, o tahtel’arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur’ân’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise, çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde, bulutsuz bir güneş, rûh-efzâbir nesîm, hayatdâr bir âb-ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillâh” dedim. Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaz‘iyette, o sahrâ-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevk ediyordu. Bu def‘a tahtezzemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat‘ edip, öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta‘rîf edilmez. Deniz bana hiddet ediyor. Fırtına beni tehdîd eder. Her şey banaHâşiye: Eğer desen: “Sen necisin, bu meşâhîre karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?” Ben de derim ki: Kur’ân gibi bir üstâd-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evhâm-âlûdaklın şâkirdleri olan o kartallara, hakîkat ve ma‘rifet yolunda, sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbûr değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstâdı dahi, benim üstâdımdan bin def‘a daha aşağıdır. Üstâdımın himmetiyle onları gark eden madde, ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şâhın büyük bir müşîrinden daha büyük işler görebilir.Sayfa 229müşkilât peydâ eder. Fakat yine Kur’ân’dan bana verilen bir vâsıta-i seyâhatimle geçiyordum. Galebe çalıyordum. Gitgide, bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise. O buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh-efzâ nesîmi teneffüs ederek, “Elhamdülillâh” dedim. O cennet gibi o âlemi seyre başladım.Sonra baktım. Biri var ki, beni orada bırakmıyor. ...

  23. 117

    (116) 30. Söz/8, Sh 225 | Ene | Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr eder, bir tek zâtın îcâdıdır

    Üçüncü Misâl: Nübüvvetin tevhîd-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstûr-u gāliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani, “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyâda bir birlik var. Demek bir tek zâtın îcâdıdır” diye olan tevhîdkârâne düstûru nerede? Eski felsefenin bir düstûr-u i‘tikādîsinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ “Birden bir sudûr eder, yani bir zâttan, bizzât bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder” diye Ganiyy-i Alel’ıtlâk ve Kadîr-i Mutlak’ı âciz vesâite muhtaç göstererek; bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nevi‘ şirket verip, Hâlik-ı Zülcelâl’e, ‘akl-ı evvel’ nâmında bir mahlûku verip, âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksîm ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düstûru nerede? Hukemânın yüksek kısmı olan İşrâkıyyûn böyle halt etseler, Maddiyyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımların ne kadar halt edeceklerini kıyâs edebilirsin.Sayfa 226Dördüncü Misâl: Nübüvvetin düstûr-u hakîmânesinden وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrıyla, her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti kendine âit bir ise, Sâni‘ine âit neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Her bir şeyin, hatta bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu, mahz-ı hakîkat olan düstûr-u hikmet nerede? Felsefenin “Her bir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahud insanın menâfiine âittir” diye koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet ma‘nâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet-i müzahrefedüstûrları nerede? Şu hakîkat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakîkatinde bir derece gösterildiğinden kısa kestik. İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. “Lemeât” nâmındaki bir risâlede bir kısmına işaret etmişiz.İşte felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hukemâsından İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa‘şaa-i sûriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdî bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler. Hatta İmâm-ı Gazâlî gibi bir Huccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirînulemâsından olan Mu‘tezile imamları, ziynet-i sûriyesine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihâz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi‘ bir mü’min derecesine çıkabilmişler. Hem üdebâ-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbînlik ile ma‘rûf, Ebu’l-Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsûf Ömer Hayyâm gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakîkat ve kemâlden bir sille-i tahkîrve tekfîr yiyip, “Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz” diye zecirkârânete’dîb tokatlarını almışlar.Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mâhiyeti olduğu halde, felsefenin meş’ûm nazarıyla ma‘nâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misâl o ene temeyyu‘edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevaggul sebebiyle güya tasallübediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüdeder. Sonra isyan ile tekeddüreder. Şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev‘-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hatta esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlik-ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaz‘iyetini alır. مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ der. Meydan okur gibi, Kadîr-i Mutlak’ı acz ile ithâm eder. Hatta Hâlik-ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmâreninSayfa 227firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrîf eder. Ezcümle; felâsifenin bir tâifesi, Cenâb-ı Hakk’a “mûcib-i bizzât” demişler, ihtiyârını nefyetmişler. İhtiyârını isbat eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kad...

  24. 116

    (115) 30. Söz/7, Sh 224 | Ene | Diyânete itâat etmeyip yolunu şaşıran felsefe dizginini ene'ye verir

    İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış. Dalâletin her bir nev‘ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde, bir şecere-i zakkūm neşv ü nemâ bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. İşte o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hatta اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ bir düstûrudur. “Galebe edende bir kuvvet var. Kuvvette hak (Hâşiye-1) vardır” der. Zulmü ma‘nen alkışlamış, zâlimleri teşcî‘ etmiştir. Ve cebbârları, ulûhiyet da‘vâsına sevk etmiştir. Hem masnû‘daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnûa ve nakşa mal edip, Sâni‘ ve Nakkāş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek, “Ne güzel yapılmış!” yerine, “Ne güzeldir!” der. Perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir. Hem herkese satılan müzahraf, hodfurûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için, riyâkârları alkışlamış, sanem-misâlleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye-2) yapmıştır. O şecerenin kuvve-i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçükHâşiye-1: Düstûr-u nübüvvet “Kuvvet haktadır, hak kuvvette değildir” der. Zulmü keser. Adâleti te’mîn eder.Hâşiye-2: Yani o sanem-misâller, perestişkârlarının hevesâtlarına hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyâkârâne gösteriş ile, ibâdet gibi bir vaz‘iyet gösteriyorlar.Sayfa 225büyük Nemrûdlar, Firavunlar, Şeddâdlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir.Şimdi şu hakîkati tenvîr için, felsefe mesleğinin esâsât-ı fâsidesinden neş’et eden neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden, numûne olarak “üç dört” misâl zikrediyoruz.Meselâ, nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düstûrî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ kaidesiyle, “Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup, Cenâb-ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz” düstûru nerede? Felsefenin teşebbüh-ü bilvâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir, kaidesiyle, “Vâcibü’l-Vücûd’a benzemeye çalışınız” hodfurûşâne düstûru nerede? Evet, nihâyetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaç ile yoğurulmuş olan mâhiyet-i insaniye nerede? Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü’l-Vücûd’un mâhiyeti nerede? İkinci Misâl: Nübüvvetin hayat-ı ictimâiyedeki düstûrî neticelerinden; ve şems ve kamerden tut, tâ nebâtât hayvanâtın imdâdına ve hayvanât insanın imdâdına, hatta zerrât-ı taâmiye hüceyrât-ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstûr-u teâvün, kānûn-u kerem, nâmûs-u ikrâm nerede? Felsefenin hayat-ı ictimâiyedeki düstûrlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını sû’-i isti‘mâllerinden neş’et eden düstûr-u cidâl nerede? Evet, düstûr-u cidâli o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, “Hayat bir cidâldir” diye eblehâne hükmetmişler.Üçüncü Misâl: Nübüvvetin tevhîd-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstûr-u gāliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani, “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyâda bir birlik var. Demek bir tek zâtın îcâdıdır” diye olan tevhîdkârâne düstûru nerede? Eski felsefenin bir düstûr-u i‘tikādîsinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ “Birden bir sudûr eder, yani bir zâttan, bizzât bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder” diye Ganiyy-i Alel’ıtlâk ve Kadîr-i Mutlak’ı âciz vesâite muhtaç göstererek; bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nevi‘ şirket verip, Hâlik-ı Zülcelâl’e, ‘akl-ı evvel’ nâmında bir mahlûku verip, âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksîm ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düstûru nerede? Hukemânın yüksek kısmı olan İşrâkıyyûn böyle halt etseler, Maddiyyûn, Tabîiyyûn ...

  25. 115

    (114) 30. Söz/6, Sh 223 | Ene | Ene hayra bakan cihettte kendini bir abd bilir, mâhiyeti harfiyedir

    Şöyle ki: Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor. Diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet-i mahzanın menşeidir. Yani, ene kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti harfiyedir. Yani başkasının ma‘nâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu tebeîdir. Yani başka birisinin vücûduyla kāim ve îcâdıyla sâbittir, i‘tikād eder. Mâlikiyeti vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izniyle sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakîkati zılliyedir. Yani hak ve vâcib bir hakîkatin cilvesini taşıyan mümkün ve miskin bir zıldir. Vazîfesi ise, kendi Hâlik’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzân olarak şuûrkârâne bir hizmettir. İşte enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, eneye şu vecihle bakmışlar. Böyle görmüşler. Hakîkati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-Mülk’e teslîm etmişler. Ve hükmetmişler ki, o Mâlik-i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur. Muîn ve vezire muhtaç değil. Her şeyin anahtarı onun elindedir. Her şeye Kādir-i Mutlak’dır. Esbâb bir perde-i zâhiriyedir. Tabiat bir şerîat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmûasıdır ve kudretinin bir mistarıdır. İşte şu parlak, nûrânî, güzel yüz hayatdâr ve ma‘nîdâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki, Hâlik-ı Zülcelâl bir şecere-i tûbâ-yı ubûdiyeti ondan halketmiştir ki, onun mübârek dalları, âlem-i beşeriyetin her tarafını nûrânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman-ı mâzîdeki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman-ı mâzî, felsefenin gördüğü gibi bir mezâr-ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saadet-i ebediyeye atlamak için ervâh-ı âfilîne bir medâr-ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi‘râc-ı münevverve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nûrânî bir nûristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.İkinci vecih ise, felsefe tutmuştur. Felsefe ise, eneye ma‘nâ-yı ismiyle bakmış. Yani “Kendi kendine delâlet eder” der. Ma‘nâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır hükmeder. Vücûdu aslî, zâtî olduğunu telakkî eder. Yani “Zâtında bizzât bir vücûdu vardır” der. Bir hakk-ı hayatı var. Dâire-i tasarrufunda hakîkî mâliktir, zu‘meder. Onu bir hakîkat-i sâbite zanneder. Vazîfesini hubb-u zâtından neş’et eden bir tekemmül-ü zâtî olduğunu bilir. Ve hâkezâ, çok esâsât-ı fâsideye mesleklerini bina etmişler. O esâsât, ne kadar esassız ve çürük olduğunu, sâir risâlelerimde ve bilhassaSayfa 224Sözler’de, hususan On İkinci ve Yirmi Beşinci Sözler’de kat‘î isbat etmişiz. Hatta silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar, “İnsaniyetin gayetü’l-gāyâtı teşebbehe bilvâcibtir. Yani Vâcibü’l-Vücûd’a benzemektir” deyip firavunâne bir hüküm vermişler. Ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâbperest, sanemperest, tabiatperest, nücûmperestgibi çok envâ‘-ı şirktâifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar. Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazîfe-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-yı haseneile tahalluketmekle beraber; aczini bilip kudret-i İlâhiyeye ilticâ, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinâd, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye i‘timâd, ihtiyacını görüp gınâ-yı İlâhîden istimdâd, kusurunu görüp aff-ı İlâhîye istiğfâr, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbîhhânolmaktır, diye ubûdiyetkârâne hükmetmişler.

  26. 114

    (113) 30. Söz/5, Sh 222 | Ene | Zaman-ı Âdemden şimdiye kadar iki azîm cereyân her tarafa kök salmış

    İşte bak, âlem-i insaniyette zaman-ı Âdemden şimdiye kadar iki cereyân-ı azîm, iki silsile-i efkâr her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde, biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihâd etmiş ise, yani silsile-i felsefe silsile-i diyânete dehâlet edip itâat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir sûrette bir saadet, bir hayat-ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nûr silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış; ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem‘ olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe’lerini, esaslarını bulmalıyız.İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkūm sûretini alıp, şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hatta kuvve-i akliye dalında Dehriyyûn, Maddiyyûn, Tabîiyyûn meyvelerini, beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye dalında Nemrûdları Firavunları, Şeddâdları (Hâşiye) beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiyedalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da‘vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkūmun menşei ile silsile-i nübüvvetin, ki bir şecere-i tûbâ-yı ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin küre-i zemînin bağında mübârek dalları; kuvve-i akliye dalında, enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi; kuvve-i dâfia dalında, âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren; ve kuvve-i câzibedalında, hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i sûret ve sehâvet ve keremnâmdârlar meyvesini yetiştiren; ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecereninHâşiye: Evet, Nemrûdları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren eski Mısır ve Bâbil’in, ya sihir derecesine çıkmış veyahud hususî olduğu için etrafında sihir telakkî edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnâmı tevlîd eden felsefe-i tabîiye bataklığıdır. Evet, tabiatın perdesiyle Allah’ın nûrunu görmeyen insan, her şeye bir ulûhiyet verip kendi başına musallat eder.Sayfa 223menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe’ ve medâr, esaslı bir çekirdek olarak enenin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki: Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor. Diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.

  27. 113

    (112) 30. Söz/4, Sh 221 | Ene | Ene'nin mâhiyeti harfiyedir, rubûbiyeti hayâliyedir

    Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kābildir. Vereni kabul eder. Kendi îcâd edemez. O yüzde fâil değil, îcâddan eliSayfa 221kısadır. Bir yüzü de, şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti harfiyedir. Başkasının ma‘nâsını gösterir. Rubûbiyeti hayâliyedir. Vücûdu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzât kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyânın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzânü’l-harâre ve mîzânü’l-havagibi mîzânlar nev‘inden bir mîzândır ki, Vâcibü’l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzândır.İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz‘ân eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti bihakkın edâ eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü görür. Ve âfâkî ma‘lûmât nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nûr ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene vazîfesini şu sûretle îfâ etti, vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakîkî ubûdiyetini takınır. Makam-ı ahsen-i takvîme çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i‘tikād etse, o vakit emânette hıyânet eder. وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden, enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâltedehhüş etmişler. Farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur. Gittikçe kalınlaşır. Vücûd-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel‘ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra nev‘in enâniyeti de bir asabiyet-i nev‘iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i nev‘iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni‘-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs-ı binnefs sûretiyle herkesi, hatta her şeyi kendine kıyâs edip, Cenâb-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksîm eder. Gayet azîm bir şirke düşer. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de, “Kendime mâlikim” diyen adam, her şey “Kendine mâliktir” demeye ve i‘tikād etmeye mecbûrdur.İşte, ene şu hâinâne vaz‘iyetinde iken, cehl-i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinâtın envâr-ı ma‘rifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdîk edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmetgelse, nefsinde abesiyet-i mutlakaSayfa 222sûretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta‘tîldir. Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. On Birinci Söz’de mâhiyet-i insaniyenin ve mâhiyet-i insaniyedeki enâniyetin ne kadar hassâs bir mîzân ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi‘ bir ayna ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat‘î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona mürâcaat edilsin. O Söz’deki tafsîlâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa, gel, hakîkate giriyoruz.

  28. 112

    (111) 30. Söz/3, Sh 220 | Ene | Ene, ayna misâl, vâhid-i kıyâsî, âlet-i inkişâf ve ma‘nâ-yı harfî'dir

    Suâl: Ne için Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının ma‘rifeti enâniyete bağlıdır? Elcevab: Çünkü mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez. Ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez. Mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ, zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîkî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakîkî nihâyet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet-i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder. Bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd-i mevhûmvaz‘ eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra onundur” diye bir taksîmât yapar. Kendindeki ölçücükler ile onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ, dâire-i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire-i mümkinâtta Hâlik’ının rubûbiyetini anlar. Ve zâhirî mâlikiyetiyle, Hâlik’ının hakîkî mâlikiyetini fehmeder. Ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinâtın mâlikidir” der. Ve cüz’î ilmiyle onun ilmini fehmeder. Ve kesbîsan‘atçığıyla o Sâni‘-i Zülcelâl’in ibdâî san‘atını anlar. “Meselâ, ben, şu evi nasıl yaptım ve tanzîm ettim. Öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzîm etmiş” der.Ve hâkezâ, bütün sıfât ve şuûnât-ı İlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyât enede mündericdir. Demek ene, ayna misâl ve vâhid-i kıyâsî ve âlet-i inkişâfve ma‘nâ-yı harfîgibi, ma‘nâsı kendinde olmayan ve başkasının ma‘nâsını gösteren, vücûd-u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki, o elif’in iki yüzü var. Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kābildir. Vereni kabul eder. Kendi îcâd edemez. O yüzde fâil değil, îcâddan eliSayfa 221kısadır. Bir yüzü de, şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti harfiyedir. Başkasının ma‘nâsını gösterir. Rubûbiyeti hayâliyedir. Vücûdu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzât kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyânın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzânü’l-harâre ve mîzânü’l-havagibi mîzânlar nev‘inden bir mîzândır ki, Vâcibü’l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzândır.İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz‘ân eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti bihakkın edâ eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü görür. Ve âfâkî ma‘lûmât nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nûr ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene vazîfesini şu sûretle îfâ etti, vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakîkî ubûdiyetini takınır. Makam-ı ahsen-i takvîme çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i‘tikād etse, o vakit emânette hıyânet eder. وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden, enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâltedehhüş etmişler. Farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur. Gittikçe kalınlaşır. Vücûd-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel‘ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra nev‘in enâniyeti de bir asabiyet-i nev‘iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i nev‘iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni‘-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder.

  29. 111

    (110) 30. Söz/2, Sh 220 | Ene | Cenâb-ı Hakk’ın sıfât ve esmâsının marifeti niçin enâniyete bağlıdır?

    Eğer onun hakîkî mâhiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinât dahi açılır. Şöyle ki: Sâni‘-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakîkatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve numûneleri câmi‘ bir ene vermiştir. Tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı rubûbiyetve şuûnât-ı ulûhiyetbilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakîkî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyâsî teşkîl edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîkî vücûdu lâzım değildir.

  30. 110

    (109) 30. Söz/1, Sh 219 | Tılsım-ı kâinâtı keşfeden Kur’ân'ın mühim bir tılsımını açan Ene Risalesi

    Tılsım-ı kâinâtı keşfeden, Kur’ân-ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halledenOTUZUNCU SÖZEne ve Zerre’den ibâret bir elif, bir noktadır.Şu Söz’ün “İki Maksad” ı var. Birinci Maksad, enenin mâhiyet ve neticesinden; İkinci Maksad, zerrenin hareket ve vazîfesinden bahseder.Birinci Maksadبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًاŞu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki: Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid vücûhundan bir ferdi, bir vechi “ene” dir. Evet ene, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nûrânî bir şecere-i tûbâ ile, müdhiş bir şecere-i zakkūmun çekirdeğidir. Şu azîm hakîkate girişmeden evvel, o hakîkatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:Ene, künûz-u mahfiyeolan esmâ-yı İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi; kâinâtın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır. Bir tılsım-ı hayretfezâdır. O ene, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garib muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır. Ve kâinât tılsımını ve âlem-i vücûbun künûzunu dahi açar. Şu mes’eleye dâir “Şemme” isminde bir risâle-i arabiyemde şöyle bahisetmişiz ki, âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakîkaten kapalıdır. Cenâb-ı Hakk, emânet cihetiyle, insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki, bütün âlemin kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinât’ın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayetSayfa 220muğlak bir muammâ ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakîkî mâhiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinât dahi açılır. Şöyle ki: Sâni‘-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakîkatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve numûneleri câmi‘ bir ene vermiştir. Tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı rubûbiyetve şuûnât-ı ulûhiyetbilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakîkî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyâsî teşkîl edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîkî vücûdu lâzım değildir.

  31. 109

    (108) 29. Söz/19, Sh 215 | Tasdiknâme | 29.Söz'ü kerâmet derecesinde tasdik eden tevâfukāt-ı elifiye

    TasdîknâmeBekā-yı rûh, melâike ve haşir gibi üç mes’ele-i mühimmeyi, hârika bir sûrette isbat eden Yirmi Dokuzuncu Söz risâlesinin hakkāniyetine bir sikke-i tasdîk sûretinde kerâmet derecesine çıkan hârika tevâfukāt-ı elifiyesi, te’lîften takrîben beş sene sonra hatt-ı hakîkîsine yakın bir müstensihin başta yazıldığı gibi, sür‘atle, bir tek gecede yazmasından, bütün sahîfelerde eliflerin adedi birbiri ile tevâfuk ettiği gibi; on altı def‘a on altı elifler geldiğini kemâl-i hayretle gördük. Yine takrîben beş ay o sırdan sonra, aynı nüshada eliflerden hâriç kalan hurûfâtın karşılıklı sahîfelerde acîb tevâfukātını gördük. Tahmînen on beş gün sonra gördük ki, mecmû‘-u eliflerin adedi beş yüz birde tevâfuk ettiğini hayretle gördük. Tahmînen dört beş gün sonra, eliflerden başka hurûfâtın tevâfuksuz kalan iki yerde, bu kadar tevâfuk ve intizâm içinde bunların hâriçte kalması sebebsiz değil, hatıra geliyordu. Namazın tesbîhâtında hatıra geldi ki, bunların başka bir vazîfe-i tevâfukiyesi var. Dikkat ettik, gördük ki, on altıncı sahîfede (ي) on yedinci sahîfede (ر) gelip, tevâfuk etmediğini; on altıncı sahîfeye kadar satırların mecmû‘-u adedi, risâlenin ünvanı ile beraber iki yüz on olup, bu (ي) ve (ر) aynen tam tamına iki yüz onda tevâfuk ediyor. Demek, kaç satır geçtiğini göstermek için tevâfuk etmemiş. On altıncı sahîfe sayılmadı. Çünkü bu işaret, kendi sahîfesinin mâkablindeki sahîfeler adedini gösterdiğinden hâriç kalmıştır. On dördüncü sahîfe-de karşı karşıya iki on dört gelip, âyette iki (ف) satır başında gelmiş. Karşıki sahîfede bir (م) bir (ب) geliyor. Tevâfuk etmediğinin sırrı, bu hurûfun o sahîfenin nihâyetine kadar eliflerin mecmû‘-u adedi iki yüz iki olup, (م، ب) (ف، ف) harflerinin makam-ı ebcedîsinin adedi, yine iki yüz iki ederek, aynı adede tevâfuk etmesini hayretle gördük. Yalnız yaldızlı tek bir nüshanın müstensihi, sehven, ihtiyârsız bu kerâmet-i tevâfukiyeye on dört yerde kalem karıştırdığından, bu sırrı karıştırmıştır. Bu sırlı sahîfeden evvelkilerde dört elif noksân bırakmış. O dört elifin yerine, gelecek sahîfelerde dört elif ziyâde olmuş. On Dördüncü sahîfedeki harfler eliflerin adedini, on altıncı ve on yedinci sahîfelerdeki hurûfâtHâşiye: Kerâmetli Yirmi Dokuzuncu Söz’ün bir sikke-i tasdîk sûretinde Risâle-i Nûr Şâkirdleri’nin tasdîknâmesi yazıldığı vakit, tevâfuka kat‘iyen isti‘dâdı olmayan, hiç tevâfuku hatırına getirmeyen ve baştansavma derecesinde dikkatsiz yazdığı bir tek sahîfede hârika bir sûrette seksen bir tevâfuk olup, o sahîfenin ikinci satırı olan o tasdîknâmenin ma‘nâsını ifade eden “sikke-i tasdîk” cümlesindeki “sikke-i” kelimesinin aynı adedine tevâfuk edip, Risâle-i Nûr Şâkirdleri’nin sikke-i tasdîklerine cifrî bir sikke-i tasdîk basmış denilebilir.Arkadaşlar, tevâfuku tasdîk ettiler. Tevâfuk da dönüp onları tasdîk etti. Sikke-i tasdîklerine bir sikke-i tasdîk oldu.Sayfa 216ise, geçmiş satırların adedlerine tevâfuk etmesi olan, bu iki sırr-ı mühimmi gösteren bu sahîfeler, birbirine muttasıl, hem o harfler iki yüz ikide ittifâk ettiği gibi, sekiz fark ise, sekizinci satırdan evvelki satırlar olduğuna bir îmâdır. Elifden başka gelen harflerin en âhirki sahîfelerde iki (ت) iki (ب) eliflerin mecmû‘-u adedi ile bin üç yüz beş (m. 1888) edip, müellifin Kur’ân’ı hatmederek, ilme başladığı tarihe tevâfuk etmekle beraber, sonradan ilâve edilen baştaki ta‘rîfnâmenin on iki elifinin tenzîli ile, müellifin târîh-i velâdetine tam tamına tevâfuku kat‘iyen tesâdüfî olamaz, belki bir işâret-i tevfîk olarak bir tevâfuk-u gaybîdir. En âhirki sahîfede, eliften başka sâir kesretçe elifli sahîfelerin aksine olarak satır başında gelen (ذ، ف، س) eliflerin mecmû‘-u adediyle bin üç yüz kırk bir (m. 1926) ederek, otuz üç mertebeli Risâle-i Nûr’un mebde’-i te’lîfi olan bin üç yüz kırk bir tarihini, aynen bu “Yirmi Dokuzuncu Söz” nâmındaki Risâletü’n-Nûr’un yirmi dokuzuncu mertebesi, âhirki sahîfesiyle bu sırrı gösterdiğini kemâl-i hayretle gördük.(Hâşiye-1) (Hâşiye-2) (Hâşiye-3) (Hâşiye-4) (Hâşiye-5)...

  32. 108

    (107) 29. Söz/18, Sh 211 | 3.Mesele | Cennet-cehennem şecere-i hilkatin ebede uzanan iki meyvesidir

    Üçüncü Mes’ele: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü İkinci Esas’ta isbat edildiği gibi kudrette noksân yoktur. Muktezî ise gayet kuvvetlidir. Mes’ele ise mümkinâttandır. Mümkün bir mes’elenin gayet kuvvetli bir muktezîsi var ise, fâilin kudretinde noksâniyet yok ise, ona mümkün değil, belki vâki‘ sûretiyle bakılabilir. Remizli Bir Nükte: Şu kâinâta dikkat edilse görünüyor ki, içinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır-şer, güzel-çirkin, nef‘-zarar, kemâl-noksân, ziyâ-zulmet, hidâyet-dalâlet, nûr-nâr, îmân-küfür, tâat-isyan, havf-muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinâtta ezdâd birbiriyle çarpışıyor. Dâimâ tagayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsûlâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri ebede gidecek. Temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, cennet cehennem sûretinde tezâhür edecektir. Madem âlem-i bekā, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır. Elbette anâsır-ı esâsiyesi bekāya ve ebede gidecektir. Evet, cennet-cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir. Ve şu silsile-i kâinâtın iki neticesidir. Ve şu seyl-i şuûnâtın iki mahzenidir. Ve ebede karşı cereyân eden ve dalgalanan mevcûdâtın iki havzıdır. Ve lütuf ve kahrın iki tecellîgâhıdır ki, dest-i kudret bir hareket-i şedîde ile kâinâtı çalkaladığı vakit, o iki havuz münâsib maddelerle dolacaktır. Şu Remizli Nükte’nin sırrı şudur ki, Hakîm-i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizâsıyla, şu dünyayı tecrübeye mahal ve imtihâna meydan ve esmâ-yı hüsnâsına ayna ve kalem-i kader ve kudretine sahîfe olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihân ise neşv ü nemâyâ sebebdir. O neşv ü nemâ ise, isti‘dâdların inkişâfına sebebdir. O inkişâf ise kābiliyetlerin tezâhürüne sebebdir. O kābiliyetlerin tezâhürü ise, hakāik-i nisbiyenin zuhûruna sebebdir. Hakāik-i nisbiyenin zuhûru ise, Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâ-yı hüsnâsının nukūş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinâtı mektûbât-ı Samedâniye sûretine çevirmesine sebebdir. İşte şu sırr-ı imtihân ve sırr-ı teklîf iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffî eder, ayrılır. İşte bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âlî hikmetlerSayfa 212Elifler Adedi(14)için, âlemi bu sûrette irâde ettiğinden, şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irâde etti. Tahavvül ve tagayyür için zıdları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlere mezcederek, şerleri hayırlara idhâl ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem‘ ederek, hamur gibi yoğurarak, şu kâinâtı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düstûruna tâbi‘ kıldı. Vaktâki meclis-i imtihân kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ-yı hüsnâ hükmünü icrâ etti. Kalem-i kader, mektubâtını tamamıyla yazdı. Kudret, nukūş-u san‘atını tekmîl etti. Mevcûdât, vezâifini îfâ etti. Mahlûkāt, hizmetlerini bitirdi. Her şey, ma‘nâsını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni‘-i Kadîr’in bütün mu‘cizât-ı kudretini, umum havârik-ı san‘atını teşhîr edip gösterdi. Şu âlem-i fenâ, sermedî manzaraları teşkîl eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni‘-i Zülcelâl’in hikmet-i sermediyesi ve inâyet-i ezeliyesi o imtihân neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o esmâ-yı hüsnânın tecellîlerinin hakîkatlerini, o kalem-i kader, mektubâtının hakāikini o numûne-misâl nukūş-u san‘atının asıllarını, o vezâif-i mevcûdâtın fâidelerini, gayelerini, o hıdemât-ı mahlûkātın ücretlerini ve o kelimât-ı kitâb-ı kâinâtın ifade ettikleri ma‘nâların hakîkatlerini ve isti‘dâd çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübrâ açmasını ve dünyadan alınmış misâlî manzaraların göstermesini ve esbâb-ı zâhiriye perdesinin yırtmasını ve her şey doğrudan doğruya Hâlik-ı Zülcelâl’ine teslîm etmesi gibi hakîkatleri iktizâ etti. Ve o mezkûr hakîkatleri iktizâ ettiği için, kâinâtı dağdağa-i tagayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak ve ...

  33. 107

    (106) 29. Söz/17, Sh 208 | 4.Esas | Şu âlem dahi büyük bir insandır, o da ölecek, sonra dirilecek

    Dördüncü Esas: Nasıl kıyâmet ve haşre muktezî var ve haşri getirecek fâil dahi muktedirdir.Sayfa 209Elifler Adedi(16)Öyle de; şu dünyanın kıyâmet ve haşre kābiliyeti vardır. İşte, şu mahal kābildir olan müddeâmızda, dört mes’ele vardır. Birincisi: Şu âlem-i dünyânın imkân-ı mevtidir. İkincisi: O mevtin vukūudur. Üçüncüsü: O harâb olmuş, ölmüş dünyanın âhiret sûretinde ta‘mîr ve dirilmesinin imkânıdır. Dördüncüsü: O mümkün olan ta‘mîr ve ihyânın vukū‘ bulmasıdır. Birinci Mes’ele: Şu kâinâtın mevti mümkündür. Çünkü bir şey kānûn-u tekâmülde dâhil ise, o şeyde alâküllihal neşv ü nemâ vardır. Neşv ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâküllihal bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâküllihal bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikrâ ve tetebbu‘la sâbittir ki, öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz. Evet, nasıl ki insan küçük bir âlemdir. Yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır. O dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek. Sonra dirilecek. Veya yatıp, sonra subh-u haşirle gözünü açacaktır. Hem nasıl ki, kâinâtın bir nüsha-i musaggarası olan bir şecere-i zîhayat, tahrîb ve inhilâlden başını kurtaramaz. Öyle de, şecere-i hilkatten teşa‘ubetmiş olan silsile-i kâinât, ta‘mîr ve tecdîd için, tahrîbden, dağılmaktan kendini kurtaramaz. Eğer dünyanın ecel-i fıtrîsinden evvel irâde-i ezeliyenin izni ile, hâricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni‘-i Hakîm’i dahi, ecel-i fıtrîden evvel onu bozmazsa, herhalde, hatta fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ٭ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ٭ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ ٭ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ٭ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ٭ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ ma‘nâları ve sırları, Kadîr-i Ezelî’nin izniyle tezâhür edip, o dünya olan büyük insan, sekerâta başlayıp, acîb bir hırıltı ile ve müdhiş bir savt ile, fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek, sonra emr-i İlâhî ile dirilecektir. İnce remizli bir mes’ele: Nasıl ki su, kendi zararına olarak incimâd eder. Buz, buzun zararına temeyyu‘eder. Lüb, kışrın zararına kuvvetleşir. Lafız, ma‘nâ zararına kalınlaşır. Ruh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, ruh hesabına inceleşir. Öyle de, âlem-i kesîfolan dünya, âlem-i latîf olan âhiret hesabına, hayat makinesinin işlemesiyle şeffaflaşır, latîfleşir.Sayfa 210Elifler Adedi(13)Kudret-i fâtıra, gayet hayret verici bir fa‘âliyetle kesîf, câmid, sönmüş, ölmüş eczâlarda nûr-u hayatı serpmesi, bir remz-i kudrettir ki, âlem-i latîf hesabına şu âlem-i kesîfi nûr-u hayat ile eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakîkatini kuvvetleştiriyor. Evet, hakîkat ne kadar zayıf ise de ölmez, sûret gibi mahvolmaz. Belki teşahhuslarda, sûretlerde seyr ü sefer eder. Hakîkat büyür, inkişâf eder. Gittikçe genişlenir. Kışır ve sûret ise eskileşir, inceleşir, parçalanır. Sâbit ve büyümüş hakîkatin kāmetine yakışmak için, daha güzel olarak tazeleşir. Ziyâde ve noksân noktasında, hakîkatle sûret ma‘kûsen mütenâsibdirler. Yani sûret kalınlaştıkça hakîkat inceleşir. Sûret inceleştikçe hakîkat o nisbette kuvvet bulur. İşte şu kanun, bütün kānûn-u tekâmüle dâhil olan eşyâya şâmildir. Demek, herhalde bir zaman gelecek ki, kâinât hakîkat-i uzmâsının kışır ve sûreti olan âlem-i şehâdet, Fâtır-ı Zülcelâl’in izniyle parçalanacak, sonra daha güzel bir sûrette tazelenecektir. يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrı tahakkuk edecektir. Elhâsıl: Dünyanın mevti mümkün, hem hiç şübhe getirmez ki mümkündür. İkinci Mes’ele: Mevt-i dünyânın vukū‘ bulmasıdır. Şu mes’eleye delil, bütün edyân-ı semâviyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selîmenin şehâdetidir. Ve şu kâinâtın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zîhayat dünyaların ve seyyâr âlemlerin şu dünya misafirhânesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehâdetleridir. Şu dünyanın sekerâtını, âyât-ı Kur’âniyenin işaret ettiği sûrette tahayyül etmek istersen, bak. Şu kâinâtın eczâları dakîk, ulvî bir niz...

  34. 106

    (105) 29. Söz/16, Sh 206 | 2.Mesele| Şeffafiyet, mukabele, muvâzene, intizâm, tecerrüd, itâat sırları

    İkinci Mes’ele ki kudret, melekûtiyet-i eşyâya taalluk eder. Evet, kâinâtın ayna gibi iki yüzü var. Biri mülk ciheti ki, aynanın renkli yüzüne benzer. Diğeri melekûtiyet ciheti ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ciheti ise, zıdların cevelângâhıdır. Güzel- çirkin, hayır-şer, küçük-büyük, ağır-kolay gibi emirlerin mahall-i vürûdudur. İşte şunun içindir ki, Sâni‘-i Zülcelâl, esbâb-ı zâhiriyeyi tasarrufât-ı kudretine perde etmiştir. Ta dest-i kudret, zâhir akla göre hasîs ve nâ-lâyık emirlerle bizzât mübâşereti görünmesin. Çünkü azamet ve izzet öyle ister. Fakat o vesâit ve esbâba hakîkî te’sîr vermemiştir. Çünkü vahdet ve ehadiyet öyle ister. Melekûtiyet ciheti ise, her şeyde parlaktır, temizdir. Teşahhusâtın renkleri, müzahrafâtları ona karışmaz. O cihet vâsıtasız, kendi Hâlik’ına müteveccihtir. Onda terettüb-ü esbâb, teselsül-ü ilelyoktur. Ona illiyet, ma‘lûliyetgiremez. Eğri-büğrüsü yoktur. Mâni‘ler müdâhale edemezler. Zerre şemse kardeş olur. Elhâsıl: O kudret hem basittir, hem nâ-mütenâhîdir, hem zâtîdir. Mahall-i taalluk-u kudret ise hem vâsıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Öyle ise, o kudretin dâiresinde büyük küçüğe karşı tekebbürü yok. Cemâat ferde karşı rüchânı olamaz. Küll cüz’e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanamaz. Üçüncü Mes’ele ki kudretin nisbeti kanunîdir. Yani, çoğa-aza, büyüğe-küçüğe bir bakar. Şu mes’ele-i gāmızayı birkaç temsîl ile zihne takrîb edeceğiz. İşte kâinâtta “şeffafiyet, mukābele, muvâzene, intizâm, tecerrüd, itâat” birer emirdir ki, çoğu aza,Sayfa 207Elifler Adedi(14)büyüğü küçüğe müsâvî kılar. Birinci Temsîl: Şeffafiyet sırrını gösterir. Meselâ, şemsin feyz-i tecellîsi olan timsâli ve aksi, denizin yüzünde ve denizin her bir katresinde aynı hüviyeti gösterir. Eğer küre-i arz, perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından mürekkeb olsa, şemsin aksi her bir parçada ve bütün zemin yüzünde müzâhametsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz bir olur. Eğer farazâ şems, fâil-i muhtâr olsa idi ve feyz-i ziyâsını, timsâl-i aksini irâdesiyle verse idi, bütün zemin yüzüne verdiği feyzi, bir zerreye verdiği feyizden daha ağır olamazdı. İkinci Temsîl: Mukābele sırrıdır. Meselâ, zîhayat ferdlerden yani insanlardan terekküb eden bir dâire-i azîmenin nokta-i merkeziyesindeki ferdin elinde bir mûm ve dâire-i muhîtteki ferdlerin ellerinde de birer ayna farz edilse, nokta-i merkeziyenin muhît aynalarına verdiği feyiz ve cilve-i aks müzâhametsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz nisbeti birdir. Üçüncü Temsîl: Muvâzene sırrıdır. Meselâ, hakîkî ve hassâs ve çok büyük bir mîzân bulunsa, iki gözünde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki zerre herhangisi bulunursa bulunsun, sarf olunacak aynı kuvvet ile o hassâs azîm terâzinin bir gözü göğe, biri zemine inebilir. Dördüncü Temsîl: İntizâm sırrıdır. Meselâ, en azîm bir gemi en küçük bir oyuncak gibi çevrilebilir.

  35. 105

    (104) 29. Söz/15, Sh 204 | 3.Esas | Bütün haşr-i beşer bir tek nefsin ihyâsı gibi o kudrete kolaydır

    Üçüncü Esas: Fâil, muktedirdir. Evet, nasıl haşrin muktezîsi, şübhesiz mevcûddur. Haşri yapacak zât da, nihâyet derecede muktedirdir. Onun kudretinde noksân yoktur. En büyük ve en küçük şeyler ona nisbeten birdirler. Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar kolaydır. Evet, bir Kadîr ki, şu âlem bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerrâtı, cevâhiri nihâyetsiz lisânlarla onun azametine ve kudretine şehâdetSayfa 205Elifler Adedi(14)eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr-i cismânîyi o kudretten istib‘âd etsin? Evet, bilmüşâhede bir Kadîr-i Zül-celâl, şu âlem içinde her asırda birer yeni ve muntazam dünyayı halk eden, hatta her senede birer yeni seyyâr muntazam kâinâtı îcâd eden, hatta her günde birer yeni muntazam âlem yapan, dâimâ şu semâvât ve arz yüzünde ve birbiri arkasında geçici dünyaları, kâinâtları kemâl-i hikmet ile halk eden, değiştiren ve asırlar ve seneler, belki günler adedince muntazam âlemleri zaman ipine asan ve onunla azamet-i kudretini gösteren ve yüz bin çeşit haşrin nakışlarıyla tezyîn ettiği koca bahar çiçeğini, küre-i arzın başına bir tek çiçek gibi takan ve onunla kemâl-i hikmetini (Nüsha) izhâr eden bir zât-ı kadîre, “Nasıl kıyâmeti getirecek, nasıl bu dünyayı âhiretle de değiştirecek?” denilir mi? Şu Kadîr’in kemâl-i kudretini ve hiçbir şey ona ağır gelmediğini ve en büyük şey, en küçük şey gibi onun kudretine ağır gelmediğini ve hadsiz efrad bir tek ferd gibi o kudrete kolay geldiğini, şu âyet-i kerîme i‘lân ediyor. مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Şu âyetin hakîkatini, Onuncu Söz’ün Hâtimesi’nde icmâlen ve Nokta Risâlesi’nde ve Yirminci Mektub’da îzâhen beyân etmişiz. Şu makam münâsebetiyle üç mes’ele sûretinde bir parça îzâh ederiz. İşte, kudret-i İlâhiye zâtiyedir, öyle ise acz tahallüledemez. Hem melekûtiyet-i eşyâya taalluk eder. Öyle ise mevâni‘ tedâhül edemez. Hem nisbeti kanunîdir. Öyle ise cüz’ külle müsâvî gelir. Ve cüz’î küllî hükmüne geçer. İşte şu üç mes’eleyi isbat edeceğiz. Birinci Mes’ele: Kudret-i ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlâhiye’nin lâzıme-i zarûriye-i zâtiyesidir. Yani bizzarûre zâtın lâzımesidir. Hiçbir cihet-i infikâki olamaz. Öyle ise kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzâm eden zâta bilbedâhe ârız olamaz. Çünkü o halde cem‘-i zıddeynlâzım gelir. Madem acz, zâta ârız olamaz. Bilbedâhe o zâtın lâzımı olan kudrete tahallüledemez. Madem acz kudretin içine giremez, bilbedâhe o kudret-i zâtiyede merâtib olamaz. Çünkü her şeyin vücûd merâtibi, o şeyin zıdlarının tedâhülü iledir. Meselâ, harâretteki merâtib, burûdetin tahallülü iledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir. Ve hâkezâ, kıyâs et. Fakat mümkinâtta, hakîkî ve tabîî lüzûm-u zâtî(Başka bir nüshada) Cemâl-i san‘atını.Sayfa 206Elifler Adedi(16)olmadığından, mümkinâtta zıdlar birbirine girebilmiş. Mertebeler tevellüd ederek, ihtilâfât ile tagayyürât-ı âlem neş’et etmiştir. Mademki kudret-i ezeliyede merâtib olamaz. Öyle ise, makdûrâtdahi bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsâvî ve zerreler yıldızlara emsâl olur. Bütün haşr-i beşer bir tek nefsin ihyâsı gibi, bir baharın îcâdı bir tek çiçeğin sun‘u gibi o kudrete kolay gelir. Eğer esbâba isnâd edilse, o vakit bir tek çiçek bir bahar kadar ağır olur. Şu Söz’ün İkinci Makam’ının Dördüncü Allâhü Ekber mertebesinin âhir fıkrasının hâşiyesinde, hem Yirmi İkinci Söz’de, hem Yirminci Mektub’da ve zeylinde isbat edilmiş ki, hilkat-i eşyâ Vâhid-i Ehad’e verilse, bütün eşyâ bir şey gibi kolay olur. Eğer esbâba verilse, bir şey bütün eşyâ kadar külfetli ağır olur

  36. 104

    (103) 29. Söz/14 Sh 201 | 10.Medar | Kur’ân-ı Kerîm haşr-i cismânîyi ihbârât-ı kat‘iye ile isbat eder

    Dokuzuncu Medâr: Sâdık, masdûk, musaddak olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbârıdır. Evet, o Zât’ın (asm) sözleri, saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve onun kelâmları, saadet-i ebediyeye karşı birer penceredir. Zaten bütün enbiyânın (as) icmâını ve bütün evliyânın tevâtürünü elinde tutmuş bütün kuvveti ile bütün da‘vâları tevhîd-i İlâhîden sonra şu haşir ve saadet noktasında temerküz ediyor. Acaba şu kuvveti sarsacak bir şey var mıdır? Onuncu Söz’ün On İkinci Hakîkati şu hakîkati pek zâhir bir sûrette göstermiştir. Onuncu Medâr: On üç asırda yedi vecihle i‘câzını muhâfaza eden ve Yirmi Beşinci Söz’de isbat edildiği üzere, kırk aded envâ‘-ı i‘câzıyla mu‘cize olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ihbârât-ı kat‘iyesidir. Evet, o Kur’ân’ın nefs-i ihbârı haşr-i cismânînin keşşâfıdır. Ve şu tılsım-ı muğlak-ı âlemin ve şu remz-i hikmet-i kâinâtın miftâhıdır. Hem o Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emredip nazara vaz‘ eylediği berâhîn-i akliye-i kat‘iye binlerdir. Ezcümle; bir kıyâs-ı temsîliyeyi tazammun eden وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ ve bir delîl-i adâlete işaret eden وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ gibi pek çok âyât ile, haşr-i cismânîdeki saadet-i ebediyeyi gösterecek pek çok dürbünleri beşerin dikkatine vaz‘ etmiştir. Kur’ân’ın sâir âyetler ile îzâh ettiği şu وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ deki kıyâs-ı temsîlînin hulâsasını Nokta Risâlesi’nde şöyle beyân etmişiz ki, vücûd-u insan, tavırdan tavıra geçtikçe, acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azmve lahme, azmve lahmden halk-ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı, gayet dakîk düstûrlara tâbi‘dir. O tavırların her birisinin öyle kavânîn-i mahsûsave öyle nizâmât-ı muayyeneve öyle harekât-ı muttarideleri vardır ki, cam gibi, altında bir kasıd, bir irâde, bir ihtiyâr, bir hikmetin cilvelerini gösterir. İşte şu tarzda insanlar, gayet refah ve rahatla; ve mazlum ve mütedeyyin adamlar, gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsâvî kılar. Eğer şu müsâvât nihâyetsiz ise, bir nihâyeti yoksa, zulüm görünür. Halbuki, zulümden tenezzühü, kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan adâlet ve hikmet-i İlâhiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabul etmediğinden, bilbedâhe bir mecma‘-ı âharı iktizâ ederler ki, birinci cezâsını, ikinci mükâfâtını görsün. Tâ şu intizâmsız, perişan beşer, isti‘dâdına münâsib tecziye ve mükâfât görüp, adâlet-i mahzaya medâr ve hikmet-i Rabbâniyeye mazhar ve hikmetli mevcûdât-ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin. Evet, şu dâr-ı dünyâ, beşerin ruhunda mündemic olan hadsiz isti‘dâdların sünbüllenmesine müsâid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür. Öyle ise ebede nâmzeddir. Mâhiyeti âliyedir. Öyle ise cinâyeti dahi azîmdir. Sâir mevcûdâta benzemez. İntizâmı da mühimdir. İntizâmsız olamaz. Mühmelkalamaz. Abes edilmez. Fenâ-yı mutlakile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Ona cehennem ağzını açmış, bekliyor. Cennet ise, âgūş-u nâzdârânesini açmış, gözlüyor. Onuncu Söz’ün Üçüncü Hakîkati bu ikinci misâlimizi gayet güzel gösterdiğinden, burada kısa kesiyoruz. İşte misâl için, şu iki âyet-i kerîme gibi pek çok berâhîn-i latîfe-i akliyeyi tazammun eden sâir âyetleri dahi kıyâs ile tetebbu‘ et. İşte, menâbi‘-i aşereve on medâr bir hads-i kat‘îyi, bir burhân-ı kātıı intâc ediyorlar. Ve o pek esaslı hads ve o pek kuvvetli burhân haşir ve kıyâmete dâî ve muktezînin vücûduna kat‘iyen delâlet ettikleri gibi; Sâni‘-i Zülcelâl’in dahi Onuncu Söz’de kat‘iyen isbat edildiği üzere; Hakîm, Rahîm, Hafîz, Âdil gibi ekser esmâ-yı hüsnâsı, haşir ve kıyâmetin gelmesini ve saadet-i ebediyenin vücûdunu iktizâ ederler. Ve saadet-i ebediyenin tahakkukuna kat‘î delâlet ederler. Demek haşir ve kıyâmete muktezî o derece kuvvetlidir ki, hiçbir şekk ve şübheye medâr olamaz.

  37. 103

    (102) 29. Söz/13, Sh 199 | 5.Medar | İsti’dâd, kabiliyet, meyil, emel, efkâr ve tasavvurât-ı insaniye

    Beşinci Medâr: Beşerin cevher-i rûhunda derc edilmiş gayr-i mahdûdisti‘dâdât; ve o isti‘dâdâtda mündemic olan gayr-i mahsûr kābiliyetler; ve o kābiliyetlerden neş’et eden hadsiz meyiller; ve o hadsiz meyillerden hâsıl olan nihâyetsiz emeller; ve o nihâyetsiz emellerden tevellüd eden gayr-i mütenâhî efkâr ve tasavvurât-ı insaniye, şu âlem-i şehâdetin arkasında bulunan saadet-i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl-i tahkîk görüyor. İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat‘î ve şedîd ve sarsılmaz meyl-i saadet-i ebediye, saadet-iSayfa 200Elifler Adedi(12)ebediyenin tahakkukuna dâir vicdana bir hads-i kat‘î veriyor. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkati, bu hakîkati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz. Altıncı Medâr: Rahmânü’r-Rahîm olan şu mevcûdâtın Sâni‘-i Zülcemâl’inin rahmeti, saadet-i ebediyeyi gösteriyor. Evet, ni‘meti ni‘met eden, ni‘meti nikmetlikten halâs eden ve mevcûdâtı firâk-ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saadet-i ebediyeyi, o rahmetin şe’nindendir ki, beşerden esirgemesin. Çünkü bütün ni‘metlerin re’si, reisi, gayesi, neticesi olan saadet-i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret sûretinde dirilmezse, bütün ni‘metler nikmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umum kâinâtın şehâdetiyle muhakkak ve meşhûd olan rahmet-i İlâhiyenin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Halbuki, rahmet güneşten daha parlak bir hakîkat-i sâbitedir. Bak rahmetin cilvelerinden ve latîf âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl ni‘metlerine dikkat et! Eğer firâk-ı ebedî ve hicrân-ı lâyezâlîye, hayat-ı insaniye incirâredeceğini farz etsen, görürsün ki, o latîf muhabbet en büyük bir musibet olur. O lezîz şefkat en büyük bir illet olur. O nûrânî akıl en büyük bir belâ olur. Demek rahmet, çünkü rahmettir. Hicrân-ı ebedîyi, muhabbet-i hakîkiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakîkati, bu hakîkati gayet güzel bir sûrette gösterdiğinden, burada ihtisâr edildi. Yedinci Medâr: Şu kâinâtta görünen ve bilinen bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizâbât, bütün iştiyâkât, bütün terahhumât birer ma‘nâdır, birer mazmûndur, birer kelime-i ma‘neviyedir ki, şu kâinâtın Sâni‘-i Zülcelâl’inin lütuf ve merhametinin tecelliyâtını, ihsân ve kereminin cilvelerini bizzarûre, bilbedâhe kalbe gösterir. Aklın gözüne sokuyor. Madem şu âlemde bir hakîkat vardır. Bilbedâhe hakîkî rahmet vardır. Madem hakîkî rahmet vardır. Saadet-i ebediye olacaktır. Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakîkati, İkinci Hakîkati’yle beraber, şu hakîkati gündüz gibi aydınlatmıştır. Sekizinci Medâr: İnsanın fıtrat-ı zîşuûru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse, “Ebed, ebed!” sesini işitecektir. Bütün kâinât o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan,Sayfa 201Elifler Adedi(12)o ebed için mahlûktur. Demek, bu vicdânî olan incizâb ve cezbe, bir gaye-i hakîkiyenin ve bir hakîkat-i câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkati’nin hâtimesi bu hakîkati göstermiştir.

  38. 102

    (101) 29. Söz/12, Sh 197 | 2.Esas | Saadet-i ebediyeye muktezînin mevcûd olduğunu gösteren on medâr

    İkinci Esas: Saadet-i ebediyeye muktezî vardır. Ve o saadeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harâb-ı âlem, mevt-i dünyâ mümkündür. Hem vâki‘ olacaktır. Yeniden ihyâ-yı âlem ve haşir mümkündür. Hem vâki‘ olacaktır. İşte bu altı mes’eleyi birer birer, aklı iknâ‘ edecek muhtasar bir tarzda beyân edeceğiz. Zaten Onuncu Söz’de, kalbi îmân-ı kâmil derecesine çıkaracak derecede burhânlar zikredilmiştir. Şurada ise, yalnız aklı iknâ‘ edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risâlesi’ndeki beyânâtı tarzında bahsedeceğiz. Evet, saadet-i ebediyeye muktezî mevcûddur. O muktezînin vücûduna delâlet eden burhân-ı kat‘î “On Menba‘ ve Medâr” dan süzülen bir hadstir. Birinci Medâr: Dikkat edilse, şu kâinâtın umumunda bir nizâm-ı ekmel, bir intizâm-ı kasdîvardır. Her cihette reşehât-ı ihtiyârve lemeât-ı kasdgörünür. Hatta her şeyde bir nûr-u kasd, her şe’nde bir ziyâ-yı irâde, her harekette bir lem‘a-i ihtiyâr, her terkîbde bir şu‘le-i hikmet semerâtının şehâdâtıyla nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte, eğer saadet-i ebediye olmazsa, şu esaslı nizâm bir sûret-i zaîfe-i vâhiyeden ibâret kalır. Yalancı, esassız bir nizâm olur. Nizâm ve intizâmın ruhu olan ma‘neviyât ve revâbıtve niseb hebâ olup gider. Demek nizâmı nizâm eden, saadet-i ebediyedir. Öyle ise, nizâm-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. İkinci Medâr: Hilkat-i kâinâtta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet, inâyet-i ezeliyenin timsâli olan hikmet-i İlâhiye, kâinâtın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizâmı lisânı ile, saadet-i ebediyeyi i‘lân eder. Çünkü saadet-i ebediye olmazsa, şu kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikmetleri, fâideleri mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir. Onuncu Söz’ün Onuncu Hakîkati, bu hakîkati güneş gibi gösterdiğinden, ona iktifâen burada ihtisâr ederiz.Sayfa 198Eliflerin Adedi(16)Üçüncü Medâr: Akıl ve hikmet ve istikrâ ve tecrübenin şehâdetleriyle sâbit olan hilkat-i mevcûdâttaki adem-i abesiyetve adem-i isrâf, saadet-i ebediyeye işaret eder. Fıtratta israf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil, Sâni‘-i Zülcelâl’in her şeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyâr ve intihâb etmesidir. Ve bazen bir şeyi, yüz vazîfe ile tavzîf etmesidir. Ve bir ince şeye, bin meyve ve gayeleri takmasıdır. Madem israf yok ve abesiyet olmaz. Elbette saadet-i ebediye olacaktır. Çünkü dönmemek üzere adem, her şeyi abes eder. Her şey israf olur. Umum fıtratta, ezcümle; insanda, fenn-i menâfiu’l-a‘zânın şehâdetiyle sâbit olan adem-i isrâf gösteriyor ki, insanda olan hadsiz isti‘dâdât-ı ma‘neviyeve nihâyetsiz âmâl ve efkâr ve müyûlâtdahi israf edilmeyecektir. Öyle ise, insandaki o esaslı meyl-i tekemmül, bir kemâlin vücûdunu gösterir. Ve o meyl-i saadet, saadet-i ebediyeye nâmzed olduğunu kat‘î olarak i‘lân eder. Öyle olmazsa, insanın mâhiyet-i hakîkiyesini teşkîl eden o esaslı ma‘neviyât, o ulvî âmâl, hikmetli mevcûdâtın hilâfına olarak israf ve abes olur, kurur. Hebâen gider. Şu hakîkat, Onuncu Söz’ün On Birinci Hakîkati’nde isbat edildiğinden kısa kesiyoruz. Dördüncü Medâr: Pek çok nev‘lerde, hatta gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv-i havada, hatta insanın şahıslarında, müddet-i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nevi‘ kıyâmet, bir kıyâmet-i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor, remzen haber veriyorlar. Evet, meselâ haftalık bizim saatimizin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen, Allah’ın dünya denilen büyük saatindeki yevm, sene, ömr-ü beşer, deverân-ı dünyâ, birbirine mukaddime olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi, mevtten sonra subh-u kıyâmet dahi o destgâhdan, o saat-i uzmâdan çıkacağını remzen haber veriyorlar. Bir şahsın müddet-i ömründe başına gelmiş birçok kıyâmet çeşitleri vardır. Her gece bir nevi‘ ...

  39. 101

    (100) 29. Söz/11, Sh 195 | İkinci Menba‘ | Âfâkîdir. Ervah ile mükerrer müşâhedât ve münâsebât vardır

    İkinci Menba‘: Âfâkîdir. Yani mükerrer müşâhedât ve müteaddid vâkıât ve kerrât ile münâsebâttan neş’et eden bir nevi‘ hükm-ü tecerrübîdir. Evet, tek bir ruhun ba‘delmemât bekāsı anlaşılsa, şu ruh nev‘inin külliyetle bekāsını istilzâm eder. Zîrâ fenn-i mantıkça kat‘îdir ki, zâtî bir hâssa bir tek ferdde görünse, bütün efradda dahi, o hâssanın vücûduna hükümedilir. Çünkü zâtîdir. Zâtî olsa her ferdde bulunur. Halbuki değil bir ferd, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr ve bekā-yı ervâha delâlet eden emârât, o derece kat‘îdir ki, bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur. O insanların vücûdlarına hiçbir vehim hatıra gelmez. Öyle de, şübhe kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervâhda, ölmüş, vefat etmiş insanların ervâhı, pek çok kesretle vardır ve bizimle münâsebetdârdırlar. Ma‘nevî hedâyâmız onlara gidiyor. Onların nûrânî feyizleri de bizlere geliyor. Hem hads-i kat‘î ile vicdanen hissedilebilir ki, insan öldükten sonra, esaslı bir ciheti bâkîdir. O esas ise ruhtur. Ruh ise tahrîb ve inhilâle ma‘rûz değil. Çünkü basittir, vahdeti var. Tahrîb ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkîb edilmiş şeylerin şe’nidir. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, hayat kesrette bir tarz-ı vahdeti te’mîn eder. Bir nevi‘ bekāya sebebiyet verir. Demek, vahdet ve bekā, ruhta esastır ki, ondan kesrete sirâyet eder. Ruhun fenâsı ya tahrîb ve inhilâl iledir. O tahrîb ve inhilâl ise, vahdet yol vermez ki girsin, besâtat bırakmaz ki bozsun. Veyahud i‘dâm iledir. İ‘dâmSayfa 196Eliflerin Adedi(16)ise, Cevvâd-ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsâade etmez ve nihâyetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği ni‘met-i vücûdu, o ni‘met-i vücûda pek müştâk ve lâyık olan rûh-u insanîden geri alsın. Üçüncü Menba‘: Ruh zîhayat, zîşuûr, nûrânî vücûd-u hâricî giydirilmiş, câmi‘, hakîkatdâr, külliyet kesb etmeye müsteid bir kānûn-u emrîdir. Halbuki en zayıf olan kavânîn-i emriye, sebat ve bekāya mazhardırlar. Çünkü dikkat edilse, ma‘rûz-u tagayyür olan bütün nev‘lerde birer hakîkat-i sâbite vardır ki, bütün tagayyürât ve inkılâbât ve etvâr-ı hayatiçinde yuvarlanarak sûretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâkî kalıyor. İşte her bir şahs-ı insanî, mâhiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuûruyla ve umûmî tasavvurâtıyla bir şahıs iken, bir nevi‘ hükmüne geçmiştir. Bir nev‘e gelen ve cârî olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi cârîdir. Madem Fâtır-ı Zülcelâl insanı câmi‘bir ayna ve küllî bir ubûdiyetle ve ulvî bir mâhiyetle yaratmıştır. Her ferddeki hakîkat-i rûhiye yüz binler sûret değiştirse, izn-i Rabbânî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise, o şahs-ı insanînin hakîkat-i zîşuûru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi, Allah’ın emriyle, izniyle ve ibkāsıyla dâimâ bâkîdir. Dördüncü Menba‘: Ruha bir derece müşâbih ve ikisi de âlem-i emirden ve irâdeden geldiklerinden, masdar i‘tibâriyle ruha bir derece muvâfık, fakat yalnız vücûd-u hissîolmayan nev‘lerde hükümrân olan kavânîne dikkat edilse ve o nâmuslara bakılsa, görünür ki, eğer o kānûn-u emrî vücûd-u hâricî giyse idi, o nev‘lerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun dâimâ bâkîdir. Dâimâ müstemir, sâbittir. Hiçbir tagayyürât ve inkılâbât, o kanunların vahdetine te’sîr etmez, bozmaz. Meselâ, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun ruhu hükmünde olan kānûn-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâkî kalır. İşte madem en âdî ve zayıf emrî kanunlar dahi, böyle bekā ile, devam ile alâkadârdır. Elbette rûh-u insanî, değil yalnız bekā ile, belki ebedü’l-âbâd ile alâkadâr olmak lâzım gelir. Çünkü ruh dahi Kur’ân’ın nassı ile, قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي fermân-ı celîli ile, âlem-i emirden gelmiş bir kānûn-u zîşuûr ve bir nâmûs-u zîhayattır ki, kudret-i ezeliye ona vücûd-u hâricî giydirmiş. Demek, nasıl ki sıfat-ıSayfa 197Eliflerin Adedi(16)irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâimâ veya ağleben bâkî kalıyor.

  40. 100

    (99) 29. Söz/10, Sh 194 | 1.Esas | Mukaddime | Ebedî bir cemâl aynadâr müştâkının ebediyetini ister

    Mukaddime: Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakîkati’nde isbat edildiği gibi; ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette aynadâr müştâkının ebediyetini ve bekāsını ister. Hem kusursuz ebedî bir kemâl-i san‘at, mütefekkir dellâlının devamını taleb eder. Hem nihâyetsiz bir rahmet ve ihsân, muhtaç müteşekkirlerinin devâm-ı tena‘umlarını iktizâ eder. İşte o aynadâr müştâk, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir en başta rûh-u insanîdir. Öyle ise, ebedü’l-âbâd yolunda, o cemâl, o kemâl, o rahmete refâkat edecek, bâkî kalacaktır. Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakîkati’nde isbat edildiği gibi, değil rûh-u beşer, hatta en basit tabakāt-ı mevcûdât dahi fenâ için yaratılmamışlar. Bir nevi‘ bekāya mazhardırlar. Hatta ruhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi vücûd-u zâhirîden gitse, bin vecihle bir nevi‘ bekāya mazhardır. Çünkü sûreti hadsiz hâfızalarda bâkî kalır. Kānûn-u teşekkülâtı yüzer tohumcuklarında bekā bulup devam eder. Madem bir parçacık ruha benzeyen o çiçeğin kānûn-u teşekkülü, timsâl-i sûreti, bir Hafîz-i Hakîmtarafından ibkā ediliyor. Dağdağalı inkılâblar içinde kemâl-i intizâm ile zerrecikler gibi tohumlarında muhâfaza ediliyor, bâkî kalır. Elbette gayet cem‘iyetli ve gayet yüksek bir mâhiyete mâlik ve hâricî vücûdgiydirilmiş ve zîşuûr ve zîhayat ve nûrânî kānûn-u emri olan rûh-u beşer, ne derece kat‘iyetle bekāya mazhar ve ebediyetle merbût ve sermediyetle alâkadâr olduğunu anlamazsan, nasıl “Zîşuûr bir insanım!” diyebilirsin? Evet, koca bir ağacın bir derece ruha benzeyen programını ve kānûn-u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte derc edip muhâfaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzevâlhakkında “Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhâfaza eder?” denilir mi? Birinci Menba‘: Enfüsîdir. Yani herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir rûh-u bâkîyi anlar. Evet, her bir ruh kaç sene yaşamış ise, o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedâhe aynen bâkî kalmıştır. Öyle ise, madem cesed gelip geçicidir. Mevt ile, bütün bütün çıplak olmak dahi, ruhun bekāsına te’sîr(ي ر) Harfleri; bu sahîfeye kadar iki yüz on satırın adedini göstermek için tevâfuka girmemişler.Sayfa 195Elifler Adedi(15)etmez ve mâhiyetini de bozmaz. Yalnız müddet-i hayatta tedrîcî cesed libâsını değiştiriyor. Mevtte ise, birden soyunur. Gayet kat‘î bir hads ile, belki müşâhede ile sâbittir ki, cesed ruh ile kāimdir. Öyle ise, ruh onun ile kāim değildir. Belki ruh, binefsihîkāim ve hâkim olduğundan, cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklâliyetine halel vermez, belki cesed, ruhun hânesi ve yuvasıdır, libâsı değil. Belki ruhun libâsı, bir derece sâbit ve letâfetçe ruha münâsib bir gılâf-ı latîfî ve bir beden-i misâlîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz. Yuvasından çıkar, beden-i misâlîsini giyer

  41. 99

    (98) 29. Söz/9, Sh 193 | 2.Maksad | Kıyâmet, mevt-i dünya ve âhiret hakkında 1 mukaddime ve 4 esastır

    İkinci Maksad: Kıyâmet ve mevt-i dünyâ ve hayat-ı âhiret hakkındadır. Şu maksadın “dört esası” ve bir “mukaddime-i temsîliyesi” vardır. Mukaddime: Nasıl ki, bir saray veya bir şehir hakkında biri da‘vâ etse, “Şu saray veya şehir, tahrîb edilip yeniden muhkem bir sûrette bina ve ta‘mîr edilecektir.” Elbette onun da‘vâsına karşı altı suâl terettüb eder. Birincisi: Ne için tahrîb edilecek? Sebeb ve muktezî var mıdır? Eğer, “Evet, var!” diye isbat etti. İkincisi: Şöyle bir suâl gelir ki, “Bunu tahrîb edip ta‘mîr edecek usta muktedir midir, yapabilir mi?” Eğer, “Evet, yapabilir!” diye isbat etti. Üçüncüsü: Şöyle bir suâl gelir ki, “Tahrîbi mümkün müdür? Hem sonra tahrîb edilecek midir?” Eğer, “Evet” diye imkân-ı tahrîbi, hem vukūunu isbat etse, iki suâl daha vârid olur ki, “Acaba şu saray veya şehrin ta‘mîri mümkün müdür? Mümkün olsa, acaba ta‘mîr edilecek midir?” Eğer, “Evet” diye bunları da isbat etse, o vakit bu mes’elenin hiçbir cihette, hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki, şekk ve şübhe ve vesvese girebilsin. İşte şu temsîl gibi, dünya sarayının, şu kâinât şehrinin tahrîb ve ta‘mîri için muktezî var, fâil ve ustası muktedir, tahrîbi mümkün ve vâki‘ olacak, ta‘mîri mümkün ve vâki‘ olacaktır. İşte şu mes’eleler birinci esastan sonra isbat edilecektir. Birinci Esas: Ruh kat‘iyen bâkîdir. Birinci maksaddaki melâike ve rûhânîlerin vücûdlarına delâlet eden hemen bütün deliller, şu mes’elemiz olan bekā-yı rûha dahi delildirler. Bence mes’ele o kadar kat‘îdir ki, fazla beyân abes olur. Evet, âlem-i berzahta, âlem-i ervâhta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh-ı bâkiye kafileleriyle bizim mâbeynimizdeki mesâfe o kadar ince ve kısadır ki, burhân ile göstermeye lüzûm kalmaz. Had ve hesaba gelmeyen ehl-i keşfin ve şuhûdun onlarla temas etmeleri, hatta ehl-i keşfü’l-kubûrun onları görmeleri, hatta bir kısım avâmın da onlarla muhâbereleri ve umumun da rüyâ-yı sâdıkada onlarla münâsebet peydâ etmeleri, muzâaf tevâtürler sûretinde, âdetâ beşerin ulûm-u müteârifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyyûn fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedîhî bir şeyde zihinlere vesvese vermiş. İşte şöyle vesveseleri izâle için hads-i kalbînin ve iz‘ân-ı aklînin pek çok menba‘larından bir mukaddime ile dört menbaına işaret edeceğiz

  42. 98

    (97) 29. Söz/8, Sh 188 | 3.Esas | İnsanların melâikelerle muhaveresinde ve müşahedesinde icma vardır

    Üçüncü Esas: Mes’ele-i melâike ve rûhâniyât, o mesâildendir ki, tek bir cüz’ün vücûduyla bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yetiyle umum nev‘in vücûdu ma‘lûm olur. Çünkü kim inkâr ederse, külliyen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev‘in umumunu kabul etmeye mecbûrdur. Madem öyledir. İşte bak, görmüyor musun veişitmiyor musun ki, bütün ehl-i edyân, bütün asırlarda, zaman-ı Âdemden şimdiye kadar melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin tahakkukuna ittifâk etmişler. Ve insanın tâifeleri, birbirinden bahsi ve muhâveresi ve rivâyeti gibi melâikelerle muhâvere edilmesine ve onların müşâhedesine ve onlardan rivâyet etmesine icmâ‘ etmişler. Acaba hiçbir ferd, melâikelerden bilbedâhe görünmezse, hem bilmüşâhede bir şahsın veya müteaddidSayfa 189Elif Adedi(16)eşhâsın vücûdu kat‘î bilinmezse, hem onların bilbedâhe, bilmüşâhede vücûdları hissedilmezse, hiç mümkün müdür ki, böyle bir icmâ‘ ve ittifâk devam etsin? Ve böyle müsbet ve vücûdî bir emirde ve şuhûda istinâd eden bir halde, müstemirrenve tevâtüren o ittifâk devam etsin? Hem hiç mümkün müdür ki, şu i‘tikād-ı umûmînin menşei, mebâdî-i zarûriyeve bedîhî emirler olmasın? Hem hiç mümkün müdür ki, hakîkatsiz bir vehim, bütün inkılâbât-ı beşeriyede, bütün akāid-i insaniyede istimrâr etsin, bekā bulsun? Hem hiç mümkün müdür ki, şu ehl-i edyânın bu icmâ‘-ı azîmin senedi, bir hads-i kat‘î olmasın? Bir yakîn-i şuhûdîolmasın? Hem hiç mümkün müdür ki, o hads-i kat‘î, o yakîn-i şuhûdîhadsiz emârelerden ve o emâreler hadsiz müşâhedât vâkıalarından ve o müşâhedât vâkıaları şeksiz ve şübhesiz, mebâdî-i zarûriyeye istinâd etmesin? Öyle ise, şu ehl-i edyândaki i‘tikādât-ı umûmiyenin sebebi ve senedi, tevâtür-ü ma‘nevîkuvvetini ifade eden pek çok kerrât ile melâike müşâhedelerinden ve rûhânîlerin rü’yetlerinden hâsıl olan mebâdî-i zarûriyedir, esâsât-ı kat‘iyedir. Hem hiç mümkün müdür, hiç ma‘kūl müdür, hiç kābil midir ki, hayat-ı ictimâiye-i beşeriye semâsının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiyâ ve evliyâ, tevâtür sûretiyle ve icmâ‘-ı ma‘nevî kuvveti ile ihbâr ettikleri ve şehâdet ettikleri melâike ve rûhâniyâtın vücûdları ve müşâhedeleri bir şübhe kabul etsin, bir şekke medâr olsun? Bâhusus onlar şu mes’elede ehl-i ihtisâstırlar. Ma‘lûmdur ki, iki ehl-i ihtisâs binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu mes’elede ehl-i isbâttırlar. Ma‘lûmdur ki, iki ehl-i isbât binler ehl-i nefiyve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinât semâsında dâim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen, âlem-i hakîkatin şemsü’ş-şümûsu olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın ihbârâtı ve risâlet güneşi olan Zât-ı Ahmediye’nin (asm) şehâdâtı ve müşâhedâtı, hiç kābil midir ki, bir şübhe kabul etsin? Madem tek bir rûhâniyâtın vücûdu bir zamanda tahakkuk etse, şu nev‘in umumen tahakkukunu gösteriyor. Ve madem şu nev‘in vücûdu tahakkuk ediyor. Elbette onların sûret-i tahakkukunun en ahseni, en ma‘kūlü, en makbûlü şerîatın şerh ettiği gibidir. Kur’ân’ın gösterdiği gibidir.Sayfa 190Eliflerin Adedi(12)Sâhib-i Mi‘râc’ın gördüğü gibidir.Dördüncü Esas: Şu kâinâtın mevcûdâtına nazar-ı dikkat ile bakılsa görünür ki, cüz’iyât gibi külliyâtın dahi birer şahs-ı ma‘nevîsi vardır ki, birer vazîfe-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor. Meselâ, bir çiçek kendince bir nakş-ı san‘atı gösterip, lisân-ı hâliyle esmâ-yı Fâtır’ı zikrettiği gibi, küre-i arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam, küllî vazîfe-i tesbîhiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizâm içinde bir i‘lânâtı, tesbîhâtı ifade ediyor. Öyle de, koca bir ağacın hey’et-i umûmiyesiyle gayet muntazam bir vazîfe-i fıtriyesi ve ubûdiyeti vardır. Nasıl bir ağaç, yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimâtı ile bir tesbîhâtı var. Öyle de, koca semâvât denizi dahi, kelimâtı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelâl’ine tesbîhât yapar ve Sâni‘-i Zülcelâl’ine hamd eder. Ve hâkezâ, mevcûdât-ı hâriciyenin her biri, sûreten câmid, şuûrsuzken, gayet hayatkârâne ve şuûrdârâne vazîfeleri ve tesbîhâtları vardır.

  43. 97

    (96) 29. Söz /7, Sh 187|Kudret-i ezeliye nûr-u hayatı her şeyde serpiyor, şuûr ziyâsıyla yaldızlıyor

    İkinci Esas: Melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin sübûtuna ve hakîkatlerinin vücûduna bir icmâ‘-ı ma‘nevî ile, ta‘bîrde ihtilâflarıyla beraber, bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil bilerek bilmeyerek ittifâk etmişler, denilebilir. Hatta maddiyâtta çok ileri giden hukemâ-yı işrâkıyyûn, meşâiyyûn kısmı, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nev‘in bir mâhiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” derler. Melâikeyi öyle ta‘bîr ediyorlar. Eski hukemânın İşrâkıyyûn kısmı dahi, melâikenin ma‘nâsında kabule muzdar kalarak, yalnız yanlış olarak, ‘Ukūl-ü Aşere’ ve ‘Erbâbü’l-Envâ’ diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, melekü’l-cibâl, melekü’l-bihâr, melekü’l-emtâr gibi, her nev‘e göre birer melek-i müekkel vahyin ilhâmı ve irşâdı ile bulunduğunu kabul ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hatta akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma‘nen sukūt etmiş olan maddiyyûn ve tabîiyyûn dahi, melâikenin ma‘nâsını inkâr edemeyerek (Başka bir nüshada) ‘Kuvâ-yı Sâriye’ nâmıyla bir cihette kabule mecbûr olmuşlar. Ey melâike ve rûhâniyâtın kabulünde tereddüd gösteren bîçâre adam! Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakîkate güveniyorsun ki, bütün ehl-i akıl bilerek bilmeyerek melâikenin ma‘nâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânîlerin tahakkukları hakkında ittifâklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’da isbat edildiği gibi, hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl ma‘nâ-yı melâikenin kabulünde ma‘nen müttefiktirler. Ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Hiç şu halde mümkün olur mu ki, şu fezâ-yı vâsiasekenelerden, şu semâvât-ı latîfe mütevattınîninden hâlî kalsın? Hiç hatırına gelmesin ki, şu hilkatte cârî olan nâmuslar, kanunlar, kâinâtın hayatdâr olmasına kâfî gelir? Çünkü o cereyân eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, i‘tibârî emirlerdir. Vehmî düstûrlardır. Ademî sayılır. Onları temsîl edecek, onları gösterecek,(Başka nüshada) Melâike ma‘nâsını ve rûhâniyâtın hakîkatini inkâra mecâl bulamamışlar, belki fıtratın nâmuslarından ‘Kuvâ-yı Sâriye’ diye, cereyân eden kuvvetler nâmını vererek, yanlış bir sûrette tasvîr ile, bir cihetten tasdîkine mecbûr kalmışlar. Ey kendini akıllı zanneden!Sayfa 188Elifler Adedi(16)onların dizginlerini ellerinde tutacak, melâike denilen ibâdullâh olmazsa, o nâmuslara, o kanunlara bir vücûd taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakîkat-i hâriciye olamaz. Halbuki hayat bir hakîkat-i hâriciyedir. Vehmî bir emir, hakîkat-i hâriciyeyi yüklenemez. İkinci Esas: Melâikenin vücûduna ve rûhânîlerin sübûtuna ve hakîkatlerinin vücûduna bir icmâ‘-ı ma‘nevî ile, ta‘bîrde ihtilâflarıyla beraber, bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil bilerek bilmeyerek ittifâk etmişler, denilebilir. Hatta maddiyâtta çok ileri giden hukemâ-yı işrâkıyyûn, meşâiyyûn kısmı, melâikenin ma‘nâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nev‘in bir mâhiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” derler. Melâikeyi öyle ta‘bîr ediyorlar. Eski hukemânın İşrâkıyyûn kısmı dahi, melâikenin ma‘nâsında kabule muzdar kalarak, yalnız yanlış olarak, ‘Ukūl-ü Aşere’ ve ‘Erbâbü’l-Envâ’ diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, melekü’l-cibâl, melekü’l-bihâr, melekü’l-emtâr gibi, her nev‘e göre birer melek-i müekkel vahyin ilhâmı ve irşâdı ile bulunduğunu kabul ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hatta akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma‘nen sukūt etmiş olan maddiyyûn ve tabîiyyûn dahi, melâikenin ma‘nâsını inkâr edemeyerek (Başka bir nüshada) ‘Kuvâ-yı Sâriye’ nâmıyla bir cihette kabule mecbûr olmuşlar. Ey melâike ve rûhâniyâtın kabulünde tereddüd gösteren bîçâre adam! Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakîkate güveniyorsun ki, bütün ehl-i akıl bilerek bilmeyerek melâikenin ma‘nâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânîlerin tahakkukları hakkında ittifâklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’da isbat edildiği gibi, hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesidir, zübdesidir.

  44. 96

    (95) 29. Söz/6, Sh 184 | Kadîr-i Hakîm seyyâlât-ı latîfe maddeleri hayatsız, câmid, şuûrsuz bırakmaz

    Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa, vücûd vücûd değildir. Ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyâsıdır, şuûr hayatın nûrudur. Mademki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşâhede bir intizâm-ı kâmil-i ekmelvardır. Ve şu kâinâtta bir itkān-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkemgörünüyor. Madem şu bîçâre, perişan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar had ve hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevilervâh ile ve zevilidrâk ile dolmuştur. Elbette, sâdık bir hads ile ve kat‘î bir yakîn ile hüküm olunur ki, şu kusûr-u semâviyeve şu bürûc-u sâmiyenin dahi, kendilerine münâsib, zîhayat, zîşuûr sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; güneşin ateşinde dahi, o nûrânî sekeneler bulunur. Nâr nûru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir. Madem kudret-i ezeliye bilmüşâhede en âdî maddelerden, en kesîf unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder. Ve gayet ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir. Ve nûr-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor. Ve şuûr ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksânsız hikmetiyle nûr gibi, esîr gibi ruha yakın ve münâsib olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip, hayatsız bırakmaz. Câmid bırakmaz. Şuûrsuz bırakmaz. Belki madde-i nûrdan, hatta zulmetten, hatta esîr maddesinden, hatta ma‘nâlardan, hatta havadan, hatta kelimelerden zîhayat, zîşuûru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif ecnâsları gibi, pek çok muhtelif rûhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da rûhânî ve cin ecnâslarıdır. Melâikelerin ve rûhânîlerin kesretle vücûdlarını kabul etmek, ne derece hakîkat ve bedîhî ve ma‘kūl olduğunu; ve Kur’ân’ın beyân ettiği gibi, onları kabul etmeyen ne derece hilâf-ı hakîkat ve hilâf-ı hikmet bir hurâfe, bir dalâlet, bir hezeyan, bir dîvânelik olduğunu, şu temsîle bak, gör. İki adam, biri bedevî, vahşi; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup, İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir hâneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hâne amele, sefîl, miskin adamlarla doludur. Acîb bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hânenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medâr-ı taayyüşü ve hususî şerâit-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı âkilü’n-nebâttır, yalnız nebâtât ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam bu hâli görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki, uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünür. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs‘atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahud göz zaîfliğiyle veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle, o sarayın sekeneleri o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hânedeki şerâit-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbâba binâen görünmediklerinden ve buradaki şerâit-i hayat orada bulunmadığından, der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur. Zîruh içinde yoktur” der. Vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakir, küçük hâneyi görüyorsun ki, zîruh ile, amele ile doldurulmuş. Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdâm ediyor. Bak, bu hâne etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur.” Acaba hiç mümkün müdür ki, şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyînâtın, şu san‘atlı sarayların, onlara münâsib âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine, belki börek yerler. Balık yerine, baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahud gözünün kābiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz. Adem-i rü’yet, adem-i vücûda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya huccet olamaz. İşte şu temsîl gibi, ecrâm-ı ulviye ve

  45. 95

    (94) 29. Söz/5, Sh 183 | Denilebilir ki, hayat olmazsa, vücûd vücûd değildir. Ademden farkı olmaz.

    ak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa, yetîmdir, garibdir, yalnızdır. Münâsebeti, yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa, o dağa nisbeten ma‘dûmdur. Çünkü ne hayatı var ki, hayat ile alâkadâr olsun. Ne şuûru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak, küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda bütün kâinâtla öyle münâsebet te’sîs eder ki, bütün kâinâtla ve hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir, “Şu arz benim bahçemdir, ticarethânemdir.” İşte zîhayattaki meşhur havâss-ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-i meşhûr sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisâs ve ünsiyet ve mübâdele ve tasarrufa sâhib olur. İşte en küçük zîhayatta, hayat böyle te’sîrini gösterse, elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisât ve inkişâf ve tenevvür eder ki, hayatın ziyâsı olan şuûr ile, akıl ile bir insan, kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve rûhiyede ve cismâniyede gezer. Yani o zîşuûr ve zîhayat, ma‘nen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuûrun mir’ât-ı rûhuna misafir olup, irtisâm ve temessül ile geliyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelâl’in en parlak bir burhân-ı vahdeti ve en büyük bir ma‘den-i ni‘meti ve en latîf bir tecellî-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezîh-i san‘atıdır. Evet, hafî ve dakîktir. Çünkü envâ‘-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebât ve o hayat-ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv-ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette ülfetSayfa 184Eliflerin Adedi(16)içinde zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakîkati, hakîkî olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş. Hem hayat o kadar nezîh ve temizdir ki, iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbâbın perdesini vaz‘ etmeyerek doğrudan doğruya mübâşeret ediyor. Fakat sâir şeylerdeki umûr-u hasîseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâ-pâk keyfiyât-ı zâhiriyeye menşe’ olmak için esbâb-ı zâhiriyeyi perde etmiştir.Konuşma metni

  46. 94

    (93) 29. Söz/4,Sh 182 | 1. Maksad | Melâike îmânın bir rüknüdür |1. Esas| Vücûdun kemâli hayat iledir

    Birinci Maksad: Melâikenin tasdîki îmânın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte-i esâsiyevardır. Birinci Esas: Vücûdun kemâli hayat iledir, belki vücûdun hakîkî vücûdu, hayat iledir. Hayat, vücûdun nûrudur. Şuûr, hayatın ziyâsıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat her şeyi, her bir zîhayatSayfa 183Elifler Adedi(16)olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyâya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki, “Şu bütün eşyâ malımdır, dünya hânemdir, kâinât mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziyâ, ecsâmın görülmesine sebebdir ve renklerin bir kavle göre sebeb-i vücûdudur. Öyle de hayat dahi, mevcûdâtın keşşâfıdır, keyfiyâtın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri, bir cüz’e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz eşyâyı iştirâk ve ittihâd ettirip, bir vahdete medâr bir ruha mazhar yapmak gibi kemâlât-ı vücûdun umumuna sebebdir. Hatta hayat, kesret tabakātında bir çeşit tecellî-i vahdettir. Kesrette ehadiyetin bir aynasıdır. Bak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa, yetîmdir, garibdir, yalnızdır. Münâsebeti, yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa, o dağa nisbeten ma‘dûmdur. Çünkü ne hayatı var ki, hayat ile alâkadâr olsun. Ne şuûru var ki, taalluk etsin. Şimdi bak, küçücük bir cisme, meselâ balarısına. Hayat ona girdiği anda bütün kâinâtla öyle münâsebet te’sîs eder ki, bütün kâinâtla ve hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticaret akdeder ki, diyebilir, “Şu arz benim bahçemdir, ticarethânemdir.” İşte zîhayattaki meşhur havâss-ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-i meşhûr sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envâıyla ihtisâs ve ünsiyet ve mübâdele ve tasarrufa sâhib olur. İşte en küçük zîhayatta, hayat böyle te’sîrini gösterse, elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisât ve inkişâf ve tenevvür eder ki, hayatın ziyâsı olan şuûr ile, akıl ile bir insan, kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve rûhiyede ve cismâniyede gezer. Yani o zîşuûr ve zîhayat, ma‘nen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuûrun mir’ât-ı rûhuna misafir olup, irtisâm ve temessül ile geliyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelâl’in en parlak bir burhân-ı vahdeti ve en büyük bir ma‘den-i ni‘meti ve en latîf bir tecellî-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezîh-i san‘atıdır. Evet, hafî ve dakîktir. Çünkü envâ‘-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebât ve o hayat-ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv-ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette ülfet

  47. 93

    (92) 29. Söz/3,Sh 182 | Melâike ve rûhâniyât kâinâtın herbir cihetinde bir ubûdiyetle muvazzaftırlar

    Madem bu nihâyetsiz tezyînât, nihâyetsiz bir vazîfe-i tefekkür ve ubûdiyet ister. Halbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye, şu hikmetli nezârete, şu vüs‘atli ubûdiyete karşı milyondan ancak birisini yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve çok mütenevvi‘ olan şu vezâif ve ibâdete, nihâyetsiz melâike envâ‘ları, rûhâniyât ecnâsları lâzımdır ki, şu mescid-i kebîr-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin. Evet, şu kâinâtın her bir cihetinde, her bir dâiresinde rûhâniyât ve melâikelerden birer tâife, birer vazîfe-i ubûdiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivâyât-ı ehâdîsiyenin işârâtıyla ve şu intizâm-ı âlemin hikmeti ile, denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı câmide-i seyyâre, yıldızlar seyyârâtından tut, ta yağmur katarâtına kadar, bir kısım melâikenin sefîne ve merâkibidirler. O melâikeler, bu seyyârelere izn-i İlâhî ile binerler. Âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. O merkeblerinin tesbîhâtını temsîl ederler. Hem denilebilir: Bir kısım hayatdâr ecsâm, bir hadîs-i şerîfte “Ehl-i cennet ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve cennette gezerler” diye işaret ettiği طُيُورٌ خُضْرٌ tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridir. Onlar bunların içine emr-i hakla girerler. Âlem-i cismâniyâtı seyiredip, o hayatdâr cesedlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile, âlem-i cismânîdeki mu‘cizât-ı fıtratı temâşâ ediyorlar. Tesbîhât-ı mahsûsalarını edâ ediyorlar. İşte, nasıl hakîkat böyle iktizâ ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktizâ eyliyor. Çünkü şu kesâfetli ve ruha münâsebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nûr-u hayata münâsebeti pek cüz’î olan sudan, mütemâdiyen hummâlı bir fa‘âliyetle letâfetli hayatı ve nûrâniyetli zevi’l-idrâki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette ruha çok lâyık ve hayata çok münâsib şu nûr denizinden ve hatta şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sâir madde-i latîfeden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.

  48. 92

    (91) 29. Söz/2, Sh 181 | Mukaddime | Melâike ve rûhâniyât, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir

    YİRMİ DOKUZUNCU SÖZاَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ٭ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِتَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ٭ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَب۪ي ٭Şu makam, iki “Maksad-ı Esâs” ile, bir “Mukaddime” den ibârettir. Mukaddime: Melâike ve rûhâniyâtın vücûdu, insan ve hayvanların vücûdu kadar kat‘îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamağı’nda beyân edildiği gibi; hakîkat kat‘iyen iktizâ eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuûr sekeneleri olsun. Ve o sekeneler, o semâvâta münâsib bulunsun. Şerîatın lisânında pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere, ‘melâike ve rûhâniyât’ tesmiye edilir. Evet, hakîkat böyle iktizâ eder. Zîrâ şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakāretiyle beraber zîşuûr mahlûklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuûrlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrîh eder ki, şu muhteşem burçlar sâhibi olan müzeyyen kasırlar misâli olan semâvât dahi, nûr-u vücûdun nûru olan zîhayat; ve zîhayatın ziyâsı olan zîşuûr ve zevi’l-idrâk mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu saltanat-ı rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umûmî ubûdiyetleri ile, kâinâtın büyük ve küllî mevcûdâtın tesbîhâtlarını temsîl ediyorlar. Evet, şu kâinâtın keyfiyâtı, onların vücûdlarını gösteriyor. Çünkü kâinâtı had ve hesaba gelmeyen, dakîk san‘atlı tezyînâtve o ma‘nîdâr mehâsin ile ve hikmetdâr nukūş ile süslendirip tezyîn etmesi, bilbedâhe ona göre mütefekkir ve istihsân edicilerin ve mütehayyir takdîr edicilerin enzârını ister, vücûdlarını taleb eder. Evet, nasıl ki hüsün, elbette bir âşık ister. Taâm ise aç olana verilir. Öyle ise, şu nihâyetsiz hüsn-ü san‘at içinde gıdâ-yı ervâh ve kūt-u kulûb, Elbette melâike ve rûhânîlere bakar, gösterir.Hâşiye: Tevâfukta hâric kalan (ي، ت، ش، د) satırların mecmûuyla, Risâle-i Nûr müellifinin hayatının başlangıcı olan 1294 (m. 1877) tarihini göstermekle beraber, isimdeki (ي) hâriç nüktesiz, tevâfuksuz kalan (ل ن) zammı ile beraber, işâret-i Gavsiyedeki iki işâret-i gaybiyeye muvâfık olarak, Risâle-i Nûr’un müntehâ-yı te’lîfi olacak olan 1364 (m. 1949) tarihini göstermekle, o iki işareti te’yîd etmekle, onlar ile teeyyüd ediyor. Risâle-i Nûr Kur’ân’ın hâs bir tefsîri olmak cihetiyle, nüzûl-ü Kur’ânın yirmi üç senesine muvâfık olarak, Yirmi Dokuzuncu Söz’ün başındaki sahîfesinin tevâfuktan hâriçte kalan harfleri satırlar ile iki işâret-i Gavsiyeye muvâfık olarak müntehâ-yı te’lîfi olacak olan bin üç yüz altmış dört (m. 1949) tarihini; ve âhirki sahîfesi elifler ile mebde’-i te’lîfi olan bin üç yüz kırk bir (m. 1926) tarihini gösterdiğinden, müddet-i te’lîf yirmi üç sene olup, Risâle-i Nûr’un menbaı ve ma‘deni olan Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın müddet-i nüzûlüne tevâfuku, i‘câz-ı Kur’ânînin bir şu‘lesi tefsîrine in‘ikâs ettiğini gösteriyor.Re’fet, Rüşdü, Husrev

  49. 91

    (90) 29. Söz/1, Sh 179 | Beka-yı ruh, melâike ve haşre dâir olan 29.Söz'de Elifler'in latif tevâfuku

    Risâle-i Nûr mîzânlarından ve îmân âhiret burhânlarındanYİRMİ DOKUZUNCU SÖZBekā-yı Rûh ve Melâike ve Haşr’e dâirdir.Saîdü’n-Nûrsî BedîüzzamanBu risâlenin şirin ve latîf bir diğer tevâfuku da şudur ki, bu sözün bir kerâmet-i zâhiresi olan eliflerin tevâfukāt-ı acîbesi içinde, “Saîdü’n-Nûrsî” nin makam-ı ebcedîsi tam tamına tevâfuk ediyor. Çünkü, sahîfe başlarında gelen eliflerin mecmû‘-u adedi “beş yüz bir” olduğu gibi, “Saîdü’n-Nûrsî” aynen “beş yüz bir” dir. Elbette böyle ma‘nîdâr bir tevâfuk, kat‘iyen tesâdüf işi olamaz.Saîdü’n-Nûrsî BedîüzzamanElifAdedi(12)Risâle-i Nûr eczâlarının ekserîsi letâif-i tevâfukiyeden birer nev‘ine mazhardırlar. Bazıları hârika derecesindedir ki, buradaki dahi o hârikadandır. Onuncu Söz’ün büyük kardeşi olan bu Yirmi Dokuzuncu Söz, Onuncu Söz’den daha ileri, parlak bir tevâfukāt-ı elifiyeyi gösteriyor. Bu Söz’ü üç müstensih yazdılar. Her birisinde ayrı bir hârika göründü. Bu nüsha daha latîftir. Dikkat ettik, tekellüf de yoktur. Demek bu Söz’ün hakîkî hattı, bu nüshadaki tarzdır. Bu nüshadaki tevâfukāt-ı elifiye sun‘î olmadığına kat‘î delil şudur ki, bir müstensih (Hâşiye) gayet sür‘atli, bir tek gecede, üç sahîfe noksân olarak bu nüshayı yazmış. Hayret verici elifler bu vaz‘iyeti göstermişler. Sun‘î olsa idi, çok geceler lâzımdı. Bu nüsha, o nüshadan bir derece tanzîm ile aynen alınmıştır. Evvelki müstensihin kat‘iyen te’mînâtıyla, hem bir tek gecede yazmasının şehâdetiyle, bilerek elifler getirilmemiş, belki geldikten sonra bilinmiş. Demek gelmesi şuûr ile değil, bulunması şuûr iledir. Tevâfukāt-ı latîfesindendir ki, on altı def‘a on altı elif gelmesiyle, satırların on altısına tevâfukla gayet şirin düşmüştür. Hem bütün sahîfeler birbirine tevâfuk ediyor. Kısmen de sahîfe rakamına bakıyor. Üç elifli sahîfe bir def‘a, on iki elifli sahîfeler beş def‘a, on üç elifli iki def‘a, on dört elifli altı def‘a, on beş elifli dört def‘a, on altı elifli on altı def‘a gelmiştir. Satır başlarında tevâfuktan hâriçte kalan eliflerin yerlerine gelen hurûfâtın karşı karşıya tevâfukları, latîf ve ma‘nîdâr düşüp, kat‘iyen kasıd eseri olmadığını gösteriyor. Bu latîf tevâfukundan daha ince letâfeti şudur ki, yirmi yedinci ve yirmi dokuzuncu sahîfelerdeki on dört elif tevâfuku içinde, hâriç kalan beşinci ve yedinci satır ile, birinci ve ikinci satırların başlarında (واو) ve (با) gelmesidir. Hem tevâfuksuz kalan (ن) ve (ل) harfleri, baştaki (ي، ت، ش،د) harfleri ile beraber, satırlar yekünü ile, Risâle-i Nûr’un müntehâ-yı te’lîfinin tarihi olacak olan, bin üç yüz altmış dört (m. 1949) tarihini gösteriyor.Hâşiye: Bu acîb istinsâh, te’lîften beş sene sonradır.Hâşiye: Bu sahîfe eliflerin sahîfe tevâfukātından başka, bu risâledeki bütün sırlardan beş altı ay evvel yazıldığından, hem mukābil sahîfe bütün sahîfelere muhâlif olarak tevâfuksuz on iki rakamını gösterdiğinden, bu sahîfedeki “on iki elif” risâle eliflerinin sırlarına medâr olabilir.

  50. 90

    (89) 28. Söz/4, Sh 176 | Cennette binlerce köşk ve hûri ihsan edilmesine ne ihtiyaç var, ne demektir?

    Sayfa 176Suâl: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: “Bazı ehl-i cennete, dünya kadar bir yer veriliyor. Yüz binler kasır ve yüz binler hûri ihsân ediliyor. Bir tek adama bu kadar şeylerin, ne lüzûmu var? Ne ihtiyacı var? Nasıl olabilir? Ve ne demektir?”Elcevab: Eğer insan, yalnız câmid bir vücûd olsa idi veyahud yalnız mideden ibâret nebâtî bir mahlûk olsa idi veyahud yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismâniye ve bir cism-i hayvânîden ibâret olsa idi, öyle çok kasırlara, çok hûrilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan, öyle câmi‘ bir mu‘cize-i kudrettir ki, hatta şu dünyâ-yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişâf etmemiş bazı letâifinin ihtiyacı cihetiyle, bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır. Halbuki ebedî bir dâr-ı saadette nihâyetsiz isti‘dâda mâlik, nihâyetsiz ihtiyaçlar lisânıyla, nihâyetsiz arzular eliyle, nihâyetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan, elbette ehâdîsde beyân olunan ihsânât-ı İlâhiyeye mazhariyeti ma‘kūldür ve haktır ve hakîkattir. Ve şu hakîkat-i ulviyeye bir temsîl dürbünü ile rasadedeceğiz. Şöyle ki:Bu dere bahçesi gibi, (Hâşiye) şu Barla bağ ve bahçelerinin her birinin ayrı ayrı mâliki bulunduğu halde, Barla’da gıdası i‘tibâriyle ancak bir avuç yeme mâlik olan her bir kuş, her bir serçe, her bir arı, “Bütün Barla’nın bağ ve bostanları benim nüzhetgâhım ve seyrângâhımdır” diyebilir. Barla’yı zabt edip dâire-i mülküne dâhil eder. Başkalarının iştirâki, onun bu hükmünü bozmaz. Hem insan olan bir insan diyebilir ki: “Benim Hâlikım, bu dünyayı bana hâne yapmış. Güneş benim bir lâmbamdır. Yıldızlar benim elektriklerimdir. Yeryüzü çiçekli miçekli halılarla serilmiş benim bir beşiğimdir” der, Allah’a şükreder. Sâir mahlûkātın iştirâki, onun bu hükmünü nakzetmez. Bil’akis mahlûkāt, onun hânesini tezyîn eder. Hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar.Acaba bu daracık dünyada insan, insaniyet i‘tibâriyle, hatta bir kuş dahi böyle bir daire-i azîmede bir nevi‘ tasarruf da‘vâ etse, cesîm bir ni‘mete mazhar olsa, geniş ve ebedî bir dâr-ı saadette ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülkihsân etmek, nasıl istib‘âd edilebilir?Hâşiye: Sekiz sene kemâl-i sadâkatle bu fakire hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu söz orada yazıldı.Sayfa 177Hem nasıl ki, şu kesâfetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok aynalarda bir anda aynen bulunması gibi, öyle de nûrânî bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması, On Altıncı Söz’de isbat edildiği gibi, meselâ, Hazret-i Cebrâîl Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda, hem Arş’ta, hem huzûr-u Nebevîde, hem huzûr-u İlâhîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşirde bir anda ekser etkıyâ-yı ümmetiyle görüşmesi; ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezâhür etmesi; ve evliyânın bir nevi‘ garibi olan abdâlların bir vakitte çok yerlerde görünmesi; ve avâmın rüyada bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşâhede etmesi; ve herkesin kalb, ruh, hayâl cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas edip alâkadârâne bulunması ma‘lûm ve meşhûd olduğundan, elbette nûrânî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayâl sür‘atinde olan ehl-i cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hûrilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak, o ebedî cennete, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır. Ve Muhbir-i Sâdık’ın (asm) haber verdiği gibi, hak ve hakîkattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle, o muazzam hakîkatler tartılmaz.İdrâk-ı maâli bu küçük akla gerekmez.Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُرَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Type above to search every episode's transcript for a word or phrase. Matches are scoped to this podcast.

Searching…

We're indexing this podcast's transcripts for the first time — this can take a minute or two. We'll show results as soon as they're ready.

No matches for "" in this podcast's transcripts.

Showing of matches

No topics indexed yet for this podcast.

Loading reviews...

ABOUT THIS SHOW

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan dinleyiciyi, hayatlarına anlam katacak bu düşünceleri keşfetmeye davet ediyoruz.Lem'alar Mecmuası için:Apple Podcast: https://podcasts.apple.com/us/podcast/lemalar-mecmuası/id1777199594Spotify: https://open.spotify.com/show/0q1S0du5ofaVy71I2lkG1RBilgi ve yorumlarınız için: [email protected]

HOSTED BY

Av. Ali Kurt

CATEGORIES

Frequently Asked Questions

How many episodes does Sözler Mecmuası have?

Sözler Mecmuası currently has 50 episodes available on PodParley. New episodes are automatically indexed when they're published to the podcast feed.

What is Sözler Mecmuası about?

Bediüzzaman Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur Külliyatı'nı anlamak, hayatımıza katmak ve derinlemesine kavramak için yola çıktık. Her bölümde Av. Ali Kurt ile Risale-i Nur'daki önemli konulara odaklanarak iman, ahlak ve irfan yolculuğunda rehber olacak dersler sunuyoruz. İlgili her yaştan...

How often does Sözler Mecmuası release new episodes?

Sözler Mecmuası has 50 episodes. Check the episode list to see recent publication dates and frequency.

Where can I listen to Sözler Mecmuası?

You can listen to Sözler Mecmuası on PodParley by clicking any episode. We provide an embedded audio player for direct listening, and you can also subscribe via your preferred podcast app using the RSS feed.

Who hosts Sözler Mecmuası?

Sözler Mecmuası is created and hosted by Av. Ali Kurt.
URL copied to clipboard!